| 2008 - KASIM 2008 |
- Devamlı ve kasıtlı olarak aynı şey gibi gösterilmeye çalışılsa da, aslında Atatürkçülük ve Kemalizm, birbirinden çok farklı, ayrı ve hatta aykırı kavramlardır.
- Atatürkçülük; her bakımdan tam bağımsızlığı, milli ve yerli kalarak kalkınmayı temel alırken, Kemalizm, başta ABD olmak üzere, Batı emperyalizmine sığınmanın ve kapitalizme kapılmanın adıdır.
- Kemalizm; Atatürk'ten sonra, CHP milletvekili ve sözde Profesör Yahudi Avram Galanti gibilerce uydurulup, İsmet İnönü eliyle uygulatılmış ve Mustafa Kemal'in devamı ve davası gibi gösterilip Onun aziz hatırasından intikam kastıyla hazırlanmış bir "karşı devrim" sahtekârlığıdır.
- Zaten İsmet İnönü, ne siyasi olarak ne de askeri olarak, hiçbir zaman bağımsız ve kararlı bir başkan ve komutan olabilecek kabiliyet ve karakteri kazanamamış, liderliğe değil, emirberliğe yatkın bir şahıstır. İşte Kemalizm, Atatürk'ün şaibeli ölümünden sonra, gizli sabataist cunta ve Mason Localarınca, Mustafa Kemal tarafından yönetimden ve yetkilerinden uzaklaştırılmasının ve dışlanmışlığın intikam hırsıyla yanıp tutuşan İsmet İnönü'yü "2. adam" rolüyle başa geçirerek, uygulayacakları despotizmin ve din tahribinin suçunu Atatürk'ün üstüne yıkma planı ve palavrasıdır.
- Atatürk'ün ismini duvarlardan indiren, resmini paralardan sildiren, Ona bir mezar yerini bile çok görüp yıllarca Etnografya Müzesinin küflü mahzenlerinde bekleten ve bütün devlet kadrolarını değiştirip hıyanetleri sebebiyle Atatürk'ün kovduklarını, hatta yurtdışından getirtip en önemli ve stratejik noktalara yerleştiren İsmet İnönü'nün ve Atatürk'ün kapattığı kahpe ve mel'un Mason sürüsünün Kemalistliği; Atatürk'ü dejenere etmenin ve milli hedeflerini değiştirmenin jelatinli kılıfıdır.
- Kemalizm; Laikliği yanlış tanımlayıp yozlaştırarak iki yönlü din düşmanlığı yapmıştır.
•1- İnönü'nün CHP'si bir yandan dini ve manevi hayatı tamamen dışlamış, İslami olan her şeye saldırıp savaş açmıştır. Böylece, Atatürk'ün konjonktür gereği zahiren ve mecburen kabul ettiği, ama sürekli ertelediği ve ayakları yere basınca tam aksine hareketlere giriştiği (Örneğin Filistin'de bir İsrail devleti kurulmasına ve Vahhabilerin Hz. Peygamberimizin kabrini yıkmasına karşı, İslam gayretiyle cesaretli ve etkili tepkileri "Lozan'ın Türk Milletinin İslamiyet'ten tamamen koparılmasına yönelik gizli anlaşma maddelerini", İnönü tatbikata başlamıştır.
•2- Bu din tahribatını ve dindar halkımıza her türlü baskı ve barbarlığı acımasızca yürüten Kemalistler, bir yandan da, İslami kavram ve kurumların içini boşaltmak, Hıristiyan kafalı Müslümanlar oluşturmak ve bugünkü ılımlı İslamcılığın temellerini atmak üzere tamamen istismar ve suistimal amaçlı İmam Hatip Kursları ve İlahiyat okulları açmaya çalışmıştır.
- Atatürk, İslam Dinini; hurafe ve bidatlardan ve koflaşmış kurumlardan kurtarma, ruhsuz şekilcilik ve taklitçilik hastalığını kurutma, toplumu yaygın cehalet ve meskenet tuzağından çıkarıp müspet bilime ve imani bilince ulaştırma gayreti yürütürken, İsmet İnönü ve Kemalistler tam tersine, kabuk ve yamuk din anlayışını destekleyip, İslam'ın özünü çürütme ve kökünü kurutma gayesi gütmüşlerdir.
Bir internet sitesinde şunları okumuştuk:
1978 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi'nde öğrenciyken o zaman okul komutanımızın 10 Kasım'da bize anlattıklarını aktarmak istiyorum.
Törende Bursa Valisi de davetliler arasındaydı ve mutad olduğu üzere "karga kovalayan Atatürk"ten başlayıp "pembe boyalı ev"in ayrıntılarına kadar girmişti. Ardından okul komutanı kürsüye çıktı ve
"Sizlere pembe boyalı evden, kargalardan bahsedecek değilim evlatlarım" diye sözlerine başladı. Devamla:
"Atatürk Orman Çiftliğindeki bir akşam yemeğinde çevresindekilere şu soruyu sormuş: "Ben öldükten sonra, benim için ne diyecekler?"
Masada bulunanların tamamı, yağcılık yarışı yaparak şu türden cevaplar vermişler.
Kimi "Büyük komutandı" diyecekler, derken,
Bir başkası "Büyük insandı" diyecekler demiş.
Bir diğeri "Yeryüzüne gelmiş en büyük insandı" raddesine kadar ulaşırken,
Ötekilerden biri "Son Peygamber makamındaydı!" diyecek kadar raydan çıkabilmiş.
Atatürk bütün hepsinin yağcılığını ve abartılarını dinledikten sonra;
Hiç biriniz bilemediniz. Ne diyecekler biliyor musunuz?
"Etrafındakiler olmasaydı, daha büyük işler yapacaktı, diyecekler" demiş."
Evet, bütün dahi liderler gibi Atatürk'ün de en büyük talihsizliği yakın çevresindeki kalitesiz, kabiliyetsiz ve sadakatsiz kimselerdir.
Araştırmacı A. Hakan Alay'ın "İsmet İnönü'ye nesnel bakmak" başlıklı yazısındaki şu tarafsız ve tutarlı tespitleri oldukça ilginç ve önemlidir. (Bazı küçük düzeltmelerle ve özetle)
"Yazımızın başlığını okuyan okur Türkiye'nin bugünkü koşullarında İsme İnönü'yü doğru anlamanın neden önemli olduğunu düşünebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, bugün, dün ile önceki günün sentezidir; yarın ise dün ile bugünün! Bugünü dünden, yarını bugünden bağımsız olarak kavrayamayız. O nedenle, tarih bilimi, toplumlar ve siyaset adamları için çok önemlidir. Tarihi doğru anlayıp değerlendirdiğimiz ölçüde toplumsal olayların yönünü öngörür ve gerekiyorsa yön düzeltmesi yapma olanağı buluruz. Aksi taktirde, tarihin öznesi değil nesnesi oluruz; diğer bir ifadeyle, başka öznelerin bize biçtiği rolü oynayan figüranlar durumuna düşer, adeta bir nehrin akıntısına kapılmış küreksiz ve dümensiz bir sandal gibi kaderimize mahkum oluruz. Uluslar için bu kader, tarihin kayalıklarında parçalanmak ya da girdabında yok olup gitmektir. İşte bu nedenle, İsmet İnönü'yü doğru değerlendirmeliyiz. Zira Türkiye'nin bugünkü durumunu anlamanın anahtarı İsmet İnönü dönemi Türkiye'sidir.
Kişilik olarak İsmet İnönü
İsmet İnönü (Masonların güdümüne sokulan ve yozlaşma dönemine rastlayan M.Ç.) bir Osmanlı kurmay subayı görünümündedir. Bulunduğu konum bakımından olduğu gibi zihinsel durumu bakımından da böyledir. Zihnen Batı tarafından devşirilmiş, Tanzimat döneminin ürünü bir Osmanlı subayı. Mustafa Kemal ile arasındaki, düşünce derinliği yanında, temel farklardan biri de budur. M. Kemal düşünce yapısında bağımsızdır. Değer verdiği en önemli özellik de hem bireyler, hem de uluslar ve ülkeler için tam bağımsız olmaktır. Bu nedenle "Bağımsızlık benim karakterimdir" demiştir. İnönü ise düşünce yapısı bakımından Batı'ya bağımlıdır! Bunun en önemli kanıtı, Kurtuluş Savaşı sürecinde, 27 Ağustos 1919 tarihli, Kazım Karabekir Paşaya yazdığı mektuptur. Bu mektupta, o dönemdeki İngiliz ve Amerikan mandası taraftarı gruplar ve onların gerekçelerini belirttikten sonra, kendi görüşünü de şöyle dile getirir:
"Eğer Amerika'nın gelmesi suya düşerse İngilizlerin bugünkü taksim vaziyetini genişletmekten (tevsi etmekten) başka bir şey yok gibidir ki, İngilizlere diğerleri bu hususta yardım (muavenet) edecekler, muhalefet etmeyeceklerdir. Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri yolunda (zemininde) Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydası olacaktır, deniliyor ki, ben de tamamen bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerika denetimine bırakmak (murakabesine tevdi etmek) yaşamak için biricik en az zararlı (yegâne ehven) çare gibidir."33[1]
Daha sonra Kurtuluş Savaşı ve 10 Kasım 1938'e kadar olan dönem hem Türkiye Cumhuriyeti tarihi hem de İnönü'nün düşünsel gelişiminde parantez olmuştur. Atatürk'ün ölümüyle bu parantez kapanmış ve düşünce yapısı tekrar kendi yatağına kavuşarak doğal akışına dönüvermiştir.
Atatürk dönemi tam bağımsızlığı, ulusal egemenliği, çağdaşlığı amaçlamış ve 15 yıl gibi yalnızca ulusların tarihinde değil, insan yaşamında bile kısacık bir sürede bunlara yaklaşmayı, ulaşmayı başarmıştır. Ama yakın arkadaşları (!) bu parantezi kapatıp, yola kendi kaldıkları yerden devam etmişlerdir.
İsmet İnönü kişilik yapısı bakımından çalışkan, azimli ve çok hırslı bir insandır. Ancak bir devleti yönetecek düzeyde, hele de yeni kurulmuş bir cumhuriyeti yönetecek nitelikte bir devlet adamı değildir. Hızlı algılama, hızlı ve doğru karar verme yeteneği gelişmemiştir. Oysa bu özellikler kırılgan, yeni doğmuş bir devletin, üstüne üstlük savaşla burun burana kalmış bir numaralı adamı için olmazsa olmaz niteliklerdir. İnönü çok zor karar verir!
Bu nedenle de baştan yitirmiş durumdadır. Elde ettiği başarılar ancak çok çalışarak zaman içerisinde kazandığı başarılardır ve öğrencilik yaşamına ilişkindir. Devlet yaşamında ise böyle bir zaman kolaylığı yoktur. Her olay, neredeyse örneği olmayan biricik olaydır ve çabuk karar verilmesini gerektirir. O ise, zamanın karar vermesini bekleyen bir tiptir. Zira bu eksikliğinin bilincinde olan İnönü'de ciddi bir özgüven yetersizliği görülmektedir. İsmet İnönü'deki özgüven yetersizliği doğal olarak onun kararlı olamamasına yol açmıştır. Bu kararsızlığı, hem askeri yönetiminde (1. ve 2. İnönü, Eskişehir-Kütahya) hem de devletin yönetiminde görülmüş ve acı faturaları Türk halkına çıkarılmıştır. Bu psikolojik zaaf onun göreli olarak çabuk karamsarlığa kapılmasına da neden olmaktadır. Kötümser kişilik yapısı, 29 Kasım 1918 tarihinde Kazım Karabekir Paşa ile yaptığı söyleşide kendini açığa vurur. K. Karabekir Paşa bu görüşmeyi şöyle aktarır:
"Pek eski ve pek samimi arkadaşım İsmet Bey bedbin (kötümser) idi:
"Gördün mü Kazım? Her şey mahvoldu. Vaktiyle gördüğün gibi sürüklediler ve bitirdiler. Derdin ki, batıracaklar ve hayatımızla biz didişeceğiz. Fakat benim hiçbir ümidim kalmadı. Ben kararımı sana söyleyeyim mi Kazım: Köylü olmak! Köylü olalım..."34[2]
Bu tam bir teslim oluş psikolojidir! O güne kadar bütün yaşamı boyunca savaşmak, teslim olmamak üzerine eğitilmiş Miralay (Albay) İsmet, kendini düşmanın insafına bırakmaya ve "İsmet Ağa" olmaya karar vermiştir.
Bu ruh yapısının bir başka yansıması Kurtuluş Savaşı'nın kritik bir anında, Eskişehir-Kütahya savaşında yaşanan bozgunda ortaya çıkar ve tarihin yapraklarında iz bırakır:
"- Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) her tarafından geriye akan insan selinin ortasında İsmet Paşa'nın şöyle dövündüğünü aktarır:
"- Her şey bitti Yakup Kadri! Hayale yer yok! Gerçek bu!."
Cepheye koşup, durumu gören M. Kemal'in tepkisi ise çok farklıdır;
"- Deja (işte, şimdiden) kazandın!..35[3]
Mevcut durumda alınması gereken askeri kararı sorumlu konumundaki Garp Cephesi Komutanı değil, BMM Başkanı verir: Ordunun düşmanla arayı oldukça açarak Sakarya Nehri'nin gerisine çekilmesi. Zira İsmet Paşa, ne bu kararı verecek, ne de sorumluluk alabilecek durumda değildir; yıkılmıştır! Ordunun toparlanabilmesi için önce onun komutanının kendine getirilmesi gerektiğini gören M. Kemal, İsmet Paşa'ya zafer kazanmış bir komutan gibi davranır ve orduya geri çekilme emri verir! Hızır gibi yetişmiş ve Paşa'yı bataklıktan çekip çıkarmıştır; her zaman olduğu gibi!
İşte bu kişilik yapısı nedeniyle İnönü, tam bağımsızlığa bütün kalbiyle, bütün ruhuyla bağlanamamış birisidir. Kendine güvenmediği için topluma hiç güvenmemektedir. Hep bir dış dayanak aramanın peşindedir. Ona göre, bu ulus kendi başına adam olamaz; bir hamiye (koruyucu kollayıcı) gereksinimi vardır. En uygun hami de, ona göre, ABD'dir. Ama bilmesi gerekirdi ki, uluslararası ilişkilerde her "hami" aslında bir "haramidir" (haydut, hırsız). Osmanlının çöküş evresi bunun örnekleri ile doludur. İsmet İnönü'nün bunları bilmemesine olanak yoktur. Ama insanın özgüveni olmayınca, kendisine ve toplumuna inanıp güvenmeyince bakar kör durumuna düşer! En açık gerçekleri bile göremez (panik-atak durumu).
İsmet İnönü başarıya hep hırs ve hilekârlıkla ulaşır. Bir örneğini kendisi verir: "Ben istidadı (yeteneği) geç keşfolunmuş bir çocuğum. Sivas Askeri Rüştiyesi son sınıfında evvela sınıfta döndüm (kaldım). Ama ondan sonra?... Ondan sonra aklımı başıma topladım."36[4]
Bu sınıfta kalma deneyiminden sonra öğrenci İsmet (İnönü) çareyi bir sonraki yılın derslerini yaz tatilinde çalışmakta bulur. Böylece başarılı bir öğrenci olur ve okul birincilikleri bundan sonra gelir. Devlet yönetiminde böyle bir yaz tatili olmadığı için, kritik bütün sorunlarda verdiği kararlar ya geç ya yanlış ya da hem geç hem de yanlış olmuş, her üç durumda da Türk ulusu zarar görmüştür.
İsmet İnönü ne asker ne de devlet-siyaset adamı olarak başarılı olmuştur. Onun ikinci Dünya Savaşı sırasında izlediği yanlış, ikircikli, zikzaklı siyasalar ve savaş sonrasında imzalanan ikili anlaşmalarla Türkiye ABD emperyalizminin yörüngesine girmiştir. Bugün AKP'nin yaptığı sadece tüy dikmek ya da son noktayı koymaktan ibarettir. Hepsi o kadar!
Özgüveni olmayan bir devletin, yurttaşına güvenmeyen bir cumhuriyetin varacağı nokta, tarihin kayalıklarında parçalanmak ya da girdabında yok olmaktır. M. Kemal Atatürk'ün dediği gibi "Başka milletlerin yardımlarıyla kalkınmış, çağdaşlaşmış bir devlet var mıdır? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir."
Komutan olarak İsmet İnönü
Çalışmamızın bu bölümünde İsmet İnönü'nün bir komutan olarak askeri yönetimde ne derece başarılı olduğunu sorgulayacağız. Garp Cephesi Komutanı'nın Kurtuluş Savaşı sırasında birinci dereceden yetkili ve sorumlu olduğu çarpışmaları mercek altına alacağız. Bu çarpışmalar; 1. İnönü, 2. İnönü ve Eskişehir-Kütahya Muharebeleridir.
1. İnönü Muharebesi (9-11 Ocak 1921): İsmet İnönü'nün meydan savaşı dediği, Yalçın Küçük'ün ise sokak manevrası olarak gösterdiği bu muharebenin, ileri kolların birbirlerini yoklama çarpışmalarından öte bir anlamı yoktur. Albay İsmet komutasındaki Türk askeri güçleri çatışmaların gelişimi içerisinde, önce bulundukları mevzileri bırakarak geri çekilmişler; ancak, aynı sırada bir köylünün haber vermesiyle anlaşılmıştır ki Yunan güçleri de geri çekilmişlerdir. Bunun üzerine Türk birlikleri başlangıçtaki mevzilerine geri dönmüşlerdir. Yunan güçlerinin geri çekilmesi kendi harekât planının bir neticesidir.
Yunan ileri kollarının bu harekâtında amaç demiryolunu tahrip etmek, Türk güçlerinin cephanelerini ele geçirmek ve/veya kullanılmaz hale getirmek ve bu arada da silahlı güçlerimize olabildiğince çok zarar verip ilk konumlarına geri dönmektir. Bu çarpışmanın bizim açımızdan önemi, yeni kurulmuş düzenli ordu birliklerimizin ilk çatışmada hezimete uğramayıp ayakta kalabilmiş olmalarından ibarettir. Hele askeri bir zaferden asla söz edilemez! Askeri zafer (utku), bir savaş alanında karşı orduya verdirilen büyük kayıplar ve alınan tutsaklar; ya da arka arkaya indirilen vuruşlarla yıpratarak onu savaşı sona erdirmeye zorlayan büyük başarılar dizisidir. Şüphesiz, düşman güçlerin top yekûn imha edilmesi askeri zaferlerin en büyüğüdür, ama bu tür utkulara tarihte çok nadir rastlanır. Bu çarpışmada verilen kayıplara göz attığımızda bu gerçek net olarak görülecektir. Türk tarafının kayıpları; 4 subay, 117 er şehit, 12 subay, 35 er yaralı, 5 subay 29 er esir, toplam 252 kayıp. Yunan tarafının kayıpları; 8 subay, 49 er ölü, 9 subay ve 145 er yaralı, toplam 211 kayıp (Türk İstiklal Harbi, II. Cilt 3. Kısım, sayfa 247).
Peki, M. Kemal de Nutuk'ta 1. İnönü Muharebesi'ni niye zafer olarak nitelemiştir? Bunun askeri ve siyasi nedenleri vardır. Kurtuluş Savaşımızın o aşamasında düzenli orduya geçilerek Kuvay-ı Milliye (gerilla güçleri) tasfiye edilmiş; Çerkez Ethem komutasındaki Kuvay-ı Seyyare ihanet ederek, Yunan güçlerine katılmıştır. Bu dönemde Çerkez Ethem'in BMM'deki prestiji çok yüksektir ve hatta düzenli orduya geçme kararı önemli sayıda bir Meclis grubu tarafından eleştirilmektedir. Tarihin o anında, M. Kemal ve arkadaşlarının hem cephedeki askerin moralini yükseltmek, hem de Meclis'teki eleştirileri karşılamak ve yandaşlarının moral üstünlük kazanmalarını sağlamak bakımından, askeri zafere duyduğu gereksinim üst düzeydedir. Böyle bir zafer yoksa bile var gösterilmelidir! M. Kemal de bunu yapmış, İnönü Savaşını bir zafer ilan etmiştir. İsmet İnönü'nün gerekçesi ise kişiseldir. O saygınlığını artırmak, bu yolla rütbe, yetki, yetke elde etmek peşindedir. Bu amacına da sonunda ulaşacak ve tuğgeneral olarak paşalık unvanını elde edecektir.
Harekâtın yönetimine gelince; Albay İsmet 9 Ocak'ta çarpışmaların meydana geldiği İnönü mevkiine dönmüş olması gerekirken, Kütahya'da kalarak ulaşım işlerini düzenlemeyi tercih etmiştir. Komutan kesin sonuç yerinde bulunmayarak askeri yönetimde zaaf göstermiştir. Ayrıca 10 Ocak'ta 24. Tümenin, daha sonra da güney kesimindeki 4. ve 11. Tümenlerin geriye çekilmesi, Beşkardeş-Zemzemiye-Oklu hattının oluşturulması, askeri olarak ağır bir hata olmuştur. Zira bu sırada Yunan güçleri de geri çekilmektedir. Bu durum, Garp Cephesi Komutanı'nın cepheye hakim olamadığının en somut göstergesidir.
Devlet ve siyaset adamı olarak İsmet İnönü
Bu bölümde siyaset adamı olarak İsmet İnönü'nün kamusal alana yansıyan kişiliğini algıladığımız dış ve iç politikadaki somut, kritik uygulamalarını inceleyeceğiz. İlki, 2. Dünya Savaşı sırasında izlemiş olduğu dış politika yaklaşımı ve bunun devamı olarak savaş sırasında ve sonrasında ABD ile yapmış olduğu ikili anlaşmalar; ikincisi ise, iç politikada çok kritik bir karar olan "çok partili siyasal yaşama" ya da toplum tarafından algılandığı biçimiyle, "demokrasiye geçiş" uygulaması olacaktır.
Yeri gelmişken belirtelim, dış politika iç politikanın bir uzantısı ya da devamıdır; ancak tersi de doğru olabilir. Bu karşılıklı ilişkide yönü belirleyen devletin içinde bulunduğu konum ve şartlardır. Söz konusu devlet bağımsız, güçlü, ağırlığı olan bir devlet ise, iç politika dış politikayı belirler; ancak tersi durumda dış politika iç politikayı belirleyecektir. Örneğin, sömürge veya yarı-sömürge bir ülkenin iç politikası bütünüyle dış ilişkilerinin ülkeye yansıması olarak gerçekleşir. Daha açık bir söyleyişle, iç politika emperyalist devletin istekleri ve çıkarları doğrultusunda biçimlenir. Eşyanın tabiatı budur. Aşağıdaki bölümlerde bu ilişkiler çok açık olarak gözlemlenebilir.
A- İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye; Dış politika alanında İnönü'nün yaklaşımı Mustafa Kemal'in yaklaşımı ile taban tabana zıttır! "İnönü döneminde oluşturulan denge siyasetinde, Atatürk dönemindeki 'aktif tarafsızlık' siyasetinin yerini "pasif taraflılık siyaseti" almıştır."37[5]
Atatürk'ün dış politikadaki tarafsızlık ilkesinin niteliğini belirleyen temel unsur, dünya siyasetine yön veren büyük devletlerin (süper güçlerin) kendi aralarındaki sorunlarda asla taraf olmamak; buna karşılık, süper güçlerinin politikalarının, stratejilerinin bir nesnesi (malzemesi) olmamak için de bölgesel güç olma yolunda izlenen etkin, inisiyatif alan bir dış politika. Mustafa Kemal'in etkin, tarafsız ve evrensel barışı amaçlayan, bunu gerçekleştirmek için de bölgesel güç olma yolundaki dış politikasının somut sonuçlan, Balkan ve Sadabad Paktları'dır. Çok taraflı, saldırmazlık, dostluk ve yardımlaşma niteliğindeki bu antlaşmalarla Türkiye, bölgesel güç olma, saygınlık kazanma yolunda büyük mesafe almış ve Hatay bu politik yaklaşım sayesinde, savaşmaksızın ulusal sınırlar içine alınabilmiştir.
Mustafa Kemal ölmeden önce, hasta yatağında yaklaşan savaşı görmüş ve siyasi bir vasiyet olarak hükümet yetkililerine şunları söylemiştir:
"Türkiye tarafsız kalmalıdır. Bir ittifak içine girmemelidir. Bizim şimdiye kadar izlediğimiz açık, dürüst ve barışçı politika memlekete çok yararlı olmuştur. Gerçek ve yaşamsal zorunluluklar dışında, bu politikamız devam eder gider... Sovyetler Birliği'ne karşı asla bir saldırı (düşmanca) politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Sovyetlere yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyecek ve böyle bir anlaşmaya imza koymayacaksınız..."38[6]
Atatürk'ün yaşamı boyunca en yakınındaki kişilerden biri ve yaklaşık 12 yıl Başbakanlığını yapmış olan İsmet İnönü, iktidara gelir gelmez önce İngiltere (12 Mayıs 1939) sonra Fransa (23 Haziran 1939) ile işbirliği bildirgeleri (deklarasyonları) imzalamış; savaş başladıktan sonra da "Türk-İngiliz-Fransız Üçlü İttifakı Antlaşması"nı 19 Ekim 1939'da imzalayarak, Türkiye'yi 2. Dünya Savaşı'nın "hukuken tarafı" durumuna sokmuştur.
Savaş'a fiili olarak katılmamış, savaş dışı kalmış olmamız ise bizim başarılı bir dış politika izlememizden değil, gerek Mihver Bloku'nun gerekse Müttefikler Bloku'nun (savaş içindeki dalgalanmalar dolayısıyla) uzunca bir süre, açık ya da örtük, bu duruma onay vermesinden kaynaklanmıştır.39[7] İmzalanan bu ittifak anlaşması sonucu, Balkan Antantı dağılma sürecine girmiş, Balkanlara İtalya ve Almanya'nın işgalci güç olarak yerleşmelerine yol açılmış, olanak sağlanmıştır. Türkiye bu girişimiyle, bölgesel güç olma niteliğini yitirmiş, işbirliğine girdiği ülkelerin uydusu konumuna düşmüştür. İnönü savaş sırasında başka antlaşmalara da imza atmıştır.
B- ABD İle yapılan ikili anlaşmalar40[8]: Söz konusu anlaşmalar, Türkiye'nin savaş sırasında izlediği dış politikanın devamı ve doğal sonucu olmuştur. Bu anlaşmaların en önemlileri şunlardır:
1. 23 Şubat 1945 tarihli T.C. Hükümeti ile ABD arasında imzalanan 11 Mart 1941 tarihli Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu'ndan yararlanmak için yapılan anlaşma: Bu anlaşmayla ABD yalnızca savunma alanında yükümlülük altına girerken, Türkiye savunma dışı alanlarda da sorumluluklar altına sokulmuş, sınırları özenle çizilmemiş genel ve geniş yükümlülükleri onaylamıştır. Bu anlaşma, iki bağımsız ve eşit devlet arasında karşılıklı yardım anlaşmasından çok daha fazla, emperyalist bir devletle sömürge devlet arasında yapılmış bir anlaşma özelliği taşımaktadır. Böylece ABD Türkiye'nin bağımsızlık duvarındaki ilk gediği açmış, bundan sonra elde edilecek ödünler için dayanak noktası elde etmiştir.
2. 27 Şubat 1946 tarih ve 4882 Sayılı Kanunla Kabul Edilen On milyon Dolarlık Kredi Anlaşması: Türkiye'nin sınırları dışında bulunan ve ABD'nin işine yaramayan savaş artığı silah ve malzemeyi alması şartıyla, ABD hükümeti Türk Hükümeti'ne on yıl vadeli on milyon dolarlık kredi açmaktadır. Gerçekte ABD, Türkiye'ye para yerine on milyon dolarlık savaş artığı, kullanılmış, tasfiye halinde (çöpe atılacak) malzeme verecektir. Ayrıca bu borçlanma için yıllık 2.3/8 faiz ödenecektir! Bu faiz dahil olmak üzere, yıllık taksitlerin resmi kur üzerinden TL olarak ödenmesini de ABD isteyebilecektir.
Merkez Bankası'na yatırılacak bu paralar, ABD'nin arzusuna göre, kültürel, eğitimsel ve insani amaçlarla, ABD'nin Türkiye'deki masrafları ile Türkiye'deki Amerikan memurlarının ücretlerinin ödenmesinde kullanabilecektir.
Yukarıda belirttiğimiz ilk anlaşmada olduğu gibi, burada da kültür, eğitim ve insani amaçların sınırları belirlenmemiş ve söz konusu mali kaynağı kullanacak ABD Büyükelçisine, sömürge valisine tanınabilecek yetkiler verilmiş gibidir.
Bu savaş artığı silahları üretmiş olan fabrikalar ya kapanmış ya da üretimlerine son vermiş olduklarından yedek parçaları da mevcut değildir. Türkiye malzemenin büyük kısmından yararlanamadığı gibi, yararlandığı küçük bir bölümü için de değerlerinin 3-4 katını ödemek zorunda kalmıştır.
Türkiye tarafından satın alman malın mülkiyeti ABD'de kaldığından, ABD'nin Türkiye üzerinde politik baskı kurabilmesi için olağanüstü bir olanak sağlanmıştır! Zira ABD sattığı silah ve malzemenin kendisine gerekli olduğu veya veriliş amaçlarının dışında kullanıldığı gerekçeleriyle geri isteme hakkına her zaman sahip olacaktır.
Dış yardım konusunda farklı bir politika benimseyen hükümet, sömürgeciliğin yeni bir uygulaması olan bu anlaşmanın koşullarını kabul ederek, bir kez daha Mustafa Kemal'in tam bağımsızlık anlayışından ayrılmıştır. Böylece, Lozan'da kazandıklarımızın yavaş yavaş geri verilmesi süreci başlamış olmaktadır.
3. 12 Temmuz 1947 Tarihli Yardım Anlaşması: ABD Başkanı Truman'ın 12 Mart 1947'de Kongre'de açıkladığı "Truman Doktrini" kapsamında ABD Kongre'si Başkan'a, SSCB tehdidine karşı, Yunanistan ve Türkiye'ye askeri ve ekonomik yardım yapma yetkisi vermiştir. 12 Temmuz 1947 tarihli anlaşma bu yasaya göre yapılmış olup, ABD'nin savaş sonrası askeri yardımlarının başlangıcı sayılır.
Bu anlaşmayla Türkiye SSCB'nin saldırı ve/veya tehdidi karşısında, bağımsızlığını ve özgürlüğünü korumak amacıyla, ABD'den yardım almayı talep etmiş ve bu talep onaylanmış olmaktadır. Yardımın bu amacı dışında, her türlü kullanımı yasaklanmıştır.
ABD hükümetinin onayı olmadan hiçbir madde veya bilginin mülkiyet ve kullanım hakkının devredilemeyeceği ve verildikleri amaç dışında kullanılamayacakları, anlaşmanın iki ayrı maddesinde, bütün ayrıntılarıyla tekrarlanarak sağlama bağlanmaktadır. ABD ayrıca, Türkiye'deki propagandasının yapılması görev ve sorumluluğunu Türk Hükümeti'ne yüklemektedir. Bir devlet böyle bir yükümlülüğü onaylayabiliyorsa onun bağımsızlığından, özgürlüğünden söz edilebilir mi?
İlahi adaletin sonucu ve ders niteliğinde bir rastlantı olarak, 1964 Kıbrıs Krizi sırasında Türk hükümeti son çare olarak askeri harekâta karar verdiğinde Başbakan yine İnönü'dür. Dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson çok ağır bir mektup yazarak, Başbakanımızdan, 12 Temmuz 1947'de imzalamış olduğu yukarıdaki anlaşmanın koşulları gereği harekâtı durdurmasını istemiş, İnönü de bu isteğe boyun eğmiştir! Tarih yapılan hatalar bakımından acımasızdır, affetmez! Bir gün faturanın bedelini mutlaka ödetir. Tarihin bu anında hatayı yapan ve faturanın yöneltildiği kişi aynı kişidir, ama bedeli ödeyen, her zaman olduğu gibi, Türk Halkı olmuştur; İsmet İnönü değil!
Amerikalılar bu anlaşmadan sonra ilk iş olarak, örgütlenmesini, eğitimini değiştirerek Türk Ordusu'nu ABD'nin denetimi altına almayı başardılar. Türkiye'de ve ABD'de kurs gören TSK mensuplarının sayısı arttıkça, Amerikalıların başarısı da artarak yayıldı. Kore Savaşı ve 1952'de NATO'ya girilmesinden sonra, Türk Ordusu silah, araç, gereç, eğitim, savaş, doktrin ve kurallarından, üniforma ve yürüyüşüne kadar Amerikanlaştırılmıştır. Bu dönüşümün mimarı da İnönü Meydan Savaşları'nın unutulmaz komutanı, Lozan fatih'i başvekil İsmet İnönü 'dür(!)
C- Çok partili siyasal yaşama giriş: İnönü iktidar; 1945 ve 1946 yıllarında Cemiyetler (Dernekler) Kanunu, Ceza Kanunları ve Matbuat (Basın Yayın) Kanunları'nda yaptığı değişikliklerle, CHP dışında kurulacak siyasi partilerin oluşmasına ve çalışmasına olanak tanıyan hukuksal bir ortam yaratmıştır. Bu gelişmelerin sonucunda; Temmuz 1945'de Milli Kalkınma Partisi, Ocak 1946'da Demokrat Parti ve Temmuz 1948'de Millet Partisi kurulmak suretiyle, "çok partili yaşama", ya da yaygın ama yanlış bir tanımlamayla, "demokrasi"ye geçilmiş oldu.
Bizim burada, tartışmak istediğimiz, İnönü'nün şahsında, çok partili siyasal yaşama geçişte temel etkenlerin neler olduğudur. Üç sorunun yanıtını arayacağız:
1) Bu geçişin zamanlaması isabetli midir?
2) İnönü ve CHP demokrat bir düşünce yapısına sahip midir?
3) Dış etkenler bu tercihi ne ölçüde etkilemiştir?
1945 yılında Türkiye'de siyasal iktidarların 22 yıllık Cumhuriyet yönetimi boyunca siyasal, toplumsal yapıyı demokratik bir rejime hazırlayamadıkları ortadadır. Anadolu'nun doğusunda da, ortasında da, batısında da toprak ağaları, toplumsal yaşamda hakim unsurlardır. Türkiye toprak reformu yaparak toprağı ve suyu gerçek sahibine, işleyen köylüye verebilmiş değildi! Sanayi devrimi ise, bütün çabalara rağmen, bu kısa sürede başarılamamıştı! Bu şartlar altında, "çok partili siyasal yaşama geçiş" demokratik bir düzen yaratamazdı ve yaratamamıştır da! Sonuç, oligarşik bir yapının inşa ve/veya tahkim edilmesi olmuş, bu da zamanlamanın yanlışlığını kanıtlamıştır!
İsmet İnönü ve CHP'nin demokrat özelliklere sahip olup olmadıkları konusuna gelince; bu soruya da olumlu yanıt vermek zor, hatta olanaksız gözükmektedir. İnönü Cumhurbaşkanı seçildikten kısa bir süre sonra, 26 Aralık 1938 tarihinde toplanan CHP Olağanüstü Kurultayı'nda yapılan bir tüzük değişikliği ile "Milli Şef ve "Değişmez Genel Başkan" ilan edilmiştir. Bu kavram ve sıfatların demokrasi kavramı ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur, ama "Duçe", "Führer", "Faşizm", "Nasyonal Sosyalizm" kavram ve sıfatları ile çok yakın akrabalık ilişkileri saptanabilir. Şüphesiz İnönü kadar, ona bu sıfatları layık gören CHP'de demokrasiden payına düşeni almamış gibidir. O dönemde, CHP toplumsal-taban bakımından bir "eşraf partisi"dir. Böyle bir toplumsal tabanda demokrasi düşüncesinin yeşermesi, yaşama şansı bulması nasıl mümkün olabilirdi? Bu yapıdan güç alan İnönü de bütün iktidarı boyunca, doğası gereği, demokratik bir çalışma ortamı yaratamamış; dış politikayı yürütme işini bütünüyle tekeline almış, iç politikada da dış politika belirleyici olduğundan, gerek hükümet gerekse parti bünyesinde ilgili kişi ve yapılar söz sahibi olamamışlardır. Kısaca, iktidar yapısı içerisinde en küçük bir demokratik kurum, kural ya da işleyiş biçimi söz konusu değildir.
Öte yandan, bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti, bırakın bir hukuk devleti olmayı, kanun devleti olmanın bile uzağında kalmıştır. Örneğin, yargılamalar yasalara göre değil dış ilişkilerin gelişimine veya iktidarın keyfine göre sonuçlandırılmaktadır.41[9]
Çok partili yaşama geçme kararı aldıktan sonra ise, kendi uygun gördükleri parti, dernek, sendika vb kurumların dışındaki hiçbir kurum ve kuruluşa yaşama şansı tanınmamış, derhal kapatma yoluna gidilmiştir. Bu kapatma işlemlerinden en büyük payı sol eğilimli kuruluşlar (ve İslam kokan oluşumlar) almış kuruldukları anda kapatma kararları çıkarılmıştır.
Demokrat Parti (DP) o dönemde, bu nedenle, "muvazaa partisi" olarak adlandırılmıştır! DP'nin anlaşmalı, CHP denetiminde, danışıklı dövüş partisi olduğu suçlaması uzun süre devam etmiş ve CHP'nin algılaması da bu yönde olmuştur; külahların değişildiği 1947 seçimlerine kadar!
Bu bölümde son olarak, dış politikanın çok partili siyasal yaşama geçişte ne ölçüde etkili olduğunu irdeleyeceğiz.
En son söylenecek olanı baştan söyleyelim; kanımızca, "demokrasiye geçiş"te (!) İnönü'nün kararını etkileyen temel belirleyici, dış etkiler (Siyonist merkezler) olmuştur.
Yukarıda dış politika bölümünde anlattığımız gibi, Türkiye 2. Dünya Savaşı sonunda, savaş sırasında izlediği kaypak dış politika nedeniyle son derece yalnızdır. Zihnen Batı tarafından devşirilmiş olan İnönü, varolabilmenin, ayakta kalabilmenin tek çaresinin Batı'yla işbirliği olduğunu düşünmektedir. Bu arada, söz konusu politik yaklaşım nedeniyle, SSCB bütünüyle kaybedilmiş, Sovyet hükümeti Aralık 1945'de süresi dolacak olan "Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması"nı yürürlükteki koşullarıyla sürdürmeyeceklerini bildirmiştir! Bu şartlar altında, Batı ile işbirliği konusunda o kadar ileri gidilmiştir ki, İsmet İnönü; "Hiç yeri ve gereği yokken, 1944 Kasım'ında On iki Ada üzerinde hiçbir isteği ve iddiası olmadığını Yunan Hükümeti'ne bildirmiştir. (F.Armaoğlu 20. Yüzyıl, s. 414). Daha sonra İngiltere Adalar konusunda, Paris Konferansına -1946 İtalyan Barış Konferansı- hazırlanırken İngilizler bu Konferansa katılma konusunda iki girişimde bulunmuşsa da, Türk Hükümeti, İngiltere'nin bu iki girişimine de yanıt vermemiştir. (Erkin, Dışişlerinde 34 yıl, 226-227).42[10] Sanki İnönü, on iki adayı Yunanlılara hediye etmiştir.
Diğer yandan, ABD ve Batılı ülkeler kurulacak Birleşmiş Milletler Örgütü'nde yer almak için 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya'ya savaş ilan etmiş olmak koşulunu getirir. Ayrıca, açıkça bildirilmemiş olmakla beraber, kulaklara fısıldanan ikinci koşul çok partili siyasal düzene geçiş meselesidir. İnönü de bu şartları derhal kabul ederek, gereklerini yerine getirmiştir. Şüphesiz çok partili siyasal yaşama geçerken başka etkenler de dikkate alınmış olabilir; bizim burada belirtmek istediğimiz, dış etkinin tek faktör değil, ama başat rol oynamış olduğu gerçeğidir!
Çalışmamızın son bölümünde, İsmet İnönü'nün iktidarı yitirmeden ince yapabilmeyi başardığı diğer işleri, satır başlarıyla vererek konuyu bitirmek istiyoruz. Bu işler şunlardır:
- Mason derneklerinin (locaları) tekrar açılmasına izin çıkarılır
- Atatürk'ün kapattığı Türk Ocakları tekrar açılır;
- İstiklal Mahkemesi Kanunu yürürlükten kaldırılır;
- Dini Yozlaştırmak niyetiyle İmam Hatip Okulları açılmasına zemin hazırlanır
- İlahiyat Fakültesi de bu maksatlıdır
- Türk Büyüklerine ait türbeleri yeniden açılır
- Bizzat kendisi, 1950 seçimlerinden önce millete, Anayasa değişikliğine giderek Altı Ok'un Anayasa'dan çıkarılacağını vaat etmeğe başlamıştır. (Ulus Gazetesi 26 Mart 1950)
- Osmanlı'nın ünlü İslamcısı, İlahiyat Profesörü Şemsettin Günaltay başbakanlığa atanır. Bunların tamamı istismar ve yozlaştırma hesaplıdır.
Feroz Ahmad bu dönemi değerlendirirken şunları söyler: "Allah'ın adını asla sebepsiz yere anmayan, kararlı bir laisist olarak bilinen İnönü, buna rağmen okullara din dersi konulmasına karar verdi. Türkiye'deki eğilimleri daima dikkatle gözleyen sosyalist Mehmet Ali Aybar o sırada o sırada şu yorumda bulunuyordu: Bugüne kadar devrimciliği ve laikliği ile övülen bu parti (CHP), selameti, hayatının en kritik döneminde dini kucaklamakta buldu."43[11] Yani İnönü, sonunda din istismarına sığınmış ve İslam'ı yozlaştırmayı amaçlamıştı.
İsmet İnönü, gazeteci Mustafa Ekmekçi ile yaptığı bir söyleşide şunları söylemiştir: "Atatürk bir devrimciydi! Her şeyi hepimizden önce görür ve karar verirdi. Ben bir siyasetçiyim; gücümün sınırlarını bilirim. Nerede duracağımı, nerede geri adım atmam gerektiğini hesap ederim."
Evet, eklenecek başka bir şey yok! İsmet İnönü sadece sıradan ve sinsi bir siyaset adamıydı, hepsi o kadar! 44[12]
[1] Şerafettin Turan, İsmet İnönü, Kültür Bakanlığı Yay., 2005, s. 18.
[2] Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, Remzi Kitabevi, 1976, s. 123.
[3] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Remzi Kitabevi, 18. Basım, 2003, s. 443
[4] Agn, s. 26
[5] Şerafettin Pektaş, Mülli Şef Döneminde Cumhuriyet Gazetesi, Fırat Yay. 2003, s. 1.
[6] Doğan Avcıoğlu. Milli Kurtuluş Tarihi, Tekili Yay. 4. Basım, s. 1489-1490
[7] Niyazi Berkes. Unutulun Yıllar, İletişim Yay., 2005. 3. Basım, s. 219.
[8] Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, Kaynak Yay., 2001, s. 17-41, 135-142 (Bu bölümün yazılmasında age temel alınmıştır).
[9] Baskın Oran, Türk Dış Politikası c. 1, İletişim Yay., 2006, s. 396-397.
[10] Dr. Necdet Ekinci, Türkiye 'de Çok Partili Düzene Geçişte Dış Etkiler, Toplumsal Dönüşüm Yay., 1997. s. 250 (dipnot 108).
[11] Feroz Ahmad, Modern Türkiye'nin Oluşumu, Kaynak Yay., s. 154.
[12] Teori: Ocak 2008
Ilgili Makaleler:
Bu yazarin diger makaleleri

| < Önceki | Sonraki > |
|---|









