Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1338
mod_vvisit_counterDün6304
mod_vvisit_counterBu Hafta20658
mod_vvisit_counterGeçen hafta43778
mod_vvisit_counterBu Ay143161
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16578077

IP'niz: 3.235.85.115
Bugün: 22 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12095731

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

“Algı” Operasyonları, “Yanılgı” Manipülasyonları Ve DUYARSIZ TOPLUMUN YOZLAŞMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Konunun daha rahat anlaşılması için, bazı güncel (ve müptezel) olayları hatırlatmakta fayda vardır. Böylece uzaktan kumandalı robotlara çevrilen halk yığınlarının, nasıl artık gerçeklere hatta bizzat gözüyle gördüklerine değil; beyinlerine şırınga edilen sahte görüntülere ve nefsi-şeytani dürtülerine-kuruntu ve hayallerine inanmaya başladıklarını anlamamız kolaylaşacaktır. Bu münasebetle, Kur’an-ı Kerim’in:

“Ey iman edenler (yöneticilerinize) “Raina = Bizi (koyun sürüsü gibi) güt!” demeyiniz. (Bu zillete rıza göstermeyiniz. Bunun yerine yöneticilerinize) “Ünzurna = Bizi gözet (organize ve nezaret et) deyin, (Böylece hem Dinin hem Adil devletin hukuki ve ahlaki emirlerini) dinleyin.” (Bakara: 104) ayetinin uyarıları da şuurlu ve onurlu müminlerin güdülen sürüler olmaktan kurtulup özgür ve cesur bireyler halini almaları gerektiğini vurgulamaktadır.

8 yaşından beri 7 yıl boyunca tecavüz edilen kızın yaşadığı yöre halkı neden ve nasıl AKP’yi savunmaktaydı?

Elazığ'da yaşanan ve tüm Türkiye'yi sarsan tecavüz skandalından bile maalesef gerekli ders çıkarılmamıştı. 7 yıl boyunca aynı köydeki küçük kıza tecavüz edenlerin ifadeleri insanın kanını dondurmaktaydı. Karakoçan ilçesine bağlı Bulgurlu (eski adı YIĞ) köyünde yaşayan S.A. adlı kız çocuğu 8 yaşından beri yaşları 14 ile 70 arasında değişen 20 kişi tarafından 7 yıl boyunca yüzlerce kez tecavüze uğramıştı. Açılan davada sanıkların yargılanmasına başlanmış, öz ağabeyinin de tecavüzüne uğrayan ve sürekli annesi tarafından suçlanıp dayakla susturulan S.A ile görüştüklerini anlatan avukat Hülya Işık Yıldırım, “yaşadığı bu ağır travmanın sonucu bunalıma giren kız çocuğunun olayları tek tek anlattığını, ama çocukluktan itibaren yaşadığı yoğun tecavüzler sonucu artık bunun normal bir şey olduğunu sandığını ve psikolojik bir çöküntü altında kıvrandığını” aktarmıştı.[1]

Şimdi asıl kafa karıştıran ve insanı şaşkınlığa uğratan durum şuydu: Gidip gezdiğimiz ve yakinen bildiğimiz bu yöre halkı hala ağırlıklı olarak AKP’yi, geri kalanı ise BDP’yi destekleyip savunmaktaydı. Bundan birkaç ay önce Elazığ-Harput Yetiştirme Yurdunda onlarca kız çocuğuna ve yıllarca tecavüz eden idarecilerinden öğretmenlerine, hademelerinden güvenlik görevlisine, tamamına yakınını AKP’nin atadığı insanlar güya açığa alınmıştı, ama bunların kendileri ve yakın çevreleri hala AKP’ye çalışmaktaydı. Bu oldukça acı ve utandırıcı tablo, AKP iktidarının manevi ve ahlaki tahribatını yansıtmaktaydı. Milli Görüşçü iken birbirlerinin penceresine değil bacasına bile kem gözle bakmayan insanların, AKP’lileşince öz bacısına ve komşularının küçük kızlarına tecavüz edecek kadar sapkınlaşmaları bu din istismarcısı münafık iktidarın toplumda nasıl bir yozlaşmaya yol açtığının açık bir kanıtıydı.

Denizli’de 16 yaşındaki kıza istismardan 22 kişi gözaltına alınmıştı.

19.06.2015 tarihli haber sitelerinde yer alan habere göre Denizli’nin Pamukkale ilçesinde, 16 yaşındaki E.S. ile para karşılığı cinsel ilişkiye girdiği iddiasıyla çevre kentlerden ve farklı meslek gruplarından 22 şüpheli Jandarma tarafından gözaltına alınmıştı. Karahayıt Mahallesi'ndeki bir pansiyonda kalan 16 yaşındaki E.S., bir hafta önce jandarmaya giderek erkeklerle 100 lira karşılığında çeşitli otellerde ve pansiyonda ilişkiye girmeye zorlandığını anlatmıştı.

AKP’nin Akreplikleri, Erbakan ve Erdoğan'ın ortak oyunu mu yoksa şeytanın şer kurgusu mu?

“Öncü adamlar vardır, milyonların düşünüp yapamadığını onlar yapar. Dağlar üzerindeki karları çığ gibi boşaltmak için sadece bir çığlık bekler bazen! Necmettin Erbakan “çığlık” olmuştur. Erbakan ile Erdoğan “zıt ve düşman” kutuplar gibi gösterilse bile Türkiye’nin yeni kuşakları onları “öncü adamlar” olarak tanıyacaktır. Necmettin Erbakan Türkiye’nin ufkunu açan liderdir! Kısıtlı kadrolarla adam yetiştiren Erbakan oldu, bunları sahaya süren Erdoğan oldu! Birileri “gömlek değiştirme” hikâyesine öyle inandı ki, düşmana yapılan hilenin farkına varamadı; hâlâ varmak istemeyenleri biliyoruz.

Rahmetli Necmettin Erbakan o kadar zekiydi ki bunu düşmanları bile onaylıyordu. Erbakan, 28 Şubat sonrası aynı siyaset tarzıyla devam etseydi Müslümanlara nefes dahi aldırılmayacağını biliyordu. Fırtınanın kasırgaya dönüşeceğini iyi okuyan Erbakan partiyi yenilikçi/gelenekçi diye ayırarak bu bölünmenin esasında hayırlı bir iş olacağını bilerek hareket ediyordu, zira ortada bir sürü yasaklı vekil bulunuyordu. Hoca böyle davranarak aslında yasakların büyümesini önlemiş oluyordu. Bu yasakları getirenler “Nihayet Erbakan’ın partisini böldük” diye ziyafet şölenlerinde sarhoş zafer naraları atarken, O’nun aklından büyük Türkiye macerası bir an olsun çıkmıyordu.

Erbakan halkı iyi tanıyor, Erdoğan liderliğindeki bir oluşumun yeniden iktidara geleceğini biliyordu. Bu sebeple kendi efsanesini bitirmeye karar veren yine Erbakan’ın kendisi oluyordu. “Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyen irade, Milli Görüş çizgisinin AKP’ye aktarılmasını sağlıyordu.

Erbakan en çok kimlere kızıyordu? Abdullah Gül’e ve Recep Tayyip Erdoğan’a! Sonuç ne oldu? Her ikisi de hem Başbakanlık makamına hem de Cumhurbaşkanlığı makamına oturdu! Planı yapan taşları yerine iyi oturtmuştu. Çünkü o, zaferin, bütün planları bilen Allah’tan geleceğine inanıyordu”[2] diyen şarlatanlara sormak lazımdı:

Bu safsatalarla AKP’nin Dine, devlete, millete, ümmete yönelik tahribatlarının ve Siyonist odaklara hıyanet ortaklıklarının bütün vebali Erbakan’ın sırtına yıkılmaya ve Erdoğan aklanmaya mı çalışılmaktaydı. Yoksa asıl AKP’nin bunca rezalet ve hıyanetlerinin “gizli mimarı” olarak gösterilmeye çalışılan Erbakan mı kasıtlı olarak karalanıp şeytani sataşmalara hedef yapılıyordu? Neyse ki bütün münafıklığınızın ve marazlı mantığınızın lağımları yakında deşilmiş, yalan ve iftiralarınız deşifre edilmiş olacaktı. Oluşturulmaya çalışılan bu tür asılsız ve alakasız “algı”lar, aklın ve vicdanın itminanı, imanın ve Furkan’ın ilhamı değil, bizzat Şeytan’ın ve şekavet duygularının çirkin bir “salgı”sıdır.

Ethem Sancak gibilerin sapkınlığı ve Erdoğan hayranlığı!

Hz. Peygamberimize hitap eder gibi -hâşâ- “(Ey Erdoğan) anam, babam, eşim, çocuklarım sana feda olsun!”, “Solculuk dönemimde Mevlana ile Şems’in arasındaki aşka anlam veremiyordum. Erdoğan’ı tanıdıktan sonra gördüm ki böyle bir ilahî aşk da iki erkek arasında olabiliyor” diyen eski komünist yeni kapitalist Ethem Sancak “Milli Görüş Gömleğini çıkardıktan sonra Erdoğan’a yakınlığım ve hayranlığım artmaya başladı” diyerek sinsi ve Siyonist damarını açığa vuruyordu. “İki tabancam var, bolca da mermim var. Ben ölmeden, beni vurup saf dışı etmeden, beni darağacına çekmeden bu ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanına kimse elini süremez” diyen Yiğit’ler bitlendikçe itleşip cesaretleri de artıyordu.

İşte bu Ethem Sancak 24 TV’de canlı yayında İBDA-C’li Yakup Köse’ye niye sahip çıkmıştı?

Akşam, Güneş, Star gazeteleriyle Kanal 24 ve 360 TV'nin sahibi Ethem Sancak, Erbakan ve Milli Görüş karşıtlığını esas alan İBDA-C’li Yakup Köse’ye “Gel aramıza katıl, kavgaya bizim yanımızda devam et” çağrısı yapmış ve tabi memnuniyetle “hay hay!” yanıtını almıştı.

PKK’nın arkasında ABD ve AKP vardı!

Van’ın Erciş ilçesinde PKK’lı teröristler tarafından şehit edilen kahraman korucu Abdulbari Gül sessiz sedasız memleketi Ağrı’nın Diyadin ilçesinde toprağa verilmişti. Geçici köy korucusu Abdulbari Gül, bölücü örgüte karşı mücadele eden kahraman askerlerimizin en güvendiği ve sevdiği koruculardan biriydi. Bölücü terör örgütü temsilcileri ve onun kanlı katilleri ile kendi saltanat hayalleri için masaya oturan sonra da milletin önüne “çözüm süreci” afyonunu sunan iktidar ise, maalesef önce şerefsizlerin it gibi korktuğu korucuların ellerinden silahlarını alıvermiş, onları yasal korumalarından etmiş, her türlü aleni tehditler karşısında çaresizliğe itmişti. “Biz devlet, millet, vatan için çalıştık bari bizi koruyun” feryatlarına karşı sessiz ve ilgisiz kalan PKK’ya şirin görünebilmek uğruna bu kahramanlar bölgedeki Valiler eliyle PKK’nın insafına terk edilmişti. Elektrik direklerine bağlanarak yapılan infazlar karşısında bile kimseden bir itiraz gelmemişti. “Söz konusu çözüm süreci ve saltanat ise gerisi teferruattır” denilmiş ve maalesef Güneydoğu fiilen PKK’nın güdümüne geçmiştir.[3]

Darbeyi Cemaat mı, CIA mı yapardı?

Hatırlayınız Tayyip Erdoğan, NTV’nin sorularını cevaplandırırken, “Paralel Yapı’nın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızdığı ve bazı sayıların aktarıldığı” yönündeki soruya;

“Türk Silahlı Kuvvetleri’nde paralel yapı yoktur” tezinin doğru olduğuna da inanmıyorum. Çünkü bunların sızmadığı yer yok. Bütün kurumlara sızdılar. Kendilerini kamufle etmesini gayet iyi biliyorlar. Dolayısıyla, süreç içerisinde zaten bunlar da ortaya çıkacaktır ve çıkıyor” diyerek kuşkularını sıralamıştı.

Yavuz Selim Demirağ da, “İmamların Öcü” kitabında: “Necdet Özel, paralel yapı ile mücadele edebilir miydi? Özel’e şantaj mı yapılıyordu?” diyerek Erdoğan’ın “Bunların elinde şantaj kasetleri var. Bu devletin en tepesinden en aşağısına kadar... Cumhurbaşkanının da şantaj kaseti var, benim de vardı. Genelkurmay’ın da vardı” sözlerine ve Özel’in İngiltere yıllarında başından geçen bir olaya atıfta bulunmuşlardı. Ve yine Yazar Demirağ, TSK’da soruşturmanın hâlâ sürdüğünü ve bir neticeye varılamadığını anlattıktan sonra, “TSK, darbe yapar mı?” başlığı altında, Ergenekon sanıklarından Yarbay Mustafa Dönmez’in, Ulusal Kanal’daki bir program sırasında “Cemaat, Emniyet’ten ziyade TSK’da etkin ve köklüdür. Eğer TSK’da tasfiye kararı alınırsa, cemaatin maşaları bir bahaneyle darbe yapar” sözlerini hatırlatmış ve kendisine tekrar sorduğunda Dönmez’in “Evet, TSK’da kümelenen, özellikle personel ve istihbaratta yuvalanan, askeri yargıda kök salan cemaat, (kendi aleyhine) ciddi bir soruşturma durumunda resmen darbe yapar. Hükümeti de bir bahaneyle görevden uzaklaştırır” dediğini hatırlatmıştır. Nihat Genç’in de “Desenize Atatürkçülük kisvesiyle, terörün tırmanması ve Suriye bahanesiyle yeni bir darbeyle karşılaşabiliriz” değerlendirmesi yaptığını, Dönmez’in ise, “Evet Atatürkçülük maskesi dâhil her türlü bahaneye sığınabilirler” dediğini vurgulamıştı.[4] Ama asıl merak konusu şuydu: AKP iktidarından kurtulmak için çırpınan ve her çareye başvuran bu “ulusalcı” takımının ve dini bütün milliyetçi yazarların, elbette normal şartlarda hiç kimsenin arzulamadığı, ama ülkenin birliği ve milletin dirliği tehlikeye girdiği ve müdahalenin kaçınılmaz son çare haline geldiği ortamda bile (ve tabi CIA’nın değil Milli TSK’nın inisiyatifiyle) “Darbe olacağına AKP kalsın” yaklaşımı nasıl bir mantık marazını yansıtmaktaydı? Veya bunların asıl telaşları; “tarihi ve talihli bir değişim yaşanacağı; sağcıların, solcuların ve din istismarcılarının horoz dövüşüyle paslaşıp yürüttükleri bu zillet ve sefalet sisteminin son bulacağı” kuşkularından kaynaklanmış olmasındı?

AKP tek başına iktidar mı olacak, yoksa Türkiye koalisyonlara mı mecbur kalacak? Sorularına yanıt arayan kıdemli AKP yandaşı ve kıymetli Erdoğan yalakası Abdulkadir Selvi bile:

“1- AKP'nin tek başına iktidar olması, artık bıçak sırtındaydı ve çok kritik bir sınırdaydı.

2- HDP'nin yüzde 10 barajını aşma olasılığı ise giderek kuvvet kazanmaktaydı” diyerek acı gerçekleri haykırmakta ve tabi hemen “hıyanet”le suçlanmaktaydı.

Tarih sürecinde ve özellikle günümüzde, kişileri ve kitleleri kendi hedeflerimiz istikametinde yönlendirme ve yönetmeye “Algı” operasyonları ve “Yanılgı” manipülasyonları denmektedir.

Artık, psikolojik, stratejik ve politik mücadeleler genellikle algı operasyonları üzerinden yürütülmektedir. Birbirlerine yabancı gelmeyen bu kelimeler aslında psikolojik manipülasyon ve ikna yöntemlerinde sık sık başvurulan tercihlerdir. Kullanılan terimler sürekli değişse de işin aslı “hedefteki bireyi ya da kitleyi (zoraki değil) kendi rızası ile ikna ederek istenilen kanaate ve istikamete yönlendirmektir. Bu kanaati sağlamak adına yapılan her türlü faaliyet ve yöntem psikolojik manipülasyonun algı operasyonlarıyla gerçekleşir.

Haber, yorum ve demeç olarak ortaya sürülen ve jelatinli kılıflara büründürülen bu terminolojiler temelinde farklılık algısı yaratmak amacıyla bilgi ve bilgilendirme üzerine gerçekleşen psikolojik manipülasyonların da kendisidir. İşte bu bilgi akışını (ve beyin yıkama ve kiralama kampanyasını) kendi lehinde ve istenilen seviyede tutarak kontrolünü sağlayan merkezler ve ülkeler, psikolojik savaş içerisinde büyük bir gücü ellerine geçirmektedir. Özellikle ince algı operasyonları ile yapılan bu taktiksel ve sinsi yöntemlerle kitleler doğru analiz yapma ve doğru bilinci yakalama şansını yitirmektedir. Böylece büyük kalabalıklar bir nevi koyun sürüsü durumuna düşmekte ve birilerinin istediği doğrultuda düşünmekte, ama hala kendi aklı ve vicdanı ile düşünüp değerlendirdiği zannıyla hareket etmektedir. Yenidünya düzeninin en etkili savaşı olarak bilinen psikolojik savaş manipülasyonları ve algı operasyonları her geçen gün daha da etkili ve tehlikeli stratejik bir araç haline gelmektedir.

Bu medya manipülasyonlarıyla, beyinleri körletilip kirletilen ve bir nevi köleleştirilen kalabalıkları “demokrasi ve özgürlük” palavralarıyla yönlendirmek ve işbirlikçi hain yöneticileri “hür iradeleriyle seçtirip” iktidara getirmek, Siyonist emperyalizmin etkin yöntemidir.

Algı, yanılgıya açıktır; “mutlak hakikat” gibi sanılması yanlıştır

Algı, psikoloji ve bilişsel bilim dalında; duyusal bilginin alınması, yorumlanması, seçilip saklanması anlamına gelir. Algı, duyu organlarının fiziksel uyarılmasıyla oluşan sinir sistemindeki sinyallerle oluşuverir. Örneğin, görme, gözün retinasına düşen ışıkla, işitme, kulağa gelen ses tonuyla başlayıp netleşir. Algı bu sinyallerin sadece pasif bir şekilde alınması değildir, öğrenme, dikkat, hafıza ve beklenti ile şekillenir. Algı, bu "yukarıdan aşağıya etkileri" kapsadığı gibi duyusal girdinin "aşağıdan yukarıya" işlenmesini de içerebilir. "Aşağıdan yukarıya işlemler", basitçe, düşük seviye bilgi kullanılarak daha yüksek seviyede bilginin (örneğin şekiller ile nesne tanımada) oluşturulabilmesidir. Yukarıdan aşağıya işlemler ile kastedilen ise; kişinin kavram ve beklentilerinin algıyı etkilemesidir. Algılama, sinir sisteminin kompleks işlemlerine dayanan bir süreçtir, ancak bilinçsel farkındalığın dışında gerçekleştiği için çoğu zaman kişilerce, zahmetsizce gerçekleştiği zannedilir.

Deneysel psikolojinin, 19. yüzyılın sonlarına doğru yükselişinden beri psikolojinin algı anlayışı çeşitli teknikleri birleştirerek ilerlemiştir. Psikofizik, fiziksel nitelikleri değişen girdinin algı üzerine etkisini ölçerken, Duyusal nörobilim ise algının arka planındaki beyin mekanizmalarını incelemektedir. Algı sistemleri (işledikleri bilgi açısından) hesaplamalı olarak da değerlendirilir. Felsefe, algı ile ilgili olarak; ses, koku gibi duyusal niteliklerin, ne dereceye kadar algılayanın zihni yerine nesnel gerçeklikte var olduklarını irdelemektedir. Duyular geleneksel olarak pasif alıcılar olarak düşünülmesine rağmen, yanılsama ve illüzyon üzerine çalışmalar beynin algısal sistemlerinin, aktif ve bilinç düzeyine çıkmadan girdilerinden duyu oluşturmaya çalıştıklarını göstermiştir. Velhasıl, algının ne derece aktif bir hipotez test sürecinde kullanılabileceği veya gerçekçi duyusal bilginin elde edilebilmesinin bu süreci gereksiz görüp görmeyeceği hala yanıtını beklemektedir.

Beynin algısal sistemleri, insanların çevrelerindeki dünyayı, -herkesin duyusal bilgileri eksik ya da değişken olsa bile- yine de kararlı görmesini sağlayıverir. İnsan ve hayvan beyinleri farklı bölgeleri farklı duyu bilgilerini işleyecek şekilde kısımlı bir yapıya sahiptir. Bu kısımlardan bazıları ilahi bir yaratılış harikası olarak duyusal harita şeklini alabilmektedir. Bu farklı kısımlar birbirleriyle ilişkilidir ve birbirlerinden etkilenir. Örneğin, tatma duyusu kokudan güçlü bir şekilde etkilenir. Algı ile duyum sıklıkla karıştırılabilmektedir. Ayrımı belirleyen temel etken duyumda bir yorumlama ve anlama söz konusu değildir.

Örneğin; yolun karşısından gelen bir tanıdığımız bize doğru yürümektedir ve açıkça gözlerini bize dikmiştir. Ancak yanımızdan hiç oralı olmayıp geçip giderse, problem duyum algı farkına işaret ediyor olabilir. Yani bizim görüntümüz onun gözüne, retinasına yansıyıvermiş, biyolojik yapısı içerisinde göz bu görüntüyü beyne iletmiştir. Fakat beyin burada yapması gereken duyusal bilginin alınmasından sonra, seçilme, düzenleme ve yorumlama aşamalarını gerçekleştirmemiştir. Bu halk arasındaki tabirle “bakmak ve görmek arasındaki fark” gibi de düşünülebilir.

Algı süreci şöyle gelişip olgunlaşır:

1- Tanıdık olmayan bir hedef ile karşılaştığımızda farklı bilgisel ipuçlarına açık olur ve hedef hakkında daha çok bilgiye sahip olma isteğini duyarız.

2- İkinci aşamada hedef hakkında daha çok bilgi toplamaya çalışırız, ardından hedefi kategorize etmek için kimi benzer ipuçlarıyla karşılaştırırız.

3- Bu aşamada ipuçları daha az etkiye açıktır ve seçici davranılır. Hedefin kategorisini doğrulamak için daha çok ipucu aramaya çalışırız. Ayrıca ilk algılarımıza uymayan ipuçlarını görmezden gelir, hatta saptırırız. Giderek algımız daha seçici olur ve hedefin daha istikrarlı bir resmini çizmeye başlarız.

Algının 3 bileşeni vardır:

1- Algılayıcı; bir şeylerin farkına varan ve bir nesneyi ve hadiseyi anlamaya çalışan kişidir. 3 etken bu algılamayı etkiyebilir; deneyim, güdüsel zihin ve duygusal tatmin. Farklı güdüsel ve duygusal durumlarda algılayıcı bir şeyi farklı şekilde algılayabilir. Ayrıca farklı durumlarda algılayıcı "görmek istediğini görme" eğiliminde olduğunda "algı savunması" oluşturabilir.

2- Amacı; bu algılanan veya yargılanan şeyin mahiyetini-gerçeğini bilme isteğidir. Öğrenilmek istenen hedef hakkında bilgi eksikliği veya belirsizliği daha çok anlam çıkarma ihtiyacına sebebiyet verebilir.

3- Ortamı; algılamada ortamın (şartların ve ihtiyaçların) büyük bir etkisi vardır, çünkü farklı durumlar hedef hakkında daha ayrıntılı bilgiler isteyebilir.

Psikolojinin konusu olan insan ve hayvanda algı, duyulara bağlıdır. Klasik beş duyu; görme, duyma, koku alma, tat alma ve dokunmadır. Bunların dışında; beden bilinci, denge hissi, acı ve mutluluk etkisi, feraset (önsezi) gibi duyular da vardır.

“Algılama ve kavrama” kargaşası!

“İletişim (medya) alanında yaygın bir şekilde kullanılmakta olan “algı” deyimine, adeta “hakikat” olgusu yerine ikame edilmek üzere bir anlam yüklenmesi yanlıştır ve yanıltıcıdır. Bir düşüncenin, duygunun ve eylemin mahiyeti ifade edilmek istenildiğinde, “algı” deyiminin kullanılması, sanki gerçek bir durumun ve doğruluğun anlamını üstlenmek çabası ve amacı sırıtmaktadır. Ayrıca “algı”ya yüklenen anlam, zımnen ya da örtük olarak bir “değer yargısı” niteliğine büründürülmeye çalışılmaktadır. Çoğunlukla da bu “algı yönetimi” nitelemesiyle kendiliğinden asla sorgulanamaz ve eleştiri konusu yapılamaz bir mutlak yargıya, hatta tabuya dönüştürülme gayreti kasıtlıdır.

Öncelikle iletişim araçlarının temel konusunun ya da esas sorununun “doğruyu bulmak ve aktarmak” olduğu tespitinin yapılması mutlak gereklidir. Haber şeklinde olsun, makale, inceleme, söyleşi ya da “magazin” türünde olsun, son çözümlemede başvurulan ve kullanılan malzeme “bilgi” ve onunla ilgili “değer” olguları alanına aittir. Sözgelimi doğru haberin muhatabı olan öznenin, yani okuyucu veya izleyicinin zihin dünyasında meydana getirdiği etki, yalan haber bakımından da aynı niteliktedir. Bunlar öznenin (yani okuyucu ve izleyicilerin) bilgi ve değer dünyasında, olumlu ya da olumsuz, açık ya da örtük bir takım değişiklikler meydana getirir. Bu durum kişilerin düşünce ve davranışlarında da kendini belli derecede gösterir.

Bilgi olgusu, kaynak itibariyle; ya duyumla ya akılla ya da sezgi ve kavrayışla ilişkilidir. Sorun olarak ait olduğu alan öncelikle felsefedir. Ancak bilgi olgusunu, oluşum ve kullanımı bakımından başka bilim dalları da, bağlı oldukları yöntem temelinde ele alıp inceleyebilirler. Mesela psikoloji, sosyoloji, elbette şekli yönüyle mantık böyledir. İletişim, giderek bir disiplin kimliği kazanmaya başladığı andan itibaren, konusu olan “haber”in aslında bilgi kapsamına ait olduğunu kavradığı ölçüde, bunun felsefe bağlamı ihmal edilerek anlaşılamayacağını fark etmiştir. Kuşkusuz, ülkemizde bu durum yeterince kuramsal boyutuyla inceleme konusu olarak henüz ele alınmış değildir.

İletişim disiplini, elbette felsefe disiplini gibi bilgi olgusunu, onun mahiyet ve niteliğini bir sorun olarak değil, bilginin kullanımı çerçevesinde konu edinmek mecburiyetindedir. Dolayısıyla bilginin kullanımı için genel olarak öngörülen özellikler ve ilkeler, iletişim disiplinini de bağlayıcı niteliktedir. Sözgelimi “basın ahlak ilkeleri” deyimi, düşünce ve bilim alanında geçerli olan asgari ahlak ilkelerini gözetmek yükümündedir.

Başlıkta algılama ve kavrama ibarelerini, felsefi bir sorun olarak irdelemesek bile, en azından felsefenin genel yaklaşımı temelinde değerlendirmek yerinde olacaktır.

Bir defa “algılama” süreci ya da eylemi kesin doğruları değil, hisleri ve duyguları çağrıştıracaktır ve bilginin, örneğimizde “haber”in duygu temelinde ele alınması, doğruluğu ve kesinliği konusunda bizi sabit ve değişmez bir veriye ulaştırmayacaktır. Yani algı, kaynağı itibariyle öznel, göreceli ve değişkindir. Sözgelimi iletişim alanında muhabir, bir olayın haberini aktarırken, kendi öznel bakış açısının gereği olarak, kendi değer ölçülerinden bütünüyle bağımsız hareket edemeyebilir. Yani haber dolayısıyla zihninde oluşmuş algının etkisini dışa yansıtabilir. Haberin konusu olan olay ile, o olay nedeniyle oluşmuş algının sınırları birbirine karışabilir. Bu türden haberler ile sıkça karşılaşma ihtimali öngörüldüğü için “tekzip” kurumu basın ahlakını tamamlayan ve koruyan önemli bir unsur olarak meydana gelmiştir.

Algı eyleminin ölçüsüz bir şekilde kullanıldığı bir diğer alan, nesnel ahlak kurallarının, nerdeyse bağlamı dışında kullanılması itiyat haline gelmiş olan siyaset alanıdır. Özellikle seçim süreçlerinde siyasetin bütünüyle mahiyetini inkâr anlamına varacak ölçüde yozlaştırılmasında algı eylemi etkin bir yönteme dönüştürülmekte rakiplerini karalamak ve yaralama aracı gibi kullanılmaktadır. Kısaca, kendi başına böyle bir niteliğe sahip olmamasına rağmen algı, bir yöntem olarak yıkıcı bir hal almaktadır. Adeta siyasetin aktörleri, insani niteliklerinden uzaklaştıkları, saçma sapan yöntemlere başvurdukları, asılsız itham ve iftiralarla saldırdıkları ölçüde başarılı sayılmaktadır. Aslında bu bile onlarda oluşan bir algıdır, ama gerçeğin yerine ikame edildiği sanısına dayanmaktadır. Onun için algı yerine kavrama eyleminin doğruluğu, doyuruculuğu ve doğrultucu olduğu üzerine yoğunlaşmak daha yararlı ve yapıcı olacaktır.[5]

Algılama aşamaları ve “bilgi”nin oluşması

Öğrenirken ve düşünürken kullandığımız duyusal bilgi bize dış dünyadan ulaşmaktadır. Bu durumlar günlük yaşamda sürekli yorumlanır, bu nedenle algı öznelleşir ve her kişide farklı bir şekil alır. Bir kişi çevresini algılamadıkça, ona uygun tepkide bulunamayacaktır. Örneğin; doktor hastasını görmeden, dinlemeden, dokunup onu muayene etmeden tedavi etmesi imkânsızdır.

Algı, organizmanın içindeki ve dışındaki uyarıcı durumların bir işlevi olarak oluşmaktadır. Algının olabilmesi için alıcı (kişilerin), iletici (nesnelerin) ve tepki verici, (beyin ve zihnin) birlikte harekete geçmesi lazımdır.

Algı, karmaşık bir süreçtir ve çeşitli aşamaları vardır. Algılama anında o andaki ruhsal durum kadar, geçmiş yaşantılar ve geleceğe ilişkin umutlar da bu sürece katılır. Yani her birey çevresini kendine özel bir şekilde algılayacaktır. Gördüğümüz, işittiğimiz, kokladığımız, tattığımız, dokunduğumuz kısaca yaşadığımız her şeyi o anki ruhsal durum kadar geçmişteki yaşanmışlıkla hafızaya kazınmış hatıralardan ve geleceğe ait umut ve kurgulardan bağımsız düşünmek yanlıştır. İşte bütün bu duyumları ve kurguları yorumlayarak anlamlı bilgiler haline taşıma ve örgütlenmiş bir bütün olarak kavrama sürecine ALGI tanımı kullanılmaktadır.

Algı, nesnelerden, niteliklerden ve ilişkilerden duyu organları aracılığıyla haberdar olma, diğer bir deyişle, nesnelere ve olaylara ilişkin izlenimlerin yorumlanmasıdır. Yani algı:

• Duyusal hammaddenin işlenmesidir.

• Bilinçli ve yönlendirmeli bir süreçtir.

• Duyum, fizyolojik ve basitken; algı psikolojik ve karmaşık bir neticedir.

• Algı öznel ve görecelidir, kişilere ve gerçeklere göre değişebilir.

Dikkat derecesi; öğrenmeyi kolaylaştıran, unutmayı zorlaştıran bir faktör gibidir.

Dikkatin yönünü belirleyen faktörler ise:

1- Dış Etmenler: şiddeti, büyüklük nispeti, zıtlık ve tersliği, çok tekrar edilmesi, hareket kabiliyeti, değişiklik ve dikkat çekiciliğidir.

2- İç Etmenler: Organizmanın - bireyin özellikleri; (ruh hali) eğitimi, mesleği, ilgileri, güdüleri, hazır olma hali, algı temeli ve önceden öğrendikleridir.

Bu muhterem zat, eski CHP zulümlerini hatırlatıp Müslümanları AKP’ye mi çağırmaktaydı!

Mevlâ’sını veya Belâsını Arayanlar

“Seçimlere az kaldı. Oylarımızla ya Mevla’mızı yahut belamızı arayacağız. Ne aradıysak onu bulacağız. Kendi düşenin ağlamaya hakkı yoktur. (Neymiş) Din istismarı yapılıyormuş… Din istismarı yapılıyor da, dinsizlik istismarı yapılmıyor mu? Birileri Türkiye’yi 1925 ile 1945 yılları arasına geri götürmek istiyor. O yirmi sene onların altın çağıdır. İnsanların inançlarından, fikirlerinden, görüşlerinden dolayı apar topar asıldığı terör ve zulüm altın çağı. Toplu katliamların yapıldığı altın çağ. Şapka yüzünden nice vatandaşın idam edildiği, olağanüstü mahkemelerde süründürüldüğü, zindanlarda çürütüldüğü altın çağ. Ezan okumanın yasak olduğu altın çağ. Onların altın çağı, Müslüman çoğunluk için karanlık ve kanlı çağdır. O günlerde memleketi kasıp kavuran acımasız bir diktatörlük vardı. Peygamberimiz (Salat ve selam olsun ona) haber veriyor: Bir toplum ne halde ise öyle idare olunur, buyuruyor. Biz ne halde isek, seçimlerden sonra başımıza bize layık idare gelecektir. İyi isek iyi, doğru isek doğru, güzel isek güzel bir idare. Vatandaş seçim günü sandığa git ve oyunu at. Ya Mevla’nın rızası için, ya belanı bulmak için.”[6]

Bu zata sormak lazımdı:

“Ey Müslümanlar, oy emanettir, oy mesuliyettir; oy nasıl bir zihniyet ve sistemle yönetilmek istendiğini tercih meselesidir. Bu nedenle kesinlikle SP desteklenmelidir” demesi gerekirken “aman CHP gelmesin diye AKP’ye oy verilmelidir” şeklinde algılanacak bu muğlak, yuvarlak hatta kaypak ifadelerle, kimleri idare ettiğini zannetmektedir? Olgun ve onurlu mümine yakışan mertlik ve netlik, niye bu muhteremlere bu kadar ağır gelmektedir?

Haçlı AB’nin kuyruğuna takılan AKP’yi desteklemek intihardır!

Haçlı Kanada’da 1840 yılında kiliselerin açtığı ve yerli halkının çocuklarının asimile edilmek için ailelerinden zorla alınarak beyinlerinin yıkandığı yatılı okullarda 1996 yılına dek 6 bin çocuğun kötü muamele sebebiyle sistemli bir şekilde öldürüldüğü açıklanmıştı. Kanada tarihinin kara sayfalarından biri olan yatılı kilise okulları ile ilgili kurulan komisyon, raporunu tamamlamıştı. Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu olarak bilinen kurulun Başkanı Hâkim Murray Sinclair, yatılı okullarda en az 6 bin çocuğun öldüğünü resmen açıklamıştı. İlki 1840 yılında Batı Kanada’da açılan yatılı kilise okullarının, 1883 yılına gelindiğinde federal devletin “yerlileri çocukken yok edin” prensibinin uygulama merkezleri haline geldiğini vurgulayan hâkim 1920 yılında çıkarılan kanunla 7 ila 15 yaş arası tüm yerli çocuklarının bu okullara verilmesi mecburiyeti getirildiğini hatırlatan Sinclair, okullara kaydedilen çocukların yüzde 24’ünün kısa süre sonra öldüklerinin belirlendiğini anlatmıştı.[7]

Yani CHP eliyle yaptırılan tahribatların bin beterinin hem de İslamcılık kisvesiyle AKP marifetiyle yaptırıldığını bu muhterem zevat hala bilmez miydi, yoksa bile bile mi bu vebalin altına girmekteydi?

Ve bütün bunlardan sonra, AKP %40’dan fazla oyla seçimlerden yine 1. parti olarak çıkıyor, ama 276’yı bulamadığı için tek başına hükümeti kuramıyor ve düne kadar hakaret yağdırdıkları muhalefete muhtaç konuma düşüyordu. Artık bir Milli Mutabakat İktidarı tek ve gerçek çözüm yolu olarak karşımızda duruyordu.

 


[1] http://www.internethaber.com/7-yil-boyunca-tecavuz-ettiler790670h.htm

[2] 30 Ağustos 2014, Hacı Yakışıklı, http://www.yeniakit.com.tr/haber/erbakan-ve-erdoganin-buyuk-oyunu-72234.html

[3] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[4] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[5] İsmail Kıllıoğlu, Milli Gazete

[6] M. Şevket Eygi, 31 Mayıs 2015, Milli Gazete

[7] 1 Haziran 2015, Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

AKP’NİN TAHRİBATLARI VE ADİL BİR DÜZEN İNKILABI
  Ahmet Akgül Hocamızın Konya Konferans Notları:          AKP’NİN TAHRİBATLARI ve ADİL BİR DÜZEN...
Devami
DARBE KUŞKULARI, SUÇLULUK TELAŞINI MI YANSITMAKTAYDI?
İkinci darbe fısıltıları ve Ankara'yı karıştıran iddianın perde arkası 21 Mart...
Devami
İSRAİL'DEN DOST, ABD'DEN MÜTTEFİK OLUR MU?
İslam dünyası ayağa kalkmalı İsrail'in Ha'aretz gazetesi, hükümetin, Mescid-i Aksa'daki, Faslılar...
Devami
İSRAİL VE NATO'NUN TÜRKİYE KORKUSU
  Yahudi kökenli, kendilerine "Bilu" grubu denen fanatik Rus gençlerinin, 1882...
Devami
BİR KAHRAMANIN HİKAYESİ
  1800’lü yılların son döneminde, Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde asırlarca...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1042

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR