Get Adobe Flash player
Reklam

DAHİLER, YALNIZ KALINCA DEVLEŞİR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Sesar, Türkiye'nin sorunlarıyla ilgili, bir takım doğru ve değerli tespitler yapmaktadır. Bunların bir kısmı dergimizde yer almaktadır.

Ama teşhiste, yani bu siyasi, iktisadi ve ahlaki sorunların gerçek nedenleri hususunda genellikle yanılmakta ve hatta bazen bilerek konuyu yamultmakta ve muhataplarını yanıltmaktadır.

Tedavi konusunda ise, hiçbir ciddi ve gerçekçi çözüm önerisi ortaya koyamamaktadır. Sadece hayali ve hamasi teklif ve temennilerle oyalanmaktadır.

Sesar "Siyasetteki Alternatif Arayışlarının Altında yatan Gerçek" (3 Temmuz 2006) başlıklı raporunda, Erbakan Hoca ve Milli Görüş konusundaki saptamaları, tam bir saptırmacadır: Çünkü bunlar:

Hem daha önceki 28 Şubat değerlendirmeleri ve tespitleriyle, çelişkili bulunmaktadır. Üstelik Saadet Partisinde Recai Kutan'a alternatif Genel Başkan adaylarıyla ilgili tahlil ve tahminlerin de oldukça yüzeysel ve hatta hissi davranılmıştır. Bu kişileri doğru dürüst tanımadıkları, sadece marazlı basının, kasıtlı pohpohlarına kapıldıkları anlaşılmaktadır.

RTE'yi iktidara taşıyan, MSP ve RP'nin örgütsel yapısı değil, 28 Şubatın mimarları ve Erbakan'dan kurtulma amacındaki Siyonist sermaye kodamanlarıdır... Milli Görüşün dönekleri ve örgütleri sadece birer basit figüran ve "kara siyaseti aklama aletleri" olarak kullanılmıştır.

 

"Erbakan'ın öngörüsüzlüğü" iddiasına gelince... bunu "harita üzerinde harp kazanan" feraset hadımlarına değil de, dünyanın dengesini dejenere eden gücün sahibi Siyonist hasımlarına sormak lazımdır... Çünkü Erbakan'ı en iyi, düşmanları ve Siyonist şeytanları tanımaktadır. ABD'yi ve AB'yi güdümüne alan Yahudi Lobi patronları, Erbakan'dan kurtulmak için kırk yıldır, en adi yöntemlerle boğuşmakta, ama bir türlü başa çıkamamaktadır.

Ve işte son çaresi: Erbakan'a hıyanet edenleri baş tacı yaparak iktidara taşımaktır. Ama bilmiyorlar ki büyük liderler, yalnız şahsiyetlerdir. Çevreleri boşaltılınca, daha da güçlenmektedir.

Evet, "dahiler, yalnız kalınca devleşir"

Bunun en çarpıcı örneği Mustafa Kemal'dir. O "sırdaşı ve silah arkadaşı" diye bilinen kimselerin bile, ayrıca yükünü çekmiş ve onları idare etmiştir.

Rahmetli Necip Fazıl'ın, Atatürk'ün vefatı münasebetiyle yaptığı ve kaleme aldığı tarihi tahlilleri de bu yöndedir:

"O, en iyimser kimselerin bile kurtuluş ümitlerini tamamen yitirdiği ve karamsarlığın bütün bir milleti perişan ettiği uğursuz bir ortamda ve en olumsuz şartlarda bile; inancını, azmini ve kararlılığını bir an kaybetmeyen, Milli hedef ve hareketinden asla vazgeçmeyen, dostlarını ve düşmanlarını iyi tanıyıp idare etmesini bilen; ender ve lider bir şahsiyettir" şeklinde özetlenecek tespitleri bir gerçeğin ifadesidir.[1]

Kader, Mustafa Kemal'e: "Anadolu arsasındaki Osmanlı enkazını kaldırmak; ama aynı inanç ve ideal temelinde ve çağdaş ihtiyaçlar istikametinde, Türkiye merkezli yeni bir barış ve bereket medeniyetine zemin hazırlamak" yetkisini ve yeteneğini vermiş gibidir.

Atatürk kendi iradesini, annesinin arzu etmemesine rağmen öz mesleğine-Askerliğe ilk adımını Selanik Askeri Rüştiyesine girmekle göstermiştir. Manastır Askeri İdadisini de başarıyla bitirdikten sonra, 13 Mart 1899 da Mustafa'ya Kemal de eklenmiş olarak 1283'te Onu Harbiye sıralarında görüyoruz. Kendine güvenen, yetişmek ve ilerlemek isteyen, düşünmeyi ve fikir üretmeyi seven bir Harbiyelidir... O zamanki yokluklar ve yetersizlikler içerisinde dahi güzel yazı yazmak, güzel konuşmak yeteneğini artırmaya çalışan bir askerdir.

İnandı, çalıştı ve başardı.!. 10 Şubat 1902 de 1472 sicil numarası ile 459 mevcut içinde 8.incilikle piyade sınıfına intisap ederek Harbiye'yi bitirdi. Mektebi en parlak şekilde bitirenleri Kurmay sınıfına ayırmak usulden olduğu için, Mustafa Kemal'i de Kurmay sınıfına seçtiler.

Bu safhada O'nun meşgalesi artık yalnız dersler değildir. Memleket sorunları ile de ilgilenmektedir. Milletini ve devletini dert edinmiştir. Yani asli görevini unutmayan birisidir... İşte bu hava içerisinde  okulu 5 incilikle 11 Ocak 1905 yılında bitirmiştir. Şimdi Mustafa Kemal 24 yaşında, mücadele dolu bir geleceğe hazırdır. Azimli genç bir Kurmay yüzbaşıdır.

Şam ve Yafada bahtsız görevlere atanışı... 31 Mart olayında Hareket ordusu Kurmayı olması... Siyasi olaylara katılışı... Ama bunlar Ona hiç de sevindirici gelmiyor ve Ordunun politikaya karışmaması fikrini daha da kuvvetlendiriyor.

Atatürk;

Asla arka planda kalmayı sevmeyen bir askerdir.

Kolay ve rahat görevlerden asla zevk almayan birisidir.

Asker cephede olmalıydı. O'nun yeri muharebe meydanlarıydı. Trablusgarp harbine katılışı... Sofya da Ateşe Emiri iken oradaki rahatını bırakarak vazife isteyişindeki ısrarı... Sonra 19 uncu Tümen komutanlığına atanması... İşte bunlar yurt müdafaasına katılma aşkının en güzel tezahürleridir.

Ya Çanakkale Conkbayırı! "Cephaneniz yoksa süngünüz var ya.!. Ben size "taarruz edin" demiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimizi başka kuvvetler, başka komutanlar alabilirler" diyebilen ve bir harbin gidişatını değiştiren, en zor ve ani hadiseler karşısında bile en iyi tedbirleri alabilen, kararlı ve inançlı bir dahidir. Çünkü emrindeki Mehmetciklerin: "Bir gül bahçesine girercesine" ölüme meydan okumalarının sırrının, siperlerinde sürekli okudukları, ellerindeki ve ezberlerindeki Kur'an'dan ve yüce İslam inancından kaynaklandığının bilincindedir.

Conkbayırı'ndaki durum iyice kritikleşmiştir. General Liman Wansanders M. Kemal'in fikrini Kurmay Bşk. Vasıtasıyla sordurtur. O'da durumun tehlikeli olduğunu anlatır. Ve

  • - Hiçbir çare kalmadı mı? Sualine karşılık:
  • - Bütün kumanda ettiğiniz kuvvetleri emrim altına veriniz!
  • - Çok gelmez mi? Sorusuna cevap yine kesindir.
  • - Az bile gelir!

M. Kemal bu cevabı verdiği zaman henüz 34 yaşında bir albaydır. İşte bu büyük bir komutanın, büyük tehlikeler karşısında, büyük sorumluluklar yüklenmek konusundaki azmi, vatan ve milletin selameti için varlığını ortaya koymanın örneği ve özgüvenidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Anafartalar Kahramanı Atatürk:

1 Nisan 1916 da Mustafa Kemal Tuğgeneraldir.

Bu yükseliş O'na memlekete hizmet etmek fırsat ve ufuklarını daha da açmıştır. Cepheden cepheye koşmaktadır. 16. Kolordu Komutanı olarak büyük bir seziş ve ileri görüş kudreti ve sarsılmayan iradesi ile, Muş zaferini kazanmıştır.

Sonra Filistin cephesinde 7. Ordu ve bilahare Yıldırım Orduları Komutanlığına atanmıştır. Mustafa Kemal'in Suriye'deki muharebelerde açık olarak görülen, yüksek bir vasfı da: en tehlikeli ve tüm çarelerin tükendiğinin zannedildiği zamanlarda metanetini kaybetmeyerek bir çıkar yol bulmasıdır. O bu vasfı ile felaket çanları çalınan ve mirası paylaşılmak üzere cenaze namazına hazırlanılan bir devlete de selamet yolunu açacaktır.

Başkumandan Mustafa Kemal:

Milletini çok iyi tanıyan o büyük asker; kendine Başkumandanlık görevi tevdi edildiğinde, Mecliste söylediği nutukta: "düşmanları behemehal mağlup edeceğimize dair olan iman ve itimadımın, bir dakika olsun sarsılmamış olduğunu bildirerek, şu anda da bu inancımı yüce heyetinize, milletimize ve bütün aleme karşı ilan ediyorum" demiştir. Bu sözler en güç şartlar altında dahi kendisine ve Ordusuna güvenen bir Baş Kumandanın; milletine, milli ve manevi değerlerine samimi inancını ifade etmektedir. Bu cihat aşkıyla ve bu inançla SAKARYA zaferi kazanılmıştır.

Üstelik muharebe safları arasında, yaralı ve sarılı olarak mücadeleyi takip edip, bizzat idare ettiği de unutulmamalıdır. Bu meydan muharebesi sonunda; 19 Eylül 1921 de, Büyük Millet Meclisinin bir şükür ifadesi olarak, bu kutlu cihadın mutlu ve muzaffer komutanı GAZİ MUSTAFA KEMAL "Mareşal"lık madalyasını hak kazanmıştır. Artık "son" ve kesin zafere yaklaşılmıştır. Afyon'da, ordunun başına yine o geçmiş ve Yunan ordusu bozguna uğratılmıştır. Bu imha muharebesi ile Türk tarihinin akışı değişmiş, yeni bir dönüm noktası başlamıştır.

Atatürk, kesin zafere ulaşmak üzere Milli Mücadelenin başı olarak ortaya atıldığı zaman, 40 yaşına yeni basmıştır. Ama bütün ömrünü bağımsızlık sevdalısı bir asker olarak yaşamıştır. Karakteri, fikirleri ve hedefleri bu devrede gelişip, olgunlaşmış; bir ferdi olmakla övündüğü Müslüman Türk Milletine layık olmaya çalışmıştır.. Üniformasını terk ettiği andan, ölümüne kadar geçen zaman içerisinde olsun millet ve devlet hizmetinde giriştiği, bütün işlerde askeri şahsiyetinden ve Milli haysiyetinden daima kuvvet ve ilham almıştır.

Birçok mütefekkirler ve büyük komutanlar "Harp" hakkında çeşitli fikirler ileriye sürmüşler, harbi bir iyilik ve fazilet kaynağı, dolayısıyla harp halinin, beşer tabiatının zaruri kıldığı, doğal ve normal bir olay olduğu kanaatini savunmuşlardır. M. Kemal ise, "Harp" zaruri, hayati ve hukuki olmalıdır. Kanaatim şudur ki, "milleti harbe götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. Millet hayati tehlikeye maruz kalmadıkça harp bir cinayettir" gerçeğini haykırmıştır.

ATATÜRK, -bu suretle "harbin meşrutiyeti" prensibini de ortaya koymaktadır. Harbin meşru olması için kabul ettiği iki esastan biri, vicdan diğeri millet hayatının tehlikeye düşmesi halidir. O halde, şan ve şeref için veya emperyalist gayelerle yapılan harpler gayri meşru sayılmıştır.

O'na göre harp; milletlerin maddi ve manevi bütün varlıklarıyla çarpışması, bu suretle bağımsızlığını kazanması ve koruması için yapılmalıdır. Böylece suretle askerlik sadece bir sanat olmaktan çıkmakta, aynı zamanda; sanatın ilim ve teknikle bir sentezi haline sokulmaktadır. Milletin bütünü maddi varlıklarını sevk ve idaresi askerliğin ilim ve teknik tarafını, milletin bütün manevi değerlerini sevk ve idaresi de, askerliğin sanat tarafını oluşturmaktadır. ATATÜRK manevi değerleri maddi vasıtalardan üstün tuttuğunu, Türk askeri hakkında "Dünyanın hiçbir ordusunda, yüreği seninkinden daha temiz ve daha sağlam, daha inançlı ve daha insancıl bir askere rastlanmamıştır" sözleriyle anlatmaktadır.

Haziran 1922 de kendisini Napolyona benzeten general ZAWSEND'e verdiği cevapta: "Napolyon arkasına bir sürü muhtelif milliyetteki insanı toplayarak macera aramaya kalktı ve bunun içindir ki yarı yolda kaldı. Ben bir anadan ve bir babadan gelen kardeşlerimle; kendi vatanımı kurtarmak davası yolundayım ve muhakkak ki muvaffak olacağım" demişti.

Evet ATATÜRK başarılı oldu, çünkü, Napolyon şahsı için milletini; Atatürk ise; milleti için şahsını feda etti.

 

Çünkü; O ordusunu seviyordu. Milletini ve yurdunu seviyordu: "Türk ordusunu onun faziletini, kıymetini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan azdır" diyebilen birisiydi.

Çünkü: O, milletine güvenerek; "doğuştaki tek fevkaladelik, Türk olarak dünyaya gelmemdir" diye övünebilmişti.

Atatürk, "askerlik yalnız talimnamelerden ve harp tarihinden öğrenilmez. Komutan o şahıstır ki, evvelce öğrenilmemiş ve tecrübe edilmemiş durumlar karşısında derhal bir çare bulabilsin ve talimnamelerin üzerine çıkabilsin" demiştir.

O'na göre komutan askerliğin beynidir ve her kademede bu böyledir. Komutansız bir birlik başsız bir vücuttan farksızdır. Komutan; ani karar ve teşebbüsleriyle bilgisi arasında bir muvazene kurabilmeli, cesaretle ihtiyatkarlık arasında ifrat ve tefrite düşmemelidir.

Keza, O büyük bir stratejistti. SAKARYA'da bunun zirvesine yükselmiş; zamanı ve mekanı, en iyi seçerek, imkanları ve elemanlarını en iyi değerlendirerek elindeki kuvveti maharetle kullanabiliştir.

ATATÜRK Almanya'yı ziyareti sırasında başkomutan Mareşal HİNDERBURG'a, Alman ordularının Fransız cephesindeki taarruzunu kastederek: "Bu taarruzdan özellikle umduğunuz hedef nedir?" diye sormuştur. HİNDERBURG bu soruya cevap verememiştir.

Bu konuşmalardan anlaşılıyor ki O,  daha o zaman, her türlü hareket ve zaferde bir gaye aramaktadır. O, "zafer, zafer benimdir diyebilenindir" derken, neye iman edilmek gerektiğini daha sonra Kasım 1933 te şu cümlelerde ifade etmiştir:

"Hiç bu zafer gaye değildir. Zafer; ancak kendisinden daha büyük olan gayeyi elde etmek için belli başlı bir vasıta yerindedir. Gaye bir fikirdir. Zafer bu fikrin istihsaline hizmet nispetinde bir kıymet ifade eder. Yüksek bir fikrin istihsaline dayanmayan, Milli ve insani bir gaye taşımayan zafer payidar gayrettir. Boş bir gayedir. Her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir alem doğmalıdır. Yoksa sadece zafer, boşa giden ve bunca zahmete değmeyen bir gayedir." Baş Komutan M. Kemal ATATÜRK'ün ölümünden 12 gün evvel ordusuna son sözleri şöyledir:

"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan; her zaman zaferle beraber, medeniyet nurlarını taşıyan Türk ordusunun, memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda bile zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış ise, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrimleriyle ve askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğu halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına şüphem yoktur."

"Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır  ve amade olduğuna benim ve bütün ulusumun tam bir iman ve itimadımız vardır."

"Tek kişilik bir ordu" tanımına en uygun diğer bir şahsiyet ise, Prof. Dr. Necmettin Erbakan'dır.

Yeryüzünde Gizli Dünya Devletini kuran, süper güçleri kendi güdümüne sokan, BM ve NATO gibi evrensel kuruluşları emperyalist amaçları için kullanan Siyonist odaklardan içimizdeki mosanik mihraklara... İslam düşmanlarından, istismarcı münafıklara... Marazlı medyadan, menfaatçi tarikatlara kadar; tüm şer cephesiyle ayrı ayrı uğraşmak zorunda kaldığı yetmiyormuş gibi; Milli Görüş sayesinde şöhret ve etiket sahibi olan, ama sonra hıyanet edip ayrılan ve malum merkezlere satılan bir sürü dönekle karşılaşmasına rağmen; yine de bunca engeli aşması, davasını bugünlere taşıması ve zafere yaklaşması, "tek kişilik bir ordu" tanımının en açık kanıtıdır.

 

"Kuvvetli, yalnız kalınca daha kuvvetlidir"

Bu sözler Hitler'e aittir ve çok önemli ve gizemli bir gerçeğin ifadesidir. Bazen, yanlış kişiler de çok doğru tespitler yapabilmektedir.

 Bizim Kanaatimize göre; bir gaye ancak bir merkez tarafından tayin ve takip edilebilir. Birbirinden kopuk düşünce ve disiplin birliği taşımayan birkaç cemiyetin aynı gaye için çalışması ve başarıya ulaşması mümkün değildir.

Şurası kesindir ki, bir hedef önce bir tek gurup tarafından seçilir. Bir lider çıkar, ortaya bir gerçeği koyar, sorunların sebeplerini ve çözüm yolunu gösterir, Milli bir gaye empoze eder, böylece amacına ulaşmak için bir hareket meydana getirir.

Kurulan bu cemiyet veya partinin hedefi ya suistimallerin önüne geçmektir, ya da gelecek  için bazı yenilikler getirmektir. Veya köklü bir devrimdir.

Haliyle bu şekilde kurulmuş olan bir hareket, elbette hizmet rehberliğinde kıdem hakkı kazanır. Onunla aynı gayeyi takip edecek olanların, daha önce kurulan bu cemiyete girmeleri, onun peşinden gidip onu takviye etmeleri, böylece müşterek maksada yardım etmeleri gerekir. Bilhassa parlak zekalılar, iddia ve ideal sahibi olanlar bu partiye girmekle, müşterek davanın kazanılmasına en iyi şekilde yardım etmiş olacaklardır.

Tarihi tecrübeler göstermiştir ki, bir tek gayeyi takip için; bir tek hareketin kurulması ve liderine tabi olunması hem akla uygundur, hem de dürüst bir davranıştır.

Eğer böyle olmazsa bunun başlıca iki sebebi vardır. Birinci sebebi, enaniyet ve nefsaniyettir ki, bunu trajik olarak niteleyebiliriz. İkinci sebebi de hıyanet ve nifaktan kaynaklanır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fakat işin aslını araştırırsak, gizemli bir sebep daha görürüz ki, bu da: kader seçkin kişilere, bütün güçlerini değerlendirip mücadele azmini bilemek ve iradesini kuvvetlendirmek suretiyle zafere hazırlamak üzere: Dış düşmanlar yanında, içeride de münafık ve menfaatcı rakiplerle uğraştırır.

İnsanların bir müşterek gaye peşinde oldukları halde, tek gurup olarak işe koyulmalarının trajik sebebi şudur:

Dünyada, hemen her dönemde, büyük çaptaki bir hareket, uzun zamandan beri insanların kalbinde ve kafasında sessizce yatan ateşli bir arzunun gerçekleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bazen insanlar asırlar boyunca belli bir davanın gerçekleşmesine şartlanır, bu uğurda nice dayanılmaz acılara katlanır, fakat o büyük arzularına bir türlü kavuşamazlar. Böyle bir ıstırap içinde olmalarına rağmen, davayı halletme cesaretini gösterecek liderlerden mahrum milletler kötürüm kalmaktan ve köle olmaktan kurtulamazlar. Fakat, bir gün, kaderin lütfu ile bu millete önderlik edecek meziyetlere sahip bir adam çıkar, bu lider şahsiyet toplumu zillet ve esaretten kurtarmak, ıstıraplardan ve huzursuzluktan çıkarıp saadete kavuşturmak üzere herkesi kendi safına çağırırsa: Ona katılmayan, hatta karşı çıkıp cephe açan insanlar aslında kendi onur ve mutluluklarıyla savaşırlar.

Bazen de kader bu süreçte birçok insanı bir arada sunar ve sonra kuvvetler çekişmesinde zaferi her bakımdan en kuvvetliye, en kabiliyetliye ve en karakterliye verir ve davanın kutlu neticeye ulaşmasını onunla sağlar.

Örneğin, asırlar boyu, dini hayatından sosyal ve ekonomik gidişatından memnun olmayan insanların bir değişim ve düzelme arzuladıkları, bu manevi tahrik sonunda da kitle içinden bazı adamların çıktıkları ve bunların dini sıkıntıyı giderecek bilgi ve güce sahip olduklarına inandıkları görülegelmiştir.

İlahi tabiat kanunu burada da bu yüksek vazifeyi yine en kuvvetliye verir. Fakat önceki insanlar, sadece onun bu işe ehil ve seçilmiş olduğunu umumiyetle pek geç kabul etmiştir. Başlangıçta kendisini en az onun kadar ehil ve haklı görmüşlerdir. Çağın insanlarına gelince, onlar, asıl desteklemeleri gereken en ehliyetli, en liyakatliyi, en büyük işleri başarabilecek beyin, birikim ve beceriyi zaten bilememiş ve destek vermemişlerdir.

Ne var ki, çeşitli guruplar, farklı yollardan aynı gayeye doğru gittiklerinde; çevrelerinde kendileri gibi gayret sarfedenlerin bulunduğunu görerek; tuttukları yolun değerini araştırmaktan, onu mümkün olduğu kadar kısaltmaya çalışmaktan, azami derecede gayret sarfederek hedefe mümkün olduğu kadar erken ulaşmanın yolunu aramaktan geri kalmayacaklardır.

Bu rekabet her savaşçının ve dava adamının seviyesini yükseltecektir. İnsanlık gelişmelerini; bazen çok defa, neticesiz kalmış birçok teşebbüsten alınan derslere borçludur. Bundan şu netice çıkıyor: Takip edilecek en iyi yol: bize önceleri gereksiz ve önemsiz görülen girişimlerden doğacaktır.

Yıllar süren mücadeleden sonra, tabii gelişme ve eleme, herkesi layık olduğu konuma taşıyacaktır.

Bu, her zaman böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır.

 

 

Bundan dolayı çeşitli insanların aynı gaye için yola koyulmalarına ve hatta liderlik iddiasına kalkışmalarına fazla  esef etmemek lazımdır: Çünkü nasıl olsa en kuvvetli ve en liyakatli olan yarışı sonuna kadar götürecek ve kazanacaktır.

Her nerede yeni ve yerli bir hareket kurulmuş ve Milli ve yeterli bir program hazırlanmışsa, hemen bazı fırsatçı ve kıskanç adamlar, işte o zaman "aynı gaye için mücadele ettiklerini" söyleyip ortaya çıkmışlardır veya çıkarılmışlardır. Fakat böyle dedikleri halde gelip o harekete katılmazlar, ona kıdem hakkı tanımazlar da, onun programını çalıp, onun sloganlarını tekrarlayıp, ama kendi çıkarları için başka partiler kurmuşlardır.

Hatta bazen bu adamlar, işin aslını bilmeyen halk tabanlarına, öteki parti ile aynı gayeyi güttüklerini ve ondan çok daha evvel bunu istediklerini söyleyecek ve önceki hareketi; istismarcılık ve korkaklıkla itham edecek kadar soysuz ve sorumsuz davranmaktadır.

Özetle; sözde aynı gayeyi güden farklı partilerin birleşmek suretiyle meydana getirecekleri oluşum, hiçbir zaman zayıf gurupları kuvvetli guruplar haline getirmez. Tam aksine kuvvetli bir gurup böyle bir birleşmeden sonra zayıf düşer. Zayıf gurupları toplayarak kuvvetli bir birlik meydana getirilebileceği fikri yanlıştır. Çünkü, tecrübe ile sabittir ki, kuru kalabalıklar, hangi şartlar altında meydana gelirse gelsin, hantallıktan ve başı bozukluktan başka bir sonuç doğurmamıştır. Birçok gurupların birleşmesinden meydana gelen, birçok kimsenin seçtiği bir idare heyeti tarafından yönetilen her birlik; mutlaka kolaycılığa ve nemelazımcılığa kayacaktır. Ayrıca böyle bir birleşme kuvvetlerin rekabetini de önleyip, en iyi liderin ortaya çıkması şansını da ortadan kaldırır.

Bu çeşit birleşmeler, tabii gelişmenin düşmanıdır. Çünkü çok defa mücadelesi yapılan davanın hallini çabuklaştırmaz, aksine geciktirip, zorlaştırır.

Bazen böyle gurupların taktik olarak ve gelecek için bazı tahminler yapılarak birleşmeleri; bir harekete geniş ama geçici bir manevra imkanı getirebilir, müşterek teşebbüslerinde bir fayda sağlayabilir. Fakat ancak kısa bir zaman için belirli konuların aşılması için gereklidir.

Fakat bu durum asla devam etmemelidir. Devam ettiği taktirde, hareketin "kurtarıcı ve devrim yapıcı" vazifesi ve özelliği terkedilmiş olur. Çünkü hareket böyle bir birliğe iyice karışıp sıklaşırsa, kendi kuvvetinin tabii yönde gelişmesi imkanını ve hakkını da yitirir. Bundan dolayı rakip hareketlere üstün gelemeyecek, tespit edilen hedefe zaferle erişemeyecektir.

"Asla unutulmamalıdır ki, bu dünyada gerçekten büyük olan ne varsa, bunların hiçbiri koalisyon halindeki mücadeleler sonunda elde edilmiş değildir. Ancak, tek bir dahinin eseridir, tek bir galip tarafından fethedilmiş şeylerdir.

Koalisyonlarda elde edilen başarılarda, menşelerinden ötürü, gelecekteki bölünmelerin tohumları da gizlidir. Bu tohumlar ve bölünmeler, o başarıların tekrar yitirilmesine sebebiyet verir. Dünyayı alt üst edebilecek gerçekten büyük devrimler ve ihtilalci hareketler, ancak bağımsız bir liderin dev mücadelesi ile başarıya ulaşmıştır. Tarih koalisyonların, kaostan başka sonuç verdiğine şahit değildir."



[1]  Bak.16.Kasım.1938 Cumhuriyet Gazetesi

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Risale-i Nur'u Yozlaştırma ve Okurunu Yanıltma Girişimi:BATIN TEFSİRCİLİĞİ
  Batın Tefsirciliği Nedir? Batın tefsirciliği Bediüzzaman'ın sözlerinin ve Risalelerinin...
Devami
KATI KEMALİZM – ILIMLI İSLAMİZM KALDIRACI
  Saygıdeğer okurlarımız Lütfen, aktaracaklarımı hoş sohbet olsun diye değil, bilgi dağarcığımız...
Devami
İSLAM DÜŞMANI BATI UYGARLIĞI ÇÖKÜYOR
Batı'nın maskesi indirildi Geçtiğimiz aylar İstanbul'da iki önemli buluşma ve...
Devami
Kur’an’ın asıl sakındırdığı YAHUDİ VE HRİSTİYANLARIN SİYONİST TAKIMIDIR!
  En az 40 yıllık ciddi ve mesuliyetli bir araştırmanın ve...
Devami
DİYALOG ŞARLATANLIĞI VE BOP ŞEYTANLIĞI
  Londra saldırıları sonrası anlaşıldı ki İngiltere'de de farklı dinler,...
Devami
EY CAN!
Gel ey, asırlardırHasretle gözlenenGel ey, Mahzun gönüllerde özlenen…Hâkim kılmak için...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5452

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR