Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün7320
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta38685
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay28808
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16803163

IP'niz: 18.234.255.5
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200522

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

AKP "ERDEMLİLER" HAREKETİ Mİ YOKSA DEĞERLER VE DENGELER TAHRİPÇİSİ Mİ?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Değerli Elazığlılar, AKP'den Ömer Serdar'ı Milletvekili mi, yoksa tehditçi ve tedhişçi mi seçmişlerdi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, Başbakan Binali Yıldırım, kabine üyeleri ve AKP milletvekilleri ve parti yöneticileriyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki iftar programında bir araya toplanmış ve Sn. Erdoğan bir konuşma yapmışlardı. Cumhurbaşkanı AKP'li milletvekillerine seslenerek parlamento içtüzüğünün mutlaka değişmesi gerektiğini vurgulamıştı. Bu arada Sn. Erdoğan kurucusu olduğu AKP'nin bir "Erdemliler Hareketi" olarak başladığını hatırlatmıştı.

Cumhurbaşkanı bu iddiasıyla, İslam öncesinde müşrik kodamanların zulmüne karşı zayıfların ve yabancıların haklarını korumak üzere oluşturulan ve Hz. Peygamberimizin (S.A.V) de katıldığı "Hılf-ul Fudul" (Faziletliler ve Erdemliler oluşumu) girişimini çağrıştırmıştı. Oysa AKP asıl erdemliler hareketi olan Milli Görüş'ü engellemek, Erbakan'ın İslami ve insani hedeflerini kösteklemek üzere ortaya çıkarılmıştı. Türkiye'de kolay ve haram kazanmayı, herkesin lokmasına faiz bulaştırmayı, arsızlığın her türlüsünü yaygınlaştırmayı, Dini  duyguları ve milli duyarlılıkları yozlaştırmayı ve İslam'ı tamamen bir istismar aracı olarak kullanmayı bizim "erdem" saymamız, kendimizi ve değerlerimizi inkârdır.

Elazığ halkımız Ömer Serdar'ı AKP'den Milletvekili mi, yoksa çok erdemli ve gayret ehli bir Din görevlisine hakaret edip dövmeye yeltenen bir tehditçi ve tedhişçi mi seçmişlerdi.

Elazığ'ın Doğukent Mahallesindeki İMKB Lisesi, Öğretmenevi salonunda bir yılsonu defilesi düzenlemişti. Güya kendi ürettikleri giysileri ama daha ziyade Simge Butik’in, inanç ve ahlak değerlerimize aykırı kıyafetlerini maalesef genç kızlarımıza giydirip podyumda sergilemişlerdi. Bu mini etekli ve göğüs dekolteli elbiselerin ortaokul ve liseli kızlarımıza giydirilip mankenlik yaptırılması,haklı olarak halkımızın tepkisini çekmiş ve huzursuzluk meydana getirmişti. Ayrıca bu defileye Vali Bey'in eşi ile, Milletvekili Ömer Serdar'ın eşleri de katılmış, ama müdahale etmedikleri gibi, teşvikçi ve destekçi durumuna düşmüşlerdi. Üstelik sanki bir marifet ve faziletmiş gibi, kız çocuklarımızın bu defile fotoğrafları Valilik sitesinde ve Ufuk Gazetesi'nde yayınlanıvermişti. (Sonradan yoğun tepkiler üzerine bu görüntülerin bir kısmı silinmişti.)

İşte bu talihsiz girişim ve gelişmeler üzerine Elazığ İmam Hatip Platformu başkanlığını yürüten dini hizmet gayretli, imani ve insani hassasiyetli, dürüst ve düzgün karakteri ile kendisine samimiyetle saygı gösterilen ve ilimizde tanınıp sevilen değerli Hüsamettin Gül Hocamız da özel sitesinde bu yanlış ve yararsız defileyi tenkit edip ilgili ve yetkilileri uyarıvermişti. Ama tebrik ve teşekkür edileceğine, AKP’nin merkez il ve ilçe teşkilat mensuplarından ve yandaşlarından yoğun hakaretler ve tehditler yağdırılarak, bu yazıyı sitesinden kaldırmasını istemişler, böylece ayıplarını gizlemeye ve ayarlarını göstermeye yönelmişlerdi. AKP iktidarının ve il teşkilatının korkusundan ve baskısından dolayı, yerel medya (Gazete ve Televizyonlar) da, maalesef bu gelişmeleri yazmaktan ve gündeme taşımaktan çekinmişlerdi.

Derken Elazığ AKP Milletvekili Ömer Serdar, bu muhterem Hüsamettin Gül Hocamızı, İmam Hatip Mezunları Derneği'nin hazırladığı bir programı görüşmek bahanesiyle AKP il binasına çağırmış ve daha odaya girer girmez:

"Sen kim oluyorsun ulan! Haddini aşıp böyle işlere nasıl kalkışıyorsun? Defileyi ve hanımlarımızın iştirakini hangi cesaretle gündeme taşıyor ve tenkit ediyorsun? Sen Elazığ'ı hala eski Elazığ mı sanıyorsun?!"şeklinde hakaretlere başlamıştı. Hırsını ve hıncını alamayan Ömer Serdar, bu sefer vurmak üzere Hocamızın üzerine saldırmıştı. AKP il başkanı ve yardımcısının araya girmesiyle kendisine engel olunan Bay Milletvekili, daha bir sürü tehditler ve hakaretler savurmuşlardı.. Neye uğradığını şaşıran ve gerçekleri konuşup kendini savunmasına fırsat tanınmayan Hüsamettin Gül Hoca, perişan bir vaziyette oradan ayrılmışlardı. Yetmez, hemen ertesi gün Müftülüğe çağrılan Hüsamettin Gül Hoca, görev yaptığı camiden alınıp uzak bir mahalleye bir nevi sürgüne yollanmıştı. Sanki Müftü Bey AKP Milletvekilinin sekreteri gibi davranmıştı.

Şimdi değerli ve duyarlı Elazığ halkı ve özellikle AKP taraftarları lütfen düşünüp taşınsınlardı: Dindar ve halkın inanç ve ahlak değerlerine duyarlı bir parti bilerek oy verdikleri ve milletvekili seçtikleri Ömer Serdar'ın, çok değerli bir Din Görevlisi ve Sivil Örgüt temsilcisi olan Hüsamettin Gül Hocamıza yönelik bu hakaret ve hücumları, yetmez O'nun ekmeği ile oynanması ve görev yerinden alınması, sizlerin aklınıza ve vicdanınıza yatmış mıydı?

Gelelim Sana, Ey Ömer Serdar!

Bir Milletvekilliği ve onun sağladığı etiket ve yetkinlik uğruna, İslami ve insani duyarlılıklarını körletip, Senin de hizmet ve istikametini yakinen tanıdığın bir Hocaefendiye karşı ağzını kirletip böyle kahramanca(!) sataşmanız ve saldırmanız, kendi ayıbınızı ve ayarınızı kapatmak için gerçekleri konuşan ve yazanları susturmaya kalkışmanız, acaba düştüğünüz derekeden sizi kurtaracak mıydı? Yoksa bütün bu yaptıklarınız yanınıza kâr kalacak ve hesabı sorulmayacak mı sanılmaktaydı? Neyse daha yazılacak ve yüzünüzü kızartacak çok şey vardı, ama şimdilik anlayana bu kadar yeterli sayılırdı!

İşte Sn. Hüsamettin Gül Hoca'nın bizzat kendi ifadeleri:

“İlimizde 3 Haziran 2016 tarihinde yerel gazetelerde bir haber yayınlandı. Haberde Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı İMKB Lisesi, öğretmenevinde yılsonu defilesi düzenlemişti. Daha sonraki araştırmamızda ortaya çıkmıştı ki bu defileyi tamamen bir butik organize etmiş, okul müdiresiyle anlaşarak kız öğrencilerine bu kıyafetler giydirilmişti. Zaten ilgili firma bunu kendi facebook sayfasından gizlememiş ilan etmişti. Yani ticari bir kuruluş hesabına bu defile gerçekleşmiş, okul müdiresi kanunlar önünde bir suç işlemişti. Ama biz bunun sadece ahlaki boyutunu ele alarak bu kız çocuklarının podyumlara defilelere alıştırılmaması gerektiğini, Milli Eğitim Müdürlüğü’nün buna müsaade etmemesi gerektiğini ve katılımcıların tepkisizliğini hiçbir hakaret içermeden kendi facebook hesabımdan eleştirmiştim.

Gazetelerin internet sayfalarında kız çocuklarımızın hoş olmayan defile fotoğrafları da yer almış, üstelik bu olay şehidimizi toprağa verdiğimiz bir günde gerçekleşmiş ve tepki toplamıştı. Ben de bir eğitim kurumumuzun yaptığı bu organizeden müteessir olmuş demokratik bir ortamda İslami hassasiyetlerimizin aşındırılmaması adına bu paylaşımı gerçekleştirmiş, ‘Elazığ’a bu yakışmıyor’ demiş, bir İmam Hatip STK’sı olarak manevi mesuliyetimizi yerine getirmiştim.

6 Haziran Pazartesi günü ilimizin bir milletvekilinin (adı bizde saklı a.ö.) telefonundan aranarak Bize görüşme talebi geldi. Kalkıp AKP il binasına gittim. İl başkanının odasına girdikten sonra Ben İHL çalışmalarını konuşacağımızı beklerken Facebook’taki paylaşımımla ilgili olarak söz konusu milletvekili, bana yüksek sesle bağırarak hakaret etmeye başladı. Bağırtısı ve hakaretleri bina dışına taşacak kadar yüksekti. Dakikalarca tehdit ve hakaretlere devam etti. Tek kelimeyle şok olmuştum. Karşımızdaki ilimizin bir milletvekiliydi. Kendimi savunmama fırsat vermiyordu. Vekilin bu davranışından odada bulunan herkes, büyük rahatsızlık duymuşlardı.

Daha sonra o vekil kendini daha da kaybederek beni darp etmek için hamle yapmaya kalktığında İl Başkanı ve yardımcısı anında müdahale ederek yandaki odaya doğru zorla götürdüler. 10 dakika sonra tekrar odaya geri geldiğinde, İl Başkanı bizi barıştırmak istedi. Kendisine, ‘Okul müdiresinin yaptığı defile rezaletinin hesabı sorulması gerekirken bu oruçlu günde bunu bana nasıl yaptınız?’ diyerek binadan ayrıldım.

Bir gün sonra 7 Haziran 2016 Salı günü İmam Hatip tatbikat camisindeki görevimden uzaklaştırıldım.

Yaşadığımız bu olaya 14 Haziran 2016 Salı günü yapılacak il koordinasyon toplantısı zarar görmesin diye tepki göstermedik ve kamuoyu ile paylaşmadık, ancak İmam Hatip İl Koordinasyon toplantısı da provoke edildiğinden, İmam Hatipler açısından bu hayırlı toplantımızı da platform olarak iptal etmek zorunda kaldık.

İnanması zor olan bu olaylar beni üzdüğü gibi arkadaşlarımızı, ilimizdeki sivil toplum örgütlerini vicdan sahibi tüm kamuoyunu derinden üzmüştür. Oysa biz sadece ahlaki bir yozlaşmaya karşı gelmiş, bir eğitim kurumunun yaptığı defilenin yanlışlığını dile getirmiştik. Biz okul müdiresi ve Milli Eğitim Müdürlüğü hakkında bir işlem yapılacağını beklerken, parti binasına çağırılarak bu çirkin saldırıya maruz kalmıştık.

Parti binasında normal bir vatandaşa bile böyle bir muamele yapılamayacakken, ömrünü İmam Hatip misyonuna adayan, Din Görevlisi ve Elazığ İmam Hatip Platformu İl Başkanı olarak bana bu hakaretler reva görülmüştür. Tam bir infial içerisinde olduğumu, günlerce kendime gelemediğimi buradan belirtmek isterim.

Mahkemeye gitme hakkımı şimdilik saklı tutuyorum. Hayatımda böyle bir muamele ile asla karşılaşmadığım bu onur kırıcı saldırıyı hazmetmemizi hiç kimse bizden beklemesin. Yaşanan bu süreci önemli merkezlere taşıyacağımızdan hiç kimsenin şüphesi olmasın. (HÜSAMETTİN GÜL / Elazığ İmam Hatipliler Derneği (ELİMDER) ve Elazığ İmam Hatip Platformu İl Başkanı)

Bay yandaş ve yalaka yazar Yiğit Bulut:

"Bu ülkede zaten lider var, siyaset yapıyor. Bu nedenle artık başka kimsenin siyaset yapmasına da ihtiyaç kalmıyor... O içeride de siyaseti yürütüyor, dışarıda da siyaseti yürütüyor. Bizim tek görevimiz böyle bir lidere sadece destek olmak kalıyor!" şeklinde laflar buyurmuşlar ve aslında fiili bir durumu ortaya koymuşlardı. Ve tabi bu "Tek kişilik dahi örgütün" daha doğrusu Rahmetli Erbakan'ın tabiriyle "demokratur diktatörlüğünün” kendilerinin ve bu ülkenin başına ne belalar saracağının henüz farkına varmamışlardı. Dindarlık perdesi altında bu denli derin din tahribatının yapıldığı, milli ve vicdani duyarlılıkların bu denli dumura uğratıldığı, şahsi ikbal ve iktidar uğruna ülkenin ve devletin geleceğinin bu denli karartıldığı bir dönem hiç yaşanmamıştı.

Eski yandaşlardan, şimdi yeni yol arayışçılarından Fehmi Koru, tarihte ilk defa "Müslümanların din değiştirmeye" başladığını yazmıştı.

Sn. Koru Habertürk'teki yazıları kesildikten sonra açtığı blogda ilk yazısında çok ilginç iddialar ortaya atmıştı: "İnsanlar sadece Suriye’den değil, birçok İslam ülkesinden kaçmaya çalışmaktadır. Birçok Müslüman artık din değiştirmeye başlamıştır. Bunda mevcut yönetimlerin vebali ağırdır."

Fehmi Koru Cumhuriyet’e verdiği demeçte daha ayrıntılı bilgiler aktarmıştı:

- (Müslüman ülkelerden) Gidenler arasında daha önce hiç yaşanmamış bir olay gerçekleşiyor: İlhad yani dinden çıkma artıyor.

- Guardian ve Washington Post gibi iki önemli gazete Müslüman mültecilerin kitleler halinde Hıristiyanlığı kabul ettiğini yazıyor.

- Berlin’in kenar mahallerinden Steglitz’deki bir kilisenin cemaati iki yılda 150’den 700’e fırlamış. Yeni gelenlerin Müslüman iken Hıristiyanlığa geçenler olduğu belirtiliyor.

- Avusturya’daki Katolik kilisesi üç ayda 300 dine kabul başvurusu almış. Bunların çoğu Müslümanlardan oluşuyor."

Fehmi Koru'nun: "İslam diye diye, İslam elden gidiyor" tespiti..

Yaklaşık beş ay önce Habertürk ile yollarını ayıran Fehmi Koru, kişisel blog sayfası açtı. "Fehmi Koru Günlüğü" isimli blogundaki ilk yazısında "İslam diye diye, İslam elden gidiyor..." duyurusunda bulunmuşlardı. Yazısında İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu irdeleyen Koru, "İslâm dünyası ‘terör’ ve fanatizm üreten, kendi kendini yönetemeyen, insanlarının rahat ve huzuru İslâm’ın etkisinden uzak ülkelerde aramaya yönelen bir coğrafya görüntüsü veriyor" itirafını yapmıştı. "Türkiye’yi ve bölgeyi terör sarmalından çıkarmak şart" diyen Koru, "Aksi halde, 11 Eylül uğursuz eylemleriyle açılmış olan çığır, AKP iktidarı döneminde, siyasilerimizin en fazla değer verdiklerini kendi ağızlarından duyduğumuz İslâm dininin imajının onulmaz yaralar almasıyla devam edebilir" ifadesini kullanmıştı. Koru, 17-25 Aralık operasyonları sürecine kadar Star gazetesinde yazıyordu. 11 Temmuz 2014'te Star gazetesinden ayrılarak Habertürk'e transfer olan Koru'nun buradaki yazıları 18 ay sürmüş, ama 12 Ocak 2016'da Fehmi Koru ayrılmak zorunda bırakılmıştı.

Koru'nun fkoru.blogspot.com.tr'de "İslâm’ diye diye, İslâm elden gidiyor..." başlıklı yazısında:

"Türkiye’de hemen her alanda dinin merkezi belirleyici olduğu bir dönemden geçiyoruz, ancak etrafımızda gelişen olaylar bugüne kadar hiç görülmemiş yeni bir olumsuzluğu gündeme dayıyor: İslâm Dünyası dışındaki coğrafyada İslâm-karşıtlığı zirve yaptığı gibi, İslâm Dünyası’nın yerli unsurları arasında İslâm’dan toplu uzaklaşmalar görülüyor... Bir süredir yazı hayatından uzak kalmam gelişen olaylara biraz daha serinkanlı ve günlük hayhuydan uzak bir genişlikte bakmamı sağladı. Yazısız geçen sürenin bir bölümünü seyahatlerle değerlendirmem ise, daha önce pek farkına varamadığım global trendlerle beni tanıştırdı. Maalesef ülkemiz de giderek İslâm Dünyası’ndaki olumsuzluklardan etkileniyor, bazen de farkına varmadan yayılan olumsuz imajı pekiştirici katkılarda bulunuyor ve kaygılarım giderek artıyor.

Tarihin şu ana kadar kaydettiği belki de en yaygın ‘ilhad’ hareketinin içine doğru evriliyoruz. İlhad, İslâmi terminolojide ‘dinden çıkmak’ demek. En son din olduğu için başka dinlerden İslâm’a gelenlerin varlığına alışkın olan bizim dünyamız, tek tük örnekler dışında, kendi kültür çevresinden insanların başka dinlere ilgi duymasına pek alışık değildir. Öyle toplu din değiştirme olaylarıyla da karşılaşmamıştır İslâm Dünyası... Guardian gazetesinin değerlendirmesi bir ilkin başlamakta olduğunu haber veriyor. Vaktiyle entelektüelleri arasında İslâm’a geçme yarışına sahne olurken şu yakınlarda ‘İslâm-karşıtı’ havanın etkisini en fazla hissettirdiği ülkelerde...

Geçen haftayı geçirdiğim Berlin’de görüşme imkânı bulduğum kişilerden İslâm ve Müslüman karşıtı havanın giderek yayılmakta olduğu haberini almıştım; ancak Hıristiyanlığa geçişteki artıştan haberdar olabilmem için Guardian’da çıkan yazıyı okumam gerekti: Berlin’in kenar mahallerinden Steglitz’de, Trinity kilisesinin cemaati iki yılda 150’den 700’e fırlayıvermiş... Yeni gelenler Müslüman iken Hıristiyanlığa geçenlermiş... Berlin ve Hamburg’taki kiliseler toplu din değiştirme töreni (vaftizm) için belediyenin yüzme havuzlarını kullanmak zorunda kalmışlar. 2016 yılının ilk üç ayında Avusturya’daki Katolik kilisesi 300 dine kabul başvurusu alınca cemaat şaşırmış. Gazetede başka ülkelerden de bunlara benzer geçiş öyküleri var; daha fazla canınızı sıkmamak için onları aktarmayayım. Din değiştirenlerin bir bölümünün ana hareket noktası, zar zor yol bulduğu ülkenin kendisine ‘mülteci’ statüsü sağlamasını kazanmak amaçlıdır, hiç kuşku yok; ancak hepsinin öyle olmadığı anlaşılıyor. Kaldı ki, ne kadar zorda kalırsa kalsınlar, insanların din değiştirme yoluna gitmeyi hazmetmesi kolay değildir. Özellikle de Müslümanların... Zorda kalmalarının sebebi üzerinde de düşünmek lâzım."

AKP'nin arka çıkıp alkışladığı "Arap Baharı" ve "Ilımlı İslam" safsatalarıyla hem Din hem devlet tahrip edilmişti!

Arap Baharı denilerek 2010 yılında Tunus'ta başlayan eylemler bugün bölge ülkelerini paramparça etmenin eşiğine getirmişti. Bölge ülkelerindeki uygun zemini kullanan emperyalist zihniyet ise Müslüman gençlerin bedenlerini kullanarak, belki yüzyıllarca bitmeyecek kin ve nifak tohumları da ekmişti. Tunus'ta ateşlenen Arap Baharı ile başlayan süreçte silahı seçen muhalif kesimlerin yaşadığı ülkeler bugün edata kan ve gözyaşına teslimdi. Mısır'daki silahsız mücadele ile ülkenin bütünlüğü korunurken aynı şey diğer ülkeler için geçerli değildi. Libya'da Kaddafi'ye karşı silaha sarılan ve Suriye'de aynı senaryoya dâhil edilen Müslüman kitleler, bugün pişman ve perişan vaziyetteydi. Meselenin yönetimi ele geçirmek olmadığı, ülkelerin parçalanmasının amaçlandığı, aradan geçen 6 yıldan sonra şimdi daha da aşikâr bir şekilde görülmekteydi. Siyonist oyun planlayıcıları önce Müslüman kitleleri "diktatörlere" karşı silahlandırıp, daha sonra 'terörist' damgasını vurarak, İslam ve terörizmi bir araya getirmişlerdir. Ortadoğu ülkelerinde bunlar yaşanırken Güney Asya'da da yaşanan zulümlere sadece 'sessiz direniş' ile karşılık veren Cemaat-i İslami'nin Genel Başkan Başdanışmanı Dr. Nurul Amin "Emperyalist zihniyet bizim de elimize silah almamız için ellerinden gelen her şeyi yapıyor, eğer biz de elimize silah alırsak ülkemizi parçalarlar" diyerek Siyonist tertibe dikkat çekmişlerdir.11 Mayıs 2016 günü Bangladeş'in zalim yönetimi tarafından şehit edilen Cemaat-i İslami'nin Genel Başkam Motiur Rahman Nizami'nin idam edilmesini de bu bağlamda değerlendirdiklerini söyleyen Dr. Nurul Amin, kendilerini meşru alandan gayri meşru alana çekmeye çalıştıklarını ancak bu oyuna gelmeyeceklerini söylemiştir. Hareketin en önemli liderlerinin Emperyalist ve Siyonist destekçisi Hükümet tarafından idam edilmesine karşı kendilerinin sessiz direnişe devam edeceklerini de kaydeden Dr. Nurul Amin, "Bizi oyuna getiremeyecekler"diyerek önemli bir mesaj vermişti. Arap Baharı denilen 5,5 yıllık sürecin bakiyesi, Siyonist çete üyelerinin işte bu cümlelerinde gizliydi. İsrail'in güvenliği, İsrail'in geleceği. Bunun karşılığında da tabii olarak İslam âleminin çözülmesi ve Müslüman topraklarının da güvensizliği. Kaosa ve anarşiye teslim edilmiş bir coğrafya, harabeye dönen şehirler, kan deryası haline gelen sokaklar, parçalara ayrılan ülkeler, evini ve yurdunu terk etmiş, mülteci olmuş bir ümmet meydana getirmekti.

Türkiye ile arasında yaklaşık 900 kilometre kara sınırı bulunan Suriye'de yaşananlar ise, Arap Baharı'nın etkilediği ülkeler arasında en dramatik olanıydı. 2011 Nisan'ında, olaylarda hayatını kaybedenlerin sayısı henüz üç haneli rakamlara ulaşmamıştı. Tam da bu sıralarda CIA Başkanı Leon Panetta, gizli bir ziyaretle Ankara'ya gelmiş ve beş gün boyunca başkentte âdeta kamp kurmuşlardı. Söz konusu sınır bölgesinde başta John Mc Cain ve Joe Lieberman olmak üzere, Amerikalı senatörler cirit atmaktaydı. Suriye, 21. asrın gördüğü en büyük iç savaşlardan birine hazırlanmaktaydı. Henüz iç savaşın ilk aylarında, ateşkes ve arabuluculuk teklifiyle Suriye'ye giden Genel Başkan Mustafa Kamalak liderliğindeki Saadet Partisi heyeti bile, iktidar medyası tarafından "Esedci" olarak yaftalanmaktan kurtulamamıştı. Sanki akıllar tutulmuş, gözler kör olmuş, idrakler bozulmuştu. O vakitler AKP elitleri, Amerikalı dostlarından aldığı işaretle, Esed yönetiminin birkaç hafta içinde devrileceğini söylüyor, en yetkili ağızlar Emevi Camii'nde namaz kılınacağını haykırıyordu. Oysa Suriye zaten İslam toprağıydı, kardeş ülkeydi. İç savaş başlayana kadar, Şam medreselerine yolu düşmeyene İslam âlimi bile denmiyordu. Suriye rejiminin de mahiyet bakımından bölgedeki diğer diktatörlüklerden hiçbir farkı yoktu.

Suriye iç savaşı bugünlerde 5. yılını bitirmişti ve bu 5 yılda hepsi de birbiriyle savaşan türlü türlü örgütler üretilmişti. Sınır şehirlerimize füzeler ve roketler gönderildi. En büyük şehirlerimizde Suriye menşeli bombalar patladı, onlarca canımız gitti. Bunun yanında ülke, Amerika ve Rusya gibi şer odaklarının atış poligonu haline getirildi. Altı yüz bine yakın insan hayatını kaybetti. Nüfusun yarısı vatanından edildi. Kalan yarısı da ölümlerden ölüm beğenme konumuna itildi" diyen Yusuf Kandemir gerçeklere tercümanlık etmekteydi.

Ayakkabı kutularında ve mutfak dolaplarında milyonlarca lira kirli ve gizli para saklamak, nasıl bir "Erdem"di?

Arjantin'de 8.5 milyon dolar nakit parayı bir manastırda saklamaya çalışan eski bir bakan suçüstü yakalanmıştı. Eski bakan Jose Lopez, "Parayı manastıra bağışlamak istiyordum" sözleriyle kendini savunmaya çalışmıştı.

Arjantin'in eski Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner'in hükümetinde Kamu İşleri Bakanlığı yapan 55 yaşındaki Jose Lopez başkent Buenos Aires'in 55 kilometre batısındaki "Our Lady of the Rosary of Fatima" manastırının bahçe duvarından plastik torbalara doldurulmuş banknotları içeri atmıştı. Manastırda görevli rahibeler, polise bir adamın manastırın duvarından içeri plastik torbalar fırlattığı ihbarı üzerine manastıra gelen görevliler, üzerinde ruhsatsız 22 kalibrelik tüfek bulunan zanlıyı gözaltına almıştı. Arjantin polisi, gözaltına aldıkları kişinin Kirchner hükümetinde Kamu İşleri Bakanlığı yapmış olan Jose Lopez olduğunu saptamıştı. Arjantin'de Cristina Kirchner hükümetinde Kamu İşleri Bakanlığı yapan Jose Lopez, çuvallara konulmuş 8.5 milyon dolar değerinde dolar ve euro banknotlarıyla yakalanmıştı.

Bu haberi okuyunca Türkiye'deki ayakkabı kutularında ve mutfak dolaplarında saklanan tomar tomar liracıklar, dolarcıklar hatırımıza takılmıştı. Yoksa bunları hatırlamak bile suç mu sayılacaktı?

ABD'de tutuklu bulunan ve kefalet talebi reddedilen İran asıllı Türk vatandaşı işadamı Rıza Zarraf hakkında İran Ankara Büyükelçisi Muhammed İbrahim Taherian Fard çok ciddi açıklamalar ve ithamlar ortaya atmıştı.

İran'ın yeni Ankara Büyükelçisi Fard, İran-Türkiye ilişkileri çerçevesinde gündeme ilişkin değerlendirmeler yaparken: Kara para aklama, ambargoyu delme ve rüşvet iddiaları nedeniyle ABD'de tutuklanan işadamı Rıza Sarraf'ın kefaletle tahliye isteminin reddedilmesiyle ilgili olarak: “Bu şahıs ve bu dava, İran'dan çok Türkiye'yi ilgilendiriyor” diyerek acaba neyi ve kimleri ima etmeye çalışmışlardı?

Bakan Mehmet Şimşek'i, Siyonist odaklardan talimat alma merkezi olan BİLDERBERG'e göndermek, nasıl bir erdem ve faziletti?

Dünyanın emperyalist ve Siyonist "elitlerinin" gizli toplantısı olarak bilinen Bilderberg, bu sene de "çok gizli" olarak Almanya'nın Dresten şehrinde toplanmıştı. 64. kez toplanan Bilderberg toplantısına dünyadan yaklaşık 150 "davetli" katılırken; Türkiye'den ise Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nden Senem Düzgit Aydın ve Kadir Has Üniversitesi'nden Soli Özel davet edilmiş bulunmaktaydı. Çok sayıda protestoya da hedef olan Bilderberg toplantıları, küresel siyasi ve ekonomik sistemin "üst aklı" olarak tanınmaktaydı!

Yaşar Okuyan'dan flaş Erdoğan desteği!

Eski Çalışma Bakanlarından, bir zamanlar hızlı MHP militanlarından olan, sonra ulusalcılığa kayıp Kemalist Komünistlerin safında yer alan ve Ulusal kanalda program yapan Yaşar Okuyan'ın "17-25 Aralık'ta hedef Erdoğan'ı devirmekti" diyerek Sn. Cumhurbaşkanını sahiplenmesi dikkat çekiciydi. Oysa yıllar boyu şiddetle eleştirmiş ve AKP bahanesiyle Milli Görüş'e yüklenmişti.

Eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan şimdi, 17-25 Aralık sürecinde hedefin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı devirmek olduğunu söylemekteydi. Yaşar Okuyan, KRT TV’de gazeteci Çağlar Cilara'nın konuğu olduğu Programda 17-25 Aralık operasyonu ve Türkiye’nin şu anki terör politikasını değerlendirirken: "17-25 Aralık'ta hedef Tayyip Erdoğan'ı düşürmekti. Buradan denediler olmadı, oradan denediler olmadı" ifadesini kullanarak "Erdoğan'ı devirmek isteyen güçler çok farklı yöntemler deneyebilir. Hatta siyasi suikastlar bile yapılabilir.” iddiasını gündeme getirmişti. Yaşar Okuyan daha da ileri giderek: "Tayyip Erdoğan'ı indirirseniz, Türkiye daha 30 yıl ABD ve İsrail'in kucağından inemez" demişti. Oysa bundan bir kaç gün sonra Türkiye ile İsrail uzlaşıvermişti.

Türkiye- İsrail anlaşması tamam gibiydi!

Altı yıl önceki Mavi Marmara olayından sonra dibe vuran Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi için iki ülke yetkilileri arasında sürdürülen görüşmelerde sona gelinmişti.. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Türk ve İsrail heyetleri tazminat miktarı ve aktarımı konusunda genel çerçeve itibarıyla uzlaşma gerçekleştirilmişti. Ancak İsrail’in, özellikle Türkiye’nin Hamas ile arasına mesafe koyması ve İstanbul’daki Hamas ofisinin kapatılması konusunda yoğun direnç göstermekteydi. Tazminat şartının da yerine getirilmesiyle iki ülke arasında büyükelçilerin karşılıklı olarak atanması beklenmekteydi.

Gazze ablukasının tamamen kaldırılması kısa sürede mümkün olmasa da, İsrail’in Türkiye tarafından sağlanacak inşaat malzemelerinin doğrudan Gazze’ye sokulmasına, gemi yanaştırılarak elektrik ve su sağlanmasına güya müsaade edilecekti. Türkiye ile İsrail yakınlaşması hem Doğu Akdeniz’deki enerji politikaları hem de Suriye, Irak, Yemen ve Libya’daki istikrarsızlık ortamı nedeniyle, Büyük İsrail hayali ve BOP hedefi açısından kritik önem taşıdığı bilinmekteydi.

Katil ve terörist İsrail'e diz çökenlerin Hüsamettin Gül Hoca'ya diklenip hakarete yönelmeleri, aslında AKP'nin gerçek karakteriydi. Anlaşıldı bunlar İsrail'e güvenmekteydi ve şımarmaları bu yüzdendi!

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Kürt Açılımı; ERDOĞAN’IN MI, ÖCALAN’IN MI PLANIDIR?
  • Abdullah Öcalan’ı, Türkiye mi ele geçirmişti, yoksa sinsi amaçlar...
Devami
Sinsi ve Siyonist Safsata: TÜRKİYE'DE TÜRK YOKMUŞ!?.
  Emperyalizm bu propagandalarla neyi amaçlıyor? "İnsanlar kendilerini nasıl tanımlıyorsa...
Devami
BAYKAL'IN ÇARŞAF YAKLAŞIMI TARİHİ BİR ADIMDIR!
Bazı İslami simgeler (şeair ve alamettir), "temsil etme" özelliği nedeniyle,...
Devami
IRAK'TAN ÇEKİLME TUZAĞI VE İSRAİL'İN TÜRKİYE SALDIRISI
  Irak'ta yeni oyun; çekilme tuzağı kuruluyor! Bush'un ardından ABD...
Devami
TÜRKİYE ASLA GERİ ADIM ATMAMALI TERÖRÜN BELİNİ KIRMADAN DURMAMALIYDI
Rahmetli Erbakan Hocamızın Dediği Gibi: “Gâvur Sözden Değil Ancak Güçten Anlardı!...”         ...
Devami
BİN LADİN BİLMECESİ
Siyonist Biden kabadayılık satıyordu! ABD'nin Yahudi asıllı Siyonist Başkan Yardımcısı Joe...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 606

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR