Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2221
mod_vvisit_counterDün3126
mod_vvisit_counterBu Hafta27122
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay125037
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16763012

IP'niz: 34.200.252.156
Bugün: 29 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189101

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

Küçük Kızların Evlendirilmesi HEM İSLAM’A HEM İNSANLIĞA AYKIRIDIR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

İslam, “Fıtrat” Dinidir ve Allah Yapısıdır!

Fıtrat; Arapçada bir şeyi uzunlamasına ve doğru orantılı yarmak (Fatrun) ve hamuru yoğurup, mayalanmasını beklemeden ekmek yapmak (Fatertü-l-acin) [Not: (Anadolu’da hâlâ bu FETİR ekmek tabir olunmaktadır) kökünden gelen: İlk yaratma (ibda ve inşa), yaratılış amacına ve esaslarına uygun olma, insan tabiatına, yani biyolojik ve psikolojik doğasına yatkın bulunma anlamlarını taşır.]

“Bu nedenle Sen yüzünü (ve yönünü) tam bir teslimiyetle Hakk Din’e çevir; Allah'ın (beşer tabiatına uygun olarak gönderdiği) Fıtrat Dinine (ve İslam düzenine) dön ki, (Cenab-ı Hakk) insanları ona göre (fıtrat dinine, doğal ve sosyal dengelere uygun şekilde) yaratmıştır. Allah'ın yaratması (ve kanun koyması) değiştirilemez. (Çünkü fıtrat esaslarına aykırılık felaketlere yol açacaktır.) İşte dimdik ayakta duran Hakk Din budur. Fakat insanların çoğu (gerçeği) bilmezler (ve öğrenmek istemezler, bu yüzden hidayetten mahrum kalmışlardır).” (Rum: 30) ayeti kerimesi de bu gerçeği hatırlatmakta, İslam’ın fıtrat dini olduğunu vurgulamaktadır. Yani Kur’an fıtrat Dininin kitabıdır, insanın doğal ve sosyal yapısına ve yaratılışına uygun kurallar barındırmaktadır. Hz. Peygamber Efendimiz ise bu İlahi ve fıtri kanun ve kuralları, hâşâ iptal için değil, izah ve irşat için, bizzat yaparak ve yaşayarak en güzel örnek olmak üzere gönderilmiş bulunmaktadır.

Vicdan ise, bozulmamış, yamuklaştırılıp yozlaşmamış insan fıtratının verdiği doğal ve doğru tepkiler olmaktadır. Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin; “Müftüler fetva verse de, siz yine vicdanınıza danışınız” uyarısı da fıtrata-vicdana güvenilmesi ve bunlara uygun hareket edilmesi gereğini emir buyurmaktadır.

Çünkü fıtrat: bütün insanların, insan olmaları bakımından varlık gayelerine esas olan, hepsinde ortak bulunan genel yaratılış yasalarıdır. Her bir canlının kendisine özgü yaratılış özellikleri ve esasları vardır. Canlılar bu yaratılış yasalarına uygun davranmaktadır. Buna göre canlıların tehlikelerden nasıl korunacağı, açlıklarını gidermek için ne yapmaları, barınaklarını nasıl kuracakları ve diğer canlı türleriyle ilişkilerini nasıl sürdürmüş olacakları, Allah tarafından tabiatlarına yerleştirilmiş bulunmaktadır. Örneğin; bir civcivin yumurtadan çıkar çıkmaz yerde taneler araması, bir inek yavrusunun doğar doğmaz annesini emmeye çalışması vb. bunların hepsi canlıların fıtratlarının, yani yaratılış kanunlarının bir icabıdır. Eğer bunların tersi olursa, fıtratta bir bozulma durumu ortaya çıkacak ve hayatın dengesi bozulacaktır. Bu gerçek Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: “Rabbimiz her şeye yaratılışını (varlığının icabını, fıtrat kanunlarını ve yaşam koşullarını) veren ve sonra hidayet (hayır ve hizmet) yolunu Gösterendir” yanıtını vermişti...” (Taha: 50)

Fıtrat; insanda Hakkı, doğruyu, hayırlı ve yararlı olanı kabul etme yeteneğinin potansiyel olarak varlığıdır. Bu anlamda, İslam dini ile fıtrat arasında yakın ilişki vardır: “(Ey Resulüm!) Öyleyse Sen (ve ümmetin), Allah'tan (bir takdir olarak) geri çevrilmesi mümkün olmayan gün (ölüm ve kıyamet) gelmeden önce, yüzünü dimdik ayakta duran (Hakk) Dine çevir. (Ve İslam’da sebat et ki, zaten) O gün (ahirette mü’minlerden) ayrılıp bölünecekler (ve layık oldukları cehenneme gireceklerdir).” (Rum: 43) ayetinden, insanların tabiatında Allah’a inanma meylinin, iyilik ve kötülük kriterinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. İnsanoğlu bir musibetle karşılaştığı zaman, yüce bir varlığa sığınma ihtiyacı duymakta, yararlı ve zararlı şeyleri ayırt etme duygusuna sahip bulunmaktadır. Hz. Peygamberden gelen bir rivayetten de “fıtrat”ın; Allah’ı ve İslam’ı kabul etme yeteneği olduğu anlaşılmaktadır. “Her insan fıtrat üzere (Allah’ın varlığını ve birliğini kabule eğilimli olarak) dünyaya gelir. Bundan sonra ebeveyni onu Yahudi, Hristiyan ve Mecusi (veya başka bâtıl bir din ve düşünceden) yapar.” Buradan, kişinin inanç seçiminde çevresinin önemli payı olduğu da vurgulanmaktadır.

Evet, fıtrat; “yaratılış” amacına ve esaslarına münasip İlahi kanundur. Bütün insanların özünde mevcut olan “doğru”ya yatkın olma durumu; fazla zorlanmadan “doğru”yu fark edebilme duygusu da fıtrata uygunluktur. Fıtratta; aklın, duygunun ve sezginin birlikte etkin olması söz konusudur. Bu sebepten, fıtrata dayalı değerlerde ve bu değerlerle ilgili bilgilerde, insanlar arasında anlama ve kavrama bakımından düzey ve derece farkı olmasına karşın, keyfilik ve görecelilik belirleyici sayılmaktadır. İnsan, aklını doğru kullandığı zaman, Allah’ın Var ve Bir olduğunu kavrayabilecek şekilde yaratılmıştır. Buhari ve Müslim’de geçen, “her çocuğun fıtrat üzere yaratıldığı”nı belirten Hadis’te, her insanın fıtraten hakikati bulabilecek şekilde yaratıldığı vurgulanmaktadır. Gerçekten de, aklını doğru kullanmayı başarabilen, sezgilerini iyi değerlendiren, vicdanının sesini dinleyen her insanın, hakikati bulma imkânı vardır. İslam’ın, fıtrat ile yani yaratılışın yasaları ve bu yasalara uygun olan, doğal olan şeylerle çelişmesi ve çatışması, akla ve Kur’an’a aykırıdır. Fıtratın sonradan çevresel etkiler ve şeytani dürtülerle bozulması ayrıdır ve bu konuda Kur’an, ciddi olarak uyarmaktadır: “İnsanların kendi ellerinin kazandığı (tahribat ve talanlarının yol açmasıyla, doğal ve sosyal yapıyı bozmaları) dolayısıyla, karada ve denizde (nice) fesat ortaya çıktı (çıkacaktır). Umulur ki, (fesatlık ve fırsatçılık yapıp doğayı tahribattan) dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını (felaket ve musibet olarak) kendilerine tattırmaktadır. [Not: Bu yüzden deprem ve sel gibi çeşitli afetler ve felaketler yaşanmaktadır. Faiz ve rant ekonomisi de emek ve üretime dayalı doğal ve doğru iktisadi hayatı temelinden bozmakta ve hayatı yozlaştırmaktadır.]” (Rum: 41)

Bu kadar girişten sonra, herkesin fıtratına, vicdanına, imanına ve iz’anına soruyoruz: İddia edildiği gibi; 6-9-12 yaşındaki kız çocuğunu gelin edecek ve evlenmek üzere isteyenlere verecek bir baba-ana var mıdır?

Hayır, elbette yoktur. Böyle bir insan asla çıkmayacaktır; çünkü fıtrata, yani insan tabiatına (doğal ve sosyal yapısına) aykırıdır. Dolayısıyla, fıtrat dini olan İslam’a da tamamen zıt ve fasit bir yaklaşımdır. Bu asılsız ve ahlâksız iddiaları, “Dini fetvalar ve âlimlerin cevazları” gibi sunmaya çalışanlar, eğer rivayetçi ve taklitçi basit bilgiçlik budalası değillerse, mutlaka ruh hastalarıdır.

Bu fasit fetvaları, “İslam’ın esasları ve cevazları” gibi aktaran zevata sormak lazımdır: Sizin 6 (altı) yaşındaki, hatta 9, 10 veya 12 yaşındaki, henüz anasınıfı bebeğinizi veya ilkokul talebenizi gelin almak üzere evinize kız istemeye gelenleri nasıl karşılar ve nasıl uğurlarsınız? “Hay hay, hoş geldiniz, safalar getirdiniz, İslam’ın izin verdiği bir konuda boynumuz kıldan incedir, buyurun alıp götürün, 6 yaşındaki kızım sizin gelininizdir!” diyecek kadar vicdansız, ayarsız ve arsız bir insan mısınız, yoksa en azından bu sapkın ve şaşkın kişileri evinizden kovar mısınız?

“İslam’da evlilik yaşı konusunda belirlenen bir sınır bulunmamaktadır” (El-Hindi 14. C. Sh: 276) gibi, hem fıtrata (İlahi yaratılış kurallarına) hem de Kur’an’a ve Resulüllah’a aykırı fetvalar hatırına, 6 veya 12 yaşındaki bebeğini gelin verecek bir baba, kız çocuklarını diri diri gömen müşriklerden daha aşağı ve acımasızdır. Bu tür fasit fetvaları veren âlimler, başka pek çok konuda hayırlı ve yararlı kanaat ve içtihatlar ortaya koymuş olsalar da, bu konuda yanıldıkları ve yanlış yaptıkları açıktır ve zaten onların hiç yanılmayacakları iddiası imana ve İslam’a aykırıdır.

“İslam âlimlerinin birçoğuna göre, erginlik çağına girmemiş bir kız çocuğunun uygun bir kimseyle evlendirilmesi caiz bulunmaktadır. ‘(Yaşlılık sebebiyle) Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş (menopoza girmiş veya ameliyatla aybaşı özelliğini yitirmiş) bulunanlarla; (ve yine evlenme çağına geldiği halde tıbbi nedenler ve fıtri -doğuştan gelen- bazı engellerle) adet görmemiş olanların iddet (bekleme süre)leri ise -eğer şüpheye düşecek olursanız- (biliniz ki) üç aydır…’ (Talak: 4) mealindeki ayette yer alan “Henüz âdet görmeyenlerin de süreleri böyledir” ifadesi, âdet görmemiş kız çocuklarının da evlendirilebileceğine delil sayılmıştır. Bazen küçük yaştaki kızı evlendirmek bir maslahata binaen yapılır. Baba, uygun talibi kaçırdığı takdirde, bir daha öyle bir kimseyi bulmayabilir endişesiyle kızını evlendirmesi, maslahata uygun bulunmaktadır. Maslahat ise, şer’î bir delildir.” (Bak: V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 7/179-180) İddiaları temelden yanlıştır, İslam’a ve fıtrata aykırıdır. Önce Talak Suresi 4. ayetindeki “Vellai lem yehidne” ifadesinin, “(boşanan) kadınların âdetten kesilmelerinin iddet süreleri 3 aydır” hükmüne bağlanıp, “Henüz âdet görmeyen (küçük kızların da iddetleri) böyledir” diye mana verilip tercümesini yapmak; bunu da henüz buluğa ermemiş kız çocuklarının evlenebileceğine delil saymak, açık bir yanılgıdır, kasıtlı yapılırsa vahim bir hata ve saptırmacadır. Çünkü ayetin bu kısmında, “Henüz âdet görmeyen (küçük kızları) değil, evlenme çağına geldiği halde bazı tıbbi nedenler veya fıtri (doğuştan gelen) engellerle âdet görmeyen kadınlar” anlatılmaktadır. Kaldı ki ayetin aslında, “henüz” karşılığı bir kelime kullanılmamıştır. Talak 4. ayetin doğru ve uygun meali şöyle olmalıdır:

“(Yaşlılık sebebiyle) Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş (menopoza girmiş veya ameliyatla aybaşı özelliğini yitirmiş) bulunanlarla; (ve yine evlenme çağına geldiği halde tıbbi nedenler ve fıtri -doğuştan gelen- bazı engellerle) adet görmemiş olanların iddet (bekleme süre)leri ise -eğer şüpheye düşecek olursanız- (biliniz ki) üç aydır. Hamile kadınların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları ile sona ulaşır). Kim Allah’tan korkup (haksızlık ve hayâsızlıktan) sakınırsa (Allah) ona (her) işinde bir kolaylık kılacaktır. [Not: Nisa Suresi 6. ayeti; kızlar için “nikâh-evlenme” çağının; “büluğa-ergenliğe” erişmeleri şartından öte; rüşd’e, yani akli ve bedeni olgunluğa ulaşmış olmalarını da şart koşmaktadır. Bu nedenle çocuk evlilikleri İslam’a da insanlık fıtratına da aykırıdır. Hz. Peygamberimizden sonra kaç yıl yaşadığı ve kaç yaşında bu dünyadan ayrıldığı tarihi belgelerle hesaplandığında Aiyşe validemizin Aleyhissalatü Vesselam Efendimizle 18 (on sekiz) yaşında evlendiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü sağlam kaynaklara göre Hz. Fatıma ile aynı yılda (M.605) doğmuşlardır.](Talak: 4)

Kaldı ki Nisa Suresi 6. ayeti; kızlar için “nikâh-evlenme” çağının, “buluğa-erginliğe” erişmekten öte; Rüşd’e, yani akli ve bedeni yetişkinliğe de ulaşmış olmalarını şart koşmaktadır. Bu nedenle çocuk evlilikleri İslam’a da insanlık fıtratına da aykırıdır. Hz. Peygamberimizden sonra kaç yıl yaşadığı ve kaç yaşında bu dünyadan ayrıldığı tarihi belgelerle hesaplandığında, Aişe validemizin Aleyhisselatü Vesselam Efendimizle 18 (on sekiz) yaşında evlendiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü sağlam kaynaklara göre, Hz. Fatıma ile aynı yılda (M. 605) doğmuşlardır.

Evet, Nisa Suresi 6. ayetinde: kızlar için nikâh=evlenme çağının, buluğa-erginliğe erişmeleri şartından öte, RÜŞD’e yani akli ve bedeni olgunluğa ulaşmış olmalarını da şart koşması üzerinde yoğunlaşmalıdır. Bu nedenle çocuk evliliği, İslam’a da insan fıtratına da aykırıdır.[1]

Yetimleri, nikâha erişecekleri büluğ çağına kadar (bekleyip-eğitip) deneyin; şayet kendilerinde bir ‘rüşd’ (fiziki ve akli olgunlaşma) gördünüz mü, hemen onlara mallarını (geri) verin. (Rüşde, yani bedeni ve beyni yetişkinliğe erişmemiş küçük yaştaki kız ve erkek çocukların evlendirilmesi caiz ve münasip değildir. Emanet aldığınız mallarını) Büyüyecekler (ve geri isteyecekler) diye israf ile çarçabuk yemeyin. (Yetim malları konusunda) Zengin olan iffetli ve müstağni olmaya (hak yemekten sakınmaya) çalışsın, yoksul olan da artık ma’ruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yiyip harcasın. Mallarını kendilerine (yetimlere geri) verdiğiniz zaman, onlara karşı şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeterlidir. (Nisa: 6)

Bugün IŞİD (DAEŞ) denen fesat ve tahribat şebekesinin fiili arkacıları ve kışkırtıcıları Amerika ve Avrupa ise, fikri dayanakları da bu tür fasit fetvalar ve kitaplardır.

İslam âlimlerinin bazılarına göre, erginlik çağının tespiti, kadınlar için âdet görmek, erkekler için de ihtilamdır. Kadın için âdetin en erken başlangıcı dokuz yaş (erkekler için on iki yaş) civarıdır. Bu duruma girmiş kadın ve erkekler, ergin ve mükellef sayılmıştır. Bu haller görülmediği takdirde, erginlik çağı on beş yaş olarak saptanmıştır. (bk. Reddu’l-muhtar, 1/306-307; Cezerî, el-Fıkhu ala’l-mezahibi’l-arbaa) Oysa yaş itibariyle erginlik çağını kadınlar için on yedi, erkekler için on sekiz - on dokuz yaşları kabul eden âlimler de vardır. (bk. Mebsut, 7/260-şamile) Kaldı ki, âdet başlaması farklı, evlenme çağı ve şartları ise ayrıdır.

Hz. Aişe’nin evlenme yaşı ve tarihi gerçeklerin çarptırılması!

Hz. Aişe’den aktarılan: “Ben altı -bir rivayette yedi- yaşında iken, Hz. Peygamber (SAV) benimle evlendi, dokuz yaşında da benimle birlikte oldu”[2] haberi, doğru anlaşılmamış ve uygun yorumlanmamıştır.

1- Önce Araplarda, kız çocukları, âdet gördükten sonraki yaşları ile tanıtılırdı.[3] Bu nedenle rivayetlerde geçen bilgileri, buna göre değerlendirmek lazımdır. Ayrıca Hz. Aişe’nin on yedi-on sekiz yaşlarındayken evlendiğini gösteren başka sağlam bilgiler de vardır.

2- “Dininizin üçte birini Aişe’den alırsınız.” (Mebsut, 5/493) manasına gelen Hadis-i Şerifin işaret ettiği gibi, İslam dininin üçte birini ümmete öğretecek bir öğretmenin, uzun bir süre Hz. Peygamber’e (SAV) öğrencilik yapması ve arkadaşlık kurması ve öğrendiklerini ümmetin kadınlarına ve erkeklerine aktarması için; Nisa: 6. ayetinde buyurduğu ve şart koşulduğu gibi, hem beden hem beyin gelişimi olarak 9 (dokuz)’dan çok daha büyük bir yaşa ve “Rüşd” olgunluğuna ulaşmış olması lazımdı.

Hz. Aişe validemizin evlilik yaşı ile ilgili olarak farklı kişi ve kaynaklardan birbirine aykırı ifadeler yer almaktadır. Hz. Peygamber Efendimizin kızı Fatıma ve Aişe’nin kız kardeşi Esma'ya ait rivayetler üzerinden, Aişe’nin doğumu ve evlilik yaşı ile ilgili farklı rakamlar, çıkarımlar yapılmaktadır. Titiz araştırmalar sonucu bizim kanaatimiz, Hz. Aişe’nin evlilik yaşının 18’den fazla olmasıdır. Bazı tarihçilerin ve bibliyografların tespitine göre, Hz. Aişe, Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma ile yaşıttır. Hz. Fatıma ise, Nübüvvetten 5 yıl önce doğmuşlardır. Hz. Muhammed (SAV) Peygamber olduktan itibaren 13 yıl Mekke'de kalmıştır. Peygamber hicret ettiği zaman, Hz. Aişe 18 yaşında olmalıdır. Peygamber Medine'ye göçtükten iki yıl sonra Aişe ile evlendiğine göre, (el-İsâbe: 4/359) demek ki evlendiği zaman Hz. Aişe en az 19’u aşmıştır. Ayrıca Hz. Aişe, Peygamber'le nişanlanmadan önce, Cübeyr ibn Mut‘im’e nişanlanmıştır. Bu da onun; Peygamber, kendisini istemeden önce evlenecek yaşta olduğunun başka bir kanıtıdır. Bu yaş da herhâlde dokuz yaşından çok daha fazladır. Hatta Süleyman Ateş’e göre; demek ki Peygamber istediği zaman Hz. Aişe, en azından evlenecek çağ olan 15 yaşlarında bulunmaktadır.

Hz. Aişe validemizin evlilik yaşı ile ilgili ileri sürülen görüşlerden birisi de, o dönemde kızların yaşının âdet görmeye başladıktan itibaren sayılmaya başlanmasıdır. Buna göre rivayetlerde belirtilen 6 ve 9 yaş Hz. Aişe'nin âdet gördükten sonraki yıllarını yani 16 ile 19 yaşlarını çağrıştırmaktadır.

İslam düşmanları, en son olarak Talak Suresi 4. ayetteki "hiç ay hali görmeyen kadınlar" kelimesinin, “küçük kızlar olduğu” yanlışına kapılanların iddiaları istikametinde, İslam’da küçük yaştaki kızlarla evliliğe izin verildiğini sanıp saldırmaktadır. Oysa; "Ay hali görmekten kesilen ve hiç ay hali görmeyen kadınlarınıza gelince, onların iddeti, üç (takvim) ayı olacaktır; hamile olanların iddetleri ise, doğum yaptıklarında sona erecektir" (Talak: 4) ayetini doğru anlamak lazımdır. Çünkü evli kadınlar boşanma aşamasına gelince, stres-gerginlikten de âdetten kesilmeleri olasıdır. O zaman ne yapacak iki taraf. Kadın psikolojisinin normalleşip, sonra 3 ay geçmesini mi bekleyip duracaktır? İşte Allah burada konuya açıklık getiriyor: Tıpkı âdetten kesilen yaşlı kadın veya hamile kadınlar gibi, artık âdet görmeyen bu tür kadınların ve yine tıbbi nedenler ve fıtri (doğuştan gelen) engellerle âdet görmeyen kadınların da iddeti 3 aydır. Konu bu kadar açıktır.

Ayrıca ayet, 3 tür kadından bahsediyor; 1- Âdetten kesilen yaşlı kadınlar, 2- Hiç âdet görmeyen kadınlar, 3- Hasta ve hamile olan kadınlar. Sıralamaya bakınca her kadının içinde olabileceği 3 dönem ve her dönemdeki kadınlar da "yetişkin" konumundadır. Bu gayet doğal sıralama yerine, yaşlı ile hamile kadın arasında nasıl küçük yaşta çocuk kızlar eklenebiliyor, hayret etmemek imkânsızdır. Zaten bu tür iftirayı yapanlar da: “Kur’an küçük çocuklarla evlenmeyi teşvik ediyor diyemesek de…” diyerek Kur’an’dan başka yorumları esas alarak bu tür iddialarda bulunmaktadır.

Muhammed Esed, yazdığı “Tefsirul Mesaj” adlı ünlü eserinde hiç ay hali görmeyenden kasıt olarak; "yani, herhangi bir fizyolojik sebepten dolayı hiç ay hali görmeyen" açıklamasını yapmıştır. Ve yine Milli Gazete yazarı Mahmut Toptaş da; “Şifa Tefsiri” adlı eserinde bu ayetin açıklamasında kız çocuklarından hiç bahsetmeyip, "aybaşı görmeyen kadınlar" ifadesini kullanmıştır. Ünlü tefsir âlimi Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kur’an Dili” adlı tefsirinde, küçük kızdan kasıt olarak yaş sınırını 17 yaş olarak vermekte ve: "Gerek on yedi yaşından küçük olup, henüz buluğa ermemiş olduklarından dolayı hayız görmemiş olanları ve gerek buluğ yaşının en üst sınırı olan on yedi yaşını geçmiş, binaenaleyh yaş itibariyle buluğa ermiş oldukları halde âdet görmeyenleri kapsamaktadır" tespitini yapmaktadır. Meşhur Mebsut, 7/260- şamile aynı kanaatler yazılmaktadır. Prof. Dr. Hamdi Döndüren, “İslam ilmihali” adlı eserinde, bu yaşı 18 olarak saptamış ve bu yaşta hâlâ âdet görmeye başlamayanların, âdet görmüş gibi kabul edileceğini vurgulamıştır. Zaten âdet görmemek demek, hamile kalamamak anlamındadır. Yani cinsel birleşmede kadın açısından bir sorun yaşanmayacaktır.

İbn Şübrüme (ö.144/761) Osman el-Bettî (ö.143/760) gibi müçtehitler küçüklerin bizzat evlenmelerinin de, velileri tarafından evlendirilmelerinin de caiz ve muteber olmadığı kanaatini paylaşmışlardır. "Yetimleri nikâh çağına kadar deneyin..." (Nisa: 6) mealindeki ayet, evlenme ehliyetini belli bir çağa bağlamıştır. Kişilerin bizzat evlenme akdini yapmalarının muteber olduğu çağ, evlenme rüştüne erdikleri çağdır. Aile kanunu İslami esaslara dayalı bulunan Osmanlı’nın son zamanında, küçüklerin evlenmeleri ve velileri tarafından zorla evlendirilmeleri yasaklanmıştır. 1917 tarihli Aile Kararnamesi (A.K.) ikinci içtihadı kanunlaştırmış (md. 6) ve küçüklerin evlendirilmelerinin cevazı hükmünü yürürlükten kaldırmıştır.

Ayrıca insanlık âleminde -şeytanı kendine ilah edinen- sapıklar hariç, çocuk yaştaki kız çocuklarına karşı şehevî duyguların kabarmaması, Allah’ın insanların vicdanlarına yerleştirdiği fıtrî bir tavır ve uyarıdır. Bu özelliği insana yerleştiren yaratıcının, Kur’an’da böyle şeylere izin vermeyeceği açıktır. Velhasıl Kur'an-ı Kerim’de, evlilik için "Buluğ + Rüşd" şart koşulmaktadır. Mesela 13 yaşını ortalama buluğ yaşı kabul etsek, bir kızımız 4-5 sene geçtiği halde hâlâ hayız görmeye başlamamış ama "rüştünü" ispat etmiş ise, en az 18 ve sonrası yaşlarda evlilik yükünü taşımaya hazırdır.

Nisa Suresi 6. ayetinde: "Sorumluluğunuz altındaki yetimleri evlenebilecekleri yaşa gelinceye kadar deneyin; sonra aklen olgunlaştıklarını tespit ederseniz -Rüşt- mallarını onlara iade edin; (sakın,) onlar büyümeden önce, aceleyle ve müsrifçe harcayarak mallarını tüketmeyin" buyrulmaktadır. Evet, Kur’an yetimlere ancak akıl baliğ olduktan sonra, bir de ayrıca rüştlerini ispat ettikleri olgunlukta onlara mallarını vermemizi hatırlatmaktadır. Buluğ çağına girmeyi yeterli görmeyen İslam, aklen ve bedenen olgunlaşıp, rüştünü ispat etmeyi de ön şart olarak koşmaktadır.

Evlenme kararında, "Dul kendine velisinden daha ziyade maliktir, bekârın ise rızası alınır." (Buhârî, Nikâh, 41; Ebû Dâvûd, (Avnu'l-Ma'bûd, II, 197) kuralı esas alınmıştır.

Ensar’dan Hidame’nin kızı Hansa, Hz. Aişe’nin huzuruna gelip şikâyette bulunmuşlardır. “Babam itibarını arttırmak için, beni kardeşinin oğlu ile evlendiriyor. Ben ise istemiyorum.” deyince Hz. Aişe, “Resulüllah (SAV) gelinceye kadar bekle” diye oturtup Resulûllah (SAV) teşrif edince, Hz. Aişe durumu O’na anlatmıştır. Resulüllah (SAV) hemen kızın babasını çağırtmış ve evlenme yetkisini kıza verdiğini açıklamıştır. Bunun üzerine Hansa, Resulüllah’a (SAV) şu itiraflarda bulunmuşlar ve: “Ya Resulüllah! Ben babamın yaptığı bu nikâhı kabul ediyorum, ancak babaların, kızlarına evlilikte böyle yetkisinin olmadığını bildirmek istedim.” (Neseî, Nikâh: 36) deyince mesele karara bağlanmıştır.

Ebû Hanîfe'ye göre; bulûğ çağına gelmiş bir kızı, hiçbir kimse zorla evlendirmeye kalkışamayacaktır. İmam-ı Azam'a göre: Kızın rızası alınmadan yapılan evlendirmeler hükümsüz sayılmıştır; çünkü Resulüllah (SAV): "Açıkça izin alınmadan dul kadınlar, rızaları anlaşılmadan ise bekâr kızlar evlendirilemez" buyurmuş, "Onun rızası nasıl anlaşılır?" sorusunu da "sükûtu ile" cevaplamışlardır. (Buhârî, Nikâh, 40) İmam Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre bulûğ ve rüşt çağındaki bir kız, velisinden izin almadan ve bizzat irade beyanı ile evlenebilir durumdadır. Bunu engelleyen bir delil bulunmadığı gibi, ehliyet mefhumu da bunu gerekli kılmaktadır; malı üzerinde serbestçe tasarruf hakkı bulunan şahsın, kendisi üzerinde de tasarruf hakkı olacaktır. İmam Mâlik ve İmam Şafiî'ye göre bulûğ ve rüşt çağına gelmiş de olsa kız ve kadınlar, velilerinin izni olmadan ve bizzat irade beyanlarıyla evlenmeleri sakıncalıdır, bundan dolayı en iyisi, iki tarafın da -Kız ve velinin- görüşünün alınmasıdır.

Ve yine kız veya erkek, ölüm, şiddetli dayak veya uzun müddet hapis tehdidiyle nikâh akdine zorlanırlarsa, yapılan evlenme akdi fasit sayılmıştır. Resulüllah (SAV) bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “Cenab-ı Hak, hata, unutma ve zorlanma ile yapılan amellerden dolayı ümmetimi, Benim için affetti.” (İbni Mâce, Talâk: 16)

Özetle: Talak Suresi 4. ayetine ister küçük kız anlamı verilsin, ister belirli bir fizyolojik neden kastedilsin, Kur’an kızların -ve erkeklerin- evlilik için "buluğ ve rüşt" şartını aramaktadır. Önyargılı ve kötü kasıtlı insanların çamur atma gayretleri, sadece kendi kısır döngüleri içinde at gözlüğü ile olayları yorumlama çabalarıdır. “İslam üstündür, çünkü her şeyi en iyi bilen ve adaletle hükmeden Allah’ın kanun ve kurallarıdır", bundan gerisi sadece lafı güzaftır. Küçük yaştaki çocukların evlendirilmeleri Dinen ve vicdanen yanlıştır ve yasaktır. Evlenme için buluğ çağına ulaşmak yeterli sayılmamış, "reşit olmak" şartı da aranmıştır. Rüşt yaşı ise; bölgelere göre değişebileceğinden farklı yaş uygulamaları olsa da, on sekiz ve altındaki çocukların reşit olması imkânsızdır.

E. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez: “Çocuklara yönelik istismar vurgusu yaparak, aylardır bu ülkede çocuk istismarını konuşmaktayız ve bu hepimizi insanlığımızdan utandırmaktadır. Çocuk istismarı öyle bir azgınlıktır ki, eğer bugün kıyamet kopacaksa yeryüzünde, çocuklara karşı işlenen istismar suçlarından dolayı kıyamet kopacaktır” uyarısında bulunmuşlardır. Aile haftası dolayısıyla (14 Mayıs 2016) Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün organize ettiği, “Mahremiyet Bağlamında Sosyal Medya ve Aile” forumu, E. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in açılış konuşmasıyla başlamıştı. Sn. Mehmet Görmez’in bu vesileyle tam da yeri gelmişken: “Yanlış Kur’an ve Sünnet te'villeriyle ve hele gelenek-görenek töreleriyle, küçük yaştaki kız çocuklarının evlendirilmeleri sonucu oluşan sosyal tahribatlara ve ruhsal travmalara da keşke değinseydi!” temennimizi de aktarmış olalım.

Çocuk evliliklerinin tanımı ve tahribatları

Çocuk yaşta evliliği tanımlayabilmek için, öncelikli olarak çocuğun kim olduğuna bakmak lazımdır. Türkiye’nin de taraf olduğu “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”ye göre; (18) yaşın altındaki herkes (bebek, çocuk, ön ergenlik ve ergenlik dönemindeki kişiler) çocuk olarak tanımlanmaktadır. Hatta AKP Hükümetince (3 Temmuz 2005) tarihinde kabul edilen “Çocuk Koruma Kanunu”na göre ise, “daha erken yaşta ergin olsa bile, on sekiz yaşını doldurmamış kişiler” çocuk sayılmıştır. Buradan hareketle 18 yaşından önce yapılan evlilikler “çocuk evlilikleri” ve on sekiz yaşından önce evlenen kız çocukları ise “çocuk gelin” olarak tanımlanmıştır.

Erken yaş evlilikleri, evlendirilen bireyden başlayarak domino etkisiyle tüm toplumda olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Fiziksel ve ruhsal gelişimini tamamlamadan evlendirilen kız çocukları; eğitimsizlik, yoksulluk, cahillik ve bağımlılık tuzağına atılmakta, fiziksel, duygusal ve cinsel şiddete maruz bırakılmaktadır. Erken yaş evliliklerinin getirdiği bir diğer olumsuzluk ise, erken yaş gebelik ve doğum ile birlikte ortaya çıkan anne ve bebek ölümlerindeki artıştır. Konuyla ilgili yapılan araştırmalarda, erken yaş gebeliklerinde, gebelik ve doğuma bağlı anne ölümlerinin 4 kat fazla olduğu ortaya çıkmıştır.

Türk Medeni Kanunu'nda evlilik için yaş sınırı on yedi olarak belirlenmiş, olağanüstü koşullarda ise hâkim onayıyla on altı yaşında da evliliğin yolu açılmıştır. Türk Ceza Kanunu'nda yer alan "on beş yaşını doldurmuş bir kız çocuğuyla evlenen kişinin, şikâyet üzerine, altı aydan, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı" hükmüyle ise, evlilik yaşı zımni olarak on sekiz yaşın altında tutulmaktadır. Yine Türk Ceza Kanunu'nda çocukların cinsel istismarına yönelik suçlar açıklanırken, "çocuk" on beş yaşını tamamlamamış birey olarak tanımlanmaktadır.

Bir bireyin soyut düşünceyi de kapsayacak şekilde düşünebilmesi, karar verebilmesi ve sorumluluğunu üstlenerek yaşayabilmesi için bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak belirli bir olgunluğa gelmesi lazımdır. Bu da fizyolojik olarak on sekiz yaşına kadar devam eden bir süreci kapsamaktadır. Çocukluk döneminde ergenliğin özel bir yeri bulunmaktadır. Ergenlik döneminde ilk olarak fiziksel gelişme gerçekleşirken, daha sonra psikolojik ve toplumsal olgunlaşma oluşmaktadır. Ergenlerin fiziksel gelişmelerinin daha erken yaşlarda tamamlanmasına, koşut olarak üreme yeteneklerinin de giderek daha erken yaşlarda kazanıldığı anlaşılmıştır.

Çocukluk döneminde yapılan evlilikler de açık ve acımasız bir istismardır. Ruhsal ve fiziksel gelişimini tamamlamadan yapılan bu evliliklerin büyük çoğunluğu, çocuğun bilinçli rızası dışında yapılması dolayısıyla 'erken ve zorla yapılan evlilikler' olarak da tanımlanmaktadır. Kız çocukları erkek çocuklarına nazaran çok daha erken yaşta evlendirildiği için, bu durumda kız çocukları açısından daha ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bu da erken evlilikler çalışmalarının, daha fazla kız çocukları üzerine yoğunlaşması gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.

Evlenen kız çocuğun ruhsal ve bedensel gelişmeleri olumsuz etkilenmekte ve büyük tahribatlara yol açmaktadır. Erken evlilik yapan çocuk, aslında henüz psiko-sosyal büyüme ve gelişmesini tamamlamamıştır. Gelişme döneminde olan bir çocuk, evlilik ile ağır bir yük altına sokulmaktadır. İyi bir gelin ve anne olması rolünü kaldıramayan kızlarda, psikolojik sorunların yanı sıra, depresyon ve intiharlara bile rastlanmaktadır.

Doğurganlık üzerine etkileri ise evlilik sonrası başlamaktadır. Pek çok üreme ve cinsel sağlık durumu ile ilgili farklı sorunlar ortaya çıkmakta ve erken yaşta doğurganlık da başlamaktadır. Özellikle kadınların fizyolojik özelliklerinden dolayı cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlara yakalanma olasılığı artmakta ve sağlığı bozulmaktadır. Gebelik ve doğum her yaş grubunda riskli iken, çocukluk döneminde bu risk oldukça fazladır, hem kadının hem de doğacak bebeğinin ölüm riski artmaktadır. Fizyolojik gelişimi tam olmayan kadın, doğumun da zorlukla gerçekleşmesine ve daha fazla sağlık sorunu yaşanmasına neden olmaktadır.

Çocuk evlilikleri, çocukları aile ve arkadaşlardan ayırmakta, ev içi şiddete maruz bırakmakta, gelişimlerini ve eğitimsel, sosyal ve mesleki alanda sahip oldukları olanakları tehlikeye atmaktadır. Çocukluk hakları ellerinden alınan gelinlerin yaşamlarının ileriki dönemleri de, çeşitli olumsuzluklarla kararmaktadır.

Bütün bunlardan dolayı çocuk evliliklerini, çocuk istismarı ve çocuğun cinsel istismarı olarak görmek lazımdır. Çünkü çocuk yaşta evlilikler, çocuk ve insan hakları ihlali kapsamındadır. İhlal edilen çocuğun bedensel bütünlüğü, ruhsal ve duygusal bütünlüğü olduğu unutulmamalıdır. İhlal edilen temel hakları ise sağlık, eğitim ve yaşam hakkıdır. Erken evlendirilen çocuklar, üstlendikleri sorumluluklarla birlikte psikolojik birçok sıkıntının yanı sıra, fizyolojik sorunlarla da baş etmek zorunda kalmaktadır. Ve zaten çocuk yaşta “rıza” kavramı hukuken var olamayacağı için, çocuk evlilikleri “zorla-zoraki” evlilikler sayılmaktadır.

Ve işte böyle bir zorbalığa Ayet ve Hadislerden kılıf uydurmaya çalışmak, hem İslam’a iftiradır, hem de din düşmanlarına açıkça koz sunmaktır.

Hz. Fatıma’nın Hayatı ve Vefatı

Bazı kaynaklarda Hz. Fatıma ile Hz. Aiyşe Validemiz aynı yılda doğmuşlardır ve yaşıtlardır. Hz. Aiyşe Validemizin doğum tarihini miladi 614 diye verenlerin yanılgısı O'nun Miladi 13 Tem. 678 (Hicri: 58) yılındaki vefat tarihiyle ortaya çıkmaktadır. Zira bu iki tarih arası, O'nun bilinen yaşını doldurmamaktadır. Bu nedenle Hz. Aiyşe ve Hz. Fatıma'nın doğru doğum tarihleri Miladi 605 yılıdır. Böyle olunca evlendiklerinde 18 yaşını doldurmuşlardır. (Bak: Ashab-ı Kiram'ın Meşhurları. Hayati Ülkü, Sebat Neşriyat Sh: 191 Ayrıca: Mevlana Şibli, Asrı Saadet, C.2 Sh: 147-151)

Hz. Fatıma, Medine İslam Devleti'nin temel sütunlarındandı. Hz. Peygamber'in narin, nazenin kızı, Müslümanların 4. halifesi olan Hz. Ali'nin hanımıydı. Kerbela'da zulme baş eğmeyip sonuna kadar direnen ve şehadete ulaşan cennet gençlerinin efendisi olan Hz. Hüseyin'in ve zehirlenerek öldürülen Hz. Hasan'ın analarıydı. Kızı Hz. Zeynep ise zalimlerin yüzüne hakikati en net ve sert biçimde haykıracak kadar yüksek ve örnek bir yaratılıştaydı. Evet mütevazı hayatı, saygın yeri, etkinliği, hikâyesi, bıraktığı tesir ve oluşturduğu manevi miras itibarıyla -eğer tabir uygun düşecekse- Medine'nin en saygın Hanımefendisi herhalde Hz. Peygamberin kızı Hz. Fatıma'ydı.

Kız çocuklarının diri diri gömüldüğü coğrafyada Hz. Peygamber'in nübüvvetinden hemen sonra doğan Hz. Fatıma babasının en yakınıydı. Zira Peygamberimizin diğer kızları Zeynep 30 yaşında, Rukiye 21 yaşında, Ümmü Gülsüm ise 26 yaşında vefat edip bu dünyadan ayrılmışlardı. Böylece Resulüllahı’n ilgi ve sevgi odağı Hz. Fatıma'da yoğunlaşmıştı. Zaten Hz. Peygamber’imizin oğullarından Kasım 2, Abdullah ise 3 yaşında vefat buyurmuşlardı. Bundan dolayı olsa gerek Hz. Peygamber için Fatıma, hem anne, hem evlat, hem dert ortağı, hem torunlarının annesi ve hem de Medine'nin çilekeş kadınıydı. O, en zor günleri Muhterem Babasıyla birlikte yaşamıştı. Mekke'de -Kâbe'de- Peygamberimizin üzerine devenin işkembesini koyarak eziyet ve alay ettikleri o çetin günde, babasının üzerindekileri narin elleriyle ve ağlayarak savuracaktı.

Allah'ın Resulü O'na "Babasının anası" diye hitap buyururlardı. Hatta bazı alimler Kevser Suresi'nde anılan "Kevser"i Hz. Fatıma olarak yorumlamışlardı. O içeri girerken Hz. Peygamber ayağa kalkar ve onu ayakta karşılardı. Bir seferinde "Baban sana feda olsun", başka bir seferinde de "O, benden bir parçadır. O'nu üzen beni üzmüş sayılır. O, kadınların ulusudur" diyerek sevgi boyutunu anlatmıştı. Medine'nin bu çilekeş mü'mine ve mücahide hanımefendisinin kendi halinde bir hayatı vardı. Mütevaziydi. Çoğu kez evinde sıcak yemek bulamazdı. Hiç hizmetçisi olmadı. Sırtında su taşır, eliyle buğday öğütür, ekmek yapar, ocağını yakardı.. O, Hz. Ali ile geçirdiği asil ama bir o kadar mütevazı olan hayatını anlatırken iç burkacak şu cümleleri kullanırdı: "Bizim bir yorganımız vardı. Uzunlamasına üzerimize örttüğümüzde sırtımız açılırdı. Enlemesine örttüğümüzde ayaklarımız açılırdı. Bazen yemeğe otururduk da, kapıya bir fakir gelirdi; yemeğimizi ona verir, biz aç yatardık."

Hz. Peygamber Efendimiz bu nurlu ve onurlu Kızının solgun yüzünü gördüğünde içi daralır ve şöyle buyururlardı:

"Ey Muhammed'in kızı, halini biliyorum. Ama biz Muhammed ailesi böyle olmak zorundayız. Bize temiz bir hayat yakışır, bunun içinde sadece açlığımızı bastıracak kadar yemek yeterli olacaktır"Yani önce "Müslüman halkın yaşam düzeyini yükseltmemiz lazımdır. Bu olurken halkın en mütevazı olanı gibi yaşamaya devam etmek zorundayız." Bir seferinde kolunda ince bir bilezik gördüğünde Allah'ın Resulü rahatsızlığını belli edecek, Hz. Fatıma da bilezikleri bozdurup fakirlere dağıtacaktır. Sanki Hz. Peygamber şunu hatırlatmış ve uyarmıştır: "Ey Medine'nin bir numaralı hanımefendisi; sen halktan daha mütevazı yaşamalısın. Onlarda yoksa elindekini onlara dağıtmalısın!."

Hz. Ali ile olan evliliğinden Hz. Fatıma beş çocuk doğurmuşlardı. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Muhsin, Ümmü Gülsüm ve Zeynep.

Derken ayrılık günü gelip çatmıştır. Resulüllah Dünyadaki son günlerini yaşamaktadır ve Rafiki A'laya uğurlanma hazırlığındadır, Fatıma'sını çağırır. Fatıma gözleri yaşlı bir şekilde en sevdiğine yaklaşır. Efendimiz Hz. Fatıma'nın kulağına bir şeyler fısıldamıştır. Hz. Fatıma ayağa kalkacak, sendeleyip oturacak ve hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktır. Çok ağladığını gören hasta Peygamber Fatıma'sını bir daha yanına çağırmış ve yine O'nun kulağına bir şeyler fısıldamıştır. Hz. Fatıma kalkar ama yüzü rahattır artık. Zira Hz. Peygamber ilk seferinde "Baban artık Rabbine kavuşacak, bunlar çektiği son sıkıntılar olacaktır!" diye uyarmışlar, ama O'nun çok sarsıldığını görünce de "Üzülme! Bana ehlimden ilk sen kavuşacaksın!" buyurmuşlardı. Meğer yüzündeki tebessüm bundan olduğu anlaşılmıştı.

Resulullah'ın vefatından sonra Efendimizin gömüldüğü odasında O'nu hiç yalnız bırakmamıştı. O artık her gün babasıyla konuşur gibi mezarının yanı başındaydı. Gül yüzlü Resul'den sonra, ay yüzlü Fatıma hızla çökmeye başlamıştı. Ziyaretine gelenleriyle şöyle dertleşip uyarmışlardı: "Zalimler yeryüzünde rahatça geziniyorlar. Haklar gasp ediliyor, mazlumlar haklarını alamıyorlar. İleride zor günler yaşayacaksınız." (Hz. Fatıma-tüz-Zehra'nın bu sözlerinde; başkalarını mahrumiyete ve mağduriyete uğratan yönetici ve yetkililere yönelik bir sitem de vardır.)

Hz. Fatıma'nın son günleridir. Sevgili Babasına vuslatı yaklaşmıştır. O, Hz. Peygamber'e çok benzeyen Medine'nin hanımefendisi artık vuslatın kapısındadır. Babasına yakışır şekilde vakur, kararlı, hikmet ve hakikat erbabı olarak devamlı ibadet, iyilik ve Dini tebliğ arzusundadır. Hz. Peygamberimizin mescidinde Medineli mü'min kadınlara vaaz ettiği anlatılır. O'nun tarzı ve tavrı Sevgili Babasının aynısıydı. Bir seferinde şöyle haykırmıştı: "Ey mü'mine ve müslime kardeşlerim! Siz bir yudumluk su gibiydiniz. Ateş çukurunun kenarında idiniz. Açgözlülerin yiyecekleri bir lokma gibi aciz ve çaresizdiniz. Ağaçların yapraklarını yerdiniz. Ayaklar altında ezilmekteydiniz. Sonra İslam'ın sayesinde ve Muhammed'in himayesinde ayağa kalkıp kıymetlendiniz ve şereflendiniz. Öyle ise bu nimet ve faziletin kıymetini biliniz!" Bazen çok sert ve ağır konuşurlardı, sanki yeniden cahiliyeye dönüşün önünü kapatmaya çalışıyorlardı.

Ve derken yaşı 27 civarındaydı. Yorgunluğu iyice artmıştı. Son uykusuna uzanacaktır. Odası babasının mezarının bitişiğinde bulunmaktadır. Yıkanır, koku sürünür, çocuklarını yanına alır ve tek tek öper ve vedalaşır. Sonra çıkarılmalarını ister. Son vasiyeti şunlar olacaktır: "Ölümümden sonra beni yıkamayın. Çünkü ben kendimi yıkadım. Kefenim bu elbisem olsun. Beni babam gibi gece gömün. Ali beni Baki mezarlığına gömsün!" Sonra kalkıp yatağını kıbleye çevirdi ve içine uzandı. Sağ elini başının altına koymuşlardı ve öylece sessiz ve derin bir uykuya dalmışlardı. Biraz sonra uyandırmak için gelenler O'nun gül yüzünde tatlı bir tebessümle bu dünyadan ayrılıp Mevla'sına ve Babasına kavuştuklarını anlamışlardı. Miladi 632'nin Kasım ayıydı. Ramazan üçüncü günü olmaktaydı. Bazıları vefatından sonra yıkandığını ve gece yarısı az bir kalabalıkla Baki mezarlığına gömüldüğünü aktarmışlardır. Medine halkı vefatını duyunca Baki mezarlığına akın akın toplanıp hayır duada bulunacaklardır. Medine'nin mazlum ve bir o kadar da mazbut Hanımefendisine ve belki de O’nun kıymetini hakkıyla bilemediklerine uzun uzun ağlayacaklardır. Evet, Asr-ı Saadet'te Medine'nin bir numaralı Hanımefendisi Hz. Fatıma (R.A.) artık cennet yurdundadır.

 


 [1] (Bak: Yüce Kur’an’ın Mana ve Mesajı - Türkçe Meali Kerim – Ahmet-Abdullah Akgül Furkan Neşriyat, Talak: 4 ve  Nisa: 6 ayetleri)

[2] Buharî, Müslim, Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir. (bk. Neylu’l-Evtar, 6/120).

[3] Bak: Musa Carullah, Hatun, 81, Kitabiyat yy. Trc. Mehmet Görmez

 

 

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

PKK’YA SAYGI, TSK’YA SALDIRI
Bazı teğmenler, “Deniz kuvvetlerindeki üst düzey komutanlara yönelik suikast hazırlıkları...
Devami
Gizlenen Hakikat: KABİR SUALİNİN ANLAMI VE AÇILIMI
Yaklaşık 20 yıl kadar önce, Milli Gazete’de “Kabir suali nedir,...
Devami
“MARDİN FETVASINDAN” SONRA, RIFAT BÖREKÇİNİN ANKARA FETVASINI DA GEREKSİZ VE GEÇERSİZ SAYACAKLAR MIYDI?
Erbakan Hoca telekonferansla katıldığı çağlayandaki muazzam mitingde, İsrail’in gönüllü yardım...
Devami
İSLAM'DA KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ
Bazılarının zan ve iddia ettiği gibi, İslam kadını asla ikinci...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 851

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR