Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün381
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta10909
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay108824
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16746799

IP'niz: 3.237.66.86
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182562

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

EGEMENLİĞİMİZİN AB'ye DEVRİ, İDAMLIK SUÇTUR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Anayasanın 6. maddesi:

"Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir. Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle, hiçbir şekilde; hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz":

Anayasanın 7. maddesi:

"Yasama yetkisi Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez"

Şimdi bize dayatılan şartlar çerçevesinde AB'ye girmek a) hem egemenliğimizin devredilmesi demektir.  b) Hem de artık Kanunlarımız bürükselden gelecektir.

 

Her ikisi de anayasamıza göre "Vatana İhanet suçu" kapsamına girmektedir. Bu suçların cezası önceki ceza kanunlarımıza göre "idam" iken, AKP tarafından yapılan değişiklikle müebbet hapse çevrilmiştir.

Acaba işledikleri suçun cezasını biliyorlardı da o, yüzden mi idamı kaldırıp müebbet hapis şeklinde hafiflettiler?

Ama unutulmasın ki "vatana ihanet" suçunun cezası, tabi ve daimidir: bunun kâğıt üzerinde hafifletilmesi gerçeği değiştiremeyecektir. Bunları hatırlatmamız, uyarma görevimizi yapmak içindir. Şu ayet, konumuzla ilgilidir ve oldukça önemlidir.

"Onlardan (Fasık ve Gafil) bir topluluk: "Allah'ın kendilerini helak etmek veya şiddetli bir azap (ve akıbete) düşürmek istediği(ni düşündüğünüz bizim gibi) bir kavme, ne diye öğüt veriyorsunuz?" diye sorduklarında; "Rabbinize karşı hiçbir mazeretiniz (kalmasın) diye ve olur ki (söz dinleyip) sakınırsınız ümidiyle..." dediler"[1]  

AB'nin Önümüze Koyduğu Fatura?

Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilgili derinlikli, uzun vadeli ve çıkarlarımızı koruyan bir stratejisinin olmadığı, yapılan açıklamalardan ve mevcut tablodan anlaşılmaktadır. Gerek Başbakan, gerek Dışişleri Bakanı ve gerekse de diğer ilgili kişilerin AB'ye bakışları doğrudan iç politikayla ilişkili; Türkiye'nin müzakerelere başlaması aynı zamanda yabancı sermayenin de ülkeye gelmesi olarak görülüyordu. Yabancı sermaye gelecek, başta TMSF'nin elinde bulunan fabrika ve medya kuruluşları olmak üzere, özelleştirme idaresinin satışa çıkardığı diğer kuruluşları satın alacaktı.

Yabancı sermayeye elinde kalan son kuruluşları da satmaya çalışan hükümetin amacı; artık çevrilemez hale gelen borçları kısa bir süre daha çevirebilmek, özelleştirmelerden gelen paraları borç ödemesinde kullanmaktır.

Hükümetin Avrupa Birliği'ne bakışı işte böylesine sığ ve stratejik akıldan yoksun... "Müzakereler başlasın da, nasıl başlarsa başlasın" mantığıyla hareket etmek, bir ülkenin alabileceği en talihsiz ve tehlikeli karardır.

"Yabancı sermaye gelecek, onlara mallarımı satıp borç faizlerimin bir kısmını ödeyeceğim" diyen hükümet, Türkiye'nin ilerde hangi açmazlarla başbaşa kalacağını, hangi tavizlerin masaya geleceğini, ülke olarak nasıl sıkıntılar çekebileceğimizi hiç hesaplamıyor. Çünkü "Hele bir başlayalım da, sonra bakarız..." şeklinde düşünüyor. Avrupa Birliği'nin kuşatması altına girmeyi "çocuk oyuncağı" sanıyor, AB'nin Türkiye'yi nasıl hamur gibi yoğurup istediği kalıba dökeceğini görmezden geliyor.

Dikkat edilirse, mevcut hükümet Türkiye'nin Avrupa Birliği ile yürüttüğü ilişkileri sadece kendi partisinin politikası olarak görüyor. 3 Ekim müzakerelerinin iktidar partisinin genel merkezinden yürütülmesi bunun en açık göstergesini oluşturuyor. Bakanlar, bürokratlar, yabancı ülkelerin büyükelçileri Başbakanlık ya da Dışişleri Bakanlığı yerine iktidar partisinin genel merkezine gidiyor. Başbakan da makamında olmak yerine partisinin genel merkezinde duruyor; Türkiye sanki AB müzakerelerine başlamıyor da, belediye seçimlerinin sonuçlarını öğrenmek için sandıklardan gelecek sonuçları merakla bekliyor.

Böyle bir tablo bile, Avrupa Birliği'ne tamamen iç politikaya yönelik bakıldığını, AB'nin küresel sistemdeki yerinin kavranamadığını ve mevcut iktidarın Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı tehlikelerin farkına varabilecek olgunluktan uzak olduğunu ortaya koymaktadır.  

Mevcut iktidarın Türkiye'nin sahip olduğu stratejik değerden, liderlik vizyonundan ve bölgesel gücünden haberdar olmadığı, 3 Ekim tarihinde kabul ettiği müzakere çerçeve belgesinden de anlaşılmaktadır.

Türkiye'nin AB üyelik sürecinde yol haritası olacak olan müzakere çerçeve belgesi, Türkiye'yi baştan aşağıya dönüştürmeyi, Avrupa'nın değerlerini kabul ettirmeyi, kendi kültüründen de uzaklaştırmayı amaçlamaktadır.

Türkiye'nin bu müzakere belgesine göre AB'ye ne zaman üye olacağı belli değildir, müzakerelerin ne zaman sonuçlanacağı bilinmemektedir, müzakereler bitse bile AB Türkiye'yi üye olarak kabul etmeme hakkını saklı tutmaktadır. İşte böylesine bir tablo karşısında bile bir kısım medya ne yazık ki, "Türkiye'ye AB'nin kapıları açıldı" şeklinde yayın yapma yüzsüzlüğünü göstererek kamuoyunu yanıltmaktadır. 
Müzakere çerçeve belgesindeki 11. Madde ise bir başka tehlikeyi gündeme getirmektedir. Orijinal metinde 11. Madde şu şekilde yer almaktadır:

"Türkiye'nin bir üye ülke olarak benimsemesi gereken tüm hak ve yükümlükler; Topluluklar ve Türkiye arasında mevcut olan tüm ikili anlaşmaların ve Türkiye tarafından imzalanan ve üyeliğin yükümlülüklerine aykırı olan tüm uluslararası anlaşmaların geçersiz kılınması anlamına gelir. Ortaklık Anlaşması'nın müktesebattan ayrılan herhangi bir hükmü katılım müzakereleri sırasında emsal olarak kabul edilemez."

Müzakere çerçeve belgesinin içine ustalıkla yerleştirilmiş bu ifadeler, Avrupa Birliği'ne Türkiye'nin yaptığı uluslararası anlaşmaları geçersiz kılabilme hakkı tanımaktadır.

Bu madde Türkiye'nin diğer uluslararası kuruluşlarla bağını keserek sadece Avrupa Birliği'ne mahkûm edilmesinin kapısını aralayacaktır. AB'nin Türkiye'nin yaptığı uluslararası anlaşmaları geçersiz kılabilme hakkını elinde bulundurması, aynı zamanda egemenliğimize doğrudan yapılan bir müdahaledir. Böyle bir tasarrufu kabul etmek mandacılıktır.

Avrupa Birliği ilişkilerini parti merkezinde parti politikası olarak yürütmenin ülke olarak bizi getirdiği sonuç, egemenliğimizin tehdit altında bulunmasıdır.

Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren AB üyelik sürecinde milli iradenin temsil edildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi nerededir? Neden müzakere çerçeve belgesi ve diğer tüm ilişkiler TBMM çatısı altında yürütülmez? Neler milletten ve meclisten kaçırılmaktadır?

Türkiye/AB ilişkilerinde milli irade devre dışı bırakılmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin sağduyusuna müracaat edilmemiştir. Edilseydi herhalde Türkiye'nin egemenlik hakkını devredebilecek tehlikede maddeler müzakere belgesinde yer alamazdı!

"Türkiye AB'ye giriyor!" çığırtkanlığını bırakıp, önümüze konan faturada ne yazdığını da konuşmamız lazımdır.[2]

Egemenliğin Devri İdamlık suçtur!

AB ile müzakereler başlayacak. İlk etapta önümüzde tarama süreci var. Bu süreçte Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün kanunları ele alınacak, AB mevzuatına ters düşen bütün metinler ayıklanacak.

Bu konudaki haberleri, tartışma ve açıklamaları dikkatle izliyoruz. İğneden ipliğe bütün kanunlarımızın gözden geçirileceği ve AB'nin istemediği kanunların değiştirileceği bahse konu edildiği halde konuların en önemlisi olan Egemenliğimizin, AB'ye devredilip devredilmeyeceği, devredilecekse ne ölçüde devredileceği ve bu değişikliğin şekli ve modelinden kesinlikle söz edilmiyor.

Bu Umursamazlık Ne Kadar Acı Ve Ne Kadar Alçaltıcıdır?

Teferruat sayılabilecek daha önemsiz konular, ballandırıla ballandırıla bir kısım basın ve medyamız tarafından, bir millî bayram heyecanıyla halkımıza takdim edilirken, her sene kutladığımız ulusal egemenlik bayramımızın, sanki modası geçmiş bir rutin bir merasim imiş gibi önemsenmeyip, es geçilmesi müzakerelere başlama karşısında AB yanlılarının kendilerinden geçmiş olması asla affedilecek kusurlardan değildir.

Endişem şudur ki, bu en önemli konuyu da AKP yöneticileri, kamuoyundan gizleyerek bir gece yarısı celsesinde oldubittiye getirmek niyetini taşıyorlar.

Hâlbuki milletimizin ve devletimizin egemenliği, (eski deyimiyle istiklâli tamme) tertemiz şehid kanlarıyla kazanılmış olan bizlere, nesillerden nesillere devredilmesi ve korunması gereken kutsal bir emanettir.

Bu sebepten egemenlik ne maddî menfaat ve para karşılığında ve ne de bedelsiz olarak asla ecnebilere devir ve teslim edilemez.

Bilindiği gibi, millî egemenliğimizin, kısmen de olsa yabancılara devrine tevessül etmek, kanunlarımıza göre İHANETİ VATANİYE suçudur. Eski ceza kanununa göre bu fiilin cezası idam idi. Sayın Cemil Çiçek'in zamanında çıkartılmış olan ceza kanuna göre ise MÜEBBED HAPİS'TİR.

Yine bilindiği gibi, egemenliğin devrine izin vermeyen, yasak ve müeyyide koyan sadece ceza kanunları değildir. Anayasa'nın çeşitli maddelerinde bu konuda kesin hükümler sevketmiştir. Ezcümle:

1-Anayasa'nın BAŞLANGIÇ kısmında "Egemenlik kayıtsız şartsız millete ait olduğu" yazılıdır.

2- Anayasa'nın 6'ncı maddesinde "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir... Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye,  zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz" hükümleri yer almıştır. 7'nci maddede ise, "Yasama yetkisi Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi'nindir. Bu yetki devredilemez denilerek bu hüküm kesin olarak bir kere daha vurgulanmıştır.

3- Ayrıca Anayasa'nın 81'nci maddesinde, milletvekillerimizin göreve başlamadan önce ettikleri yeminde:

"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini koruyacağıma" hükmü vardır.

4- Benzeri bir yemin hükmü de, Cumhurbaşkanlarımızın göreve başlarken ettikleri yeminde de mevcuttur.

Görülüyor ki, Anayasa'nın sistematiği böyle bir bütünlük taşıyor. Böyle bir bütünlük ve kesinlik karşısında, Anayasa'nın uluslararası anlaşmaların yürürlüğe konmasına dair 90'ncı maddesindeki fıkraya dayanılarak, egemenliğin devredilebileceği mümkündür şeklinde, bir yorum dahi yapılamaz.

Bu hükümler, o derece önemli ve kesinlik arz ediyor ki, egemenliğin devrine tevessül edecek dış ve iç güçlere karşı savaş sebebi bile sayılacak bir ifade niteliği taşıyor.

Konu bu derece önemli olduğu içindir ki, AB'ye üye olmak isteyen ülkeler, önyargıdan uzak kalarak, AB'ye girme konusunu referanduma sunarak hasıl olan neticeye göre hareket etmeyi tercih etmiştir.

Bu münasebetle bu hususta hem kamuoyumuzu uyarıyorum ve görevlileri de ciddiyete davet ediyoruz...[3]

Küreselleşme Ve Köleleştirme!

Dünyada çift kutuplu sürecin bitmesi ile birlikte, Siyonist cunta, uluslararası tekelci sermayenin tezgâhlarında hızla yeni ideolojik ürünleri piyasaya sürmeye başladı. Bunların en öne çıkanları ise; Yeni Dünya Düzeni, Reel Politik,

Küreselleşme/Globalizm, Büyük Ortadoğu Projesi vb. gibi plan ve projeler oldu.

Tek kutuplu hale gelen dünyanın yeni idol kavramı ise küreselleşme/globalizm oldu. Her şey bu kavramla ifade edilmeye başlandı. Küresel terör, küresel çıkarlar, küresel ekonomi, küresel tehdit, küresel savunma, küresel işbirliği vb. gibi kavramlar, kısa sürede yeni dönemin psikolojik harekât kavramları haline getirildi.

Peki, küreselleşme nasıl pazarlanıyor? Neler, nasıl ifade ediliyor? Birkaç örnek verelim:

- Efendim buradan sen Avustralya'yı arayabiliyorsun ya, internetten bütün dünyayı dolaşabiliyorsun ya, bu işin sınırı kaldı mı? Kimse sana karışabiliyor mu? Bütün dünya, birkaç klavye tıklaması ile önüne geliyor, engel olan var mı?

- Her türlü mal ve hizmeti dünyanın her yerine gönderebiliyorsun ya da alabiliyorsun ya, karışan var mı?

- Mevcut teknoloji artık sınır tanımıyor! İnsan, para, bilgi, mal ve hizmetler sınırsız dolaşabiliyor. İşte küreselleşme bu!

Evet, ama bu bir sonuçtur. Hatta mecburi bir sonuçtur. Ancak, bizim önümüze getirilen yolun da "mecburi tek yol" olarak takdim edilmesi yanlıştır. Şimdi bu iş öyle bir takdim ediliyor ki, sanki dünya mecburen bu istikamette ilerleyecekmiş gibi bir hava oluşturuluyor. Bu havayı takviye etmek için, "bu yeni dönemde küreselleşmeye ayak uyduramayan hayatta kalamayacak" diye bir de tehdit cümlesi ortaya konulunca sizin, bırakın hücum mekanizmanızı, savunma mekanizmanızı bile çökertmeye çalışıyorlar.

Hâlbuki bizim karşı çıktığımız nokta, "teknolojinin sınır tanımaması" noktası değildir. Elbette, bu teknolojik gelişme böyle devam ettiği müddetçe insanoğlunun önündeki sınır kavramları sürekli yeniden tanımlanacaktır.

Bizce meçhul olan ise, bu sonuca nasıl gidileceğidir. Bizim buradaki bütün itirazlarımızı bir tek soru içine sığdırabiliriz. Biz bu küresel pazara, hangi sıfatla gideceğiz? Öyle görülüyor ki, siyonist güdümlü uluslararası tekelci sermaye, bizleri merkep olarak kullanarak bütün dünyayı küresel bir tek pazar haline getirmeye çalışıyor. Bizlerden, alnı açık, başı dik onurlu birer insan olmamız istenmiyor. Bizlerden istenen, tüketici köleler olmamızdır. Etrafındaki olaylara bakmadan, olup bitenlere aldırmadan sürekli tüketen ve tüketmek için de köle gibi çalışan varlıklar olmamız isteniyor. Çalışsak da, üretsek de, tüketsek de, hep aynı mihrakları zengin etmemiz isteniyor. Küresel düzen bu şekilde kurulmaya çalışılıyor.

Örneğin, Irak'taki anarşizm ve günde kaç kişi öldürüldüğü ile ilgilendiğimiz ya da ilgilendirildiğimiz kadar, komşumuz Irak'ın niçin işgal edildiğini sorgulamıyoruz. Ramazan günlerinde acıklı Bağdat türküleri ya da ilahileri dinlerken, hâlihazırda orada işgal altında yaşayan insanların çok daha acıklı hikâyelerine gözümüz ve kulağımız kapalı. Aklımız var, kullanmıyoruz. Gözlerimiz var, görmüyoruz. Kulaklarımız var, işitmiyoruz.

İşte tam bu noktada küreselleşme, önümüze bir dünya vizyonu ve yeni dönemin tek ideolojisi (planı) olarak çıkarılıyor.

İyi bilelim ki, her dönemin hâkim güçlerinin kendi küreselleşme planları vardır. Osmanlı'nın da vardı. Osmanlı'nın küreselleşme planlarının itici gücünü, "hakkı üstün tutarak adil bir nizam kurmak" ideolojisi oluşturuyordu.

Bugün, ABD ve yandaşlarının "küreselleşme" planları (ideolojisi) olduğu gibi, Avrupa'nın da ayrı bir "küreselleşme" planı var. Diğer, dünya siyasetinde başat, ülkelerin de ayrı ayrı "küreselleşme" planları var.

Belki de, öncelikle cevaplandırılması gereken en önemli soru şudur; Türkiye, (geçmişte olduğu gibi) kendi milli değerleri üzerine yükselen kendi küresel vizyonunu mu ortaya koyacak, yoksa (mevcut idarenin tercih ettiği gibi) diğer vizyonlardan birinin taşeronluğunu mu yapacak?

İşte bu aynı zamanda, Millî Görüş'çü olmanın turnusol sorusudur.[4]

Zamandan Ekrem Dumanlı, AKP iktidarının ve Şakşakçılarının acı akıbetini hisseder gibi yazıyor :

Asıl sınav şimdi başlıyor (muş!..)

"3 Ekim, önemli bir testti; hem bizim için hem de Avrupa için. Görüldü ki şuuraltı öfkesi, Viyana kuşatmasına mahpus insanlar var Batı'da. Müşahede etme imkânı bulduk ki Türk düşmanlığı demokrasi bilincinin ötesine taşınmış zümreler var dünyada. Türkiye cephesindeki korkular, Batı'daki Türkiye karşıtlarından geri değildi. Onlar da Avrupa'nın Türkiye'yi işgalinden endişe ediyordu. Türk insanının eriyip gideceğine; ülkenin başkalarına peşkeş çekileceğine inanıyorlardı.

Neyse ki dünya, aşırı uçların anlamsız korkusuna boyun eğmedi. Türkiye ile AB, müzakere sürecine başlamış oldu. Pazarlıklar sırasında iplerin kopma noktasına geldiği anlaşılıyor. Şayet köprüler atılsaydı, dünya tarihî bir fırsatı kaçırmış olacaktı. "Hıristiyan Avrupa" ile "Müslüman Türkiye" arasındaki çekişme bir kan davasına dönüşecek ve bunun acısını insanoğlu çekecekti. Dünya barışı için söylenen sözler inandırıcılığını kaybedecekti...

Şimdi n'olacak? Zor bir süreç başlamış oldu. AB'den gelecek teklifler, tenkitler, tespitler zaman zaman Türkiye'nin huzurunu kaçıracak. Türkiye'nin çıkışları da AB'yi rahatsız edecek. İşin tabiatında bu var; başka türlü müzakere olması da düşünülemez. Bu tartışmalarda gözden kaçırılmaması gereken büyük fotoğraf şudur; Türkiye, onlarca yıldır AB'ye üye olmak için çaba sarf ediyor. Onlarca hükümet bu gaye için çalıştı. Şimdi gelinen nokta Türkiye devletinin başarısıdır. O yüzden ne kadar Türkiye düşmanı varsa, hepsi elbirliği etti; Lüksemburg'da, Brüksel'de, Paris'te, Washington'da vs. çalıştı ve Türkiye'nin üye olmasını engellemek için teşebbüslerde bulundu. Her şeye rağmen Türkiye, yeni bir döneme girdi...

Halk arasında yaygın kanaatler var. Mesela "Bu adamlar bizi oyalar, son noktaya gelince de üyeliğe kabul etmezler" diyor. Mesela "Zaten 10-15 yıl sürecek müzakere sürecinde AB dağılır" diyor. Bu tür yaklaşımların havada kalır yönleri de var, gerçekleri de. Ancak önemli olan bu değil. Önemli olan, Türkiye'nin kullandığı tercihtir ve bu tercih Türkiye için zengin ve daha özgürlükçü bir yol haritasını işaretliyor. Bu kavşağa kadar gelen Türkiye'nin önünde en büyük engel Türkiye'nin kendisidir. Statükonun kazanımlarından vazgeçmesi kolay değil. Yasakçı zihniyetin mızıkçılık yapması an meselesi: Basit hesapların içinde kaybolmuşlar, yüzlerce provokatör istihdam ediyor... Asıl sınav yeni başlıyor. Türkiye'nin dünyaya verdiği söz bir kefede, içerideki statükonun oluşturmak istediği psikolojik harp havası diğer kefede olacak. Umarım bu ülke geçmişteki hatalarını tekrar etmez ve demokrasi cephesinde en küçük bir gediğin açılmasına izin vermez..."[5]



[1] Araf: 164  

[2] Milli Gazete / Dr. Abdullah Özkan

[3] Milli Gazete / Süleyman Arif Emre

[4] Milli Gazete / Mete Gündoğan

[5] Zaman / 06 10 2005


Bu yazarin diger makaleleri

“DİN DEVLETİ” VEYA “DEVLET DİNİ” YERİNE ADİL DÜZEN LAİKLİĞİ
  a) Cahilliğinden veya kasıtlı cinliğinden, İslamiyet’i de tahrif edilmiş Hıristiyanlık...
Devami
İTTİHATÇILARIN TİYNİYETİ VE TALAT PAŞA MUHABBETİ
  Büyük Meydan Larousse Onu şöyle anlatıyor: (1874-Edirne-1921 Berlin) Edirne...
Devami
ÇEÇENİSTAN DOSYASI
  İSLAM'IN KAFKAS ÜLKELERİNİ FETHİ: Kafkas diyarları upuzun, sarp ve geçit...
Devami
Deccal’in Şövalyeleri Şunlardır: BİR ŞEYTAN - İKİ HANEDAN - ÜÇ HAHAM; (ROTHSCHILD + ROCKEFELLER + GUSH EMUNiM)
  1996 senesiydi. İtalya açıklarındaki Malta Adasında, Kuzey Afrikalı Müslümanların yaptırdığı...
Devami
MISIROĞLU BUNAKLIĞI, DİLİPAK’IN KAYPAKLIĞI!
Haddini aşarak ve küstahlaşarak, Kudüs fatihi ve İslam kahramanı Selahaddin-i...
Devami
ÇAĞLAYAN COŞKUSU VE FLASH TV'NİN KORKUSU
29 Kasım 2004 Pazartesi saat 20 Ana Haber bülteninde, Flash...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4427

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR