Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün8205
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta39570
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay29693
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16804048

IP'niz: 75.101.243.64
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200863

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

PAŞAM, AĞLAMAK BİZİM GİBİ ACİZLERE YARAŞIRDI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Tam da “PKK ile uzlaştık, Barzani ile anlaştık ve barışa yaklaştık” nakaratları tekrarlanırken, teröristlerin Hakkâri Dağlıca bölgesine, hem de ağır silahlarla sızıp sınır karakolumuza saldırarak 8 askerimizi şehit edip, 16 askerimizi yaralaması; “propaganda papağanlarını” yine şaşkınlığa uğratıyordu. Bu kiralık kuklalar yine hep bir ağızdan ve artık kabak tadı veren “PKK içinde, terörün sürmesini isteyen, Kandil’den ve örgüt liderliğinden (!) ayrı hareket eden ekibin ve TSK bünyesindeki bazı birimlerin barışı provokasyonu” plağını çalmaya başlıyordu.

Ve her nedense hiç kimse çıkıp ta:

“Yahu, mademki Sn.(!) Öcalan ve Sn.(!) Karayılan PKK’yı kontrol edemiyor, Örgüt Kandil’i ve yüce liderliği (!) takmıyor, o halde ne diye devlet ve hükümet bunlarla barış müzakereleri (!) yapıp, eli kanlı katilleri muhatap alıp toplumu aldatıyor ve milli haysiyet ve hassasiyetlerimizi bu kadar ucuza satıyor?!” diye soramıyordu!

Ve hele tam bu süreçte, Sn. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün çıkıp:

“Teröre diz çöktürme hedefi ve anarşiyi bitirme hevesi, tarihi bir yanılgıdır”; yani “terörle başa çıkmak ve bu beladan kurtulmak imkânsızdır” anlamına gelecek laflar etmesi, kafaları iyice karıştırıyordu. Bu sözler “Ey millet, bu terör musibeti ve rezaletliyle yaşamaya alışın ve PKK ile başa çıkılacağı umutlarına kapılmayın” manasında bir acizlik ve çaresizlik itirafı mı oluyordu? Yoksa “PKK’nın arkasında İsrail ve Amerika bulunmaktadır. Bütünüyle onların gizli sömürge eyaleti olmadan ve Kürdistan’ın kurulmasına yanaşmadan bu beladan kurtulacağımızı sanmak saflıktır” demeye mi getiriyordu? Çünkü daha önce “Bizim medeniyetimizin Batı medeniyeti karşısında yenildiğini kabul etmemiz gerektiğini” de yine Sn. Cumhurbaşkanı söylüyordu.

Peki, yine böyle bir dönemde, İsrail Başbakan Yardımcısı Siyonist MOFAZ’ın kalkıp: “Artık herkesin, Türkiye’nin bölgesel bir güç olduğunu kabul etmesi gerekir!” iltifatlarını nasıl okumak lazım geliyordu?

Sn. Cumhurbaşkanının “teröre diz çöktürme, tarihi bir yanılgıdır” “aciz”liğine karşı, Yahudi Mofaz’ın bu “Aziz”liği yoksa; “AKP Türkiye’si PKK terörü eliyle, İsrail’in Arz-ı Mev’ut hayaline ve BOP hedeflerine razı ve hazır konuma getirilmiştir” mesajı mı veriyordu?

Oysa¸Güneydoğumuzdaki Kürt kardeşlerimizin psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve politik bütün istekleri karşılansa bile, bunun PKK terörünün sadece %25 oranındaki taleplerini ve bahanelerini karşılayacağını, oysa %75 etkenin dış güçler tarafından kışkırtılıp kullanıldığını, yani PKK’nın İsrail, ABD ve AB’nin kiralık eşkıyalığını yaptığını bir türlü halkımıza anlatamayan (çünkü kendileri de aynı odakların hizmetkârı olan) çevreler, niye acaba:

“Yahu, Uludere’de 35 kaçakçı genci görüp, MİT üzerinden TSK’yı uyaran ve hatta iyilik olsun diye ilk ateşi açan şu Amerikan pradatörlerinin ve İsrail heronlarının gözleri, niye şu 350 PKK’lıyı, hem de ağır silahlarla sınırı geçerken hiç görmüyordu..!? Bütün bunlar şemsiyelerin kerameti mi oluyordu?

Şimdi biz soralım:

* Türkiye’yi ABD mi, AKP mi yönetiyordu?

* “Milli irade” ile “işbirlikçi” kavramları nasıl bir araya geliyordu?

* Aynen Rahmetli Erbakan gibi; ABD ve İsrail’i (tabi AB’yi) stratejik düşman ve insanlığın baş belası bilmeden ve onları hizaya getirecek tedbir ve projeleri hazırlama ve uygulama cesareti göstermeden, yani bataklığı halletmeden; PKK sivrisinekleriyle baş edileceğini sanmak, ahmaklığın hangi türüne giriyordu?

“Tüm zamanların en ilginç tesadüfü!” yaşanıyordu!

Hakkâri Dağlıca'da 3 ayrı noktadan saldırı düzenleyen teröristler 8 askerimizi şehit edip, 16 Mehmetçiği komaya sokuyordu.

Konuşması, yazması kolay... Ateş düştüğü yeri yakıyor, 8 ocaktan yine feryatlar yükseliyordu.

Saldırının zamanlaması 'tüm zamanların en ilginç tesadüfünü' hatırlatıyordu.

Başbakan Erdoğan'ın 20 Haziran 2012 günü Obama ile yapacağı görüşme öncesi yapılan bu hain saldırı akıllara yıllar öncesinin benzer bir baskınını getiriyordu.

Tayyip Erdoğan'ın 3 sene önce, 2009 yılında, yine Obama ile yapacağı görüşme öncesinde, terör örgütü şimdiki saldırıda olduğu gibi yine Dağlıca'ya sızıyor, 12 askerimizi şehit ediyor, 8 askerimizi de kaçırıyordu.

Tesadüf bu ya; geçtiğimiz yıl Birleşmiş Milletler'in (BM) 66. Genel Kurul toplantılarına katılmak üzere geldiği New York'a giden Erdoğan'ın Obama ile görüşme yapacağı gün Ankara’nın en işlek yerlerinden Kızılay'da bombalı saldırı düzenleniyor ve saldırıda 3 kişi hayatını kaybederken 34 kişi de yaralanıyordu!

Erdoğan'ın Obama ile yaptığı görüşme esnasında ise teröristler Tokat Reşadiye'de 7 askerimizi pusuya düşürüp katlediyordu!

Tüm bu tespitlerin ardından okurların şu sorusunu duyar gibiyim:

- Yani, ne demek istiyorsun?

Tek kelime ile cevabım şu: Hiiiiç!”[1]

Yoksa, bu hain ve sinsi saldırıları, Sn. Başbakanımızdan istedikleri taviz ve teslimiyeti daha rahat koparmak üzere, stratejik müttefikimiz, kahpe ABD mi tezgahlıyordu?

8 askerimizin Van’daki cenazesini uğurlama töreninde ağlayan Sn. G.K.B Necdet Özel’e de, yüksek müsaadeleriyle özel bir sitemimiz vardı:

Ağlamak ve ağıt yakmak bizim gibi aciz, çaresiz, rütbesiz ve yetkisiz insanlara yaraşıyordu. Oysa bu millet sizi ağlamak için değil; teröristleri avlayıp, Kandil’i ve Kuzey Irak’taki inlerini başlarına yıkmak ve PKK’nın dış destekçileri olan İsrail, ABD ve AB’ye posta koymak ve terörün kökünü kurutmak üzere o kutlu makama taşıyordu!..

Son Dağlıca çatışmalarına katılan bir subayın mektubu, kanımızı donduruyordu!

Bu mektubu tam çatışmanın ortasından yazıyordu, kahır ve kızgınlık doluydu.

“Bu saldırının olacağı bekleniyordu” diyor, orada bulunmalarının nedeni ise, “neye yarayacağı anlaşılmayan bir karakol inşaatını tamamlamak” olduğunu söylüyordu.

“Bu yazıyı Dağlıca/Yeşiltaş saldırısının hemen arkasından yazma gereği duyuyorum. Saldırının olduğu sabah ben de Şemdinli İlçesi’nin Derecik Beldesi’ne bağlı Umurlu Köyü’ndeki hudut bölüğündeyim. Teröristler bizim bulunduğumuz bölgeye de havan ve Doçka uçaksavar ile taciz ateşi açtılar.

Bu sabahki (19 Haziran 2012) saldırı Dağlıca tabur merkezi, Keri Tepe, Pey Tepe, Şehit Murat, Yeşiltaş tabur merkezi, Şehit Kâmil ve Şehit Çelik üs bölgelerine eş zamanlı yapıldı. Asıl hedef Yeşiltaş’ta bulunan Şehit Kâmil üs bölgesiymiş. Tüm yaralı ve şehitler oradandı.

(...) 12 Haziran 2012 tarihinde Umurlu Hudut Bölüğü’nün sorumluluk bölgesinde bulunan Kalmış Tepe’deki komando unsurlarına teröristler tarafından havan, roketatar ve hafif silahlarla saldırı yapıldı. Üç uzman çavuş yaralandı. Orada yaşananlar birer kahramanlık destanıydı. Ancak olayda şehit vermediğimiz için çok değerli Türk basınında gündeme bile alınmamıştı!?

Şimdi size bu yazıyı yazma gerekçemi açıklamak istiyorum: (Dağlıca) Umurlu’da bulunma sebebimiz hudut karakollarının inşaat faaliyetlerinin emniyetini almakmış... Buraya iki karakol yapılacakmış. Karakolların yapıldığı yerleri askeri mantık ve harekât açısından sayın generallerimiz dışında daha şimdiye kadar anlayan çıkmamış.. Bizim resmi olmayan duyumlarımıza göre buraya gümrük kapısı açılacakmış.

(...) Karakolun yapılacağı yerin üç yüz metre karşısında Türkiye - Irak sınırının zirve hattından geçiren Kalmış Tepe, Kalmış Tepe’nin 250 -300 metre karşısında da Irak’ın bir dağı vardı. Anlayacağınız karakolun yapılacağı yerden yükselen dağ blokları, bölge tamamen kayalık ve sert ağaçlıktan oluşmaktaydı. Görüş mesafesi yer yer 15-20 metreye kadar düşen bir coğrafyaydı. Anlayacağınız uzun süre teröristlerin yeni katılanlarına eğitim yaptıracakları canlı hedeflerin olduğu bir atış alanı konumundaydı(!?..)

(...) Yapılacak karakolun kaçakçılığı önlemeye de terörle mücadeleye de bir gram katkısı olmayacaktı.

Şu anda askerler 45-50 derece sıcaklıkta kızgın güneşin altında önlerini zor gördükleri bir yerde karakol inşaatının emniyetini almak için yaşam savaşındaydı. Birkaç gün sonra buranın da basılması kimseyi şaşırtmamalıydı. 12 Haziran’da denemişler, kahraman komandoların direnişiyle başaramamışlardı. Ancak biraz daha kalabalık gelirlerse ne kadar direnebilirler bilmiyorum.

(...) Sizden ricam lütfen bu konuyu gündeme taşımanızdır. Bizler her gün ölmektense bir kere ölmeyi göze almış insanlarız. Mantığını anlamadığımız bir karakol inşaatının yapımına (ve PKK’ya yem olmaya M.Ç.) dolaylı da olsa katkıda bulunarak benden sonra olacakların vebalini taşımak istemiyorum.”[2]

Bu arada Sn. Onur Öymen şunları soruyor ve haklı olarak yanıtını bekliyordu: “Dağlıca saldırısının sorumluları aranırken niye hiç kimsenin aklına topraklarında PKK’yı barındıran Irak hükümetini suçlamak gelmiyordu?

Oysa kendi anayasasına ve BM kararlarına göre “Irak hükümetinin komşu ülkelere saldıran bütün terör örgütlerini tasfiye yükümlülüğü” bulunuyordu. Başımıza bela olan bu PKK teröristlerini kucağında barındıran şu ABD kuklası Kuzey Irak hükümetine karşı güçlü bir girişim yapmayı niye kahraman AKP hiç düşünmüyordu?

Tüm Irak hükümeti yükümlülüklerini yerine getirmediğine göre Kuzey Irak’a kapsamlı, sonuç alıcı bir kara operasyonu için daha ne bekleniyordu? Hükümet Meclis’ten aldığı yetkiyi şimdi kullanmıyorsa, acaba ne günü bekliyordu? Tezkereye onay veren muhalefet acaba bu konuda niye sesini yükseltmiyordu? Ve yine Suriye konusunda çok şahin ve kesin davranıp bu ülke içindeki şiddet hareketlerine karşı “müdahalede bulunulmasını” isteyen AKP iktidarı Irak’tan sokulan ve Amerika’dan kaynaklanan asıl ve acil tehdide karşı niye hala ipe un seriyordu?

Barzani’yi devlet başkanı, yeğenini başbakan statüsü ve en yüksek diplomasi protokolüyle haftada bir Çankaya’da ve Başbakanlık konutunda ağırlayanlardan, milli ve cesaretli bir tavır ummakla; her halde hadlerini aşan şeyler bekleniyordu!

Çok sarp ve sıkıntılı Dağlıca bölgesinde, özel ve kalın beton kalıplarla çevrili kale gibi sağlam karakollar yapımı, maalesef ihale ile TOKİ’ye bırakılmış, o da “can ve mal güvenliğim bulunmuyor” diye vazgeçip kaçmıştır! İstanbul’da Boğaz’ın üstüne yeni köprüler, altına tüp tüneller açan AKP iktidarı ve Genelkurmay İnşaat Daire Başkanlığı da bu tedbirleri askıya almıştır. Kaldı ki o yöreye, özel silahlı helikopterlerin ve özel eğitimli birliklerin konuşlanması ve her türlü ihtiyaçlarının karşılanması şarttır. Hatta bölgede görevli askerlerimiz 30 kg. ağırlığında çelik yelekler altında ezilirken, birçoğu kendi cebinden bin beş yüz dolara sadece 2 kg. ağırlığındaki rahat zırhlı yelekler almak zorunda kalmaktadır. Bütün bunlar sadece bir ihmal midir, yoksa kasıtlı bir savsaklama mıdır?

Bu arada Genelkurmay: BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’nin Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasıyla ilgili olarak Org. Necdet Özel’le görüşmelerinde konuşulan bazı konuların, çarpıtılarak ve farklı algılanmaya müsait ekleme ve eksiltme yapılarak kamuoyuna yansıtılmasından rahatsızlığını açıklamıştır. Sn. Mustafa Destici ise, kendi sözlerinin, Genelkurmay Başkanının ifadeleri gibi aktarıldığını” vurgulayıp medyayı suçlamıştır. Acaba kurmaylarımız “kiminle, nerede, hangi ölçüde ve hangi biçimde konuşulması ve hangi bilgilerin kimlerle paylaşılması gerektiği ve sonunda pişmanlık duyulacak ve yalanlanmaya mecbur kalınacak girişim ve görüşmelerden kaçınılmasının önemi” üzerinde eğitim almamışlar mıdır?

Destici’nin basında çıkan sözlerine göre; GKB, Türkiye’nin Kandil’e girebilmesi ve terörün bitirilmesi için:

1-       Amerika’nın ikna edilip bu işe ciddi ve samimi destek (yani icazet) vermesi

2-       Devletin bu konuda kararlılık ve tutarlılık göstermesi

3-  Bir sınır ötesi harekâtın çok can kaybına yol açabileceğinden, halkımızın psikolojikmen buna hazır hale gelmesi gerektiği anlamında görüşler açıklamıştır.

Oysa biz, değil bir GKB’nın bir köy muhtarının bile böyle temelsiz ve talihsiz düşünceler taşıyacağına inanmamaktayız. Yok, eğer bunlar doğru ise, bizim millet olarak oturup ağlamaktan başka çaremiz kalmamıştır.

22 Haziran 2012 tarihli Zaman Gazetesindeki “Kandil’e Girmeden Önce” başlığı altında Fetullahçı Hüseyin Gülerce, Sn. Necdet Özel’in bu dediklerini doğrularcasına ve görüşlerini haklı çıkarırcasına ve tam bir Amerikantaparlık ağzıyla şunları yazmıştı:

“Org. Özel’in cevabından “Kandil’e girmek kolay değil” iması çıkarılabilir. Devlet kararı kolay, MGK’dan böyle bir karar alınabilir. Fakat ABD (Kandil’e girmeye) onay verir mi? Vermeyebilir. Çünkü neticede Kandil operasyonu, Kürt asıllı 3-4 bin insanı imha hareketidir. Ve tabi Kuzey Irak Federal Kürt Devleti de, Kürtlerin imhasına onay veren merci konumuna düşmek istemeyecektir. ABD ise, Kürt yönetimiyle bağlarını kesecek bir karara rıza göstermeyecektir. Bir başka husus “Kürtlerin toplu imhası” gibi algılanacak (bir Kandil) operasyonu, kendi ülkemizde de derin yaralar açabilir, Kürt sorununu derinleştirebilir"

Yani Fetullahçı ve Amerikan borazanı Hüseyin Gülerce diyor ki: “Kandil’e müdahale edilmemeli, Kuzey Irak’ın boş dağlarına yapılacak hava harekâtıyla halkın havası indirilmeli, Amerikan tanrımızın asla izin vermeyeceği “kesin çözümlere” girişilmemelidir!?.

Şimdi anladınız mı, terörün asıl sürüp gitmesini ve Türkiye parçalanıncaya kadar ABD’nin PKK’yı destekleyeceğini, en başta Fetullahçılar ve diğer Amerikantaparlar istiyormuş…

Sn. Genelkurmay Başkanım!

Amerika’nın talimatıyla, demokratikleşme tantanasıyla ve tabi TSK’yı hizaya sokma tezgâhıyla… Ve dahi Erbakan Hoca’ya nankörlüğün günahıyla… “bir zamanlar PKK ile mücadele etmiş olan Genelkurmay Başkanları şimdi “silahlı terör örgütü yöneticisi olmak” iddiasıyla tutuklanmıştır. Geçmişte Öcalan’ı sorgulamış veya PKK’ya karşı çarpışmış subaylar sahte kanıtlarla hapiste yatmaktadır. 60’tan fazla muvazzaf general ve amiral Balyoz’dan demir parmaklık ardındadır...

Emniyet kökenli Emre Uslu yazmıştı:

“Oslo mutabakatına göre PKK ile barış anlaşması sağlanırsa, Güneydoğu’da görev yapan güvenlik görevlileri savaş suçlusu olarak yargılanacaktır”...

Ve bu korkunç iddialar hala yanıtlanmamıştır. Silahlı Kuvvetler’in moralini kırmak için ne gerekirse yapılmaktadır. Teröristler ve BDP’liler zafer çığlıkları atmaktadır. Arkalarında hem ABD, hem Irak hükümeti ve Barzani vardır. AKP ise hepsinin işlerini kolaylaştırmaktadır. Üstelik hem iktidarımız, hem de muhalefetimiz; “terör silahla çözülmez” teranesine sarılmış, meydan PKK’ya bırakılmıştır. Öyle bir Ankara ki; teröristleri hezimete uğratmak yerine sürekli onlara hizmet sunmaktadır. Onların hatırına Anayasayı bile değiştirme aşamasındadır.

Öyleyse şu gerçekleri asla aklımızdan çıkarmamalıdır:

1. Öcalan, Duran Kalkan, Cemil Bayık gibi PKK liderleri açıkça ve defaetle söylediler; silahı bırakmayız... Bugüne dek fikirlerini değiştirdikleri yolunda bir mesaj alınmamıştır!

2. PKK’nın hedefi bir Kürt devleti kurmaktır. (Onları kullanan güçler Türkiye’yi parçalamayı kutsal amaç sayanlardır.)

3. Ankara’da siyasetin verebileceği tavizler PKK’ya yeterli olmamaktadır. ABD desteğini ve Ankara’nın ABD karşısındaki ezikliğini yakalamışken silah gücüyle mümkün olan en büyük kazanımı elde etmeye çalışmaktadır.

4. Ankara, iktidarı ve muhalefetiyle sadece halkın gözünü boyamaya ve havasını almaya uğraşmaktadır.

Bu kafayla ancak PKK’dan dayak yenir... Bu kafayla PKK’ya mazeret üretilir, halk yenilgiye sürüklenir...”[3]

Daha yakın bir süre öncesi, Türkiye’yi İran’la yaklaştığı gerekçesiyle “Eksen kayması” ile suçlayan Batılıların, şimdi Suriye ve İran ile bizi savaşa kışkırtmasına… Ve bu tezgâhla, Batılı kaynaklarca CIA destekli bazı muhalif guruplarca düşürüldüğü söylenen; veya bir nevi Suriye kışkırtılarak buna mecbur edilen askeri uçağımız nedeniyle Suriye’ye saldırı tamtamları çaldırmasına aldanıp dolduruşa kapılan kafalar, ülkemizi ve bölgemizi büyük bir tehlikeye atmış olacaktır. Mavi Marmara baskınıyla yardım gemimizde katliam yapan İsrail’e sadece kurusıkı horozlananların, şimdi Suriye’ye bizzat saldırı hazırlığı kafa karıştırmaktadır.

Amerika (CIA)’ya yakın kaynaklardan Aksiyon’un yazdığına göre:[4]

“ABD Adana Konsolosluğu yetkilileri İncirlik’te bazı Kürt liderlerle görüşerek Kürtlerin geleceğine dair kararlar aldı. Mayıs ayında başlayan toplantılarda, önce Suriye’deki Kürtlerin de dâhil edileceği bir federasyon üzerinde tartışıldı. Fakat toplantıya çağırılan Kürtler buna karşı çıktı ve bu görüş, Türkiye açısından olumsuzluk oluşturabileceği gerçeksiyle rafa kaldırıldı. Yapılan görüşmelerin ardından ise Amerika heyetinin Türkiye’de bir ‘demokratik özerlik’ modelinin şimdilik uygun olacağı sonucuna vardığı ve aslında bunu KCK’nın ortaya attığı anlaşıldı.

Murat Karayılan liderliğindeki Kandil kanadının da ‘özerklik’ talebine onay verdiği, ancak örgütte artık hâkim olmaya başlayan Suriyeli ve İranlı militanların bu Amerikan projesine itiraz ettiği sızdırılmıştı. Alınan bilgilere göre, söz konusu toplantılar Amerika’nın Adana Konsolosu Bayan Daria L. Darnell başkanlığında yapılıyor. Ayrıca, Adana’da ikinci konsolosluk görevini yürüten Siyasi ve Ekonomik İşler Müdürü Joseph R. Babb ve siyasi uzman Adıyamanlı Hamza Uluçay toplantılara katılmıştı. Her görüşme Amerika’ya aktarılmış ve oradan gelen cevaba göre davranılmıştı. Son tahlilde ABD’li heyet, ‘demokratik özerklik’ modelinin Türkiye için Kürt meselesinde çözüm getirecek bir sistem olduğu kanaatine varmıştı. Aslında BDP’de bu plana çoktan razıydı.”

Fetullahçı Aksiyon’un haberine göre, Güneydoğu’da özerklik kararı alan ABD yetkilileri, AKP iktidarına ve Türk Dışişleri ve Savunma Kurmaylarına bu konuyu sormaya bile tenezzül buyurmamışlardı. Çünkü onlar zaten, sadece verilen talimatı uygulamaya müsait insanlardı. Evet, federatif ve bağımsız Kürdistan’ı kurmanın ve Türkiye’yi parçalamanın ilk yumuşak adımı, Kürtlere özerklik sağlamaktı.

PKK’ya ve Kuzey Irak’a hiç dokunmayan Hillary'den Clinton’un Suriye kışkırtması kafa karıştırıyordu:

Suriye'de yaşanan şiddet olayları giderek daha da vahim bir hal alırken, olası savaş senaryolarına da her geçen gün bir yenisi ekleniyordu. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'le birlikte katıldığı programda çok tartışılacak bir açıklama yapıyor ve Suriye güçlerinin son günlerde Halep çevresinde yığınak yaptığını bunun da, "stratejik ve ulusal çıkarları" açısından Türkiye için bir "kırmızı çizgi" olabileceğini söylüyordu. Bu açıklama “Türkiye'nin kırmızı çizgilerini artık ABD mi belirliyor?” yorumlarına neden oluyordu.

ABD'deki düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü'nde düzenlenen programa İsrail Cumhurbaşkanı Peres'le birlikte konuşmacı olarak katılan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Suriye güçlerinin son iki gün içerisinde Halep çevresinde yığınak yaptığına dair bilgi edindiklerini belirterek, bunun, "stratejik ve ulusal çıkarları" açısından Türkiye için bir "kırmızı çizgi" olabileceğini söylüyor, ama PKK ve Kuzey Irak’a hiç dokunmuyordu.

Oysa AKP Türkiyesi maalesef, "komşularla sıfır sorun" politikası çerçevesinde öteden beri süregelen "kırmızı çizgilerini" zaten çiğniyordu. Kıbrıs'ta, Annan Planı'na onay vererek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni az daha Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'ne kurban etmekten son anda kurtulan Türkiye, Ermenistan’la kapıları açmaya hazırlanıyordu. Irak'ın toprak bütünlüğünü savunma çizgisinden Kuzey Irak'ta kurulan bölgesel yönetimi tanıma noktasına taşınan AKP Türkiye’yi bir çıkmaza sürüklüyordu.

Mısır'a ABD dizaynı geliyordu!

Arap Baharı'nın sembol ülkelerinden Mısır'da sular bir türlü durulmuyordu. Anayasa Mahkemesi'nin, genel seçimlerle oluşan parlamentoyu feshetmesinin ardından, Mübarek'in sağ kolu Ahmet Şefik'in cumhurbaşkanı adaylığını onaylaması, ülkeyi kaosun eşiğine getiriyordu. Mahkemenin cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde verdiği taraflı kararların seçimden sonra da sürmesi durumunda bir iç savaş çıkma endişeleri yaşanıyordu. Tam böyle bir süreçte Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının ertelenmesi kafaları iyice karıştırıyordu.

Anayasa Mahkemesi'nin genel seçimleri yasa dışı ilan ederek parlamentoyu feshetmesiyle başlayan gerginlik cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ertelenmesiyle had safhaya ulaşıyordu. Mahkemenin Mübarek'in sağ kolu Ahmet Şefik'in cumhurbaşkanı adaylığını onaylayarak seçimlere girmesine izin vermesi, huzursuzluğu zaten artırmış bulunuyordu. Kahire'nin Tahrir Meydanı'nda toplanan binlerce kişi de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin boykot edilmesi için gösteri yapıyordu. Gözler şimdi iki gün süren seçim sonuçlarında iken, bunların ertelenmesi halkı iyice öfkelendiriyordu.

İç dinamiklerle dış dinamikler arasında bir mücadele yaşanıyordu

"Arap Baharıyla, Mısır da özellikle Müslüman Kardeşlerle birlikte demokratik bir sürecin ve halk iradesinin öne çıkması umudunu doğurmuştu. Mısır bölge için çok önemli stratejik bir ülke sayılıyordu. Mısır'da Tahrir sonrası iç dinamiklerle dış dinamikler arasında bir mücadele yaşanıyordu. Halkın iradesi karşısında, ABD iradesi ülke içindeki kurumlarla işbirliğine giderek, bağımsız bir Mısır'ın önüne geçmek istiyordu. Mısır'ı kendi başına bıraktıklarında sandıktan nasıl bir sonuç çıkacağı iyi biliniyordu. Bu nedenle “İhvanı Müslimin”i ılımlaştırmak ve kontrolüne almak istiyordu.

Sadece aktörleri değiştirip, genel mantığın ve ilişkilerin değişmediği bir Mısır hedefleniyordu. ABD kendisi dışında gelişen bir sürecin, İsrail’i zora sokacağını ve bölgede yeni ittifakların oluşmasına zemin hazırlayacağını biliyordu. Bu yüzden dizginleri bırakmak istemeyen ABD, Müslüman Kardeşleri de kendisi ile işbirliğine zorluyordu. Mısır'da oluşacak muhtemel istikrarsızlığın önüne geçmek için ABD ile varılan bir mutabakata bağlı olarak, yeni bir süreç gözleniyordu.

Bölge İsrail çıkarlarına göre şekilleniyordu!

Suriye'de yaşanan olayların faturası Lübnan'da çıkmaya başlıyordu. 16 yıl süren iç savaşın ardından yaralarını sarmaya çalışan Lübnan şimdi de Şii-Sünni çatışmalarıyla boğuşuyordu. Halk olası bir iç savaş korkusuyla kara kara düşünürken, Lübnan sokakları giderek daha fazla bölünüyordu. Evet, bölge planlı bir şekilde Şii-Sünni çatışmasına doğru çekiliyordu. Lübnan kozmopolit yapıya sahip bir ülke buda İsrail'in oyununu kolay oynamasını sağlıyordu. Olası bir iç karışıklık İsrail'in işine yarıyordu. İsrail karışıklığı bahane ederek Lübnan'a müdahale etmeyi planlıyordu. Ve maalesef Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi ülkeler arasında dönemsel bloklaşmalar devam ediyordu. Kırılgan bir yapıya sahip olan Lübnan’da yeniden bir iç savaş çıkma ihtimali giderek artıyordu. Mezhepsel veya dinler arası yaşanabilecek bir çatışmanın İsrail’in işine yarayabileceğini hesaba katmak gerekiyordu.

Lübnan'da 1975 – 1991 yılları arasında yaşanan iç savaştan en karlı çıkan İsrail olmuştu. Lübnanlıların birbirlerini boğazlaması İsrail'in katliamlarına zemin hazırlıyordu. Lübnan'da iç savaş koşullarını tırmandıran İsrail, önce 1978 daha sonra 1982 yılında Lübnan'ı işgal ederek büyük katliamlara girişiyordu. 1978 yılında 25 bin kişilik bir orduyla Lübnan’a saldıran İsrail ülkenin yüzde 10'unu işgal ediyor ve dünya kamuoyunu ayağa kaldıran ikinci katliamı da yine iç savaşın yaşandığı 1982 yılında gerçekleştiriyordu. Hıristiyan Falanjistler İsrail ordusu ile birlikte Sabra ve Şatilla da bulunan Filistin kamplarını basarak 4 bine yakın Filistinliyi acımasızca öldürüyordu.

Obama’ya göre: “Şimon Peres barış savaşçısı” sayılıyordu!

ABD Başkanı Barack Obama, ülkesinin en yüksek sivil nişanı olan Özgürlük Madalyası'nı kurulduğu günden bugüne binlerce Filistinliyi katleden İsrail'in Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e veriyordu. Milyonlarca masumun kanına giren iki lider utanmadan barıştan, işgal ettikleri ülkelerde akan gözyaşlarına aldırış etmeden özgürlükten bahsediyordu. Kan kardeşler törende birbirlerini yere göğe sığdıramazken, törene Obama'nın "İsrail'in güvenliği müzakere edilemez" sözleri damga vuruyordu.

Törende "En yakın dostlarımızdan biri İsrail devletidir" diyen Obama, İsrail'i kastederek ''Aramızdaki bağlar kırılmaz'' ifadesini kullanıyordu. Konuşmasında Peres'e yönelik övgü dolu sözler sarf eden Obama, ''Barış savaşçısı'' olarak nitelediği Peres için "Bir ülkenin güvenliğinin sadece silahlarının gücüne değil, aynı zamanda eylemlerinin doğruluğuna da bağlıdır. Peres bize bunu göstermiştir" diyerek Siyonist vahşetini alkışlıyordu.

Öte yandan Özgürlük Madalyası ile ödüllendirilen Şimon Peres'in, işgal ettiği Filistin topraklarındaki suç dosyası da hayli kabarık bulunuyordu.

İsrail ordusunun dönemin Başbakanı Şimon Peres'in emriyle Lübnan'da sürdürdüğü 16 günlük yoğun hava bombardımanı esnasında yüzlerce sivil hayatını kaybediyordu.

Siyonist Makovsky’nin Milli Görüş takıntısı!

Amerika’daki bir dostumuz Makovsky ile ABD Temsilciler Meclisi'nde karşılaşmış ve yaklaşık bir saat sohbet yapmışlardı. Bizim arkadaş; 28 Şubat süreci ile ilgili o kadar çok şey sormuş ki, Makovsky bir ara dayanamayıp; "Sanırım siz Refah Parti'lisiniz. Çünkü ancak bir Refah'lı benim hakkımda bu kadar çok şey bilebilir" deyip tedirginliğini ortaya koymuşlardı. Gerçekten öyle... Alan Makovsky'i en iyi bizim camia tanırdı.

Bu aralar pek gelip-gidiyor mu bilmiyorum ama 28 Şubat sürecinde adeta mekik dokuyordu. Bir ayağı Washington'da, bir ayağı Ankara'daydı.

Ben de kendisine en son, 1999 yılında TBMM'de rastlamıştım. Yenilikçi-Gelenekçi tartışmasının zirve yaptığı bir yıldı. Bir odadan çıkıyor, öbür odaya giriyordu.

“28 Şubat'ı ben yapmadım” kıvırması!

Makovsky, sohbette bizim arkadaşa; "28 Şubat'ın bütün suçu bana yıkıldı. Günah keçisi ilan edildim. Oysa ben sıradan bir uzmandım" diye yakınmıştı.

Gerçekten öyle mi acaba? Makovsky o zaman, Washington Enstitüsü Türkiye Masası Şefi'ydi. "Erbakan ile Nasıl Mücadele Etmeli" başlıklı bir makale yazmıştı.

Makalesinde; "Erbakan'ın ABD'nin çıkarlarına aykırı olduğunu", "Türkiye'yi ABD'den ve İsrail'den kopardığını", hatta, "Laik Türklerin, gizli gizli ABD'ye gelip, bizi Erbakan'ın eline bırakmayın" diye yalvardığını belirtiyordu. Sonra da Erbakan ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğini madde madde sıralıyordu. İşte bu sıradan uzmanın(!) önerileri, kısa süre sonra 28 Şubat'ın yol haritası olmuştu!

Hayret, Makovsky, ne dediyse çıkıyordu!

Bitmedi, daha ilginci var. Yine bu sıradan uzman Makovsky, 2000 yılında Zaman'ın Washington temsilcisine bir röportaj veriyordu. Lütfen tarihe dikkat ediniz; 2000 yılı Türkiye en istikrarsız ve en krizli dönemini yaşıyordu. O sırada: "Tayyip Muhtar Bile Olamaz" deniyordu.

Böyle bir ortamda, bakın ABD'nin sıradan uzmanı Alan Makovsky ne buyuruyordu:

“Türkiye bugün, ABD'nin bölgesel politikaları için soğuk savaş döneminden bile daha önemli bir ülke özelliği taşıyor. Türkiye'nin bölgede güç olması için etkin bir dış politika atağına geçmesi gerekiyor. Türkiye'de belli bir dönem içinde, seçkinlerin etkinliklerinin kırılması gerekiyor. Bunun için istikrarlı bir iktidara ihtiyaç görülüyor.”

Ne kadar ilginç, bunların hepsi gerçekleşiyordu. İnsan içinden “Keşke bizim de Makovsky gibi sıradan bir uzmanımız olsa!” diye geçiriyordu.

Bizim arkadaş en son ayrılırken; "Peki AK Parti iktidarını nasıl buluyorsunuz?"diye sormuştu:

Makovsky'nin cevabı net olmuştu: "Çok iyi gidiyorlar (ve desteğimizi hak ediyorlar)”[5]

İşte o Siyonist Yahudi lobilerinin tertiplediği ve Erbakan’ın devrilmesinin hedeflendiği 28 Şubat tertiplerinin, asker figüranları sorgulanıp tutuklanıyor amma, AKP’li Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın “28 Şubatın koordinatörüdür” dediği Süleyman Demirel’in sadece yüksek bilgilerine başvurulup, saygılar sunuluyordu!?

Ve tabi 28 Şubat sürecinde, NATO maşası paşaların özel brifinglerine katılıp ayakta alkışlayan ve şu anda iktidarın temel taşlarından olan ikiyüzlü yalakların ve ucuz kahramanların AKP’sinden ciddi ve neticeye gidici bir tavır beklemek akla aykırı bulunuyordu!

Memura %3 zammı çok bulan ve bütçeye 1 Milyar dolar yük getireceğini savunan AKP, IMF’nin Avrupa’yı Kurtarma Fonuna 5 milyar dolar hediye ediyordu.

Erdoğan'ın çıkışları İsrail’i gizlemeyi mi amaçlıyordu?

Milletvekili Refik Eryılmaz, Suriye’deki olayların arkasında İsrail’in olduğunu vurguluyordu. Eryılmaz, “Arap ülkelerinin ve Müslüman dünyanın tepkisinin önlenmesi için Erdoğan üzerinden Türkiye’nin devreye sokulduğunu” vurguluyordu.

Suriye’deki gelişmeleri yakından takip eden CHP Hatay milletvekili Refik Eryılmaz, Suriye’deki terör olaylarının arkasındaki asıl gücün İsrail olduğunu, Amerika’nın da İsrail için isyan olaylarına destek verdiğini ifade ediyordu. Suriye’deki terör olaylarında İsrail’in rolünün gizlenmesi için özel bir çaba harcandığını kaydeden Eryılmaz:

“Burada ince bir taktik izleniyor. İsrail’in öne çıkması halinde Müslüman ülkelerden ve Arap ülkelerinden tepki geleceği için İsrail gizleniyor. Bunda da en büyük rolü Başbakan Erdoğan üstlenmiş durumda. Başbakan Erdoğan’ın Suriye konusunda çıkışları İsrail’in gizlenmesini sağlıyor. Ben “one munite” olayının da işte bu çerçevede organize edildiğini düşünüyorum.” Diyordu.

MOSSAD’ın operasyonları Suriye’yi karıştırıyordu

Suriye’ye yönelik terör eylemlerinde Türkiye sınırının kullanılmasının da plan dâhilinde olduğunu ifade eden Eryılmaz şöyle devam ediyordu:

“Bu yolla dikkatler yine Türkiye üzerine çekilmekte ve İsrail gizlenmeye çalışılmaktadır. İsrail’in istihbarat örgütü MOSSAD’ın da operasyonlarını Türkiye sınırı üzerinde yürüttüğüne dair ciddi bilgi ve iddialar vardır. Kürecik’te yasa dışı bir şekilde kurulan füze kalkanı radarının da İsrail’in güvenliği için kurulduğu artık ortaya çıkmıştır. AKP Türkiye’nin başını İsrail’in güvenliği için belaya sokmaktadır. Türkiye’de Suriye’nin dostları diye Suriye’nin ve bölgenin düşmanlarını toplamaktadır. Suriye’ye ambargo uygulayan AKP Hükümeti, İsrailli şirketlerinin önünü açmaktadır. Suriye ile anlaşmalar iptal edilirken, İsrail ile serbest ticaret anlaşması yürürlüktedir. ”

BM eliyle Suriye’de kurtarılmış bölge oluşturuluyordu

Suriye sınırında kamplar kurulmadan önce ABD ve İngiliz diplomatlarının bölgeye gelerek inceleme yaptıklarını hatırlatan Eryılmaz, kampların yerini CIA ajanlarının belirlediğini açıklıyor, BM gözlemcilerinin isteğiyle yapılan işlerden kuşku duyduğunu kaydeden Eryılmaz şunları söylüyordu:

“Aldığımız bilgiye göre BM gözlemcilerinin talebiyle Suriye güvenlik güçlerinin ve tanklarının çekildiği bölgelere teröristler silah ve askeri yığınak yapıyorlar. Bir anlamda BM eliyle kurtarılmış bölge yaratma gayretleri var. BM görevlileri eliyle teröristleri rahatlatılıyor. Yetiştirilmiş silahlı gruplar Türkiye sınırından bu bölgelere sokuluyor.”

Beşar Esad’ın Recep T. Erdoğan’la alakalı ilginç vurguları!

Suriye ziyareti sırasında Devlet Başkanı Beşar Esad’la bir araya geldiklerini ifade eden Eryılmaz, Esad’ın Erdoğan’la ilgili söylediklerinin çok ilginç olduğunu vurguluyordu:

“Esad’ın verdiği bilgilere göre, Erdoğan kendisinden esas olarak iki talepte bulunmuştu. Birincisi İsrail ile masaya oturmasını, ikincisi ise Müslüman Kardeşler örgütünün siyasette önünün açılmasını istiyordu. Esad bunları yapmayınca Erdoğan Esad’a tavır alıyordu. Erdoğan’ın Suriye’de demokrasiden söz etmesi de bundan sonra başlıyordu. Erdoğan’ın taleplerinin aynısı Amerikalılardan da geliyordu. Yani Esad bunların dediklerini yapsaymış demokrasi gündeme gelmeyecekmiş. Erdoğan’ın bölgenin en diktatörleri olan Suudi Arabistan kralı ve Katar Emiri ile hareket etmesi ve bunlarla birlikte Suriye’ye demokrasi götürmek istemesi de Esad’ı doğruluyordu.”



[1] Adnan Öksüz, Milli Gazete

[2] Bak, Vatan gazetesi, Can Ataklı, 21 Haziran 2012

[3] Melih Aşık, Milliyet

[5] Mustafa Yılmaz, Kulis Ankara

 

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

AYIN AYNASI
  YUNAN BAYRAM EDİYOR! Recep T.Erdoğanın samimi dostu İtalyan Başbakanı Berlisconi: "Sn.Erdoğan...
Devami
İŞÇİ PARTİSİ FAİZCİ Mİ?
  “Kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler, "Allah’ın emrine" göre yapılmaz. Yapılmaz değil,...
Devami
AKP'NİN YANLIŞ EKONOMİ POLİTİKASI VE KORONA SALGINI SONRASI ÜRKÜTÜYORDU
  AKP'NİN YANLIŞ EKONOMİ POLİTİKASI VE KORONA SALGINI SONRASI ÜRKÜTÜYORDU          18 yıldır işbaşında...
Devami
ÇOK GİZLİ VE ÖZEL BİR SOHBETE KATILDIK
  Milli Çözüm yazarları ve yakın çalışma arkadaşları olarak özel...
Devami
AYIN AYNASI
  GEBZE GENÇ SANAYİCİ VE İŞ ADAMLARI DERNEĞİ BAŞKANI  MUZAFFER...
Devami
ERBAKAN'I YABAN ANLADI, ŞABAN ANLAMADI
  Cevat Gündoğdu’nun anlattığı bir hatıra: “2006 yılının Ağustos ayında Hocamı Altınoluk’ta...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1401

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR