Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün870
mod_vvisit_counterDün3687
mod_vvisit_counterBu Hafta870
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay127373
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16765348

IP'niz: 3.238.184.78
Bugün: 30 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189677

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

BATILILAŞMAK MI, BATIRILMAK MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Atatürk'ün "önce çağdaşlaşma; sonra çağdaş medeniyeti de aşma"  hedefi, maalesef, taklitçilik ve teslimiyetçilik içeren bir Batılılaşma anlayışıyla yozlaştırılmış ve Türkiye bugünkü ekonomik ve ahlaki iflasın eşiğine taşınmıştır.

Kuzey Irak'taki tüm milli çıkarlarımız ve kırmızıçizgilerimiz aşındırılmış ve Türkiye tamamen devre dışı bırakılmıştır. 

 

Artık Yardım Konvoylarımıza Bayrağımızı Bile Asamıyoruz!

Korkunç bir katliam yaşanan Türkmen şehri Tel Afer'e yardım götüren Kızılay'ımızın araçlarına 'Türk Bayrakları' bile asılamamaktadır! Yoksa izin kâğıdı almamız için bu şartı kabul etmek zorunda mı kaldık? Daha önceki konvoyumuzu bir hatırlayın. Bizim Bordo Berelilerin aslanlar gibi duruşu hafızalarımızdadır.

O kadar şahsiyetsiz bir dış politika izler hale geldik ki, insan kahrolmaktadır. Sayın Başbakan'ın New York temaslarında, çişini bile tutamayan ve tuvalete çıkmak için Condalize Rice'den izin alan Başkan Bush'un, Erdoğan'a ayaküstü söyledikleri tam bir küstahlıktır: Talabani'ye, 'PKK konusundaki rahatsızlığınızı iletip, bir şeyler yapın' dediğini anlatmaktadır. "Ciddi mi, yoksa dalga mı geçiyor? Sanırız ikinci olasılık daha güçlü."[1]

Tayyip Erdoğan Bush'tan, Blair'den medet bekliyor. Oysa Bush çişini etmek için Condalize Rice'tan izin istiyor. Blair'i, ise Medya patronu Yahudi Murdoch yönetiyor!

İngiltere Başbakanı Tony Blair'in eski basın danışmanı Price, Blair'in dış politikasını belirlerken medya devi Murdoch'a danıştığını, politikasında bir değişiklik olduğunda ilk Murdoch'a bildirdiğini söylüyor.

"Milli Görüş"ten ve "Atatürk"ten vazgeçmeye zorlanıyoruz!..

'Densiz' bir İngiliz, Avrupa Parlamentosu üyesi, hem de Türkiye-AB ortak komisyonu başkanı, yani önde gelen bir AB yöneticisi, 'Türkiye'den sorumlu' Andrew Duff denen bir adam, utanmadan ve sıkılmadan:

'Atatürk resimlerini kaldırın, güneydoğu bölgenize de özerklik tanıyın!" diyor, bizler dinliyoruz:

Güya "İçişlerimize karışılmasını istemiyoruz. Fakat Avrupa Birliği demek, her üyenin birbirinin içişlerine, üst organların da hepsine birden karışması demek. Öyleyse o birliğin kapısında ne işimiz var?

Mr. Duff, Türkiye'nin İspanya gibi olmasını istiyor. İspanya'da her bölgenin kendi yerel bayrağı, kendi yerel parlamentosu, kendi yerel hükümeti ve başbakanı bile var... Ancak, bu 'konsensüse' ulaşmak için bir milyon ölü verdikleri feci bir iç savaş, ardından da kırk yıl süren koyu bir faşizm dönemi yaşadılar. Bizim iç savaşımızda ölü sayımız şimdilik otuz bin dolaylarında!..

Ya da kendi vatanı Birleşik Krallık gibi olmasını istiyor... Hatırlayın, bizim 'İngiltere' deyip geçtiğimiz ülke, futbol kupalarına dört ayrı takımla katılıyor, İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda (birbirlerini çok sevdikleri de söylenemez)...

Ya da Almanya gibi federal olmasını istiyor. Almanya'ya federal sistemi savaştan sonra Amerika 'empoze' etti ama (1949) bu ülke zaten daha önce de bir krallıklar, prenslikler, dükalıklar bütünüydü ve Weimar Cumhuriyeti döneminde bile (1919-1933) federal sayılacak bir yapıya sahipti.

Lakin bu saydığımız ülkelerin başında bölünme tehlikesi yok (Almanya'da 1919 yılında, İspanya'da 1936 yılında vardı), bugün yok... Bizde var... Örneğin Fransa, Almanya'nın Baden-Würtemberg eyaletini bu ülkeden koparıp kendi Alsace-Lorraine bölgesiyle birleştirerek ayrı bir devlet kurdurmak gibi sapıkça bir eğilim içinde değil!

Mr. Duff güneydoğuya özerklik vermemizi mi istiyor?

Fransa'ya dönsün ve onlara desin ki 'Korsika'ya, Britanya'ya, Bask bölgesine özerklik verin!

İspanyol kralına desin ki 'Bask bölgesini bırak, isterlerse ayrılsınlar, Fransa'nın Bask bölgesiyle birleşip ayrı bir devlet kursunlar!'

Belçika kralına desin ki 'Flamanlar ile Valonlar bir arada yaşayamazlar; iki devlete bölünün!'

Ondan sonra gelsin tartışalım. Ama 'petrol bölgesine Amerika el koydu, yaya kaldık, yar şimdi bize de Ortadoğu'da bir uydu devlet medet ki bir ucundan da biz çöplenelim' kafasında gideceklerse, yatacak bu Avrupa işi...[2]

Fatih Sultan Mehmet Han'ın dayısı Karacabey tarafından yaptırılan tarihi caminin restorasyonunda yapılan kubbeye kiliselerdeki çan kulesi benzeri bir yapı dikiliyor, seyrediyoruz...

"Camiye çan kulesi" rezaletini, diyalog dalaveresinin bir parçası olarak değerlendiriyoruz!..

Başkent'te Hacettepe Üniversitesi'nin merkez kampüsünde yer alan 560 yıllık Mülhak Karacabey Camii'nin restorasyonunda, orijinal halinde olmayan ancak sonradan yapılan planda ana kubbeye yerleştirilen ilginç ‘küçük kule' herkesi hayrete düşürüyor. Fatih Sultan Mehmet'in dayısı Varna Şehidi Karacabey tarafından yaptırıldığı için onun adı verilen Caminin tepesindeki bu kule, gören herkes tarafından ‘kilise çanı kulesi' olarak algılanıyor. Caminin eski halini bilen birçok vatandaş şaşkınlığını son günlerdeki misyonerlik faaliyetlerinin artmasını da göz önüne alarak tepkisini şu soruyla dile getiriyor: "Bu cami kiliseye mi çevriliyor?"[3]

Ermeni ‘Soykırım'ı meselesinde Yahudi lobisinin desteğini göremiyoruz!..

15 Eylül Perşembe günkü Hürriyet'te ‘Soykırım tasarısı için Musevi desteği' başlığı ile bir haber vardı. Haberde ‘Başbakan Erdoğan ile görüşen Amerika'daki Musevi örgütleri temsilcileri Türkiye'ye olan desteklerinin sürdüğünü ve Ermeni soykırım tasarılarına karşı koyacaklarını söyledikleri' belirtiliyordu... Bu haberden bir gün sonra yani cuma günü Hürriyet'in konu ile ilgili haberinin başlığı ise şöyleydi... ‘1 Mart intikamı.'

Haberde; ABD Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler Komitesi'nin Ermeni tasarısını kabul ettiğinden söz ediliyor ve Komite'nin Musevi üyesi Tom Lantos'un tasarıya destek verdiğinden söz ediliyor. Lantos'un 1 Mart tezkeresi ve Türkiye'nin Suriye ile ilişkilerini bahane ederek tasarıyı desteklediği söyleniyor. Kabul edilen iki tasarıya göre Türkiye'nin soykırım iddialarını kabul etmesi, Erivan ile yakınlaşması, ABD Başkanı'nın soykırım konusunu dış politikaya yansıtmasını ve 24 Nisan'ın resmen anılması isteniyor... Peki, Başbakan Erdoğan'a tam destek vaadinde bulunan Yahudi lobileri neden tasarıyı engellemedi? Yoksa bu lobiler Erdoğan ve hükümetten şimdiye kadar koparttıkları tavizleri az mı buluyor!!! Lobiler ‘soykırım' tasarılarını bir kart olarak kullanıp Türkiye'nin dış politikasını ipotek altında tutmak mı istiyorlar?

Mart ve Nisan aylarında Erdoğan ve hükümete yönelik ciddi bir kampanya yürütüldü... "İsrail'e gitmezsen Bush ile randevu yok..." Bu baskılar sonucu Başbakan Erdoğan devlet terörü uygulamakla suçladığı İsrail'e gitmek zorunda kaldı...

Son olarak Erdoğan, İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom'u Pakistanlı meslektaşı Kasuri ile İstanbul'da buluşturdu... Amerika'daki Musevi örgütleri de bundan çok memnun olduklarını Başbakan'a iletmişti... Anlaşılan bu da yetmedi... Lobiler ‘Türkiye'nin Suriye ile ilişkilerini kesmesini ya da en azından dondurmasını' istiyor... Yani son üç yılda sağlanan tüm iyileşme ve gelişmeler yalnızca İsrail'in hatırı için yok sayılacak... Karşılığında da Türkiye ne alacak o da belli değil...[4]

Yeni "Terörle Mücadele Yasası" niye yavaşlatılıyor?

Kargaşa sürüyor. Terörle Mücadele Yasası'nda yapılacak değişiklikleri kim istedi belli değil. Bu amaçla Başbakan Tayyip Erdoğan'ın talimatı ile AKP içinde kurulan komisyonun başkanı Mir Mehmet Fırat'ın da kafası hayli karışık görünüyor.

Komisyonun başkanı olarak bu konuda çıkan söylentilere şöyle tepki koymuş:

"Genelkurmay, MİT veya JİTEM değişiklik isteyebilir. Ama bunlar bizi bağlamaz. 20 yıl önceydi o devirler. Patron biziz" buyurmuş!..

Bayağı atıp tutmuş Dengir Fırat, eğer gazetelerin verdiği haber doğruysa.

"Hiçbir taslak beni ilgilendirmez, Bakan da beni ilgilendirmez" diye konuşmuş. Özgürlüklerden, demokratik kazanımlardan geri adım atılmayacağını da üzerine basa basa duyurmuş.

Başka şeyler de söylemiş sayın komisyon başkanı.

"Meclis dışında bir yerde kanun mu yapılıyor? Bir mekanizma var. Bakanlar Kurulu var, partinin MYK ve MKYK'sı var. Bütün süreçte süzülür, Başbakan'ın ağzından bir laf çıkar. Bir tek o laf partiyi bağlar. Bugün Türkiye'de artık sivil otorite vardır. 20 yıl önceydi o devirler. Hesabını vatandaşa ben vereceğim."

Sanırsınız ki Mir Dengir Fırat İngiliz Parlamentosu'nda konuşuyor.

Her şeyin açık seçik cereyan ettiği, belli kurallar içinde yürütüldüğü bir parlamenter faaliyetten söz eder gibi bir tavır sergiliyor!..

Evet, İngiltere'de de yeni terör yasası ile ilgili ayrıntılar belli oldu. Zaten ana hatları daha önce duyurulmuştu. Nereden geldiği ve nereye gidip nasıl yasalaşacağı da biliniyor.

Ama bakın sonra neler oluyor?

İlk muhalefet, parlamentodaki üçüncü büyük parti olan Liberal Demokratlardan geliyor.

Partinin içişleri sözcüsü Mark Oaten, "Liberal değerlerin savunucusu olan bir partinin sözcüsü olarak kabul edilemez bulduğum, bu ülkenin temel özelliklerini değiştirecek önlemlere destek veremem" diyor.

"Nasılsa bu önlemleri desteklerler" denilen Muhafazakâr Parti'nin içişleri sözcüsü David Davies de, ikna olmadığını belirterek, "tartışmalar üç ay gözaltı konusunda odaklanacak. Düşünün bir kere: Gözaltına aldığınız kişi hakkında üç ayın sonunda kanıt bulunmazsa, bu kişi masum olduğu halde fiilen altı aylık bir hapis cezası yatmış gibi olacak. Bu da istenilenin tam tersi etkiler yaratabilir toplumda" diyor.

Bu David Davies ki, Londra'da patlayan bombalardan sonra yaptığı açıklamada, İngiltere'nin artık çok kültürlü toplum olduğunu söylemekten vazgeçilmesi gerektiğini beyan etmişti.

Açıkça sağcı bir politikacı Davies. Buna rağmen iş klasik özgürlüklere gelince tatmin olmadığını söylüyor.

Bu durumda bu değişikliklerin tümüyle parlamentodan geçmesi zor görünüyor.

Dönelim bizim Terörle Mücadele Yasası'na...

Daha ortada ne olduğu anlaşılmış değil. Ortalıkta söylentisi dolaşan metnin hangi kuruluş tarafından hazırlandığı belli değil. Hatta tartışılmasına izin verilsin mi verilmesin mi, o dahi belli değil.[5]

Erdoğan'ın toplantıya çağırdığı Terörle Mücadele Yüksek Kurulu, ilk ciddi toplantısını Refahyol döneminde yaptı.

İlk defa Erbakan topladı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın terör olaylarının artmasının ardından 3 yıllık AKP iktidarında ilk defa toplantıya çağırdığı ve 23 Eylül'de toplanacak olan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu'nun, aslında ilk ciddi toplantısını Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refahyol Hükümeti döneminde yaptığı ortaya çıktı. İktidara gelir gelmez terörün önlenmesi için öncelikle bölgenin sosyal ve ekonomik kalkınmasının gerçekleştirilmesini hedefleyen Hükümet, bu amaçla da 12 Kasım 1996 tarihinde Terör Kurulunu toplantıya çağırdı. Toplantının yapılmasından duyulan memnuniyet asker tarafından doğrudan hem de 28 Şubat sürecinin önemli isimlerinden Genelkurmay 2. Başkan Orgeneral Çevik Bir, Erbakan'a şu sözlerle teşekkür etti: "Sayın Başbakanım, önce yıllardan beri bir türlü toplanamayan bu kurulu ilk defa toplantıya çağırdığınız için size teşekkür ediyorum." Kurulun adı Erbakan'ın teklifi üzerine o toplantıda, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınması Yüksek Kurulu" olarak değiştirildi. İkinci toplantıda sorunlara çözüm önerileriyle gelen Refahyol hükümetinin yaptığı hazırlıklar, büyük takdir topladı. Ama bu önerilerin hayata geçirilmesine hükümetin ömrü yetmedi.

İlk olarak DYP-SHP koalisyonu döneminde gizli bir kararnameyle kurulan TMYK, Refahyol döneminde ilk ciddi toplantısını ve çalışmasını yaptı.

Toplantıya kimler katıldı?

Erbakan'ın davetiyle gerçekleştirilen 12 Kasım 1996 tarihli toplantıya, hükümetten ve askeri kanattan en üst düzeyde katılım oldu. İlk toplantıya katılan isimler şunlar: Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller, Devlet Bakanı Fehim Adak, Devlet Bakanı Nevzat Ercan, Devlet Bakanı Bekir Aksoy, Devlet Bakanı Sacit Günbey, Devlet Bakanı Namık Kemal Zeybek, Adalet Bakanı Şevket Kazan, İçişleri Bakanı Meral Akşener, Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan, Bayındırlık Bakanı Cevat Ayhan, Tarım Bakanı Musa Demirci, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Onur Öymen. Askeri kanattan ise Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir, MGK Genel Sekreteri İlhan Kılıç ve 4 general.

Açılışı Erbakan yaptı...

Toplantının açılışında konuşan Başbakan Erbakan, OHAL bölgesindeki sorun sadece bir güvenlik sorunu olmadığını, sosyal ve ekonomik bakımdan da bölgede birçok sorunlar bulunduğunu belirterek, "Önce terör önlensin de sonra ekonomik ve sosyal projelere geçelim tarzındaki düşüncelerin yanlış olduğu kanaatindeyim. Bu kurul, terörün sosyal ve ekonomik programlarla birlikte önlenmesine gayret etmelidir. Hatta Kurulun adı da değiştirilmeli Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Yüksek Kurulu olmalıdır" diye konuştu.

Söz alan Adalet eski Bakanı ise, bölgeye yaptığı izlenimleri anlattıktan sonra, şöyle dedi: "Bölge halkından terör bölgesindeki köy ve mezraların maalesef hep devlet baskısı altında boşaltıldığı, direnenler olursa zor kullanıldığı, hatta ot yığınlarının yakıldığı hususunda yoğun şikâyetler var. Bu zorlamalar belki onları terör saldırılarından korumak, tehdit altında, teröristlere yataklık yapmalarının önünü kesmek için yapılıyor ama uygulanan metot yanlış ve insan haklarına aykırı" .

Çevik Bir'den Erbakan'a teşekkür yanıtı:

Toplantıda hükümet ve asker kanadından dile getirilen görüşler, ortak bir noktada birleşti. Sadece DYP'li bakanlar Namık Kemal Zeybek ile Turhan Tayan, önce terörün önlenip daha sonra kalkınma hamlesi başlatılmasını önerdiler.

Askeri kanattan söz alan Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir ise yaptığı konuşmaya Erbakan'a teşekkür ederek başladı. "Sayın Başbakanım, önce yıllardan beri bir türlü toplanamayan bu kurulu ilk defa toplantıya çağırdınız için size teşekkür ederim" diyen Bir, ‘terörle mücadelede güvenlik güçlerinin çaba harcaması yetmez, sosyal ve ekonomik tedbirlerin de birlikte yürürlüğe konulması gerekir' ortak görüşünü destekledi. Bu görüşü samimi ve isabetli bulduğunu anlatan Bir, ‘önce terör önlensin' diyen iki DYP'li bakanın fikri genel kabul görmesi halinde hazırladıkları öneri paketini içeren 20 dakikalık video filmini izlettirmekten vazgeçeceklerini söyledi. Bir, daha sonra bu filmi Kurul üyelerine seyrettirdi. Sorunların ve çözüm önerilerinin yer aldığı video filmi, izlenenler tarafından takdirle karşılandı. Ama aynı Çevik Bir, daha sonra Yahudi lobilerinin tezgâhına takıldı ve Erbakan'a cephe aldı.

46 maddelik tavsiye kararı alındı

5 saat süren toplantının kapanışında Erbakan'ın teklifiyle kurulun adı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Yüksek Kurulu olarak değiştirildi. Yine toplantı sonucunda 46 maddelik bir tavsiye kararı alındı. Refahyol hükümeti toplantıyla birlikte harekete geçti. Öncelikle askerle hükümet arasında koordinasyonu sağlamak için Başbakanlıkta Müsteşar Yardımcılığı ihdas edildi. Bu göreve, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Aydal getirildi. Başbakan Erbakan, ertesi günü konuyla ilgili bütün Refah Partili bakanları olağanüstü toplantıya çağırdı ve hemen çözüm paketi hazırlanması talimatını verdi.

İkinci toplantı 24 Mart 1997'de tekrarlandı:

Yaklaşık 4,5 aylık sürenin ardından Refahyol Hükümeti, sorunun çözümü için hazırlanan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Hamlesi Paketi'ni açıkladı. Paket önce, adı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Yüksek Kurulu olan eski TMYK' ya getirildi. Çözüm önerileri askeri kanatta büyük takdir topladı. Erbakan ve Doğan Aydal'ın koordinesinde hazırlanan kalkınma projeleri önce ikinci kez 24 Mart 1997'de toplanan Kurulun gündemine sunuldu. Projeler daha sonra Bakanlar Kuruluna ardından 31 Mart 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısına sunuldu. 28 Şubat'taki sanal irtica dosyası tartışmalarıyla geçen MGK'nın gündemine bu kez farklı bir proje damgasını vurdu.

24 Mart tarihli toplantıya katılan isimler ise şunlar: Necmettin Erbakan, Tansu Çiller, Fehim Adak, Bekir Aksoy, Işılay Saygın, Sacit Günbey, Bekir Aksoy, Cevat Ayhan, Musa Demirci, İnal Batu, Sönmez Köksal, Alaaddin Yüksel, Kadri Keskin, Doç. Dr. Doğan Aydal ve Teoman Ünüsan.[6]

Avrupalıların Karekteri ve ahlak yapısı!..

Kopenhag kriterleri, müzakereler, derogasyonlar, Ek Protokol, Komisyon, COREPER, deklarasyon, karşı deklarasyon, Merkel, Schröder. Bittik, bıktık vallahi! Yolun uzun ince bir yol olduğunu biliyorduk da, bu kadar yokuş yukarı olduğundan habersizdik. Zeus tarafından cezalandırılan Sisyphus'un hikâyesindeki gibi, koca taşı yokuşun sonuna kadar itiyoruz, itiyoruz, sonra tekrar aşağıya düşmesine engel olamıyoruz. Her düştüğünde bir gayret yine yukarı doğru itmeye başlıyoruz. Nefesimiz de tükenmek üzere artık. Taş düşerken altında kalma riskimiz de yok değil. Kaçmaya da takat lazım ne de olsa.

Geçtiğimiz günlerde German Marshall Fund tarafından yapılan geniş çaplı bir kamuoyu yoklamasında tespit edildiğine göre Türkiye halkının AB üyeliğine verdiği destek %10 azalarak %63'e kadar gerilemiş durumda. Bizim kafalarımızda özgürlükle, iyi ve kaliteli yaşamla, demokrasi ve çağdaşlıkla özdeşleşen bir yer işgal eden 'Avrupa' fikri, sorgulanmaya başladı gibi görünüyor. AB üyeliğine verilen destek oranındaki gerilemeye rağmen, bu rakamın müzakereler arifesinde bulunan bir ülke açısından hayli yüksek olduğunu belirtmek gerekiyor. Peki, biz %63 oranında destekle üye olmak istediğimiz yapının ne olduğunu biliyor muyuz? Ya da karşı çıkanlar açısından sorumuzu yenileyelim; üye olmak istemediğimiz şeyin ne olduğu hakkında bir fikrimiz var mı?

Öncelikle bütün cevaplarımızın belli varsayımlar üzerine oturtulduğunu ortaya koyalım. Bu varsayımlar şunlar;

1- Avrupa diye bir olgu var;

2- Avrupalılık diye bir kimlik var;

3- Avrupa Birliği diye bir yapı var.

Tüm bu varsayımların toplamına göre, Avrupa Birliği denilen şey, Avrupa'da yaşayan Avrupalıların kurdukları bir siyasi, ekonomik, kültürel birlik. Küçük Avrupalıların bir araya geldiklerinde yarattıkları bu Birlik, dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden bir tanesi, 455 milyon nüfuslu, yaklaşık 5 Türkiye büyüklüğünde yüzölçümüne sahip bir dev. Peki, bu insanları bir arada tutan şey ne? Birbirleri ile aynı etnik kökenden mi geliyorlar? Hayır. Aynı dili mi konuşuyorlar? Hayır. Aynı dini inancı mı paylaşıyorlar? Hayır. Aynı siyasi çıkarları mı savunuyorlar? Aynı dış politika hedefini mi güdüyorlar? Aynı ulusa mı mensuplar? Birbirlerine pek mi bayılıyorlar? Hayır, hayır, hayır.

Sosyolog Delanty'nin ifadesine göre 'Avrupalıları bir arada tutan şey birbirlerine olan benzerlikleri değil, 'öteki' olarak tarif ettiklerinden farklılıkları'. Yani kendilerinden olmayana olan uzaklıkları, onları birbirlerine yakınlaştıran ana faktör. Dış çerçevelerini çizerken ne olduklarını değil, ne olmadıklarını bularak kendilerini tanımlıyorlar. Mesela Müslüman değiller, Doğulu değiller, yoksul değiller, antidemokratik değiller, kapalı ekonomilerden yana değiller, kutsal devletçi değiller. Tarihten günümüze aktarılan ve onların kimliklerini en belirleyici, en önemli "değil"leri ise, 'Türk' değiller.

Doğu, onlara göre kültürlerinin başlangıcı olarak kabul ettikleri Antik Yunan uygarlığı döneminden bu yana hep temel "öteki"yi oluşturmuş. Perslerle çatıştıklarında doğuluları "despot" olarak tanımlamış ve kendilerini "hürler" olarak tarif etmişler. Hıristiyanlığın gelişi öteki algısını "despot"lardan, "Müslümanlar"a çevirmiş. 18. yüzyıldan itibaren Avrupa aydınlanmasıyla birlikteyse, Avrupalılar kendilerini "uygar", bu topraklarda yaşayanları ise "barbar" olarak tarif etmişler. Kısaca ne zaman gözlerini doğuya çevirseler, kendileri gibi olmayanı görmüş ve buradan hareketle kendilerini tarif etmişler.

Bugün Avrupalılar için yeni bir kimlik üretme zamanının geldiğini düşünenler var. Doğru düşünüyorlar. Evet, Türkiyeli bir Avrupa kimliği, yeni bir kimlik demek; yeni bir öteki bulma gereksinimi var demek; tarihe bir çizgi çekmek demek. Ama aynı zamanda da yepyeni bir Avrupa demek.

Yeni Avrupa'ya direnenlerin kazanması halinde, "değil"lerini çoğaltmaları için biraz yardımda bulunmak mümkün. Avrupalılar stratejik değiller, kibirsiz değiller, akıllı değiller, becerikli değiller, en önemlisi de büyük değiller.[7]

Batı ve Hümanizm safsatası...

Avrupa Birliği'ne tam üye olabilmenin, Türkiye'nin ‘Avrupalı' olup olmadığı anlamına geldiği, giderek açıklık kazanıyor. Avrupa Birliği, Avrupa Medeniyeti dairesine ‘ait' olmanın siyasal örgütlenme biçimidir ve dolayısıyla, bu Medeniyet projesine ‘ait' olmak, Avrupa Birliği'ne üye olmanın ‘olmazsa olmaz' önkoşuludur.

O nedenledir ki, Sayın Başbakan, son demeçlerinden birinde, ‘Kopenhag Kriterleri bağlamında istenenlerin tümünü yerine getirdik, daha ne yapalım?' derken, Avrupa Birliği tam üye olma koşullarını Kopenhag Kriterleri'yle özdeşleştirme gibi vahim bir yanlışlığın içine düşmüştür. Daha önce de yazdık: Kimse, Avrupa Birliği'nin Kopenhag Kriterleri gibi açık ve seçik bir biçimde dile getirilmiş koşullarının yanı sıra, dile getirilmemiş, örtük koşulları olduğunun farkında görünmüyor. Kopenhag Kriterleri, meselenin dıştan görünüşüdür ve asıl belirleyici olan, işte tastamam bu, dile getirilmemiş, örtük koşullardır...

Niye açık konuşmayalım: Türkiye'nin bu ‘örtük koşullar' bağlamında ‘Avrupalı' olduğunu öne sürebilmek mümkün mü? Eğer Avrupalı olmak, Avrupa Medeniyet Projesi'ne ‘ait' olmak anlamına geliyorsa, Türkiye ‘Avrupalı' değildir; zira ‘aidiyet'in Avrupa Medeniyet Projesini inşa eden tarihle birebir bir ilişkisi vardır: Avrupa Medeniyeti, ısrarla söylemekten bıkmadığımız için bir defa da belirtelim, Eski Yunan, Roma ve Hıristiyanlık temelleri üzerine inşa edilmiş bir Medeniyettir ve Avrupalılık, bu örtük kriterle belirlenir.

Stephen Toulmin'in ‘Cosmopolis: The Hidden Agenda of Modernity' adlı kitabında da dile getirdiği gibi, Avrupa Medeniyeti, biri klasik edebiyatla temellenen Hümanist; öteki de 17. yüzyıl Doğa Felsefesinde temellenen Bilimsel bir dönüşümle inşa edilmiştir. Ama görülen odur ki, Avrupalılığın Eski Yunan, Roma ve Hıristiyanlık gibi temelkoyucu yapıları, dönüşerek, bir yandan Klasik Edebiyat'la Hümanist, öte yandan da Doğa Felsefesi ile Bilimsel bir Medeniyet inşa etmişlerdir. Avrupalılık, bir Medeniyet Projesi olarak, Hümanizme ve Bilim Düşüncesine dayanır. Toulmin, ayrıca, 17. yüzyılda, Protestan Reformasyonu bağlamında modern rasyonalizmin ve deneysel bilimlerin geliştiğini, buna karşılık 16. yüzyıl Rönesans Hümanizmasının kuşkucu hoşgörü (‘sceptical tolerance') ve açık zihinliliğinin (‘open mindedness') bastırıldığını; Bilimselliğin ve Akılcılığın, 18. yüzyıl Aydınlanma'sıyla birlikte Hümanist geleneğe göre çok daha fazla öne çıktığını da belirtiyor.

Batı'daki dönüşümün, bu Medeniyet Projesi'ni kabullenmeyi öngören Cumhuriyet'in kurucuları bağlamında; anlamlı olduğunu düşünüyorum. Mustafa Kemal Atatürk'ün Avrupa Medeniyet Projesi'nin aydınlanma ile öne çıkan Bilim ve Rasyonalite geleneğini; İsmet İnönü'nün ise, Toulmin'in deyişiyle 16. yüzyıl Rönesansçılarının Hümanist geleneğini taklide öncelik verdiklerini öne sürmenin, bir varsayım olarak, yanlış olmayacağını sanıyorum.

Gerçekten de Atatürk'ün ‘Hayatta En Hakiki Mürşit, İlimdir' sözü, onun Avrupa Medeniyeti'ni, bir ‘Bilim Medeniyeti' olarak alımladığını, Bilim ve Rasyonalite geleneğini örnek aldığını gösteriyor. Buna karşılık İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığına atanmasıyla (özellikle 1940'lardan itibaren) ‘Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserlerin çevrilmesi' işini başlatarak, Hümanist kılıflı ateist geleneğin taklidine ağırlık vermiştir. İnönü'nün ‘Milli Eğitim Bakanlığı'nın ‘Tercüme' dizisine yazdığı 1 Ağustos 1941 tarihli önsöz, bunun apaçık kanıtıdır.

Atatürk ve İnönü'nün Avrupa Medeniyetini temellük ve taklit projelerinin, bütünüyle hayata geçirilmesi, sekteye uğramıştır, evet, ama bu süreç sekteye uğratılmasaydı, gene de ‘Avrupalı olmamızı' mümkün kılacak mıydı?

Üzerinde düşünmek gerekiyor.[8]

Şurası kesindir ki, bu millet Müslüman kaldıkça, camiler ezanlar okudukça ve bu ülkenin adı Türkiye olarak anıldıkça; Avrupalılar bizi kendilerinden saymayacaklardır ve aralarına almayacaklardır.

 

 



[1] 19.09.2005 / Akşam

[2]  19.09.2005 / Akşam / Engin Ardıç

[3]  21.09.2005 / Milli Gazete

[4]  20.09.2005 / Akşam / Hüsnü Mahalli

[5]  19.09.2005 / Yeni Şafak

[6]  21.09.2005 / Milli Gazete

[7]  19.09.2005 / Akşam / Ülke Arıboğan

[8]  18.09.2005 / Zaman / Hilmi Yavuz


Bu yazarin diger makaleleri

54. HÜKÜMETİN BAŞBAKANI ERBAKAN HOCA'NIN,LONDRA ŞARK EL AWSAT GAZETESİNE AÇIKLAMALARI
Londra'da Arapça olarak yayınlanmakta olan Al Şark al Awsat gazetesi...
Devami
EMNİYET VE MİT’TEKİ DEĞİŞİMLER, HAYRA MI, ŞERRE Mİ İŞARETTİ?
İsrail’in Hakan Fidan’ı tenkidi ve taktiği Gazze'ye yardım filosunun arkasında doğrudan...
Devami
BAŞBAKAN'IN VE AYAKÇILARININ YOLSUZLUK DOSYALARI
  Deniz Feneri davası neticelendi ve sanıkların suçu kesinleşti! Deniz...
Devami
28 ŞUBAT’IN FİGÜRANLARI VE FETULLAHÇILARIN ARGÜMANLARI
  28 Şubat’ın asıl mimarları, ABD’nin “derin devleti” olan Yahudi Lobileri...
Devami
ERGENEKON DAVASI İLE DAVOS HAVASI'NIN BAĞLANTISI
Gündem oluşturan ve tartışılan önemli ve tarihi olayları: a) Avam (Çoğunluğu...
Devami
GÖRÜNÜŞTE “İSRAİL’E HAKARET” PALAVRASI GERÇEKTE SİYONİZM’E HİZMET POLİTİKASI
  Erbakan Hocamızın; Siyonistlerin: “Kim, ben mi? Yahu ben hiç Dinime...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4545

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR