Get Adobe Flash player
Reklam

İSRAİL, HİTLER'İ HAKLI ÇIKARIYOR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Akıl, araştırma ve bizzat deneyimleriyle yaşama yoluyla; toplumların bünyesine bir virüs gibi sinsice yerleşip sömüren ve çürüten Yahudi gerçeğini yakinen tanıyan:

Ama sade ve samimi Musevilerle Siyonist Yahudileri karıştırmak ve bir tutmakla hata yapan ve haksızlığa kayan...

Ve bu tarihi ve talihsiz oluşumu ve "beşeriyet urunu" ilmi, imani, ahlaki ve insani bir yaklaşımla ele alması ve çözüm yolları araması gerekirken; maalesef ırkçı, intikamcı ve kan akıtıcı tavırları yüzünden kendisinin ve ülkesinin acı sonunu hazırlayan Adolf Hitler; ne derece doğru bir tespit ve teşhiste bulunmuşsa, o denli de yanlış ve haksız bir tedavi uygulamıştır. Çünkü:

"Antisiyonizm ne kadar doğruysa, antisemitizm o kadar yanlıştır.

Dedelerin suçlarını torunlara mal etmek; bir ırkı, bir soyu külliyen suçlu ilan etmek ilkelliktir.

 

Tarihte en çok Yahudilerin mustarip olduğu bu ilkelliğe ne yazık ki Yahudi vatandaşlarımızın çıkardığı Şalom gazetesinde de rastlanabiliyor.

26 Nisan 2006 tarihli Şalom gazetesinde yer alan Hazan Yako Kohen imzalı bir yazıdan:

"Bütün dünya Yahudilerini NİHAİ ÇÖZÜM (PİTRON SOFİ) sloganı altında imha etmeyi amaç edinmiş NAZİ ALMANYASINI VE MENFUR CANİLERİ, sonraki Alman nesillerini, hatta bu inanılmaz insanlık dışı olayların karşısında susmayı tercih etmiş dünya yöneticilerini zamanla, hatalarından dolayı utanç duymaları nedeniyle affetmek mümkündür ama UNUTMAK, asla!"

Dikkat buyurun; Nazi Almanya'sı, menfur caniler ve bu inanılmaz insanlık dışı olayların karşısında susmayı tercih etmiş dünya yöneticilerine ilaveten, sonraki Alman nesilleri de suçlu gösteriliyor.

Öyle ya; bunları affetmenin mümkün olduğu söylendiğine göre, bunlara isnat edilen bir suç var kabul ediliyor!

 

Nedir o suç?

Alman olmak!

Alman ırkından gelmek!

Yahudilere zulmeden bazı Nazilerin çocukları, torunları sayılmak!..

Bunları affetmenin mümkün olduğunu söyleyen Hazan Yako Kohen, bunları hepten suçlu ve sorumlu görmenin de mümkün olduğunu söylemiş olmuyor mu?

Çok tehlikeli bir mantalite!

Kolaylıkla "Nazizm"e dönüşebilen bir mantık.[1]

İsrailli insaflı ve itidal sahibi akademisyen Moşe Zimmermann'a kulak verelim:

"İşgal altındaki topraklarda hizmet etmek üzere gönüllü giden askerler, kahramanlar olarak görülüyor, halbuki gerçekte bu gönüllülük, SS'de görev yapmak için gönüllü yazılan Almanlarınkiyle kıyas edilebilir. (...) Yahudi halkının büyük bir kesimi var ki, ben bu kesimi tereddütsüz Alman nazilerin bir kopyası olarak tarif ediyorum. Halil kenti Yahudi yerleşim birimlerinde oturanların çocuklarına bakın, onlar tıpatıp Hitler gençliğine benziyorlar. Çocukluklarından itibaren onların kafaları her Arab'ın kötü olduğu ve Yahudi olmayan herkesin bize karşı olduğu fikriyle dolduruluyor. Rehevan Ze'evi (Filistinli kurtuluş savaşçılarının infaz ettiği İsrailli bakan), bütün Filistinliler'in işgal topraklarından sürülmesini istiyor. Nazi Partisi'nin resmi programı da işte bu idi: Alman Yahudileri'ni sürmek..."[2]

Şimdi, Hitler'in gözlem ve deneyimleriyle: Hz. Musa'nın ve Gerçek Tevrat'ın yolunu yozlaştırıp; Kabalist öğretilere ve Siyonist hedeflere yönelen "Yahudi"yi tanımaya çalışalım:

"Doğduğum şehir olan Linz'de pek az Yahudi vardı. Yüzyıllar içinde dış görünüşleriyle Avrupalılaşmışlardı; diğer insanlara benziyorlardı. Hatta onları Alman zannediyordum. Bu zamanımızdaki saçmalığı fark etmemiştim, çünkü onlarla bizim aramızdaki fark, sadece onların başka dine bağlı oluşlarından ibaret gibi geliyordu bana. Onların dini inançlarından dolayı sürgün edildiğine inandığım için, onlar aleyhine olan konuşmalara antipati duyuyor, hatta bazen bunu nefretle karşılıyordum.

Yahudilere hala sistemli bir şekilde muhalefet edenlerin bulunabileceğini de hiç sanmıyordum.

Viyana'ya geldiğim ilk zamanlarda bu büyük şehrin nüfusunu teşkil eden muhtelif tabakaların bulunduğunu anlamadım. İki milyon nüfuslu Viyana'da iki yüz bin Yahudi bulunmasına rağmen; onların farkına varamadım. Gözlerim ve beynim ilk zamanlarda bunca yeni fikrin ve değerlerin kurucularına karşı tahammül edecek güçte değildi henüz. Ancak yavaş yavaş sükunete kavuştuktan sonradır ki: bu hummalı görüntüler aydınlanmaya başladı. O zaman etrafımı kuşatan yeni aleme daha bir dikkatle bakmayı düşündüm ve birçok mesele arasında bir de Yahudi meselesiyle karşılaştım.

Yahudiyi tanıyış tarzımın çok hoşuma gideceğini iddia etmek istemiyorum. Onu hala sadece ayrı dinden bir insan olarak görüyordum ve insanlığa karşı müsamaha duygusu ile, Yahudi düşmanlığının din ayrılığından ileri geldiği hakkındaki kanaatim sürüyordu ve bu düşmanlığı tasvip etmiyordum. Yahudi aleyhtarı Viyana basınının kullandığı lisan bana, büyük ve medeni bir kavmin geleneklerine karşı hakaret gibi görünüyordu. Ortaçağdaki bazı olayların hatırlanışı beni rahatsız ediyor, aynı olayların tekrarlanmasını istemiyordum. Siyonist tehlikeye dikkat çeken bazı gazeteler birinci sınıf yayın organları olarak telakki edilmiyordu. Neden? O zaman bunun gerçek sebebini ben de bilmiyordum. Onun için onları bir arzu ve hiddetin meyvesi yanlış ve engellenmiş bir prensibin neticesi olarak görüyordum.

Fakat beni sık sık hayal kırıklığına uğratan şey; Yahudilerin güdümündeki basının hükümete, ahlaksızca kur yapması idi. Hofburg'ta çok küçük bir olay meydana gelse bu olayın haberi, okuyucuya mutlaka ya büyük bir heyecanla, ya büyük elem duyularak, ya da hayretler içinde kalınarak verilirdi. Bu bir şike idi ve bilhassa her devrin "En bilge monarkı" söz konusu olduğu zaman uygulanıyordu, insana yaban horozunun azgın zamanında dişisini cezbetmek için dans edişini hatırlatıyordu.

Bütün bunla, "bir merkezden idare ediliyorlar" gibi geldi bana!

Bu müşahedem liberal demokrasi hakkındaki kanaatlerime gölge düşürdü.

Sarayın lütfuna mazhar olmak için bu derece alçalmak, milletin şerefini hiçe saymaktı.

Beni daha da çileden çıkaran bir husus da;  bu basının sarayın en aşağılık insanını en büyük saygı ile göklere çıkarması ve aşağılık kimsenin cevap olarak kuyruk sallaması karşısında hayran olup kendinden geçmesi, Almanya imparatoru hakkındaki endişelerini, toplumu güvensizliğe itecek şekilde kurnaz bir ifade ile belirtmesi idi.

İddiasına göre bu basın Almanya imparatorluğunun işlerine karışmak istemiyor -Tanrı korusun- fakat yaraya dostça parmak basarak iki imparatorluk arasındaki ittifaktan dolayı uyarma görevini yaptığını aynı zamanda her gazetenin iddia ettiği "doğruyu söyleme" mecburiyetini yerine getirdiğini söylüyordu! Halbuki böylece yaraya parmak basmıyor, sevinç duyarak parmağını iyice sokuyordu!

 Bunları okuyunca kan beynime sıçrıyordu. Yavaş yavaş bu "büyük basın"dan sakınmaya başladım.

Yahudi aleyhtarı gazetelerden biri olan Deutsches Volksblatt bu gibi hileleri hiç gözden kaçırmıyordu.

Beni yine çok sinirlendiren bir tutumları da bu büyük basının, Yahudi ve masonların güdümündeki Fransa'ya karşı derin saygı beslemesiydi. "Büyük, medeni millet" olarak niteledikleri Fransa'yı göklere çıkaran tatsız övgüleri okuyunca insan Alman olduğundan utanırdı. Bu sefil Fransız hayranlığı, bu "dünya gazeteleri"ni kaç defa elimden attırdı. O zaman derhal Volksblatt'ı elime alıyordum. Bu gazete çok daha küçüktü fakat böyle konuları çok daha iyi ve uygun bir şekilde anlatıyordu. Onun Yahudilere saldırmasını tasvip etmiyordum ama bazen beni düşündüren çok enteresan deliller buluyordum onda.

  

Hıristiyan Sosyal hareketiyle karşı karşıya gelince peşin hükümlerim tamamen silindi ve fikrimi değiştirdim.

"Yahudi aleyhtarlığı" hakkındaki hükmüm zamanla değişti, ama bana en çok sıkıntı veren de bu değişme oldu. Kendi kendimle çetin bir mücadele ettim. Akıl ve his mücadelesi aylar sürdükten sonra zafer yavaş yavaş akıldan yana çıktı. İki yıl sonra hislerim de aklıma uydu ve onun sadık bir muhafızı, bir müşaviri oldu.

Bu meseleyle ilgilenmeye, dikkatimi Yahudi meselesi üzerine çevirmeye başladığım günden beri Viyana'yı başka türlü görüyordum. Nereye gitsem Yahudileri görüyor, gördükçe de gözlerim onları başka insanlardan ayırmaya alışıyordu. Şehrin merkezinde ve Tuna kanalının kuzeyindeki mahallelerinde, dış görünüşleri Almanlara hiç benzemeyen bir halk kaynaşıyordu.

Bu noktada küçük bir tereddüdüm olsa idi bile, bir kısım Yahudilerin tutumları bu tereddüdü tamamen ortadan kaldırırdı.

Aralarında meydana gelen ve Viyana'da geniş yankı uyandıran bir hareket Yahudi ırkının etnik karakterini, Yahudiliğini, pek keskin hatlarla belli ediyordu. Burada Yahudilik derken "Siyonizm"i kast ediyorum.

Yapılan sahtekarlıkları Yahudilerin azınlığı destekliyor, çoğunluğu ise bunları kınayıp, eleştiriyordu. Fakat bu olaya çok daha yakından bakılınca, bu görünüş hemen siliniyordu, çünkü bu durum, icabında iddialarını sürdürmek ve yalan söylemiş olmamak için; gerçeği gizlemek üzere kendileri tarafından icat edilmiş bir örtü, bir sis idi. Liberal denilen Yahudiler siyonist Yahudilerin kendi ırklarından olmadığını fakat Musevi dinini kabul etmiş olduklarını, tatbikatta buna da uymadıklarını ve bunun tehlikeli olabileceğini inkar etmiyorlardı.

Fakat bu onların aralarındaki birliği asla bozmuyor, hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Liberal Yahudilerle Siyonist Yahudiler arasındaki bu danışıklı dövüş; kısa zaman sonra beni onlardan nefret ettirdi. Çünkü bu mücadele hiçbir şeye cevap vermiyor, bir yalandan ibaret bulunuyor ve bu hilekarlıkları bu kavmin mütemadiyen övündüğü ahlakı, temizliği ve asaleti ile bağdaşmıyordu. Zaten maddi olsun, manevi olsun, bu ırkta temizliğin manası ayrı idi. Sudan hoşlanmayan insanlardı bunlar. Onun için insan onlara baktığı zaman çok defa gözlerini kapamak zorunda kalırdı. Hele o uzun kaftanları giyenlerin kokusu kaç defa içimi bulandırdı. Elbiseleri pek kirli, dış görünüşleri bayağı idi.

Bütün bu teferruat hiç de cazip değildi. Fakat bu "seçilmiş" ırkın birdenbire manevi pisliğini ve adiliğini keşfedince insan gerçekten tiksiniyordu.

Daha sonra beni en çok düşündüren şey yavaş yavaş esrarını çözmeye başladığım bazı sahalardaki Yahudi faaliyetinin özelliği oldu. Çünkü, bilhassa sosyal hayatta, her hangi bir pislik, bir rezillik olsun da, buna en az bir Yahudi katılmış olmasın, bu mümkün değildi. Bu çeşit bir çıbana neşteri vurur vurmaz, çürümekte olan bir vücuttaki kurt gibi, bıçağın parıltısından gözleri kamaşan küçük bir Yahudi çıkar karşınıza.

Basında, sanatta, edebiyatta ve tiyatroda Yahudinin faaliyetini gördüğüm zaman, siyonizm yüklü olaylar gözümün önünde yığılmaya başladı. Artık yalvaran sözler ve yeminler pek bir işe yaramıyor, bunların tesiri olmuyordu. Piyesin bir satırını okumak, sinema ve tiyatro için yazılan ve afişlerin reklam ettiği bu korkunç imalatın müelliflerini incelemek, insanın kendisini Yahudilerin amansız bir düşmanı olarak hissetmesi için yeterli idi. Bir veba idi bu. Vaktiyle oralarda halkı kırıp geçiren kara vebadan daha korkunç manevi bir veba! Ve ne kadar çok imal edilmiş, ne kadar çok yayılmıştı bu zehir! Pek tabii bu sanat eseri imalatçısının seviyesi ahlak ve kültür bakımından ne kadar aşağı ise, imalat gücü de o derece fazla oluyor ve imalat kuvvetli bir insanın bir fışkırma makinesi gibi onun pisliğini insanlığın suratına atıncaya kadar devam ediyor.

Bu imalatçıların sayısı pek çoktur. Tabiat bir Goethe için çağın bu yazarlarının on bin tanesini silip süpürür, fakat bu sefer de bunlar birer mikrop olarak insanları zehirlemeye devam ederler.

Düşünmek korkunçtu ama şüphe de edilemiyordu:

Yahudi yalnız bu yüz kızartıcı rolü oynamak için yaratılmışa benziyordu.

Bu muydu "seçilmiş" kavim?

Sanat hayatında eser diye ortaya konan bütün hayasız, değersiz kitapların yazarlarını dikkatle araştırdım. Bu araştırmamın sonu Yahudiler aleyhine idi. Onlara karşı evvelce beslediğim iyi niyet iyice sarsılıyordu. His isyan ediyor fakat akıl gerçek sonuçlar çıkarıyordu.

Gerçek şu idi ki, edebiyat alanında bütün pisliklerin, sanattaki düşüşlerin, tiyatrodaki saçmalıkların onda dokuzu, memleket nüfusunun ancak yüzde birini teşkil eden bir kavim tarafından ortaya sürülüyordu. İtiraz edilemezdi, çünkü gerçek bu idi.

Aynı açıdan ülkeye "dünya basını"nı da tetkik ettim. Sondaj derinlere indikçe, bu basına evvelce duyduğum hayranlık azalıyor, kayboluyordu. Üslup her zaman daha tahammül edilmez bir haldeydi. Düz ve sathi fikirleri atmam gerekti. Yazılardaki teferruat şimdi bana gerçek olmaktan ziyade yalan görünüyordu: Yazanların hepsi Yahudi idi.

Evvelce hiç dikkatimi çekmeyen bir teferruat şimdi beni ilgilendiriyor ve bana not edilmeye değer görünüyordu. Eskiden de beni düşündüren bazı yazıların derinliğini ve esasını daha iyi kavramaya başlamıştım.

Bu basının liberal fikirlerini şimdi başka bir açıdan, başka bir kılıkta görüyordum. Muhaliflerinin saldırısına cevap verdiği zamanki üslubu veya ölü gibi sessiz kalışı, kurnaz olduğu kadar menfur bir hileden başka bir şey değildi. Bu basının övüp göklere çıkardığı tiyatro eserleri yalnız Yahudi yazarlarının eserleriydi. Alman yazarlarını hiç bir zaman övmezlerdi. II. Wilhelm'i belli belirsiz o kadar çok iğneliyorlardı ki, bununla bir sisteme ihanet ediyorlardı. Fransız kültürü ve medeniyeti ise göklere çıkarılıyordu. Bayağı eserler, edebiyatı dejenere ediyordu ve bu gazetelerin kullandığı aksan kulağıma yabancı geliyordu. Makalelerde telkin edilen şeylerin, Almanlar aleyhine olduğu o kadar belli idi ki, bunu istemeden yapmış olamazlardı.

Bu şekilde hareket etmelerinin faydası kime idi?

Bu tarz hareket bir tesadüf eseri miydi? Yavaş yavaş tam bir şaşkına dönüyordum.

Diğer birçok oluşumları müşahede edince şaşkınlığım çabuk geçti ve fikri gelişmem hızlandı. Bu sözle Yahudilerin büyük bir kısmının gelenek ve ahlak anlayışını ve bunu açıkça tatbik edişlerini anlatmak istiyorum. Bu hususta sokak bana bazen pek üzücü olan dersler verdi.

Yahudilerin fuhuşta ve bilhassa beyaz kadın ticaretinde oynadıkları rol, Batı Avrupa'nın hiçbir şehrinde Viyana'daki kadar rahat tetkik edilemez. Belki Fransa'nın güney limanları bir istisna olabilir. Akşamları Leopoldstad'in cadde ve ara sokaklarında dolaşırken isteseniz de istemeseniz de Alman halkının çoğunluğu tarafından bilinmeyen, ancak harp dolayısıyla doğu cephesinde savaşan askerlerin gördüğü veya görmek zorunda bırakıldığı sahnelere şahit olurdunuz.

Bu aile ve ahlak tahribini, bu büyük şehrin ayak takımını eğlence ve sefahate sürükleyen bu rezilce işi yapanların ve bunda tecrübe sahibi olanların Yahudiler olduğunu ilk defa tespit ettiğim zaman, hafif bir ürperti duydum. Sonra müthiş öfkelenmeye başladım.

Artık Yahudi meselesini derinlemesine incelemekten hiç korkmuyordum. Evet, bunu kendime vazife edineceğim! Fakat, medeni hayatın bütün tezahüratında ve çeşitli pratik sanatlarda fark etmeyi öğrendiğim Yahudiye, birdenbire hiç ümit etmediğim bir yerde daha rastladım:

Yahudinin Sosyal-Demokrasinin başı olduğunu öğrendiğim zaman, gözlerim iyice açıldı ve bu, uzun süren kendi iç mücadelemin sonu oldu.

"Sosyal Demokrat Basın" Sahtekarlığı!

Yavaş yavaş anladım ki, Sosyal-Demokrat basın Yahudiler tarafından idare ediliyordu. Fakat bu olaya hiçbir özel mana veremiyordum. Çünkü diğer gazeteleri de idare edenler çoğunlukla onlar idi. Belki bir tek şey dikkati çekebilirdi: Bu Yahudi basının bir tek sayfasında, bir tek yazısında, terbiye ve kanaatlerinin "milli" kelimesine uygun bir şey yoktu.

Bunun üzerine kendi kendimi zorlayarak marksist basının imalatını okumaya başladım. Fakat bu gazetelerin iğrençliği o kadar fazla gelmeye başladı ki, bu rezalet koleksiyonunu imal edenleri daha iyi tanımak istedim. Gördüm ki editörlerden başlamak üzere, istisnasız hepsi Yahudi idi.

Sosyal-Demokratlara ait temin edebileceğim bütün broşürleri ele aldım, imza sahiplerinin kimler olduğunu araştırdım: Hepsi Yahudi idi. Hemen hemen bütün şeflerin isimlerini kaydettim. Bunların da büyük bir çoğunluğu o "seçilmiş kavim" dedikleri aşağılık ırktandı. Mecliste milletvekili olarak, sendikalarda sekreter olarak, parti teşkilatnıda veya sokak gösterilerinde baş olarak hep onlar vardı. Her zaman güven sarsıcı aynı tablo çıkıyordu karşıma. Austerlitz, David, Adler, Ellenbogen gibi isimleri asla unutmayacağım.

Artık benim için besbelliydi ki, en şiddetli mücadele aylarımdan beri, benim düşmanım olan partinin önemsiz adamları ve partinin kendisi, tamamen yabancı şeflerin ve yabancı bir kavmin elinde bulunuyordu. Bir Yahudi bir Alman değildi. Bunu çok iyi biliyor, emin bulunuyordum.

Milletimizin kötü şeytanını nihayet tanımıştım.

Yahudiyi tanıdıkça işçileri mazur görüyordum.

Benim gözümde asıl suçlu olanlar onlar değildi.. En büyük suçlular, halka acımanın, adil kanunlarla onun hakkını teminat altına almanın, aldatıcı ve yanıltıcı olanı cezalandırmanın zahmete değmez olduğunu söyleyenlerdi.

Her gün edindiğim tecrübeler beni marksist doktrinin kaynaklarını incelemeye sevk etti. Artık onun faaliyetini bütün teferruatı ile biliyordum. Dikkatli bakışlarım her gün ilerleyen izini fark ediyordu. Nasıl bir sonuca varacağını anlamak için de biraz hayal gücüne sahip olmak yeterli idi. Şimdi mesele, kurucularının, bu doktrinin son şeklini aldığı zaman nasıl bir sonuç getireceğini bilip bilmediklerinde veya onların da bir hatanın kurbanı olup olmadıklarını anlamakta idi.

Hareketin prensiplerini anlamak için bu doktrinin kurucuları üzerinde araştırma yapmaya başladım. Ümit etmediğim kadar kısa bir zamanda neticeye ulaşmam Yahudi hakkındaki bilgilerim sayesinde oldu.

Sosyal-Demokrasinin kurucuları ve havarilerinin teorilerindeki palavra ve gerçekleri mukayese etmek imkanını bana yine Yahudi meselesi hakkındaki bilgim verdi. Bir Yahudi için konuşmanın manası düşüncesini gizlemek, apaçık göstermemektir. Onun gerçek niyetini metinlerde değil, ancak itina ile gizlediği satırlar arasında bulmak mümkündür.

İşte bu devre, bende hiç son bulmayan bir ihtilal duygu ve heyecanı uyandı.  O zamana kadar güçsüz bir kozmopolit hayatı yaşayan ben, şimdi fanatik bir Yahudi aleyhtarı olmuştum.

Bir defa daha -ama bu sonuncusu idi- içimi kemiren bir tereddüt geçirdim. Yahudi ırkının tarihin uzun devrelerindeki tesirini incelerken, kendi kendime endişe duyarak sormuştum: Biz zavallı insanların meçhulü olan bazı şeylerden dolayı, ilahi takdir bu küçük kavmin kesin zaferini mi istiyordu?

Daima bir vatan arayarak yaşamış bu ırka dünya mükâfat olarak mı vaat edilmişti?

Kendi bekamız için mücadele etmek hakkı gerçeğe dayanıyor muydu? Yoksa sadece bizim zihnimizde mi yer etmişti?

Marksist doktrini incelerken ve Yahudi kavminin faaliyetini bütün teferruatı ile göz önünde bulundururken, talih bana bu soruların cevabını vermiş oldu.

Marksizmin Yahudi doktrini, tabiatın riayet ettiği aristokratik prensibi reddeder, ebedi adalet yerine kuvveti, sayı üstünlüğünü ve ölü ağırlığını koyar. İnsanın ferdi değerini, Manevi cevherin önemini, milliyeti reddeder, böylece insanlığı bekası ve medeniyeti için verilmiş şartlardan mahrum bırakır. Temel olarak evrensel hayatı aldığı için, insanca kabul edilen bütün cemiyetleri ve düzeni yıkıma sürükler. Böyle bir kanun evreni ancak idrakimizin duracağı bir kaosa göstereceğinden, bu, dünya üzerinde yaşayanların da sonu olacaktır.

Eğer Yahudiler: Marksist ve Siyonist fikir sayesinde bu dünya milletlerine karşı bir zafer kazanırsa, başına giyeceği zafer tacı, insanlığın cenaze tacı olacaktır. O zaman üzerinde yaşadığımız dünya milyonlarca yıl önce olduğu gibi boşlukta ıpıssız, insansız kalacaktır.

Emirlerine aykırı hareket edildiği zaman tabiat, hiç acımadan intikamını alır.

Bunun içindir ki ben, bizi yaratan Tanrı'nın emirlerine uygun hareket ettiğime inanıyorum. Çünkü, Yahudiye karşı insanlığı savunmakla, Tanrı'nın eserini korumak için mücadele etmiş oluyorum.

Yahudiyi Tanımak, dikkatli ve tehlikeli bir uğraştı!

‘Yahudiyi tanıyabilmenin en iyi yöntemi, onun asırlar boyu diğer milletler arasında takip ettiği yolu incelemektir.

Bir misal bu hususu aydınlatmaya kafi gelecektir. Yahudinin inkişafı her devirde aynı yolu tuttuğu ve sırtlarından geçindikleri milletler de hep aynı milletler olduğu için, bu incelemeyi ayrı bölümler halinde yapmak gerekecektir. Kolaylık olsun diye bu bölümleri harflerle ayıracağız

 A.- Bir yerde sabit müesseseler kurulur kurulmaz, Yahudi de hemen ortaya çıkar. Tüccar sıfatı ile gelir, başlangıçta milliyetini gizlemeye pek lüzum hissetmez. O henüz bir Yahudidir, çünkü hem onun ırkını, hem de misafiri bulunduğu milletin ırkını belirleyen dış görünüşteki hatlar pek bellidir, memleketin dilini de pek az bilmektedir, karşısındaki milletin milli özellikleri o kadar göze çarpmaktadır ki, kendisini yabancı bir tüccardan başka bir şey olarak tanıtmaya cesaret edemez. Pek yumuşak ve uysal gözüktüğü ve arasına karıştığı millet tecrübesiz olduğu için, Yahudilik vasfını muhafaza etmek ona hiçbir zarar vermez, hatta avantaj sağlar. Yerliler yabancıya misafirsever davrandıklarını gösterirler.

B- Yahudi yavaş yavaş iktisadi hayata sokulur, fakat bir üretici olarak değil, aracı olarak. Binlerce yıllık tecrübe ile gelişmiş bulunan ticari sahadaki mahareti, ona henüz gözü açılmamış, son derece namuslu olan' yerli topuluma karşı büyük bir üstünlük sağlar, öyle ki kısa bir süre sonra ticaretin tamamen Yahudinin tekeline geçmesi tehlikesi doğar. Yahudi, her zaman olduğu gibi, fahiş faizle borç para vermeye başlar memlekete faizle borç verme usulünü o sokar. Bu yeniliğin nasıl bir tehlike arz ettiği başlangıçta fark edilmez. Hatta, o an için sağladığı avantaj yüzünden bu usul memnuniyetle kabul edilir.

C- Şimdi Yahudi tamamen yerleşik bir unsur olmuştur, yani şehir ve kasabalarda kendi mahallesi vardır ve gittikçe devlet içinde devlet olmaktadır. Ticareti ve para işlerini kendine ait bir imtiyaz saymakta ve bunları insafsız bir şekilde istismar etmektedir.

 D- Derken para işleri ve ticaret tamamen onun tekeline geçmiştir. Fakat fazla faiz istemesi ve tefeciliği de tepki görmeye başlamıştır. Onun tabii ahlaksızlığı gittikçe artar ve nefret uyandırır, serveti kıskançlığa sebep olur. Ticaretini yaptığı şeyler arasına arsa ve araziyi de alınca ve bunları ciro edilen para ile alınıp satılan bir ticari mevzu haline getirince, işi son haddine vardırmıştır. Toprağı asla kendisi işlemediği için, bunu gelir getiren bir mal olarak gördüğü için, köylü aynı toprak üzerinde kalabilir, fakat yeni efendisine en ağır vergi, en çok pay vermek şartıyla. Yahudinin tahrik ettiği antipati açık bir nefret halini alır. Yahudinin baskı ve açgözlülüğüne sömürülen halk tahammül edemez hale gelir ve ona karşı zor kullanmaya başlar. Artık Yahudiyi daha yakından tetkik ederler, onun iğrenç özelliklerini görürler. Böylece ev sahibi ile misafir arasında bir uçurum açılmış olur.

Büyük sefalet devirlerinde istismar edilenlerin hiddetleri nihayet galeyan halini alır. Sömürülmüş, mahvedilmiş halk, Tanrı'nın bu belasına karşı savunmak için adaleti kendisi tatbik etmeye başlar. Artık, birkaç asır geçtikten sonra Yahudiyi tanımış, veba gibi korkunç bir tehlike olduğunu anlamıştır.

E- İşte o zaman Yahudi gerçek karakterini belli etmeye başlar. Hükümetleri dalkavuklukla elde eder, parasını çalıştırır, böylece birtakım muafiyet belgeleri koparır ve bunlarla kurbanlarının kanını emmeye çalışır. Ara sıra bu "ebedi sülük"e karşı halkın hiddeti parlarsa da, Yahudi birkaç yıl sonra kaldığı noktadan tekrar işe başlar ve eski usulde, sömürü ve hıyanetini yoğunlaştırır. Onu başka insanları istismar etme alışkanlığından vazgeçirebilecek bir metot yoktur, hiçbir şey bunu yapamayacaktır. Her zulümden sonra, kısa bir süre içinde, eski haline döner ve hep öyle kalır. Ev sahibi olan millet, daha beter bir duruma düşmekten kurtulmak ve toprağını tefeci Yahudiye kaptırmamak için, onun toprak edinmesini yasaklayan kanun çıkarmaktan başka çare bulamayacaktır.

Hükümdarın kudreti ne kadar artarsa, Yahudi de ona o kadar sokulur. "Muaflık belgeleri" ve "imtiyazlar" dilenir. Her zaman para sıkıntısı çeken hükümdarlar ve iktidarlar da bu imtiyaz ve muafiyet belgelerini onlara satar. Bu belgeler ona ne kadar pahalıya mal olursa olsun, verdiği parayı, faizin faizi ve onun da faizi ile kat kat çıkarır. Zavallı milletin vücuduna yapışan bu sülüğü koparıp atamazlar. Nihayet hükümdarlar da paraya muhtaç kalınca kuvvetli elleriyle bu sülüğü sıkar, emdiği kanı kustururlar.

Bu sahne sık sık tekrarlanır ve burada "hain yöneticilerin" oynadığı rol, Yahudinin rolü kadar esef vericidir.

G- Bu gafil ve hain yöneticiler kendilerini Yahudilerin ağına kaptırmakla, yıkımlarını da hazırlamış oldular. Halkın içinde işgal ettikleri mevki yavaş yavaş, mukadder olarak, bozuldu, millet menfaatlerinin koruyucusu olmaktan çıkıp istismarcı duruma düştüler. Yahudi saltanatın yıkılmakta olduğunu çok iyi biliyor, bu yıkılışı mümkün olduğu kadar geciktirmeye çalışıyordu. Onları ayartıp gerçek vazifelerinden uzaklaştıran, en adi dalkavukluklarla sefahate iten ve böylece sonsuz para sıkıntısına düşüren, bu suretle kendine muhtaç bırakan, Yahudi idi. Yahudi kurnazlığı ile, tebayı sıkıştırarak, hatta boğazına sarılarak, her zaman yeni kaynaklar bulmasını biliyordu. Her sarayın bir "Saray Yahudisi" vardı. Hükümdarlara yeni yeni servetler temin eden fakat halka işkence eden, onu ümitsizliğe düşüren canavarlara bu isim verilir. İnsan ırkının süsleri olan, irsi asaleti bulunan ve öyle yetiştirilen bu insanlara, yani prenslere, nasıl hayret etmezsiniz? Onların bu müesseseyi gülünç düşürmeye yardım etmekle kalmayıp, pislik bulaştırdıklarını gördükten sonra düştükleri akıbete şaşılır mı?

Yahudi, hükümdarın bu durumundan faydalanıp daha yükseklere çıkabilir. Memleket çocuklarının bütün hak ve menfaatlerinden aynı derecede yararlanmak için kendini vaftiz ettirir, Bu işi ekseriya Kilisenin sevinç nidaları arasında yapar. Kilise yeni bir evlat kazanmış olmanın gururunu, Yahudi ise bu büyük dolandırıcılıkta bu derece başarı kazanmış olmasının gururunu duyarlar.

H- İşte bu andan itibaren Yahudilikte bir değişme olur. O ana kadar Yahudiler, başka türlü görünmek istemezler, zaten iki ırkı birbirinden ayıran pek belirli özellikler yüzünden başka türlü hareket edemezler.

Fakat bu da değişecektir. Bin seneden fazla bir zaman sonra Yahudi, arasına karıştığı ve onu misafir eden milletin dilini iyice öğrenmiştir. Artık Yahudiliğinde pek ısrar etmemesi ve "Almanlık vasfını" ön plansa alması gerektiğini düşünür. İlk bakışta bu iddia pek gülünç ve saçma olsa da halktan birisi olarak yani şimdiki halde bir "Alman veya Hıristiyanlar" (Bizde ise Türk ve Müslüman) olarak görünmek ister. İşte bu anda en rezil, en alçak bir sahtekarlığı yapmış olur. O Almanlık vasfının yalnız bir tanesine, onun diline sahip olmuştur ve bu dili çok güzel konuşmaktadır. Bir insan kolayca dil değiştirebilir, yani başka bir dili konuşabilir, yalnız bu yeni dille, yine eski fikirlerini ifade edecektir. Onun tabiatı değişmeyecektir. Bunu yine en iyi Yahudi ispat eder: Bin dil konuşur fakat her zaman bir Yahudi olarak kalır. İsterse iki bin yıl önce buğday ticareti yaptığı Ostie'deki gibi Latince konuşsun, isterse günümüzün en spekülatörcüsü olarak Almanca konuşsun, etnik karakteri hiç değişmez. O yine aynı Yahudidir. Bu gerçeğin bir bakanlık müsteşarı veya emniyetin yüksek rütbeli bir memuru tarafından anlaşılmamasının sebebi de bu yüzdendir. Zira, halen devleti idare eden bunca ünlü kişiler arasında, içgüdüden ve düşünme kabiliyetinden mahrum olmayan bir kişi bulmak pek mümkün değildir.

Yahudinin birdenbire Alman olmaya karar vermesinin sebebi de pek bellidir. O artık hükümdarların kudretten düşmekte olduğunu görür ve ayaklarını atacağı başka bir platform arar. Üstelik, bütün siyasi ve ekonomik temeller üzerine kurduğu hakimiyet; mali bakımdan o kadar ilerlemiştir ki, bütün sivil haklara sahip olmadan bu muazzam tahakkümü devam ettiremez, nüfusunu daha fazla arttıramaz. Fakat o her ikisini birden istemektedir. Çünkü ne kadar yükselirse, ona vaat edilmiş fetih gayesini o kadar arzu eder ve bu gayeyi şimdi mazinin karanlıklarından aydınlığa çıkarmaya çalışır. Şiddetli bir arzu ve heyecanla dünya hakimiyeti hedefine eli değecek kadar yaklaştığını görür. Bundan dolayı da vatandaşlık haklarını ele geçirmek için bütün gayretini gösterir.

Getto'nun dışına çıkmasının sebebi de işte budur.

 

 

1- İşte bu suretle saray Yahudisinden yavaş yavaş bir halk Yahudisi çıkar.

Pek tabii Yahudi eskiden olduğu gibi bu yeni alemde de kuvvetlilerin etrafında dolaşır ve onların cemiyetine girmek için çalışır, fakat aynı zamanda ırkının diğer temsilcileri havariliklerine devam ederler. Asırlar boyu Yahudinin ne büyük günahlar işlediği, kitlenin nazarında suçlu duruma düştüğü ve bu kitleyi merhametsizce sömürüp baskı altında tuttuğu, bu yüzden halkın onlardan nasıl nefret ettiği ve onu milletlere Tanrı'nın bir bela olarak gönderdiğine inandığı hatırlanırsa, Yahudilerin bu yeni cephe değiştirme işlerinde ne kadar zahmete katlandıkları da anlaşılır. Evet, boğazladıkları kurbanlara şimdi bir "İnsan dostu" olarak görünmek, onlar için oldukça zahmetli bir iştir.

Yahudi, evvela halka yaptığı büyük haksızlıkları unutturmaya çalışır. İnsanlığın iyiliği için çalışan bir velinimet gibi görünür. Bu iyiliğinin çok önemli sebepleri olduğu için, Kitab-ı Mukaddes'in "Sağ elin verdiğini sol el bilmemelidir" emrine uymaz. Kitlenin ızdırabına karşı ne kadar hassas olduğunu, bu ısdırabı dindirmek için kendisinin bütün fedakârlıklarını yaptığını duyurur. Doğuştan sahip olduğu mütevazı görünüşle bütün dünyaya meziyetlerini ilan eder ve bunu o kadar ısrarlı ve başarılı yapar ki, herkes onun gerçekten öyle olduğuna inanmaya başlar. İnanmayanlar ona karşı pek haksızlık etmiş sayılır. Az sonra gerçekleri o kadar ters yüz eder ki, haksızlık eden değil de her zaman haksızlığa uğrayan olarak gösterir kendini. Çok aptal kişiler de buna inanır ve bu zavallı "bedbaht"a acımaktan kendilerini alamazlar!

Şunu da kaydedelim ki, seve seve fedakarlığa katlansa da, Yahudi bu yüzden daha fakir bir duruma düşmez. Karşılığını alacağını bilir. Onun yaptığı fedakarlık, daha çok verim almak için tarlaya atılan bir gübredir. Fakat bu suretle bütün dünyaya Yahudinin bir iyiliksever, bir insaniyetçi olduğunu kısa zamanda duyurmuş olur.

Ne hayret verici bir değişmedir bu!

Başkaları için az çok tabii olan bu şeyler, büyük bir hayret hatta takdir uyandırır, çünkü böyle bir hareket Yahudiler için tabii değildir. Onun için ona yaptığı her iyiliğe karşı, başka insanlara asla verilmeyecek büyük karşılıklar, meziyetler verilir.

Dahası da var: Yahudi birdenbire liberal olmuştur, insanın gerçekleştireceği ilerleme için duyduğu hayranlığı, heyecanı belirtmeye başlar, yavaş yavaş, sözde, yeni zamanların şampiyonu olur.

Fakat insan için gerçekten yararlı olacak bir siyasi ekonominin temellerini de, daha derinden yıkmaya devam eder. Şirketlerin hisse senetleriyle, türlü yollardan milli üretim çevresine girer, işi bir madrabazlık haline getirir, her şey alınıp satılır.

Böylece insanları, endüstri üzerine şahsi mülkiyet kurmalarını sağlayacak temellerden mahrum eder. İşte o zaman da çalışanlarla çalıştıranlar arasında, onları birbirine yabancı eden bir anlaşmazlık doğar, bunun sonunda cemiyet sınıflara ayrılmış olur.

Yahudinin ekonomik açıdan borsaya yaptığı tesir, korkunç derecede büyür. Milletin bütün çalışma güçlerine sahip olur, yahut bu güçleri kontrolü altına alır.

Masonluk: Devlet içindeki durumunu kuvvetlendirmek için, onu rahatsız eden "ırk" ve "vatandaşlık" engellerini yıkmaya çalışır. Bunun için, kendine has bir inatla, laiklik ve dini müsamaha lehinde mücadeleye girişir. Gayesine ulaşmak için Farmasonluğu mükemmel bir alet olarak kullanmasını bilir, çünkü Farmasonluğu tamamen ele geçirmiştir. İdareci sınıflar, burjuvazinin siyasi ve ekonomik yüksek şahısları masonik şebekenin ağına düşmüşlerdir. Bunlar Yahudinin elinde bir oyuncak, bir av olduklarını anlamadan, onun istediği yöne doğru gitmektedir.

Basın: Fakat asıl halk, daha doğrusu uyanmaya başlayan sınıf, kendi gücü ile hak ve hürriyetlerini elde etmeye başlayabilir, bu sınıf büyük kitlesi ile, Yahudinin ağından kurtulabilir...

İşte bu sınıfa hakim olmak her şeyden önemlidir. Yahudi, bu işi de başarabilmek için bir antrenöre ihtiyaç hisseder. Bu antrenörü burjuvazinin en geniş tabakalarında bulacağına inanır. Onları elde etmek için daha kaba fakat daha tesirli bir usul lazımdır. Onun için Farmasonluğa, Yahudinin hizmetinde ikinci bir silah olarak basını ilave eder. Yahudi, basını ele geçirmek için bütün gayretini, bütün hünerini ortaya koyar. Basın aracılığı ile de bütün amme hayatını pençesine geçirmiş olur. Basını idare ve sevk eder, "umumi efkar" dediğimiz ve bugün geçmişe nazaran daha iyi bildiğimiz kuvveti yaratan ve idare eden basındır.

Yahudi aynı zamanda, müspet bilgiye susamış görünür, bütün olumlu ilerlemelerin övgüsünü yapar, bilhassa diğerlerini mahveden gelişmeleri göklere çıkarır. Çünkü o ilerlemelere, inkılaplara yalnız kendi ırkına yararlı olup olmadığı açısından bakar, ona göre hüküm verir, kendi milletine yararlı değilse her parıltının amansız bir düşmanıdır, her gerçek medeniyetten nefret eder. Başkalarının okullarından aldığı ilmi yalnız kendi ırkının yararına kullanır.

Fakat milliyetinin muhafazasına şimdi eskisinden çok daha fazla önem verilir. "Bilgi," "ilerleme," "hürriyet," "insanlık," aşığı görünür ama kendi ırkının özelliklerini ve ayrılığını korumak için bilhassa özen gösterir. Yahudi kadınlarının nüfuz sahibi Hıristiyanlarla evlenmesi mümkündür ama Yahudi erkeklerin yabancılarla evlenmesine müsaade edilmez. Çünkü Yahudi kendi erkeklerinin zürriyetini saf tutmak ister, başkalarının kanını zehirler, başkalarının kendi kanına karışmasını istemez. Yahudi erkek bir Hıristiyan kadınla evlenmez, fakat Hıristiyan erkek Yahudi kadınla evlenir. Bu karışmadan meydana gelen zürriyette kazançlı çıkan Yahudi unsurudur. Asil sınıfın bir kısmı bu suretle tamamen dejenere olmuştur. Yahudi bunu çok iyi bilir, ırkının rakipleri olan bu münevver ve idareci sınıfı sistemli bir şekilde bu suretle "silahsızlandırma"ya devam eder. Çevirdiği dolapları gizlemek ve kurbanlarını uyutmak için, renk ve ırk gözetmeksizin mütemadiyen insanların eşitsizliğinden bahseder. Budalalar onun söylediklerine inanmaya başlar.

Fakat tabiatındaki pis kokuyu atamadığı için, basını; gerçekleri mümkün olduğu kadar az söyleyen, fakat onun gayelerine çok uygun hareket eden bir vasıta olarak kullanır. Bilhassa mizahi gazetelerde Yahudiler zararsız, bütün diğer milletler gibi görünüş ayrılıkları olan, fakat belki tuhaf olsa bile adetleriyle bile tebessüm uyandıran, ama namuslu, iyiliksever insanlar olarak gösterilir. Umumiyetle kendilerini tehlikeli olmaktan ziyade önemsiz olarak tanıtmaya çalışırlar.

Demokrasi Despotizmi: Değişiklik gösterildiği bu devrede onun son gayesi demokrasiyi, ya da onun demokrasiye ait fikrini, yani parlamentarizm hegemonyasını zafere ulaştırmaktır. Onun ihtiyaçlarına en iyi cevap verecek düzen budur. Çünkü bu düzen şahısları ortadan kaldırır, onların yerine budalalar çoğunluğunu, kabiliyetsizleri ve bilhassa adi ve korkakları koyar.

Bunun sonucu monarşinin çökmesi olacaktır ve bu gidiş Yahudinin gizli hakimiyetini sağlayacaktır.

J- Ekonomideki muazzam gelişme halkı teşkil eden sosyal tabakalarda bir değişiklik doğurur. Küçük meslekler yavaş yavaş kaybolduğu için işçinin bağımsızlığı da gittikçe güçleşir ve işçi süratle bir proleter olur. İşte o zaman fabrika işçisi çıkar ortaya. Tam hayatının sonlarına doğru, nihayet bağımsız bir hale gelebilmesi ve bunun pek nadir olabilmesi, bu işçinin özelliğini teşkil eder. Kelimenin tam manasıyla bu işçi varlıksız bir kimsedir, malı mülkü yoktur. İhtiyarlık devresine ulaşmış ve hala yaşıyorsa, bu hayat ona bir cehennem olur.

Eski usuldeki çalışma, fabrika işçisinden istenen gayret ve emekle mukayese edilemezdi. Eski usul çalışmalarda, yani bağımsız yürüttüğü küçük mesleklerde vakit ancak ikinci derecede bir rol oynuyordu, oysa şimdi zamanın önemi birinci derecedeydi. Eski iş süresinin büyük endüstride de aynı şekilde alınması çok kötü oldu. Çünkü eskiden işin randımanı pek mühimsenmiyordu, zira şimdiki gibi yoğun çalışma usulü uygulanmıyordu. Eskiden günde ondört-onbeş saat çalışmaya tahammül etmek mümkündü, fakat her dakikanın azami derecede değerlendirildiği yeni devirde, günde bu kadar uzun çalışmaya dayanılamazdı. Eski çalışma süresinin yeni endüstride aynen alınması saçmalığı iki bakımdan fena oldu: işçilerin sıhhatini bozdu ve yüksek hukuka karşı olan inançları sarsıldı. Bu düzensizliğe bir yandan ücretlerin acıklı derecede az oluşu, öte yandan çalıştıranların çok göze batan şekilde zenginleşmeleri ve çok iyi durumda olmaları etken oldu.

Köyde iken sosyal bir mesele söz konusu olamazdı, çünkü efendi ve hizmetkar aynı işi yapıyor ve bilhassa aynı kaptan aynı yemeği yiyorlardı. Fakat şimdi bu durumda değişmişti.

Çalıştıranlarla çalışanlar arasındaki ayrılık bugün bütün sahalarda görülmektedir.

Burjuvazi bu çok önemli mesele ile hiç ilgilenmezken, hadiseleri kendi akışına bırakırken Yahudi, istikbale uzanan sonsuz perspektifleri ortaya çıkacak meseleleri görüyordu. Onun için de bir yandan, insan ırkını yozlaştırmak içir istismar metotlarını sonuna kadar uyguluyor, organize ediyor, bir yandan da kurbanlarına sokuluyor, onların anlayış ve hareketine katılıyor, kendilerine karşı açtıkları mücadelede onlara şef oluyor! "Kendisine karşı" sözü mecazidir. Çünkü yalanın büyük üstadı her zaman kendisini saf, faziletli göstermeyi, kendi kabahatlerini başkalarının üzerine yüklemeyi bilir. Kitlelerin başına geçtiği için, kitle bunun ne rezil bir dalavere olduğunu anlamaz. Ama gerçek böyledir.

Yeni sınıf genel ekonomik istihaleden çıkar çıkmaz, ilerlemesini sağlayacak yeni bir antrenör bulacağını çok iyi bilir. Evvela, feodal dünyaya karşı burjuvaziyi bir koç-başı olarak kullandı. Şimdi de burjuvaziye karşı işçi sınıfını kullanıyor. Eskiden burjuvazinin gölgesine sığınarak entrikalarla sivil hakları elde ettiği gibi, şimdi de işçilerin varlıklarını korumak için başlattığı kavganın ona dünya hakimiyetinin yolunu açacağını ümit ediyor.

Bu andan itibaren işçinin vazifesi Yahudi milletinin istikbali için mücadele etmek olmuştur. Farkında olmadan mücadele ettiğini sandığı kudretin emrine, Yahudinin hizmetine girmiştir. Görünüşte sermayeye hücum eder ve böylece mücadeleyi daha uygun yürütür. Aynı zamanda enternasyonal sermaye aleyhinde atıp tutar, ama gerçekte düşündüğü şey milli ekonomidir. Milli ekonomiyi yıkmalıdır ki, enternasyonal borsa onun cesedini çiğnesin, muzaffer olsun.

Bakınız Yahudi bu işi nasıl yapar:

İşçiye sokulur, onun kaderine acıyormuş gibi görünür, onun sefaletine, fakirliğine karşı isyan ediyormuş gibi, yalan dolu tavırlar takınır. Böylece işçinin güvenini kazanır. İşçinin hayat şartlarını değiştirmek ve bunun için onda şiddetli bir arzu uyandırmak maksadıyla, hayal ve gerçek olan bütün yolları araştırır. Ari ırkın kalbinde her zaman mevcut olan sosyal adalet ihtiyacını, zenginlere karşı bir nefret hissi haline getirmeye kadar tahrik eder ve sosyal düzensizliklere karşı girişilen mücadeleye felsefi bir görüş, felsefi bir anlayış verir. Böylece marksist doktrinin temellerini atar.

Marksizmi haklı, sosyal isteklere sıkı sıkıya bağlı imiş gibi göstererek, onun yayılmasına çalışır, öte yandan, bu istekleri doğuracakları sonuçlar bakımından, adaletsiz ve tatbiki mümkün olmayışı bakımından reddeden varlık sahiplerinin de muhalefetini sağlar. Çünkü sosyal fikirler maskesi altında gerçekten şeytani maksat ve niyetler gizlidir. Hatta bunlar açıkça ve rezilane bir şekilde ortaya atılır. Bu doktrin akıl ile budalalığın içinden çıkılmaz bir karışımıdır, fakat öyle ayarlanmıştır ki, ancak çılgınlık yönü gerçekleşebilir, akla uygun olan yönü asla gerçekleşmez. Bu doktrin şahıslara ve dolayısıyla millete ve ırka her türlü hayat hakkını reddetmekle, bu faktörlerin bağlı olduğu ve insan medeniyetinin tümünü teşkil eden ilk temeli yıkar. Eğer ona bir felsefe demek mümkünse, marksist felsefenin temeli budur işte. Ve bu felsefe bir canavarın şeytani zekasından çıkmıştır. Şahsiyetin ve ırkın tahrip edilmesi, aşağı bir ırkın, yani Yahudi ırkının hakimiyetini önleyen en büyük engeli ortadan kaldırmış olur.

Bu doktrine manasını veren işte bu siyasi ve iktisadi garip teorilerdir. Ona canlılık veren ruh, gerçekten zeki olan insanların ona hizmet etmesine, bağlanmasına engel olur. Fakat fikri melekelerini çalıştırmakta becerikli ve tecrübeli olmayanlar ve iktisat ilmini iyi öğrenemeyenler, marksizm bayrağının altına geçer. Bu hareketin yürütülmesi için gereken zeka (çünkü bu hareket tutunabilmesi için zekaya muhtaçtır) Yahudi zekasıdır. Yahudi bunu, "feda ettiği" bir hemcinsinin beyninden çıkarır.

Beden işçisinin Yahudiler tarafından idare edilen hareketi işte böyle doğuyor. Görünüşte bu hareketin gayesi işçilerin hayat şartlarını düzeltmektir. Gerçekte ise onu bir köle haline getirmeye, böylece Yahudi olmayan bütün milletleri mahvetmeye çalışır.

 

  

Milli varlık içgüdüsünü barışçılık doktrinleriyle felce uğratmak için aydın denilen çevrelerde Farmasonluğun başlattığı kampanyayı, yine Yahudinin elinde olan büyük basın, kitle arasında, bilhassa burjuvazi arasında devam ettirir. Ortalığı karıştırıcı, bozgun yaratıcı bu iki silahın yanına, çok daha korkunç olan bir üçüncüsü katılır. Bu, şiddet hareketinin teşkilatlanmasıdır. Marksizm, bir hücum kıtası olarak, ilk iki silahın zedeleyip iyice güçsüz hale getirdiği şeyi, bir saldırı ile yıkmak zorundadır.

Bu manevra çok güzel kombine edilmiştir; öyle ki, kendilerini devlet otoritesinin organları olarak tanıtmaktan zevk duyan müesseselerin mücadeleyi terk etmelerine şaşmamak gerekir. Yüksek memurlarımız arasında, hem de hiyerarşide en önde gelenler arasında, Yahudi, (pek az istisnası ile) her zaman yıkım işinde kendisine yardım edecek kimseleri bulmuştur. Kuvvetlinin önünde sürünen bir uşaklık, zayıfın karşısında kibirli bir azamet, işte bu heyetin vasfı! Ve bir de isyan ettirici aptallıkları ki ancak ürküntü veren gülünç bir bağlılık, kendini beğenmişlik bu vasıflarını da aşıyor.

Fakat bizim otoritelerle ilişki kuran Yahudiye faydalı olacak vasıflar da bunlardır ve otoritelerimiz bu vasıflarıyla Yahudiye çok sempatik görünür.

Artık başlayan mücadeleyi ana hatlarıyla şu şekilde tarif edebiliriz:

Dünyayı yalnız ekonomik alanda değil, siyasi olarak da boyunduruğuna sokmak isteyen ve bu hedeflere ulaşmak için mücadele eden Yahudi, evrensel doktrinini yani marksizmi iki kısma ayırır. Görünüşte birbiriyle ilgisiz olan bu kısımlar, gerçekte ayrılmaz şekilde bir bütün teşkil ederler. Bu iki kısım şunlardır: siyasi hareket ve sendikal hareket.

Sendikal hareketler Siyonist amaçlarına taraftar toplamaya matuftur. Sendika, varolmak için yapılan çetin mücadelede işçilere yardım eder ve onları himayesine alır. Bu işte dar görüşlü ve açgözlü birçok patron da onları bu mücadeleye mecbur bırakır. Sendika işçilere daha iyi hayat şartları vaat eder. Eğer işçi kendi haklarının müdafaasını sorumsuz ve hissiz insanların eline bırakmak istemezse, devletin kendisiyle ilgilenmediği böyle bir devirde, bu müdafaayı bizzat yapmak ister. Kendi maddi çıkarından başka bir şey düşünmeyen burjuvazi bu hayat mücadelesine en büyük engellerle karşı çıkarsa, pek fazla olan iş saatlerini azaltmamakta inat ederse, çocukların çalıştırılmasına son vermezse, kadın işçileri himaye etmezse, iş yerlerinde sağlık şartlarını düzeltmezse, aksine bütün bu teşebbüsleri sabote ederse, işte o zaman kurnaz Yahudi, mazlumların davasını ele alır. Yavaş yavaş işçi hareketinin şefi olur ve bu işi büyük bir neşe ile yürütür. Çünkü niyeti, ciddi olarak sosyal adaletsizlikleri gidermek değil, ekonomik mücadele için vurucu bir kuvvet meydana getirmektir. Bu kuvvet ona körü körüne bağlanacak ve milli ekonominin bağımsızlığını ortadan kaldıracaktır. Çünkü, sağlam bir sosyal politika, hedef olarak bir yandan milletin sağlığını, öte yandan bağımsız bir milli ekonominin müdafaasını ele almak zorundadır, fakat Yahudinin asıl gayesi sosyal politikayı bu hedeften ayırmak, yoldan çıkarmaktır. O, milli ekonominin bağımsızlığını korumak istemez, onu devirmek, yok etmek ister. Bundan dolayıdır ki işi, hareketin lideri olarak, hedefi aşan, tatbiki mümkün olmayan fakat milli ekonomiyi yıkıma götürecek olan talepleri ileri sürer. O karşısında sıhhatli ve kuvvetli bir nesil değil, soysuzlaşmış, boyunduruğa girmeye hazır bir nesil görmek ister. En saçma talepleri işte bu maksatla ortaya atar. Bunların asla tatmin edici olmadığını ve hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini, fakat kitlenin kalbinde kin ve öfke uyandıracağını çok iyi bilir. Onun kitleden istediği şey de zaten budur. Kitlenin sosyal durumunu düzeltmek gibi bir gayesi yoktur.

Muazzam bir teşebbüse girişerek büyük kitleleri aydınlatmadıkça ve gerekli tedbirleri almadıkça Yahudiler işçi hareketlerinin başı olarak kalacaktır. Çünkü bugün olduğu gibi, kitlelere yön verilmez ve devlet ilgisiz kalırsa, kitleler, kendilerine ekonomik bakımdan en aşağılık vaatleri yapanın peşinden gideceklerdir. Bu vaatleri de en iyi şekilde Yahudi yapar, çünkü onun faaliyetinde ahlaki olmak endişesi yoktur, en küçük ahlak kırıntısı da yoktur. Ahlaksızlıkta doludizgin gider.

İşte bundan dolayıdır ki, Yahudi kitleyi kendi sahasına kolayca çeker, az sonra da bütün rakiplerine karşı çıkarır. Kendinde mevcut kabalık ve haydutluk içgüdüsüne uygun olarak, işçi hareketine de en kaba şiddet karakterini verir. Sağduyu sahibi olup da oltayı ısırmayanların direnişi terörle kırılır. Böyle bir faaliyetin sonuçları korkunçtur.

Sonunda Yahudi milli ekonominin temellerini, milletin refahını sağlayabilecek olan işçi sınıfı vasıtasıyla tahrip eder.

 

Buna paralel olarak siyasi teşkilat da gelişir.

Siyasi teşkilat işçi hareketiyle birbirine eşittir. İşçi hareketi kitleyi siyasi teşkilat için hazırlar, hatta onu zorla, kırbaçla teşkilata sokar. İşçi hareketi öyle bir yardım kaynağıdır ki, onunla siyasi teşkilat muazzam cihazını ayakta tutar. Fertlerin siyasi faaliyetini kontrol eden ve bütün büyük siyasi gösterileri bastıran işçi hareketidir. Artık ekonomik zafer için mücadeleyi bırakır, başlıca mücadele vasıtası olan grevi, genel grev haline getirerek siyasi fikrin emrine verir.

Sendikal ve politik teşkilat, muhtevası en az kültürü olan okuyucular seviyesinde bir basın meydana getirerek bir isyan fikrini yayar ki, bununla milletin en alt tabakalarını en cüretkar hareketlere hazırlamak maksadını güder. Bu basının vazifesi, insanları basit içgüdü bataklığından çekip çıkarmak ve seviyelerini yükseltmek değil, aksine, onların en bayağı iştahlarını kabartmaktır. Fikri tembellikleri bencillikle bir olan kitleye hitap edilirse, böyle bir yatırım çok şey getirir.

Milli bağımsızlığın, ahlaki duyguların ve ekonomik kalkınmanın dayanağı olan ne varsa, bu basın işte onlara bin türlü iftira ile saldırır, onları kötüler. Yine bu basın, Yahudinin devleti idare etme niyetine karşı çıkan veya kabiliyet ve dehası Yahudi için tehlikeli görülen herkese cephe alır. Çünkü Yahudinin nefret ettiği bir insan olmak için onunla mücadele etmek şart değildir. Onun bir gün bu mücadeleyi yapacağından veya Yahudiye düşman bir milletin kudret ve yüceliğini üstün fikri kabiliyetinizle geliştirmeye çalışacağınızdan şüphelenmesi, sizden nefret etmesi için kâfidir. Bu hususta kuvvetli bir içgüdüsü vardır, her insanın tabii halini dikkatle tetkik eder, onu iyice koklar ve kendi zihniyetine aykırı bir zihniyet taşıdığını fark ederse onu düşman bilir. Yahudi, saldırıya uğrayan değil, onun saldırısına karşı koyanları da düşman sayar. Cesur ve dürüst insanların direncini kırmak için kullandığı usul, meşru bir mücadele değil, yalan ve iftira kampanyasıdır. Bu hususta hiçbir şeyden çekinmez ve adiliği o dereceye götürür ki, milletimizin haylinde, bütün kötülüklerin sembolü olan Şeytanın Yahudi olarak şahıslandırılmasına şaşmamalıdır.

 

 

  

 

Kitlenin cehaleti, idarecilerin gafleti ve hıyaneti yüzünden millet, Yahudiler tarafından idare edilen bu yalan ve iftira kampanyasına kolayca inanmaktadır. Kabiliyetsiz ve karaktersiz kimselerin Yahudinin yalan ve iftiralarla saldırdığı kimseye cephe alırken, kitle de aptallığından veya basitliğinden dolayı, bu kimse için söylenen bütün kötü şeylere inanır. Resmi makamlar ya sessiz kalırlar, ya da ekseriya Yahudi basının kampanyasına uyarak haksız yere hücuma uğrayan kişi hakkında tahkikat açarlar. Eşek kafalı memurlara göre bu tedbir sükünet ve nizam sağlayacak, devlet otoritesini ayakta tutacaktır.

Artık yavaş yavaş Yahudinin yönettiği marksist silahın korkusu, düşünen kişilerin beynine ve ruhuna bir kabus gibi tesir etmeye, görünmeye başlar. Hem kuru kalabalıklar, hem korkak bürokratlar bu korkunç düşmanın karşısında titrerler ve sonunda onun kurbanı olurlar. Giderek devlet içindeki Yahudi hakimiyeti o kadar sağlanmıştır ki, artık Yal hüviyetini apaçık göstermekle kalmaz, kendi sinsi ve siyasi amaçlarını nihai sonuçları ile anlatmaya başlar. Yahudi ırkından bir kısmı kendilerinin ayrı ve yabancı bir millet olduklarını açıkça söylerken, böylece yeni bir yalan daha uydurmuş olurlar. Çünkü Siyonizm, dünyayı, gayesinin bir Yahudi Filistin Devleti kurmak olduğuna inandırmak için çalışır. Böylece Yahudiler birtakım budalaları çok fena bir şekilde bir defa daha aldatırlar. Oysa onların asıl gayesi yerleşip oturmak için Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak değildir. Onların gayesi sadece Filistin'i sadece  beynelmilel teşebbüslerinin teşkilat merkezi haline getirmektir. Böylece kurulacak teşkilat bağımsızlık hakkına sahip olacak, öteki devletlerin müdahalesinden kurtulacaktır. Yine bu teşkilat, maskeleri düşürülmüş Yahudilerin sığınağı ve istikbaldeki soytarılar için bir yüksek okul olacaktır. Bu gayelerine gittikçe yaklaşmakta olduklarına ve emniyet içinde bulunduklarına inandıkları için de Yahudilerin bir kısmı kendilerini Alman, Fransız veya İngiliz olarak gösterirken, öteki kısmı da resmen Yahudi olduklarını ilan ediyorlar. Diğer milletlere tabii olanlara karşı nasıl bir gamsızlık içinde oluşları zafer gününün çok yakın olduğuna inandıklarını belli ediyorlar.

Yahudi, ezdiği ve esir ettiği toplumun içinden gelen, enerjik bir direniş gösteren milletlerin etrafını, harekete geçirdiği beynelmilel tesirlerle sarar. Onları harbe iter ve zaruri gördüğü zaman, savaş meydanının ortasında isyan bayrağı çektirir.

Devletleri iktisadi bakımdan sarsarak sosyal teşebbüsleri verimsiz hale getirir, bunları devletin elinden alır, kendi mali kontrolüne sokar.

Siyasi bakımdan, devleti payidar edecek imkanlardan mahrum bırakır, milli müdafaayı ve bütün direniş temellerini aşındırır, halkın hükümete olan güvenini sarsar, tarihe yüz karalığı hazırlar, maziyi kötüler ve "büyük ve yüce olan" olan ne varsa onları unutturup yok etmeye çalışır.

Medeniyet konusuna gelince de, sanata, edebiyata, tabii duygulara el atarak onları bozar, güzellik ve asaleti, iyiliği ve vakarı tersine çevirir, insanları kendi bayağı tabiatının seviyesine indirir.

L- Bütün bu aşamalardan sonra büyük ve son ihtilal başlamaktadır. Yahudi siyasi iktidarı ele geçirdiği an, kendisini gizleyen son maskesini de atar. Halk dostu ve demokrat Yahudi şimdi kan dökücü, işgalci bir Yahudi olmuştur. Birkaç yıl içinde milli haysiyet ve hassasiyet sahiplerini yok etmeye, milleti manevi rehberlerinden mahrum bırakmaya, ebediyen köle olmalarını sağlayacak bir ortama sokmaya çalışır.

Bu esaretin korkunç bir misalini Rusya'da gördük. Burada Yahudi, vahşi bir taassupla, büyük bir milleti Yahudi yazarlar çetesinin ve borsa haydutlarının hakimiyetine almak için, otuz milyon insanı işkencelerle veya açlıktan kıvranarak ölmeye mahkum etmiştir.

"Fakat bu iş Yahudiler tarafından zulüm gören milletlerin hürriyetlerinin ölümü ile bitmeyecektir, milleti mahveden, hürriyeti yok eden parazitler de yok olacaklardır. Kurbanlarının ölümü er-geç, onun kanını emen canavarın da ölümüne sebep olur.

Maddi ve manevi yönden melezleşmeye ve dejenereye fırsat veren milletler, Tanrı'nın iradesine karşı günah işlerler ve bu suretle kendilerinden daha kuvvetli biri tarafından çöküşlerini hazırlamış olurlar. Bu günahı işleyen milletler çökmeye layıktır. Onlara yapılan şey adaletsizlik olmaz. Aksine, hakkın yerine getirilmesi olur. Bir millet, tabiatın verdiği ve köklerini aslından alan kendi özelliklerine, kendi karakterine değer vermezse, yeryüzünde medeniyetine son verilmesinden şikayet etmeye hakkı yoktur.

Bu dünyada her şeyin daha iyisi her mağlubiyet; gelecekte yeni zaferler doğuracak bir ana olabilir. Kaybedilen her savaş, gelecekte bir kurtuluşun sebebi olabilir. Her ıstırap insanda enerji doğurabilir ve her zulüm ahlak rönesansını meydana getirecek kuvvetleri doğurabilir. Fakat bütün bunların olması için vicdanın saf olması lazımdır.

Vicdan saflığının kaybolması ve asaletin bozulması ise iç saadeti yok eder, insanı adileştirir, bedeni ve ruhi olarak silinmez tesirler bırakır."[3]

Bu gün, Siyonist İsrail'in uyguladığı vahşet ve dehşet politikası, maalesef Hitler'i haklı çıkarmaktadır. O'nun tamir ve tedavi yöntemi yanlış ve hayırsız olsa da, azgın Yahudilerle ilgili tespit ve teşhisleri; Mazlum ve mağdur Filistin halkına, hatta tüm insanlığa karşı sergiledikleri vefasız ve vicdansız tavırlarıyla doğrulanmaktadır. Unutmayalım ki, bazen yanlış insanlar da, doğru tespit ve yorumlarda bulunmaktadır.


 


[1] 31.05.2006 / Hakan Albayrak / Milli gazete

[2] İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, Pınar Yayınları 1996

[3] Kavgam. Bilge Karınca y.y. IST. 2002


Bu yazarin diger makaleleri

SURİYE SAVAŞI VE ARMAGEDDON’UN BAŞLAMASI
  Not: Bu yazı 28 Mayıs 2013 tarihinde Dergimizde yayınlanmıştır.     Başbakan...
Devami
MÜNAFIK KALEMLERİN MARAZI VE TÜRKİYE’NİN MANZARASI
Sn. Başbakan “Bütün devlet kurumlarından ve adliye koridorlarından paralel çeteyi...
Devami
AKP’NİN İFLASI, ADİL DÜZEN’İN İHYASI
Türkiye petrol ve doğalgaz zengini bir ülke değildir. Su zengini...
Devami
NÜZHET DEDE’DEN İLM-İ LEDÜN (MANEVİ HİKMET) MESAJLARI
Bir rüya âleminde ve maneviyat ikliminde Cenabı Hakk’ın tecellisine ve...
Devami
Erbakan’sız Türkiye’nin Manzarası Ve MARAZLI MÜNAFIKLARIN TAHRİBATI
  Harb-İş Sendikası E. Genel Başkanı ve Milli Çözüm Dergisi Ankara...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 4706

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR