Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2719
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta13247
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay111162
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16749137

IP'niz: 3.238.147.211
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12183229

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

İLAHİ TEZAHÜR VE TECELLİ HİKMETİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

İLAHİ TEZAHÜR VE TECELLİ HİKMETİ

        

Tezahür; zahir olmak, ortaya çıkmak, gizliyken açığa vurulmak, varlığını ve san’atını göstermeye başlamak anlamlarını taşır. Cenab-ı Allah'ın bir ismi de "Ez-ZAHİR” olup; kâinatta, tabiatta, canlı ve cansız harika varlıklarda ve insanda; mevcudiyetini, kudretini ve rahmetini aşikâr kılan manasındadır. Tezahür kelimesi, birbirlerine arka çıkma ve koruma, ayrıca gösteri (tezahürat) yapmak üzere toplanma için de kullanılır.

Tecelli ise; Arapça “Ce-Le-Ve” kökünden ve "cilve" üzerinden türetilen ve Kur'an'da beş yerde geçen bir kelime olup; kudret ve rahmet eserleri olan yarattıklarında kendini hatırlatıp gösterme, sahibini ve saniini bildirme, sonsuz kudretini ve sınırsız rahmetini aşikâr hale getirme anlamında bir kavramdır. Kur'an'da Şems Suresi 3. ayetinde "cella...”, A’raf Suresi 143. ve Leyl Suresi 2. ayetinde “tecella...” ve A’raf Suresi 187. ayetinde “yücelli…” şeklinde yer almaktadır. Haşr Suresi 3. ayetinde ise “el-celaae...” olarak “Yurtlarından çıkarılıp sürgüne yollanmak” anlamında kullanılmıştır. Bu manasıyla, belki de, cennet gibi ulvi bir diyardan, imtihan ve iptila amacıyla süfli dünyaya yollanmaya da bir işaret vardır.

“(Ki kesinlikle) Biz insanı (en mükemmel olmaya müsait kabiliyetlerle donattık ve) en güzel biçimde yarattık. (Ahseni takvim içinde cennetlerde ve yüksek mevkilerde ebedi yaşamaya müsait vaziyette varlığa çıkardık.) Sonra onu (kendi kıymetini bilmediği ve kabiliyetlerini körelttiği ve kirlettiği için) aşağıların aşağısına çevirip-itip bıraktık. (Veya, insanoğlunu) “esfeles safiline” (eğitilmek, yetiştirilmek ve imtihan edilmek üzere evrenin en aşağı tabakası olan yeryüzüne geri gönderip olgunlaşma fırsatı tanıdık.)” (Tin: 4-5) ayetleri de bu manayı hatırlatmaktadır.

Yüce Yaratıcımız; tüm mükevvenat ve mevcudatın tek sahibi mutlakı ve sanii Zülcelal’i olan Allahu Teâla’nın “ZAT”ını görmek, O’nu idrak etmek muhaldir… Hâşâ, Allah'ı bir şeye benzetmek, bir şekil ve biçimle göstermek, O’nun Zatını hayal ve tasavvur etmek yanlıştır ve imkânsızdır. Yüce Mevlâ’mız Zatı itibariyle; zamandan, mekândan, eşyadan ve canlı cansız tüm varlıklara eş, benzer ve denk (küfüv) sanılmaktan münezzeh ve müberra (uzak ve ayrı) olandır.

Ancak bu muazzam ve muntazam kâinattaki kürrelerden zerrelere (galaksilerden atomlara ve hücrelere), bu muhteşem ve mükemmel tabiattaki çiçeklerden böceklere kadar, istisnasız her şey, Cenab-ı Hakkın harika san’at eserleri ve elbette yüce tezahür ve tecelli alâmetleri konumundadır.

“Şimdi Allah'ın rahmetinin eserlerine (her kıştan sonra baharda milyarlarca bitkiyi yeniden yeşertmesine bir) bak ki; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmekte (ve her yıl mahşeri yaşatmakta)dır? Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten (aynen böyle) diriltecek (ve hesap için huzuruna toplayacaktır). O, her şeye güç yetiren (Kâdir-i Mutlak’tır).” (Rum: 50) ayeti de bu gerçeğe haber buyurmaktadır.

Ayrıca Kehf Suresi 64. ayetindeki “alâ asarihima” (kendi (ayak) izleri üzerinde) kelimesi de tecelli kavramının, sahibinin izlerini, işaretlerini ve alâmetlerini taşıdığına bir delil sayılmaktadır. Her işini ve eserini, çok yüksek ve misilsiz bir san’at (ustalık) eseri ve akıl almaz bir maharet ve mahiyetli (incelikli) şekilde yaptığı ve varlığa çıkardığı için, Cenab-ı Hakka “Sanii Zülcelal” (sonsuz yücelik, kusursuz azamet ve kahır sahibi olan ve her şeyi en güzel ve mükemmel bir sanat harikası olarak yaratan Allah C.C.) tanımını kullanan âlimler vardır.

Evet, her kıymetli tablo resmi RESSAM’ını, her san’atlı eşya USTA’sını ve her muhteşem bina MİMAR’ını gösterdiği, yapıcısının marifet ve meziyetini hatıra getirdiği gibi; elbette bizim ve her şeyin Yüce Yaratıcısı olan Cenab-ı Hak Zülcelal ve Zülcemal Hazretleri de, canlı cansız tüm varlıklardaki TEZAHÜR ve TECELLİ’siyle aşikâr olmaktadır. Rabbimiz mevcudiyetini, kudret ve rahmet eserlerini, bu tezahür ve tecelli vesilesiyle bizlere hatırlatıp tanıtmaktadır.

Allah'a mülaki olmak (kavuşmak-karşılaşmak) kavramı ve anlamı

Cenab-ı Hak bu dünyada; tüm kâinattaki ve tabiattaki canlı-cansız yarattığı her şeyde, kıymet ve kabiliyetine, liyâkat ve değerine göre, derece derece ve farklı biçimlerde tezahür ve tecelli buyurmaktadır. Yani Allah yarattıkları vasıtasıyla varlığını, birliğini ve kudretini tanıtmakta; rahmet, nimet ve faziletlerini tattırmaktadır. Bu Tezahür ve Tecelli’yi, hâşâ, Allah’ın varlıklara hulûl etmesi (içlerine girmesi) şeklinde anlamak ve yorumlamak sapkınlıktır.

Çünkü İlahi Tezahür ve Tecelli, Allah'ın Zatının değil, sıfatlarının harika yaratıklarında aşikâr olmasıdır. Yüce Mevlâ’mızın malûm ve meşhur 99 Esmâ-i Hüsnâ’sını ve sıfatlarını esas alarak söyleyebiliriz ki; Rabbimiz Teâlâ Hazretleri:

• Cemadatta (taş toprak gibi cansız varlıklarda ve maden kısmında), en az 10 esmasıyla tecelli buyurmuşlardır.

• Nebatatta (bitki ve ağaçlarda), 20 esmasıyla tezahür buyurmuşlardır.

• Hayvanatta, 30 esmasıyla tecelli buyurmuşlardır.

• Her insanda, 40 esmasıyla tezahür buyurmuşlardır.

• Müslümanlarda, 50 esmasıyla tecelli buyurmuşlardır.

• Veli ve âlim kullarında, muttaki ve mücahit kısmında, 60 esmasıyla tezahür buyurmuşlardır.

• Her asrın müceddidi ve Mehdisi konumundaki Büyük Mürşit Zatlarda, 70 esmasıyla tecelli buyurmuşlardır.

• Nebiler (Aleyhisselam) tabakasında, 80 esmasıyla tecelli buyurmuşlardır.

• Resul (kitap ve şeriat sahibi ve Ulü’l Azm) Peygamberler arasında, 90 ismi ile tezahür buyurmuşlardır.

• Ancak Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam’da, 100 esmasıyla tezahür ve tecelli buyurmuşlardır. Çünkü O, en son ve en mükemmel örnek ve rehber “üsvetün hasene” konumundadır.

Yani Hz. Peygamber Aleyhisselam Efendimiz; İlahi Tezahür ve Tecellinin son sınırıdır; ondan ötesi aklımızın, havsalamızın ve idrakimizin dışındadır.

“Elçi-Resul, kendisine Rabbinden indirilene (Kur’ani hüküm ve haberlere) iman etti, mü'minler de (bunlara iman, inkiyad ve itaate karar verdi). Hepsi birden Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına ve Elçilerine inanıp (teslimiyet gösterdi). "O'nun elçileri arasında hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz (hepsinin nübüvvetine iman ve fazilet farkını kabul ederiz). İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sanadır" demişlerdi. (Gerçek mü’minler böyle teslimiyet gösterenlerdir.)” (Bakara: 285) ayetindeki “O’nun resullerinin hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz” ayetini; “bütün peygamberler nübüvvet yetkisiyle aynıdır, ama fazilet mevkileri farklıdır” şeklinde anlamalıyız. Zaten Bakara Suresi 253. ayeti de:

“(İbret ve hikmet dersi olarak anlattığımız) İşte bu elçiler (yok mu, onların); bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. (Örneğin) Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve O'nu Ruhu'l-Kudüs'le destekledik. Şayet Allah dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, onların peşinden gelen (ümmet)ler, birbirleriyle çarpışıp öldürmezlerdi. Ancak (ihtiras ve iktidar yüzünden) ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi inkâr etti. Allah dileseydi (takdir etmeseydi) birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini İşleyendir. (Ve her işi hikmetli ve adaletlidir.)” bu gerçeği anlatmaktadır.

İşte tüm peygamberler, “ahirette, hesaba çekilmek, cezaya veya mükâfata erişmek üzere, bütün kulların Allah'ın huzuruna MÜLAKİ olacaklarını” hatırlatıp uyarmışlardır, Kur’an-ı Kerim de bu durumu açıkça beyan buyurmuşlardır.

“Mülaki” olmak: Arapça “lekıye” kökünden; kavuşmak, karşılaşmak ve buluşmak anlamında bir kavram olup, aynı kökten türeyen kelimeler Kur’an’da tam 146 yerde kullanılmıştır. Ama özellikle;

“(Halbuki) Allah'a kavuşmayı (huzuruna çıkmayı ve amellerinin karşılığını bulmayı) yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Kıyamet günü ansızın gelince onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak, "Dünyada yaptığımız kusurlardan ve sorumsuz davranışlardan dolayı yazıklar olsun bize” diye (hayıflanacak ve pişmanlık duyacaklardır; şimdi dikkatle) bakın (ve ibret alın!) Yüklendikleri günah ne kadar kötü ve (cezası) ağırdır.” (En’am: 31)

“Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve oyun (istismar ve suiistimal konusu ve hoş vakit geçirme aracı) edinmişlerdi (veya nefislerinin hoşuna giden şeytani yorumları benimsemişlerdi, ayrıca günahkâr vicdanlarını bastıracak, ama his ve heyecanlarını coşturacak dindarlık numaralarını, zikir ve ibadet diye, müzik eşliğinde kadın erkek karışık raks ve dans yapmayı kendilerine din-yol edinmişlerdi.) Onlar, bu (hesap) günleriyle karşılaşacaklarını (ve Allah’a kavuşacaklarını) unuttukları ve (apaçık) ayetlerimizi (artık gereksiz ve geçersiz sayıp ve yanlış yorumlayıp çarpıtarak) tanımadıkları gibi, Biz de bugün onları (cehennem azabına ve yalnızlık girdabına atıp) unutacağız.” (A’raf: 51) ayetleri, Allah'la karşılaşmayı ve kavuşmayı anlatmaktadır.

Yunus Suresi 7. ve 8. ayetlerinde ise:

“Gerçekten (dirilmeyi inkâr edip, hesap vermek üzere) Bize kavuşmayı ummayanlar, (ahiretten gafil olduklarından dolayı) dünya hayatına (geçici servet, şöhret, lezzet ve şehvetlere) razı olanlar ve bununla tatmin olup rahatlayanlar ve ayetlerimizden (Yüce Yaratanın varlığını gösteren delillerden ve Kur’ani hükümlerden) gafil olanlar (vardır), işte bunların kazandıkları (küfür ve kötülükler) yüzünden gidecekleri yer cehennem ateşi olacaktır.” Kâfirlerin ve zalimlerin Allah'a kavuşmayı ve huzuruna çıkmayı ummadıkları ve arzulamadıkları vurgulanmaktadır.

Bizim bizzat şahit olduğumuz; Mısır, Libya, Suriye, Ürdün ve Arabistan gibi Arapça konuşan ülkelerde, ahbaplar ve arkadaşlar birbirlerinden ayrılırken, “yeniden buluşmak, tekrar karşılaşmak üzere” anlamında “ilel-lika” dileğinde bulunulmaktadır.

İşte Allah'a kavuşmak ve O’nunla karşılaşmak (yani mülaki olmak), hâşâ Yüce Mevlâ’mızın ZAT’ıyla mümkün olmayacağına göre, mutlaka O’nun şu anda idrak ve izah edemeyeceğimiz Tezahür ve Tecellisiyle mümkün olacaktır.

Hz. Musa'nın “Tecelli” muradı ve uyarılması!

“Musa, belirlediğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca; “Rabbim (ne olur), bana Kendini göster, Seni göreyim” dedi. (Cenab-ı Hakk ise:) “Beni (burada ve dünya gözüyle) asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de Beni göreceksin.” Rabbi dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: "Sen ne Yücesin (Rabbim! Dünya gözüyle Zatını görme isteğimden dolayı) Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim" diye (yalvardı).” (A’raf: 143) ayeti kerimesinde “dağın dayanamadığı tecelli olayı”, Cenab-ı Hakkın esma ve sıfatlarının değil, ZAT’ının tecellisi olmaktadır. Çünkü zaten, Allah'ın esma ve sıfatlarının, yaratılış harikaları olan Yüce san’atının eserleri bütün mevcudatta ve devamlı olarak tezahür ve tecelli durumundadır. Bu ayette, Allah'ın ZAT’ının görülmeyeceğine ve buna kimsenin takatinin yetmeyeceğine vurgu yapılmaktadır. Halbuki, bu âlemlerdeki her renk, her desen, her şekil zaten Allah'ın boyası ve san’atıdır.

“(İşte) Allah'ın boyası (tabiattaki muhteşem renk ve desenlerin yaratılışı ve canlı cansız her varlığa vurulan vahdet damgası)! Allah(ın boyasın)dan (Kur’an ahkâmından ve Muhammed ahlâkından) daha güzel boyası olan kimdir? Biz (yalnızca) O'na kulluk edenleriz.” (Bakara: 138)

A’raf Suresi 143. ayetinde, “O’nun Rabbi, dağa tecelli edince…” ifadesi, tecellinin inkârına değil, varlığına delil sayılmalıdır. Yani Allah Zatıyla tecelli edince dağ parçalanmış ve anında dağılıp yokluğa karışmıştır. Bu hakikatin sırrını anlamak için, “Vahdet-i Vücud” kavramının “Vahdeti Şuhud” olarak yorumlanıp algılanması lazımdır. Yani, hâşâ, “Cenab-ı Hakkın bütün mevcudatla birleşmesi” kanaati sakat ve sakıncalıdır. Ama O’nun Yüce Varlığının, esma ve sıfatlarının tüm mahlûkatta belirgin olması ve Rabbimizin yarattığı san’at harikalarıyla tanınması ve her şeyin O’nun varlığına, birliğine ve kudretine tanıklık yapması, doğaldır, normaldir ve zaten insan bu gerçeği anlamak ve Rabbine Halife olmak maksadıyla yaratılmıştır.

Tasavvufta Tezahür ve Tecelli Yorumları:

Yunus Emre, İslam şeriatine bağlı, seyr-ü sülûku yaşamış ve İslam tasavvufunun dayandığı şeriat, tarikat, hakikat ve marifet makamlarından geçerek irfana ulaşmış bir şair-arif makamındadır. Tamamen ilhama dayalı olan, sadece medresede okuyup yazmakla ulaşılamayan “yakîn” yani kesin ve apaçık, her türlü şüpheyi ortadan kaldıran ve Bakara Suresi 3. ayette belirtilen “Gayb” imanının hakikatine erişme bilgisine sahip bir zattır.

Yunus Emre de birçok mutasavvıf gibi “Biz Hızır’a kendi tarafımızdan bir ilim öğretmiştik” (Kehf: 65) ayetindeki ledün kelimesini tasavvuf anlamında almıştır. Bâtıni mana, pek çok insanın zahiri bilgisini ve tecrübesini aşan, sadece arifler ve hikmet ehli tarafından anlaşılan ve yorumlanan bir manadır. İlm-i ledün de bu bâtıni hakikatleri öğreten ilim dalıdır. Bu da ancak bir mürşid-i kâmil aracılığıyla olmaktadır. Kitap sahibi Hz. Musa’nın, Hz. Hızır’a tâbi ve talebe olması bu amaçladır. İnsan; kendinin nereden gelip nerede eğlendiğini ve nereye gittiğini öğrenmek arzusundadır, buna da ancak ilm-i ledün ile ulaşılır.

“Vahdet-i Vücûd” yerine “Vahdet-i Şuhud” daha doğru bir yaklaşımdır!

Vahdet-i Vücûd, pek çok İslam mutasavvıfı tarafından açıklanan ve Muhyiddin-i Arabî tarafından bir sisteme oturtulan, âlemin tek bir hakikat ve vücûttan neşet ettiği fikrini savunan bir anlayıştır. Allah tek ve mutlak olan varlıktır. O’nun varlığının bir başlangıcı ve sonu yoktur. O bütün zamanları ve mekânları kaplayan bir nurdur ve bu yüzden bütün varlıklar O’nun kudret ve rahmetinin eserleri ve yansımalarıdır. Allah; Kendisine olan aşkı sebebiyle, Kendini bildirmek ve sıfatlarını göstermek amacıyla mahlûkatı yaratmıştır. Bu yüzden Allah zatıyla değil de sıfatlarıyla tanınır.

“Sensin bu gözümde gören. Sensin dilümde söyleyen

Sensin beni var eyleyen. Sensin hem ön hem sonrası...” dizeleriyle Yunus bu hikmeti hatırlatmıştır.

“Vahdet-i Vücud”: Bütün mevcudat ve mahlûkatın, aynı ve tek varlığın yarattıkları ve Allah'ın esma ve sıfatlarının yansımaları olduğunu anlatan tasavvufi bir kavram olsa da yanlış yorumlara ve itikadi yozlaşmalara saptırılma ihtimali vardır. Bu nedenle “Vahdet-i Vücud” yerine biz “Vahdet-i Şuhud” yaklaşımını daha uygun ve doğru bulmaktayız.

“Vahdet-i Şuhud”: Görünen ve bilinen bütün varlıkların, Cenab-ı Hakkın mevcudiyet ve Rububiyyetinin, vahdet ve kudretinin, nimet ve inayetinin, san’at ve rahmet eserleri olduğunu… Canlı ve cansız her şeyde Allah'ın vahdet ve kudret mührünün okunduğunu anlatan bir kavramdır.

Yunus Emre'ye göre: Kesret yani Allah'tan gayri bütün mevcudat, aslında vahdetin yani tek ve bir olan Rabbimizin aynası konumundadır. Bakmasını bilen kişi bu aynalarda bir tek yüz görüp duracaktır, o da Allahu Teâla’nın vechi olacaktır.

“Eğer âyine bin olsa, bakan ise bir

Gören bir, görünen bin-bin görindi”

Evet, damla deryadandır. Kesret de vahdetten kaynaklıdır. Çoklukta birlik saklıdır. Gözündeki gaflet perdelerini kaldıran kişi, kesretin kendisinde Allah’ın birlik mührünü görüp tanıyacaktır.

“Zihi derya ki katreden görindi

Ne deryâdur ne katredür gör indi

Aceb katre ki, derya anda mahfî

Bu mahfî sırrı, sen senden sor indi” diyen Yunus, bu gerçeğe tercümanlık yapmaktadır.

“Benüm cânum uyanıkdur, Dost yüzene bakan benem

Hem denize karışmağa, ırmak olup akan benem…” dizeleri de aynı makamdadır.

Mâsîvâ bir aynadır!

Mâsîvâ kesreti, yani Allah'ın gayrısını ve O’nun yarattıklarını ifade eden bir kavramdır. Buna göre mâsîvâ, Cenab-ı Hakkın dışında kalan varlıklardır. Allah tezahür ve tecelli edip görünürken mâsîvâyı bir ayna kılmıştır. Bu yüzden mâsîvâ, âşıkların mutlak hakikati sezme ve seyretme imkânlarıdır. Gafiller ise mâsîvânın içinde tıkılıp kalmışlardır. Gönlünden bu mâsîvâyı çıkaranlar zindandan kurtularak Hakk’ın tecellisine ve iman tesellisine kavuşacaklardır. Bunun için insanın kendini bilmesi ve nefsine hâkim olması lazımdır.

“Yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz Allah’ın vechi oradadır” ayetinden hareketle şuurlu mü’minler ve sufiler Allah'ın tezahür ve tecellisinin dünyadaki her şeyde ve her hadisede görülebileceği ve mahlûkata-mevcudata böyle yönelinmesi gerektiği kanısındadır. Allah'ın vechini ve tecellisini bu dünyada göremeyenler iki cihanda da bundan mahrum olacaklardır.

“Sen hicâb oldun sana. Ne bakarsın dört yana

Hak sığmaz öne sona. Kime ki didar gerek.” diyen Yunus gaflet ehlini uyarmaktadır

Tûr ve tecelli makamı:

Hz. Musa, Allah'ın kelâmını dinlemek ve rızasına-rü’yetine erişmek için Tûr Dağı'na çıkmış, burada tecelliye ve teselliye uğramıştır. Tûr Dağı, tecelli yeri oluşuyla, kâmil insanın gönlüne teşbih yapılmıştır. Tûr için, Tûr-i Sînâ denmesi de Tûr Dağı ile sine (gönül) arasındaki alâkadan dolayıdır. Gönül evini temizleyen, aynen Hz. Musa gibi teselli bulacaktır. Yunus Emre de tecelliye uğramak anlamında, “Tûr bulmak” deyimini kullanır.

“Gir gönüle bulasın Tûr. Sen-ben demek defterin dür

Her cevher pir gönlündedür. Sanma ki ol ummandadır” beyitleri bu anlamdadır.

Kalbi ve akli “TECELLİ” makamları:

Başta da belirttik; Tezahür, “zahire (dışa) vurmak, açığa çıkmak ve görünür olmak” gibi manalara gelir. Tezahürde, gizli olan bir hakikatin açığa çıkması söz konusudur. Tezahürün gerçekleştiği mekâna “mazhar” denilir.

Tecelli ise “gaybî hakikatlerin kalplerde hissedilir ve Kur’ani sır ve hikmetlerin bilinir hâle gelmesi” şeklinde de tarif edilir ve kalpteki bu tecelliye “cilve” adı verilir. Cilve için, “ârifin gönlünde parlayan İlâhî nur” denilmiştir.

Evet, insan kalbi gibi, âlemdeki her varlık da, kendi kabiliyetine göre, İlâhî isimlerden birinin veya birkaçının tecelli mahallidir.

“Güneşin bekası onu yansıtan aynaya bağımlı değildir; belki âyinenin hayatdar parlamasının bekası, güneşin cilvesine tâbidir.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye, 176) tespitinde güneşin aynadaki aksine cilve denilmiştir. Yani güneş, aynada tecelli etmiş ve onda güneşin nurundan bir cilve meydana gelmiştir. Bu aksin de, kendine göre, bir parlaklığı ve bir ısısı olabilir. Yani güneşin özelliklerinden bir cilveyi aksettirmiştir. Ama ayna geçici, güneş bakidir.

Aynı şekilde, insan bedenindeki kuvvet sıfatı, İlâhî kudretin; insan beynindeki ilim sıfatı, İlâhî iradenin; görme ve işitme sıfatları da İlâhî görme ve işitmenin birer cilvesi ve tecellisi yerindedir.

“Şeriat ve Sünnet-i Seniye’nin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ-i Hüsnâ’nın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi olmağa çalış...” (Sözler, 362) diyen Bediüzzaman’a göre; İlâhî isimlere ve tecellilere mahzar olmanın ve onlardan feyiz almanın en sağlam yolu, Kur’an’a ve Sünnete uymaktır. İnsan, İlâhî emirlere bağlı kaldığı, yasaklardan kaçındığı ve bu konuda en büyük rehber olan Allah Resulünün (SAV) sünnetine ve hayat sistemine sahip çıktığı ve cihat yaptığı ölçüde, İlâhî isimlerin tecellilerinden pay ve feyiz alacaktır.

“Nasıl esmâda (İlahi isimler arasında) bir ism-i âzam varsa, o esmânın nukuşunda (tezahür nakışları ve yansımaları olan varlıklar arasında da) dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır” (Bediüzzaman, Sözler, 687) ifadesiyle insanın bütün esmâ-i İlahiye âyine olduğu anlatılmaktadır. İşte, insanı arza halife kılan da onun bu fıtratı ve fırsatıdır. Cansız varlıklarda, bitki ve hayvanlarda tecelli etmeyen nice isim ve sıfatlar insanın kalp aynasında ve gönül dünyasında, tohumlar hâlinde tecelli bulmaktadır. İnsana düşen vazife, o çekirdekleri sulamak ve meyveli birer ağaç hâline getirmeye çalışmaktır.

Bir arı sadece bal yapmayı bilir ve başarır. İpek böceği de ip örüp durmaktadır. Aslında balı da, ipeği de yaratan Allah’tır. Arı ve ipek böceği bu İlâhî san’atın icrasında birer sebep olarak vazife almışlar ve bu sayede kendileri de bir değer kazanmışlardır. Ama onların artık çalışarak yeni bir san’at icra etme imkânları bulunmaz ki, ayrı bir kemâle ersin, ayrı bir güzelliğe kavuşsunlar. Ama insan bir istisnadır. Kitap ve Sünnet’in her bir emrine uymakla ve Hakkın hâkimiyeti için cihat yapmakla, her sahada derinleşme ve zenginleşme imkânına sahip bir varlıktır.

İnsanın bir mahlûk olarak; gerek bedeninde, gerek beyninde ve gönlünde tecelli eden esma ile kazandığı kemâlin ötesinde ayrı bir kemâl ve cemâl sahası daha vardır ki, işte bu saha onun iradesine, gayesine ve gayretine bırakılmıştır. Çalışırsa bu tecellilerden nasiplenir, çalışmazsa mahrum kalır. İnsanoğlu fen ve teknik sahasında gösterdiği takdire şayan gayretleriyle, bu kâinat kitabının gizli manalarını arayıp çıkarmış, ondaki ince sırları keşfetmeyi başarmış ve böylece kendisine daha rahat, daha aydınlık, daha müreffeh bir dünya hayatı hazırlamıştır. İşte bu gayretin bir benzerini de ruh âleminin ve kalp ikliminin inkişafında gösterse; aklı daha kâmil, kalbi daha ulvî, ruhu daha zengin olacaktır. Bütün güzellikler Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellileriyle meydana geldiğine göre, insan bu yeni dünyasında daha fazla esmaya ve daha ileri manada mazhar olmuş durumdadır. İşte Kur’an’ın her bir kuralı ve Sünnet-i Nebeviyenin her bir esası, insan için ayrı bir terakki ve ayrı bir güzellik aracıdır.

İnsan ilimle ve bilgiyle olgunlaşmaya müsait yaratılmıştır. Her azası, her hücresi İlâhî ilmin ve kudretin bir yansımasıdır. İnsan bu yönüyle, Cenab-ı Hakkın “Âlim” ismine bir mazhar, bir âyine konumundadır. Bir de insanın çalışarak müspet ilim tahsil etmesi var ki, onu diğer insanlardan üstün kılan da bu tarafıdır. Ancak, bu ilmin Kur’an ve Sünnet dairesinde, yâni Allah ve Resulünün rızasına uygun biçimde kullanılması şarttır. Mühendislik bilgisini, yanlışlık ve haksızlık yapmakta kullanan bir insanın bu ilmi, onun ancak azabını arttırır, çöküşünü hızlandırır. Ama bu ilmini müspet sahada ve toplum yararına kullanırsa, Cenab-ı Hakkın “Âlim” ve “Mukaddir” isimlerinden feyiz alır ve nice hayırlı işler başaracak ve cennetine nice köşkler katacaktır. İlmini ve san’atını insan sağlığının hizmetine sunan ve kalbi merhamet ve şefkatle dolu olan bir doktor, “Şâfî” isminin tecellisine mazhar olacak ve bu isimden ayrı bir feyiz alacaktır. İnsan, Kur’an’ın emirlerine uyma ve İlâhî yasaklardan kaçınmada göstereceği hassasiyet nispetinde “Rahîm” isminden feyzi artacaktır. Başkalarının imanını kurtarmaya ve yeryüzünde Adil bir Düzen kurmaya çalıştığı ölçüde bu feyiz yoğunlaşacaktır. Allah’ın “Kuddüs” ismini hatırlayan bir mü’min, kâinatın baştan başa bu ismin tecellileriyle pırıl pırıl ve tertemiz olduğunu tefekkür etmekle irfan sahibi olacaktır. Bu feyiz ile kendi iç âlemini de temiz tutmaya çalışacak, kusurdan mukaddes olan Rabbinin huzuruna günahsız olarak çıkmaya çalışacak ve ruhundaki kirlere, elbisesindeki lekelerden çok daha fazla önem vermeye başlayacaktır.

“Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir” Hadis-i Şerifine ittiba ederek, elinden gelen gayreti gösterdikten sonra Allah’a tevekkül eden ve kadere razı olan bir insan, “Kâfî” isminin tecellisiyle ruhunda bir genişlik, bir rahatlık ve ulviyet kazanacaktır. Bunun gibi Cenab-ı Hakk’ın en çok yâd ettiğimiz güzel isimlerinden birisi “Rab” ismidir. Rab; yâni her şeyi kademe kademe, safha safha terbiye ederek bir kemâl noktasına eriştiren anlamını taşır. Güneş bir terbiyeden geçerek bu hâli aldığı gibi, Ay da, Dünya da, Dünya’daki her nev’i varlık da ayrı terbiye ve tedvin neticesinde ve “kün = ol!” emriyle bu durumları almışlardır. Böylece kâinatta “Rab” isminin, tabiri câiz ise, şubeleri denilebilecek çok isimler tecelli edip ortaya çıkmıştır. Rabbü’l-âlemin, Rabbü’s-semâvat, Rabbü’l-arz, Rabbü’n-nâs, Rabbü’l-cennet, Rabbü’n-nâr sıfatları kullanılmaktadır.

Özetle, bir insan ciddi bir gayretle ve çeşitli zahmetlerle ilim ve eğitim tahsiline yönelir ve sabrederse, Allah'ın “ALİM” (her şeyi bilen) ve “HEKİM” (her işini hikmetle gören) sıfatlarının mazharı olacaktır. Bunun gibi Hak nizam kurulsun ve insanlık huzura kavuşsun diye CİHAT edenler ve bu hayırlı hizmet ve istikametini değiştirmeyenler ise; Allah'ın “el-VALİ” (herkesi ve her şeyi yönetici), “el-HAKİM” (hükmedici ve hâkimiyet sahibi) ve “el-MUKTEDİR” (iktidar ehli) isimlerine mazhar ve inşaallah muvaffak olacaklardır.


Bu yazarin diger makaleleri

28 ŞUBAT'IN SİYONİST BARONLARI VE İŞBİRLİKÇİ FİGÜRANLARI KİMLERDİ?
28 Şubat sürecinde Generallerin darbe yapmaması adına olan bitene ses...
Devami
BÜYÜK İSRAİL AŞKI VE 3. DÜNYA SAVAŞI
 3. Dünya savaşı için iştahı kabaran ABD, İran ile nükleer...
Devami
ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK VE UYGUN TANITMAK LAZIMDI
Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatının 78. yıl...
Devami
BARZANİ DE KANDIRDI VE TÜRKİYE KUŞATILDI
Şiir:   Kandırıldım, kana kana Ülke yağma, devlet laçka… Sataşırım, bak her yana Kahraman yok,...
Devami
KEMALİZM KAVRAMI VE ÇELİŞKİLİ KURGULARI
  KEMALİZM KAVRAMI VE ÇELİŞKİLİ KURGULARI          Mustafa Kemal’in Dehası 1918 Mondros Mütarekesi’yle ülkemiz işgale...
Devami
SİYONİZM'LE YAHUDİLİK AYRIDIR VE İSRAİL İNSANLIĞIN BAŞBELASIDIR
  Lübnan'daki bir toplantıya katılan Yahudi din adamları, "İsrail işgal...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 144

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR