Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün313
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta10841
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay108756
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16746731

IP'niz: 3.237.66.86
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182535

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

TÜRKİYE, SURİYE VE İRAN'I SATTI MI? AKP, ABDnin Truva Atı mı?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Suriye'de "Rejim Değişimi" Senaryoları!

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Steve Hadley'in gerçekleşen Ankara gezisi, başta Suriye olmak üzere Ortadoğu'da siyasi haritanın yeniden şekillenmesine neden olacak kritik gelişmeler öncesinde, Ankara ve Washington arasında "Talimat diplomasisi" niteliğindeydi.

Hadley'in Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak "ilk dış gezisini" apar topar Ankara'ya yapmasına neden olan gelişme, geçen şubat ayında öldürülen Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin suikastını araştıran bağımsız Birleşmiş Milletler soruşturmasının Şam'a kadar genişletilmesiydi.

 

Alman Savcı Detlev Mehlis tarafından yürütülen soruşturma, ekim ayında sonuçlanacak. Ancak şu ana kadarki gidişat, Lübnan'daki istihbaratçı ve yetkililerin de ifade vermesiyle, parmakların Şam'ı göstermesine yetti. Geçenlerde Şam'a giden Mehlis, oradaki yetkililerin ifadesini aldı. Uluslararası camiadaki beklenti, soruşturma tamamlanınca BM'nin Esad rejimine yönelik "yaptırımlar" uygulayabileceği yönündedir. Bu durumda kurulacak uluslararası bir mahkeme, Beşar Esad'ı da koltuğundan edebilir.

Bu yüzden de Washington ve uluslararası camia, soruşturmanın Esad hükümetini "sallayabileceği," kasımdan itibaren Suriye'de "rejim değişikliği" senaryolarının gündeme gelebileceği beklentisi içindedir. Washington Post gazetesi, geçenlerde Suriye'nin el altından bir teklif yaparak, "güvenlikten sorumlu bazı bireylerin iadesi" karşılığı rejimin tepesindeki isimler için dokunulmazlık garantisi istediğini yazdı. Ancak hem Avrupa hem de Washington, bu teklifi kabul etmedi. Bush yönetiminde Esad'ın "zayıf" bir lider olduğu ve Suriye'de güvenlik ve demokratikleşme konusunda "faydalı" olamayacağı görüşü hâkim. Hem Ankara hem de Batı başkentlerinde, Esad'ın yerine kimin gelebileceği tartışılıyor. Konu, Hadley'in Ankara gezisinde de gündeme geldi. Washington'daki hesap, "istikrarsızlığı önlemek" amacıyla, Alevi ağırlıklı rejimin içinden gelen "güçlü" bir ismin Beşar'ın yerine geçmesi seçeneği üzerinde yoğunlaşıyor. Bu bağlamda telaffuz edilen isimler arasında Beşar'ın amcası Refik Esad gibi "aile içinden" ya da rejimin tepe noktalarından gelenler bulunmaktadır. Kısaca Amerika yeni bir amigo aramaktadır.

Ankara ise, BM aracılığıyla olsa dahi, Suriye'de rejim değişiminin "kaos" yaratacağından korkuyor. Ama hükümet, artık Esad rejiminin "büyük ağabeyi" rolünü oynamaya artık hevesli görünmüyor. Bu yüzden de Esad'la tatil programı ya da New York'da Erdoğan-Esad buluşmasını Amerikanın baskısıyla iptal ettiği biliniyor. Ancak milli Ankara, Suriye'de Irak benzeri bir istikrarsızlık istemiyor. Ama AKP BM soruşturmasının ortaya koyacağı "somut" delilleri görmek istiyor. Bu mesaj Hadley'e de verildi. Washington, Ankara'ya Suriye konusundaki talimatlarını iletmiş bulunuyor.[1]

Türkiye Suriye'yi Satacak mı?

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, önümüzdeki ay, Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri'ye yönelik suikasttan Suriye'yi sorumlu tutacak. Suriye resmen suçlanacak. Ardından Şam yönetimine siyasi ve ekonomik ambargo uygulanacak. Böylece ABD'nin bu ülkeyle ilgili planları için ortam hazırlanmış olacak.

Hatırlanırsa ABD, işgal öncesi Irak'ı da yine BM üzerinden mahkûm etmiş, BM üzerinden dünyayı yönlendirmişti. Güvenlik Konseyi'nde Irak'ın mobil nükleer/kimyasal silahlarına ilişkin havalı gösteriler sergilemişti. Bunların ne kadar büyük palavralar olduğu sonra ortaya çıktı. Dışişleri eski Bakanı Colin Powell, Güvenlik Konseyi'ndeki şovunun utanç verici olduğunu kendisi söyledi.

Ama olsun, amaç hâsıl oldu. İşgal devam ediyor. Kan gölüne dönen bir ülke var yanı başımızda. Bu işgal. ABD ve İngiltere için katliamlar ve utanç verici uygulamalarla anılacak. Petrol dâhil, amaçlarından hiç birine ulaşamadılar, ulaşamayacaklar da. Hala anlayabilmiş değiller.

Şimdi Suriye macerasını başlatıyorlar. ABD Şam'ı da BM üzerinden köşeye sıkıştıracak. Gerekçe bu sefer nükleer silahlar değil, Hariri suikastı... Suriye'nin Iraklı direnişçilere destek verdiği iddiasıyla süslenecek yeni bir oyun sahnelenecek. Yöntem aynı, gerekçe farklı.

Ancak Hariri suikastı çözülmeyecek. Bizler çözüldüğünü zannedeceğiz. Suikast sadece Suriye gündemi için kullanılacak. Çünkü Hariri suikastı çözülürse, kirli dosyalar açığa çıkacak. Irak'tan Lübnan'a uzanan kuşağa yönelik ABD/İsrail planları, bölgede dönen para trafiği, Türkiye'ye yönelen sermayenin niteliği, Hamas/Hizbullah gibi örgütlere yönelik planlar, Büyük Ortadoğu Projesi'nin siyasi ve ekonomik boyutu gibi...

11 Eylül saldırılarından birkaç gün önce öldürülen Afgan komutan Ahmet Şah Mesud'a yönelik suikast ile Refik Hariri'ye yönelik suikast, bölgesel etkileri açısından birbirine benziyor. Hariri suikastı ABD'nin Suriye-Lübnan-Filistin bölgesinde önünde hiçbir engel bırakmadı. Mes'ud Suikasti'nin Orta Asya'yı ABD'ye açtığı gibi.

ABD'nin Suriye ile bağlantılı BM gündemine paralel biçimde Türkiye-Suriye ilişkileri masaya yatırıldı. Başbakan Tayip Erdoğan'ın New York'taki BM zirvesi çerçevesinde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın görüşme talebini reddettiği, Esad'ın Türkiye ziyaretinin aynı gerekçeyle ertelendiği, Türkiye-Suriye ilişkilerinin kötüye gittiği, Türkiye'nin araya mesafe koymaya çalıştığı gibi iddialar ortaya atıldı. Yasemin Çongar'ın Milliyet gazetesindeki dünkü yazısına bakarsanız, AK Parti yönetimi aklını başına almaya başladı! Şimdi Esad'la, Gaziantep'teki Suriye Konsolosluğu'nun açılışında yapılacak görüşme bekleniyor.

Türkiye-Suriye yakınlaşması, terör ve güvenliğin çok ötesinde bizim için hayati önem taşıyor. Özellikle Irak işgalinin ortaya çıkardığı kaos, Türkiye'nin aklını başına getirmiş olmalı. ABD/İngiltere/İsrail üçlüsünün Suriye'yi de denetim altına alması hem bu kaosu bütün bölgeye yayacak, hem Türkiye'nin sınırlarını tartışmalı hale sokacak hem de Türkiye'nin güneyle bağlantısını Washington ve Londra'nın inisiyatifine bırakacaktır. Irak'tan sonra Suriye'nin de Batı istilasına maruz kalması, Ortadoğu'da Arapların da Türklerin de bir geleceği olmayacağının açıkça ilan edilmesi anlamına geliyor. Kuzey Irak-Doğu Akdeniz hattında oluşacak kuşak, Türkiye'yi boğacaktır. Irak'taki trajediye yenisi eklenecek, Türkiye kamuoyu derin sarsıntılar yaşayacaktır.

Türkiye-Suriye yakınlaşması, Esad rejiminin çok ötesinde anlamlar içeriyor. Dolayısıyla geri dönülmesi çok zor ve Türkiye için hiç de akıllıca değil. Ancak son dönemde Türk dış politikasında kendini gösteren eğilim, şüphelere yol açıyor. Şöyle:

  • ABD'nin "Suriye muhalefeti" olarak öne çıkardığı ancak bu ülkede hiçbir karşılığı olmayan çevreler "muhalefet" kimliği ile Türkiye'ye gelip görüşmeler yapıyor.
  • Türkiye'nin desteğiyle İsrail'in Pakistan ve bazı Müslüman ülkelerle yakınlaşması, yeni bir kamplaşmanın temellerini atıyor.
  • İran ve Suriye'yi dışlayan Büyük Ortadoğu Projesi, Türkiye için yeni stratejik değer tanımı olarak öne çıkıyor.
  • Irak'taki İran yayılmacılığı Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün arasında bir çeşit "Sünni refleks" olarak ortaya çıkıyor ve İran ve Suriye'yi karşı tarafa itiyor.
  • Türkiye-İran-Suriye üçlü inisiyatifi zayıflıyor.
  • ABD yönetimi, PKK'yı Türkiye'nin İran ve Suriye ile ilişkilerini bozacak şekilde etkili bir kart olarak kullanıyor.
  • Tam bu sırada Ankara'ya gelen ziyaretçilerin hemen hepsinin ortak gündemi PKK pazarlığı ile kamufle edilmiş biçimde Suriye ve İran oluyor.
  • Tezkere reddinden sonra Paul Wolfowitz'in "güneydeki komşunuza karşı işbirliği yapın affedelim" şeklindeki aptalca önerileri sıralıyor.
  • ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'ye yakın ve neo-con kadrodan Stephen Hadley, Ankara'ya aynı gündemle geliyor. Silah şirketlerinde ve CIA'da kariyer edinen bu kişi, Irak'ın nükleer silahları, 11 Eylül sanığı Muhammed Atta'nın Çek Cumhuriyeti'nde Irak istihbarat mensubu Samir el Ani ile görüştüğü palavralarının da en önemli savunucusu. Hadley, Ankara'da Suriye ve İran'ı konuşuyor ve Wolfowitz'in söylediklerini tekrarlıyor.

Bunlar Türkiye'yi İran ve Suriye'ye karşı kışkırtma hileleridir. Bunlar, Türkiye'yi Doğu-Batı kırılmasının tam merkezinde intihara sürükleme tezleridir. Bu tezler, Türkiye'yi neo-con hayalperestliğine kurban etme tezleridir.

Türkiye-Suriye ilişkileri geri dönülmez noktada. İsrail'in bölgesel denetiminin önünü açan Türkiye olmamalı. Çünkü bu yol barışa değil, yeni sömürge harekâtına hizmet edecek ve Türkiye'ye çok zarar verecek.

Peki, Türkiye, ABD ve İsrail'in Suriye'yi yok etme stratejisine kapılıp Suriye'yi satacak mı?

Suriye demek Baas rejimi demek değildir. Suriye'nin işgali demek, Basra Körfezi'nden Doğu Akdeniz'e, Kızıldeniz'e kadar bütün bölgenin istilası demektir. Suriye demek Türkiye için "su" demek, hayat demektir.

Türkiye Suriye'yi satmamalı. AKP bu vebali sırtına almamalı... Bunun, Baas rejimini savunmakla hiç bir ilgisi yok. Türkiye'nin böyle bir lüksü yok. Bunun özellikle Irak işgalinden sonra çok iyi anlaşıldığı ortada. Irak'tan ders almadık mı? Daha fazlasına tahammül edebilecek miyiz?[2]

Hedef: Suriye ve İran mı?

Washington Tahran ile karşı karşıya geleceği noktaya giderek yaklaşırken Ankara'nın bu rolleri üstlenmeye göstereceği isteklilik, Türk-Amerikan stratejik ortaklığının boyutunu gösterecek.

İran'ın nükleerleşme ihtimalinin artması da Türkiye'de derin kaygı yaratıyor. Erdoğan Mayıs 2005'teki İsrail ziyaretinde Başkan Moşe Katzav'a "Tehdit altında olan sadece siz değilsiniz. Biz de, bütün dünya da tehdit altında" demişti..!

Ankara'daki siyaset belirleyiciler, şimdi Washington'la yeniden barışmanın yollarını arıyor. Haziran başında Erdoğan ABD'ye yüksek profilli bir ziyarette bulunarak Beyaz Saray'la diplomatik ilişkilerini düzeltmeye çalıştı. Kamuoyunun fazlasıyla gözünün önünde gerçekleşen bu şirinlik atağı, daha anlamlı bir stratejik açılımla pekişti: Türk hükümeti Bush yönetiminin son derece iyi işleyen bir küresel silahsızlanma ortaklığı olan Silahsızlanma Güvenlik Girişimi'nde, önemli bir rol üstlenmeyi resmen kabul etti. ABD siyaset planlayıcılarının şu aralar İran'ın giderek artan nükleer ve balistik füze kapasitesine uyarlamaya ve böylece daha da etkinleştirmeye çalıştığı bu girişime Türkiye'nin de katılması, girişim açısından çok önemli bir adım.

Dahası Türkiye'nin Amerikan stratejisine, gerek Doğu Akdeniz'de İran'ın silah alım-satımına engel görevi görerek, gerekse Kafkaslar ve Orta Asya'da İran'ın siyasi İslam markasına karşı ağırlık merkezi olarak bulunabileceği katkılar hakkında da bir fikir veriyor.

Washington Tahran ile karşı karşıya geleceği noktaya giderek yaklaşırken Ankara'nın bu rolleri üstlenmeye göstereceği isteklilik, Türk-Amerikan stratejik ortaklığının gerçekten geçmişte mi kaldığını, yoksa bu söylentilerin abartılı mı olduğunu büyük ölçüde ortaya koyacaktır?[3]

"İslamofaşist Türkiye" Tanımı Yakıştı mı?

"İslamofaşist". Bu ABD'li neo-conların memleketimize ve Başbakan'a armağan ettiği yeni isimlerden. Bunu dile getiren ise, Washington Times Gazetesi'nde köşe sahibi olan Frank J. Gaffney Jr. Yazısının başlığı da hayli ilginç; "İslamcı Türkiye'ye hayır"!..

Makaleyle ilgili değerlendirme yapmadan Gaffney'in kim olduğu konusunda kısa birkaç bilgi verelim. Bize göre hakkındaki en önemli bilgi, hepimizin yakından tanıdığı "Karanlıklar Prensi" Richard Perle'nin yardımcılığını yapmış olması. Perle ve Wolfowitz gibi isimlerin yanında yetişen, deyim yerindeyse neo-conların genç kuşak isimlerinden. Şimdi ise yazılarının yanı sıra, ABD'deki Güvenlik Politikası Merkezi'nin başkanı olarak görev yapıyor. (İlgilenenler için kuruluşun adı, Center For Security Policy. Bu arada Gaffney Jr, kısa zaman önceki bir başka yazısında, İsrail'in Gazze'den çekilmesinin yanlış olduğunu öne sürerken de "İslamofaşistler" kavramını kullanmıştı.)

Şimdi aynı isim, bu kez doğrudan Türkiye üzerinde bir değerlendirme yaparak, AKP hükümetini ve Başbakan Erdoğan'ı "Laik Müslüman bir demokrasi olan Türkiye'yi sistematik bir biçimde, Avrupa değer ve özgürlüklerini lanetleyen bir ideolojiye sahip, ‘İslamofaşist' bir devlete dönüştürmek"le suçluyor. Yazarın imam-hatip okulları ve Kur'an kursları hakkındaki bilgileri, muhtemelen bizdeki malum çapsız gazete haberlerinden esinlenmiş olsa da, bazı değerlendirmeleri üzerinde dikkatle durmak gerekiyor.
Makalenin temel tezlerinden birisi, Türkiye'ye ‘yeşil para' diye tanımlanan milyarlarca doların aktığı ve bunların 11 Eylül saldırılarının ardından Suudi Arabistan ile Körfez ülkelerince ABD'den geri çekilen paralar olduğu. Yazarın iddiasına göre ABD'nin politik karar vericileri, paranın Türkiye'de aklandığını, ‘İslamofaşist' terör için kaynak olarak biriktiğini düşünüyor. Hatta Türkiye'de yapılan bankalara el koyma operasyonlarının bile bu işin zeminini hazırlamak için yapıldığı kanaatindeler.

Kuşkusuz bu tezler yeni değil ve hemen her yerde ülkemize akan milyarlarca dolardan bahsediliyor. Konuşulmayan ise, bu paranın nasıl bir gelecek mimarisi için geldiği ve bu kaynakları kimin yönlendirdiği. Eğer gerçekten 11 Eylül'den sonra canı sıkılan bazı Arap sermayedarları, "Şu paraları alıp Türkiye'ye gidelim de dünya görsün gününü" demişse mesele yok. Ama Ya, 11 Eylül saldırıları, zaten bu türden sonuçlar üretmek üzere kurgulanmışsa ve de bu Siyonist taktik ve takvim işliyorsa, o zaman aynı ölçüde rahat olabilir miyiz? Başka bir deyişle, bu kadar milyar doların dünya sisteminden izin almadan memleketimizde dolaşıma çıkmasını aklınız alıyor mu? Memleketimizde ateşli özelleştirme taraftarı olan hükümet ve onun "tüccar" bakanları, böylesine büyük bir hızla gelen sermaye kimindir, niçin geliyor, bu ülkeyi böylesine cazip kılan nedir diye düşünüyorlar mı?

Mesela bu sermaye akışının doğal bir uzantısı olarak Suriye'de rejim değişikliği gerçekleşirse, hükümetimiz bu konuda ne tür bir hazırlık sahibidir? Türkiye'nin paraya para demediği bir dönemde, Suriye'nin yeniden teşrih masasına yatırılması tesadüf mü sizce? Bu kadar cari açık, inanılmaz rakamlara ulaşan dış borç ve ortalıkta gezinen bir acayip para. Sonra da Türkiye etrafında olup bitine müdahil ve etkin bir ülke olacak!

Tekrar makaleye dönersek, şu iddia gerçekten üzerinde dikkatle durmaya değer. "AKP programı kaçınılmaz bir şekilde ülkenin ekonomisini çökertip, toplumu radikalleştirecek." Böyle bir öngörü için büyük strateji uzmanı olmaya hiç gerek yok. Ama yine de bu neo-con yazarın söyledikleri önemli. Bu dolarları Türkiye'nin damarlarına pompalayanlar, istedikleri ekonomik operasyonu yapmakta da zorlanmayacaktır. Çünkü bu paranın memleketimizde herhangi bir derde deva olmadığını, özellikle üretim açısından bakıldığında hiçbir reel katkı sağlamadığını hep birlikte görüyoruz. Sonrasında yaşadığımız ülke, daha büyük operasyonların altyapısı için kullanılacak.

Bu arada daha önceki bir yazımızda kendilerini Kemal Derviş'le aynı yere koyduğumuz için bize "O kadar da değil" diye sitem eden AKP'li dostlarımız, ekonomiden sorumlu bakanları Ali Babacan'ın, Derviş'le ilgili son değerlendirmesini bir zahmet okuyuversinler.

Bir kez daha söyleyelim: AKP; sadece ve sadece Kemal Derviş programının bir devamıdır. Bir bakarsınız Cumhurbaşkanı ararken yolları yeniden kesişebilir.[4]

Ankara'ya Gönderilen Belgede, AKP İktidarından Tükürdüğünü Yalaması İsteniyor!

Zehir-Zemberek Talepler Sonun Başlangıcı mı?

AB Türkiye ilişkilerinde yol haritası niteliği taşıyan 3 Ekim'de başlaması planlanan görüşmelerin kurallarını belirleyen "müzakere çerçeve belgesi" Ankara'ya gönderildi. 8 sayfadan oluşan taslak belge, mütareke metnini andırıyor. 4 ana maddenin yer aldığı çerçeve metninde, ön şart olarak Türkiye'nin OECD ve NATO'da yeni üyelerin girmesinde veto hakkını kullanmaması isteniyor. Böylece deklarasyonla Güney Kıbrıs'ı tanımadığı ilan eden Türkiye, bu şartı kabul ettiği takdirde, Rumların NATO'ya üye olmasına izin vermiş sayılıyor.

AB karşı deklarasyonu ile birlikte netlik kazanan AB Müzakere Çerçeve Belgesi, Ankara'yı şok etti. 8 sayfadan oluşan metinde, Türkiye'nin AB ile imzalamış olduğu tüm anlaşmalardaki yükümlülüklerini yerine getirmesi isteniyor. Metindeki ön şart ise, "Türkiye, OECD ve NATO gibi uluslar arası kuruluşlara yeni üyelerin girmesine engel olmayacaktır" şeklinde dayatılıyor.

Çerçeve belgesinde yer alan diğer 4 ana madde ise kısaca şöyle:

1- Türkiye ancak AB kurumları yeniden yapılandıktan sonra üye olabilecek.

2- Ek protokolden doğan yükümlülükler Türkiye tarafından mutlaka hayata geçirilecek

3- Müzakereler ucu açık sürdürülecek

4- AB'ye Türkiye üye olduktan sonra bile, Türk vatandaşları turistik seyahatler dâhil vize almadan AB ülkelerini ziyaret edemeyecek!..

Ne Hallere Düştüğümüz Sorgulanmayacak mı?

Avrupa Birliği Tarafından gelen yoğun bilgi akışı o kadar fazla ki, yazıya başlamadan evvel müzakere çerçeve belgesini ele almayı düşünüyordum. Tam başlarken Avrupa Parlamentosu'ndan gelen haberleri gördüm: Psikolojik harekâtın önemli unsurları olan gazetelerimiz (!) bile haberi internet nüshalarında ‘Avrupa Parlamentosu'ndan Türkiye'ye: Ermeni Soykırımını tanı' şeklinde vermek zorunda kaldılar.

Bundan Başbakan Erdoğan ve Abdullah Gül çok memnun olmuşlardır herhalde. ‘Ermenileri kestik, aslında dedelerimiz birer caniydiler' diyenlerin konferansının yapılabilmesinden fevkalade memnuniyet duymuşlardı. Bu talebi yerine getirmek de onlara iyi yakışır doğrusu. Ama Türk milleti bu suçlamayı kabul etmez ve etmeyecektir.

Aslında Ermeni soykırımı iddiaları önümüzde duruyordu. Bu talepler 6 Ekim günü yayımlanan ilerleme raporlarında yer almıştı. O gün yayımlanan üç belgeden biri olan ‘Etki Raporu' hem Ermenistan ile sınırımızın derhal açılması talebini içeriyordu hem de Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye tarafından bütün Ermenileri tatmin edecek bir tarzda kabullenilmesini istiyordu.

Daha sonra 15 Aralık günü Türkiye'ye tarih verilmesini isteyen Avrupa Parlamentosu'nun zehir zemberek kararı diğer birçok hususa ilaveten Ermeni soykırımı iddialarını da içermekteydi. Ve bu karar 17 Aralık Avrupa Konseyi yani AB zirve sonuçlarında da yer almıştı. AB zirvesi o kararında ‘Avrupa Parlamentosu'nun almış olduğu kararı memnuniyetle not' etmekteydi.

Hatta 1987'de Avrupa Parlamentosu'nun ‘Türkiye Ermeni soykırımını kabul etmelidir' şeklinde aldığı ilk karardan beri bu husus Türkiye için bir şart haline gelmişti; ancak bizimkiler her zaman ‘Avrupa Parlamentosu'nun kararları bizi bağlamaz' gibi ifadelerle işi geçiştirmeye çalışmışlardı. Şimdi de muhtemelen aynı lafları edecekler. ‘Avrupa Parlamentosu'nun aldığı karardır; zirve kararlarına geçmeden bir önemi yoktur' diye tevile girişeceklerdir; ancak mesele o kadar basit değil.

Kaldı ki, zirve kararı olacak olan müzakere çerçeve belgesi de bizim hükümetin kabul edemeyeceğini daha önceden defaatle söylediği birçok hususla doldurulmuş durumda. Mesela AB geçenlerde bir deklarasyon yayımladı. Bu, aslında, bizimkilerin KKTC'nin idam fermanı olan Ek Protokol'ü imzalarken yayımladığı tek yanlı deklarasyona karşı bir deklarasyondu ve tam da ‘al sana deklarasyon neymiş bir gör bakalım' tarzında hazırlanmıştı.

Limanlarımızı ve havaalanlarımızı derhal Rumlara açmamızı isteyen, müzakere sürecinde Rumların tanınması gereğinden bahseden ve Rumlarla ilişkilerimizi normalleştirmemizi talep eden bu deklarasyona da aynı geyik muhabbeti yapıldı. ‘Efendim bu deklarasyon tek yanlıdır ve neticede bir deklarasyondur, bağlayıcı değildir'. Biz de o zaman ‘pekiyi, bizim yayımladığımız deklarasyon tek yanlı değil miydi' sormuştuk.

Şimdi hazırlanan müzakere çerçeve belgesi sanki inadına tasarlanmış gibi. Bizimkilerin kabul etmeyeceklerini söyledikleri ne varsa hepsi çerçeve belgede yer almış. Çünkü çerçeve belgede Türkiye'nin AB müktesebatına kayıtsız şartsız uymak zorunda olduğu söylendikten sonra, bu müktesebatın nelerden oluştuğu açıklanmış. AB dönem başkanlarının yayımladığı deklarasyonların bu müktesebatın bir parçası olduğu da belirtilmiş. Yani AB'nin yayımladığı deklarasyon en bağlayıcı belgelerden biri haline getirilmiş.

Onunla da yetinilmemiş. Kıbrıs konusunda ilave tavizler de metine yerleştirilmiş. Kıbrıs Rumlarının NATO'ya ve başka kurumlara girişine itiraz etmememiz gibi. Tam yazıyı bitirirken internette Abdullah Gül'ün İngiltere dışişleri bakanına ‘oyuna gelmeyeceğiz; çerçeve belge metnini görmeden oraya gelmeyiz' dediği haberlerini okudum. Ve kendi kendime güldüm: Sayın Gül siz nasıl olur da oraya gitmezsiniz. Şakayı bırakın Allah aşkına. Sizin ve partinizin bu teslimiyetçi politikalarda geriyi dönüşü kalmadı. Oraya gidecek ve söylenenleri yine kabul edeceksiniz. Bu kadar teslimiyetçilikten sonra sizin blöfünüzü kim ciddiye alır???[5]

Fetullahcı Fetvacıya Göre: Hedef, "AB'ye Hazır Bireyler Yetiştirmek"miş!..

Vakıf ve devlet üniversitelerinde 2005-2006 akademik yılı açıldı. Fatih Üniversitesi'nin Rektörü Prof. Dr. Turgut Balkaş, "Bizim görevimiz, Avrupa Birliği'ne hazır bireyler yetiştirmektir" dedi.

Vakıf ve devlet üniversitelerinde 2005-2006 akademik yılı düzenlenen törenlerle başladı. Fatih Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Turgut Balkaş, Atatürk'ün hayalinin, Türkiye'nin muasır medeniyetler arasındaki yerini alması olduğunu hatırlatarak, "Bunun yolu Avrupa Birliği'dir. Bizim görevimiz AB'ye hazır bireyler yetiştirmektir" dedi.[6]

K.K.Komutanı Büyükanıt Uyarıyor "Çan Seslerine Dikkat!"

Avrupa Parlamentosu'na tepki gösteren Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, "Tüm dünyanın teröre karşı belli ölçüde tavır aldığı bir ortamda TSK'nın terörle mücadelesini ‘saldırgan askeri operasyonlar' olarak tanımlayan bu tür ifadeleri Türkiye Cumhuriyeti'ni uyandırması gereken, çan sesleri olarak izlemekteyim" dedi.

"Bu oyunu bozarız!"

Kara Harp Okulu 2005-2006 Eğitim ve Öğretim Yılı Açılış töreninde konuşan Orgeneral Büyükanıt, "Her türlü cinayeti hayâsızca ve insanlık dışı eylemlerle işleyen tarihin en kanlı terör örgütünün, bugün tüm bu cinayetlerini, barbarlıklarını, demokrasi, özgürlük ve barış gibi insanlığın en yüksek değerleri ile örtüştürmeye çalışanların ve bunlara destek verenlerin oyununa Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyetin inançlı koruyucuları alet olmayacaktır. Ülke içinden ve ülke dışından destek gören yıkıcı ve bölücü faaliyetler, elbette ki, Türkiye Cumhuriyetini korumakla yükümlü dinamik güçlerin pençelerinde yok olacaklardır" dedi.[7]

Irak'ı Bölmeye Çalışan İşgalcilerin Foyası Resmen Ortaya Çıktı:

Irak'ta Lawrence Taktiği!

Önceki gün Irak'ın Basra şehrinde, Arap giysileri içindeki iki kişiden şüphelenerek kimlik soran Irak polisi, İngiliz ajanı oldukları ortaya çıkan bu iki kişi tarafından öldürüldü. Gözaltına alınarak hapishaneye konan İngiliz ajanları, işgalci İngiliz kuvvetleri tarafından hapishanenin duvarları yıkılarak kurtarılmak istendi. Iraklılar ise tankların etrafını sararak İngiliz askerleriyle çatıştı.

Halk İngiliz Askerlerine Saldırıyor!

İngiliz tanklarının katil ajanları kurtarmak için hapishanenin duvarlarını yıktığını öğrenen sivil Iraklılar ise tanklara Molotof kokteylleriyle saldırdı. Halka ateş açan İngiliz askerleri iki sivili öldürürken, hapishanedeki 150 mahkûm da yıkılan duvarlardan kaçtı. İngiliz istihbaratından olan 2 ajanın arabasında çok sayıda mayının bulunması ise Irak'ta gelişen olaylar üzerindeki şaibeleri artırdı.

Kapadokya'dan Uçan Kargalar!.. 

BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın çağrısı doğrultusunda dün dünya 24 saat süreyle savaşa ara verdi. Annan'ın çağrısına 151 ülke uyarken, kardeşçe yaşamın, hoşgörünün merkezi Kapadokya da barışa ev sahipliği yapıyordu.

Konukları ise savaşın acısını en çok çeken 54 ülkeden 950 yerel yöneticiden başkası değildi.
İsrailli ile Filistinli, Pakistanlı ile Hindistanlı, Felluceli ile Bağdatlı ve diğerleri...

El ele tutuşmuş bir şekilde, kendi ana dillerinden dünyaya dün şöyle haykırıyorlardı:

"Barış istiyoruz..."

Birleşmiş Milletler HABITAT'ın öncülüğünde, yerel yönetim ve kalkınma ile ilgili uluslararası kuruluşların ortaklığında, Nevşehir Belediye Başkanlığı'nın ev sahipliğindeki toplantıdaki görüntü tam bir tiyatro...

Bu yıl ilki düzenlenen Uluslararası Yerel Yönetimler Barış Konferansı için niye Kapadokya seçilmişti?[8]

İstanbul'daki Ritz Carlton Oteli'nin Sırrı! Ve Siyasi Kırılma Noktası

"Türkiye ciddi bir 'siyasi kırılma'nın eşiğinde. Bu kırılmanın dönüm noktası 3 Ekim. Bu nedenle iç ve dış siyasi güçler bütün hesaplarını buna göre yapıyor. Bu hesapların içinde kimler yok ki. Dün Fehmi Koru, Yeni Şafak'ta Taha Kıvanç imzasıyla ilginç bir yazıya imza attı. Yazıya geçmeden önce bir kaç noktaya vurgu yapalım.

Son dönemlerde ABD'de önemli iki gazetede Türkiye'yle ilgili 'garip' denecek yazılar yayınlandı. Yazıların ana eksenini kısaca 'Türkiye'de darbe dönemi hâlâ kapanmadı' fikri oluşturuyor. Bu beklentiyi kim dile getiriyor? ABD'li gazeteciler.

Peki, dışarıda dile getirilen bu beklentinin Türkiye ayağı var mı? İşte Taha Kıvanç'ın yazısı bu adresi işaret ediyor.

Kıvanç şöyle yazıyor: "İstanbul'dayım ve Washington Times gazetesinde Frank Gaffney imzasıyla o gün yayınlanmış saçma sapan yazıdan söz ediyor, böylesine aptalca bir yazının neden yazılmış olabileceğini sorguluyordum. Ritz Carlton Oteli'ne gittiğimde, 'Neden?' soruma cevap alabileceğime dair cümle işte o sırada fısıldandı. Bilebilecek durumdaki kişinin, 'Yazının içindeki şifreleri kendin de çözebilirsin, ama şu kadarını söyleyebilirim.' dedikten sonraki cümlesi de önemliydi: 'Pollack, Pipes, Ruben ve Gaffney... Bunların dördü de American Enterprise Instite çevresinden Neo-Con tipler. Richard Perle'ü patron bilirler."

Bu tespiti yapan Taha Kıvanç, Perle ile Ritz Carlton Oteli'nin sahibi Mustafa Süzer
arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekiyor ve birinin kulağına "Perle şu sıralar Süzer Ailesi ile yanak yanağa" sözünü fısıldadığını yazıyordu.

Gerçekten de dikkat çekici, Richard Perle'ün özellikle 28 Şubat süreci döneminden bu yana Türkiye'ye her geldiğinde kaldığı tek yer Ritz Carlton Oteli. Ekibi gazeteciler de öyle. Hatta Ankara'nın siyasi kulislerini yakından bilen biri Perle'ün birkaç gün önce de Ankara'da olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor:

"Perle, şimdi iş takibi yapıyor. İstanbul'a her geldiğinde Ritz Carlton'da kalıyor ve ücret ödemediği de konuşuluyor."

Şimdi gelelim Richard Perle ve 'gazeteci' ekibinin Türkiye takıntılarına. İstanbul'un siyaset kulislerinde son dönemin kulaktan kulağa konuşulan en önemli konusu bu. İşin püf noktası da Mustafa Süzer ve hükümet ilişkisi. Süzer'in hükümete negatif bakışı, sık sık Washington'da kamp kurması ve Perle ile yakın teması kimsenin dikkatinden kaçmıyor.

Bu yakın ilişkinin sonucu ise ABD'deki gazetelerde çıkan yazılar olarak gösteriliyor...

İşin uzmanı şöyle diyor:

"O gazetecilerin Türkiye'ye bakışlarında, kendi problemlerini Amerika üzerinden çözmek isteyen bazı işadamlarının önemli etkisi gözleniyor. Bunlardan birinin de Mustafa Süzer olduğu konuşuluyor. Dikkat edin, Frank Gaffney, satır aralarında istihbaratçıların gözünden kaçmayacak ince mesajlar da veriyor. Körfez sermayesinin Türkiye'ye gelmesini 'terörist hareketler Türkiye'den finanse edilebilir' gibi 'tehlikeli' bir noktaya taşıdılar." diyor.[9]

Amerikan Ordusu, Suriye'ye 12 Kilometre Mesafedeki Sadea Kentinde Katliama Girişti.

Suriye'ye gözdağı

Amerikan ordusu, Irak'ta Suriye sınırı yakınındaki bir kente saldırı başlattı.  Amerikan ordusu, 1000 kadar Amerikan askerinin katıldığı "Demir Yumruk" adlı operasyonun batıdaki Anbar eyaletinde Irak-Suriye sınırına 12 kilometre mesafedeki Sadea kentinde yapıldığını açıkladı.

Dün sabah başlayan saldırıda yine aynı gerekçe gösterildi; "kentin El Kaide örgütü direnişçilerinden temizlenmesi, kent içi ve dışındaki destek sistemlerinin yok edilmesi." İşgal kuvvetleri tarafından yapılan açıklamada, direnişçilerin son aylarda Sadea kentine yerleştiği ve buradan Iraklı sivillerle, Amerikalı ve Iraklı askerlere saldırılar düzenlediği iddia edildi.

Açıklamada, saldırıyla ayrıca Suriye'den Irak'a yabancı direnişçilerin girmesinin engellenmesi ve 15 Ekim'de yapılacak anayasa taslağı referandumundan önce bölgede güvenlik durumunun düzeltilmesinin hedeflendiği öne sürüldü. Bu arada Irak polisi ve görgü tanıkları, helikopterler desteğindeki Amerikalı ve işbirlikçi Iraklı askerlerin batıdaki Suriye sınırı yakınında Kaim, Karabila ve Sadea kentine saldırdığını söylediler.

Kaim'de bir hastanede görevli doktor, saldırıda 10 kişinin öldüğünü ve 8 kişinin yaralandığını belirtti.  Bölgede daha önce de saldırılar düzenleyen Amerikan ordusu, saldırılarına kılıf bulmak için Kaim ve Suriye sınırı yakınındaki diğer kentlerin Irak'a silah ve üyelik girişinde kullanıldığını iddia ediyor.[10]

İsrailli Milletvekillerden ABD'ye: İran'ı Durdurun, Yoksa En Kötü İhtimalle Biz Durdururuz

İsrail, İran'ı Tehdit Etti

ABD'yi ziyaret eden bir grup İsrailli milletvekili, Washington yönetiminden ve müttefiklerinden İran'ın nükleer çabalarını gerekirse güç kullanarak durdurmalarını isteyerek, "yoksa en kötü ihtimalde bunu İsrail'in yapacağı" tehdidinde bulundu.  Sağ eğilimli Ulusal Birlik Partisi Milletvekili Arieh Eldad, The Washington Times gazetesine yaptığı açıklamada, İran'ın, güç kullanımı dışında hiçbir tehditle durdurulamayacağını savundu. İsrail'in İran'a karşı tek yanlı harekete geçmesini "en kötü senaryo" olarak nitelendiren ve bunun İslam dünyasında infiale yol açacağını belirten Eldad, "Yine de yapmamız gerekirse bunu yaparız. Ancak bunu ABD ve uluslararası toplum yaparsa tepkilerin sınırlı kalması şansı var" dedi.

İktidardaki Likud Cephesi milletvekili, parlamento savunma ve dışişleri komitesi başkanı Yuval Steinitz de İran'ın 2-3 yılda nükleer silah sahibi olacağını savunarak, "Biz, İran'ın nükleer silahlarını, İsrail'in varlığına, tüm Ortadoğu'ya ve Ortadoğu'daki tüm Batı çıkarlarına karşı bir tehdit olarak görüyoruz" diye konuştu.

Steinitz, "En iyi umut, ABD'nin ve diğer büyük güçlerin, İranlı liderlere, nükleer programlarının meyvelerini göremeyeceklerini açıkça göstermesi. Yoksa sadece yaptırım ve tecrit tehditleri işe yaramayacak" dedi.  Merkez eğilimli Şinui Partisi'nin lideri Tommy Jozef Lapid de İsrail'in, İran'ın nükleer bomba tehdidi altında yaşamayacağını söyledi.

İran: Zorbalığa boyun eğmeyiz

İran Milli Güvenlik Yüksek Konsey sekreteri ve İran'ın nükleer dosyası sorumlusu Ali Laricani,  ülkesinin nükleer faaliyetlerinde tamamen uluslararası ilke ve anlaşmalara göre hareket ettiğini belirterek "İran, zorbalığa boyun eğmeyecek" dedi.

İran Radyosu'nun sitesinde yer alan habere göre, Laricani, "Bizim nükleer konudaki tutumuz, tamamen NPT Anlaşması çerçevesindedir ama Avrupa'nın ısrarlı baskıları devam ederse o zaman İran da milli çıkarları doğrultusunda bu zamana kadar sürdürdüğü şeffaf siyasetlerini yeniden gözden geçirir" hatırlatmasında bulundu.

İran'dan Sert Uyarı

Ahmedinejad, ülkesinin Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'ne sevk edilmesi halinde petrolü bir silah olarak kullanacaklarını söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ülkesinin Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'ne sevk edilmesi halinde petrolü bir silah olarak kullanacaklarını söyledi.

Birleşik Arap Emirlikleri'nde İngilizce olarak yayınlanan Haliç Times gazetesine konuşan Mahmud Ahmedinejad, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) İran'ın nükleer dosyasını Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi'ne sevk etmesi halinde buna değişik hamlelerle cevap vereceklerini ifade etti. "Mesela petrol satışlarını askıya alarak ya da nükleer tesislerimizin teftişine sınırlama getirerek cevap verebiliriz" şeklinde konuşan Ahmedinejad, nükleer programlarının barışçıl amaçlar için yürütüldüğünü bir kez daha tekrarladı.

İran'ın petrol satışlarını durdurması halinde, zaten son yılların en yüksek seviyesinde bulunan petrol fiyatlarının daha da yükselmesinin kaçınılmaz olduğu ifade ediliyor.

UAEA, geçenlerde Viyana'da yaptığı toplantıda nükleer gözlemcilerle tam bir işbirliği yapmaması halinde İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne sevk edilmesi önerisini oy çokluğuyla kabul etmişti.[11]

Bataklıkta Açan Çiçek Beşşar Esad

Düşlerinde kendisini cumhurbaşkanı görünce çığlıklarla ve ter içinde uyanan yufka yürekli bir insan, gerçek hayatta bir gün o koltuğa oturmak zorunda kalırsa, ne yapar? İşte Suriye'nin genç başkanı Beşşar Esad'ın William Shakespeare'in trajedilerinden farksız öyküsü.

Aslında Beşşar Esad bataklıkta açan bir çiçek. Boğazına kadar pisliğe batmış, mafyalaşmış kadroların çepeçevre kuşattığı temiz bir insan o. Erken yatıp erken kalkıyor. İçkisi, sigarası yok. Her gün mutlaka saat 17.00'de çocuklarını görmek için eve dönüyor

Beşşar Esad, Suriye'deki mafya düzenini değiştirmek için çok uğraştı. Sivil ve askeri kadroların neredeyse dörtte üçünü değiştirdi. Ama yolsuzluk, rüşvet eskisinden beter hale geldi. Çünkü tepe duruyor. Ve bu sinsi ve Siyonist bağlantılı patronlar  Beşşar'a "İktidarın patronu sen değilsin'' diyor

Kader Toplantısı

Hangi gizli servisin sızdırdığı bilinmeyen (Suriye'de gizli servisten geçilmiyor: Al-Amn ad-Dahiliyya yani iç güvenlik örgütü, al-Amn al-Siyassi yani siyasal güvenlik, Jamaat al-Murtada yani yabancıları izleme servisi, Kuvvat Hassa yani özel güçler, Saraya as- Sira yani savaş tugayları, Subat al-Muhabarat al-Askarriyya yani askeri haberalma örgütü, İdarat al-Muhabarat al-Caviya yani hava kuvvetleri istihbarat servisi...), ne diyorduk; ah evet, hangi gizli servisin sızdırdığı bilinmeyen fısıltıya göre, Hariri'nin kaderinin belirlendiği toplantıya altı kişi katıldı. Altı "Karar verici":

1- Mahir el-Esad: 37 yaşında. Beşşar'ın küçük kardeşi. Cumhuriyet Muhafızları denilen, son derece iyi silahlı ve eğitimli, Suriye ordusunun gözbebeği, hatta kalbi güçlerin komutanı. Onu yakından tanıyanlar şöyle anlatıyorlar: "Çok sinirli, çabuk parlayan, sık sık elini beline atan biri. O kestirilemez anların birinde, 2000 Ekim'inde, hem ağabeyinin, yani Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'ın hem de kendisinin eniştesi Asef Şevket'e kurşun yağdırdı. Onun, amcası Rıfat Esad (Avrupa'da sürgünde) hakkında ileri-geri konuşmasına dayanamadığı için."

2- General Gazi Kenan: 63 yaşındaydı. 19 yıl Lübnan'daki Suriye kuvvetlerine ve gizli servisine komuta ettikten sonra merkeze çekilip iç güvenlik servislerinin başına, ardından da İçişleri Bakanlığı'na getirildi. Baba Hafız Esad'ın en güvendiği kişilerdendi.

3- Asef Şevket: 55 yaşında. Hafız Esad'ın tek kızı ve Beşşar ile Mahir'in kızkardeşi Büşra ile evli. Bir asker olan Asef Şevket'in aileye girmesi sıradan bir aşk ilişkisinin sonucu. Büşra ona tutuldu ve babasının muhalefetine rağmen ikinci eşi olmayı kabul etti. Yani Asef Şevket duldu. Bir süre aileden uzak tutuldu. Ama baba sonunda yumuşayıp kızını affetti, damadını da himayesine aldı. Bu karardan Beşşar ve Mahir pek de hoşnut olmadı. Beşşar babasının yerine geçince ona istediği askeri istihbarat şefliğini vermeyi reddetti. Tam 5 yıl boyunca. Sadece hava kuvvetleri istihbarat servisi başkanlığına getirebileceğini söyledi. O da geri çevirdi. Büşra'nın da desteğiyle. Birkaç ay önce ABD Başkanı Bush, Irak sınırını iyi koruyamadığı için Suriye'ye sesini yükseltmeye başlayınca ve o işin Asef Şevket'e verilmesinin uygun olacağını telkin edince, enişte bir anda kendisini çok arzuladığı askeri istihbaratın başında buluverdi.

4- General Behçet Süleyman: 61 yaşında. Suriye iç güvenlik örgütünde, 251'inci dairenin şefi. Yani tüm gizli servislerin koordinasyonuyla görevli birimin başında. Bu da onu Suriye'nin perde arkasındaki patronlarından biri yapıyor. Bu konuma gelmesinin üç esaslı nedeni var. Bir: Teorisyeni ve hamisi. Hafız Esad'a yerine büyük oğlu Bassel'i hazırlamasını ilk o öğütledi. Ancak Bassel 1994'te ölünce, Beşşar'ı tavsiye etmek de ona düştü. İki: Aydınlar, sanatçılar ve yazarlarla ilişki kurup rejime kazandırmak görevi de onda. Üç: Beyrut basınında bazen kendi imzasıyla bazen takma adla yayınlattığı makalelerde, "Biz çekilirsek ya da çekilmek zorunda kalırsak. Lübnan'da yıkıcı bir deprem olur" uyarısı yaptı. Öyle de oldu. Ya da olması sağlandı.

5- Abdülhalim Haddam: 73 yaşında. Hafız Esad'ın en eski silah arkadaşlarından ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı. Çok önemli bir şahsiyet. Çünkü öncelikle 6'lar Konseyi'nin tek Sünni üyesi. Ayrıca dış politikada paha biçilmez deneyim sahibi. Ve nihayet Hafız Esad'ın ölümünden sonra anayasal hakkı olan cumhurbaşkanlığına vekalet görevini reddedip Beşşar'ın önünü açarak Sünni çoğunluk ile Alevi azınlık arasında çatışma tehlikesini o önledi.

6- Beşşar Esad: Cumhurbaşkanı. 40 yaşında. Şam kafelerinde ve kahvelerinde fısıldanan iddialara bakılırsa, o kader toplantısında Hariri'nin ortadan kaldırılmasına oy çokluğuyla karar verildi. Sadece İki kişi karşı çıktı. Biri General Kenan. Geçenlerde, 12 Ekim'de, Lübnan medyasına verdiği "Son kez konuşuyor olabilirim" diye noktaladığı demeçten sonra makam odasında intihar etti ya da ettirildi. Diğeri ise Haddam. Paris'e sürgüne gitmek zorunda kaldı. Peki, ya Beşşar Esad ne oy verdi? Bilinmiyor. Genel kanı, onun oyunun dikkate alınmadığı yönünde. Kimileri daha ileri gidip, "Oy kullanmasına, hatta görüş belirtmesine izin verildiğini sanmıyoruz" diyorlar. Böyle bir Cumhurbaşkanı Beşşar Esad. Bostan korkuluğu -boyu bosu da uygun- gibi. Uzaktan bakınca var. Yanına varınca yok. Zaten bu "Hem var hem yok"luğunu ya da en azından sürekli diken üstündeki yaşamını anlamak için Batı basınına sızdırılan haberleri okumak yeterli. Örneğin "Associated Press", Hariri suikastinden bir hafta önce Suudi Arabistan Veliaht Prensi (daha sonra Fahd ölünce tahta çıktı) Abdullah bin Abdülaziz'in Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesi için yaptığı baskılara Esad'ın şu yanıtı verdiğini aktardı: "Bu konuda ben karar alamam!" Ama aslında Beşşar'a kızmak değil, üzülmek gerek. Hem de derinden. Ve de "Tanrı kimseye öyle kader yazmasın" dileğiyle. Çünkü aklından zerrece geçmeyen, dahası hiç istemediği makamlara gelmiş bir insanın trajedisini simgeliyor o.

11 Eylül 1965 doğumlu Beşşar'ın çocukluğuyla ilgili pek bilgi yok. Anlatılanlara göre, içe kapanık karakteri vardı ve daha küçük yaşlarda hekim olmak istediğini söylüyordu. Bu hayali nedeniyle bugün bile ondan "Cumhurbaşkanı" ndan çok "Doktor" diye söz ediliyor. Ve göz doktorluğu alanında uzmanlaşması, "İnsanlara karşı cömert duygularını", ayrıca "Titizliğini" ve de "Sonsuz sabrı"nı gösteriyor. Tıp öğrenimini Şam'daki Teşrin Askeri Hastanesi'nde yaptı. Sonra uzmanlık için Londra'ya gitti. Orada Esma ile tanıştı. Sünni bir doktorun, JP Morgan bankasında çalışan kızı ile Evlendiler. (Üç çocukları var. İki erkek, bir kız.) 18 ay sonra, 21 Ocak 1994'te Şam'a geri çağrıldı. Ağabeyi Bassel trafik kazasında can vermişti. Son model spor arabasıyla delice hız yaparken. Babası Hafız Esad yıkılmıştı; çünkü yerine Bassel'i hazırlamıştı. Şimdi mirasını göz doktoru, siyasetten ve rejimin hiyerarşisinden hiç ama hiç anlamayan Beşşar'a emanet etmek zorunda kalacaktı. Beşşar "Sistem"i öğrenmesi için hızlandırılmış, çok hızlandırılmış eğitimden geçirildi. 1995'te Hums'daki askeri akademide başlayan stajını 1999 başında tamamlayınca, albay rütbesiyle bir tank birliğinin komutanlığına atandı. Babası ona ilk önemli görev olarak dikenli Lübnan dosyasını verdi. Böylece dönüşünden bu yana ilk yurtdışı gezisini yaptı. Beyrut'a. Sonra Ürdün Kralı Abdullah, Basra Körfezi emirleri ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile tanıştı.

Koltuk Hazırlığı

Daha tam pişmeden, 10 Haziran 2000'te Hafız Esad kan kanserinden öldü. Suriye Anayasası, cumhurbaşkanlığı için 40 yaşından büyük olma koşulu getiriyordu. Zamana karşı yarışla anayasa değişikliği için düğmeye basılırken, bir yandan da Beşşar'ı cumhurbaşkanlığı koltuğuna çıkaracak merdivenin basamakları döşendi: Önce silahlı kuvvetler başkomutanlığına getirildi. Ardından Baas Partisi genel başkanlığına seçildi. Böylece cumhurbaşkanlığı adaylığının önü açıldı. 17 Temmuz 2000'deki referandumda, oyların yüzde 97'sini alarak babasının sıcaklığını taşımakta olan koltuğa oturdu."[12]

İşte bu Beşşar'dan İsrail canavarı, Amerikan Aygırı ve Türkiye'li masoncukları memnun değil!

Erdal Şafak gibi gavur aşıkları ve İsrail şakşakcıları, bunun için Beşşar'ı küçük düşürmeye ve suçlu göstermeye çalışmaktadır. Bunun için AKP'li Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Amerikan amigosu gibi, Suriye'ye gidip, Beşşar'ı kendileri gibi siyonizmin kuklası olması için iknaya uğraşmaktadır.

Bu gaflet ve cehalet ehli, Suriye ve İran'dan sonra, asıl sıranın Türkiye'ye geleceğini, kendi saltanatlarının bile devrileceğini düşünemeyecek kadar dar kafalıdır.

Ama ne bu piyonlara ve nede barbar patronlarına bu fırsat verilmeyecek tarihi devrim ve değişimle, yeni bir Türkiye ve yeni bir dünya kurulacaktır.



[1] 27.09.2005 / Sabah / Aslı Aydıntaşbaş

[2] 27.09.2005 / Yeni Şafak / İbrahim Karagül

[3] 26.Eylül.2005 / Radikal / The Washington Times Ilan Berman

[4] 29.09.2005 / Milli Gazete / Nasuhi Güngör

[5] 29.09.2005 / Milli Gazete / Hasan Ünal

[6] 27.09.2005 / Yeni Şafak 

[7] 27.09.2005 / Milli Gazete

[8] 27.09.2005 / Sabah / M. Sarıkaya

[9] 01.10.2005 / Sabah / Mahmut Övür

[10] 02.10.2005 / Milli Gazete

[11] 02.10.2005 / Milli Gazete

[12] Sabah / 13 11 2005 / Erdal Şafak


Bu yazarin diger makaleleri

HÜKÜMETİN HABERİ VAR MIYDI?
  Bir takım İslamcı (istismarcı) gafiller, hatta Milli Görüşçü bazı...
Devami
FİTNETULLAHCILARIN ERBİL HIYANETİ VE TSK'NIN İSRAİL RESTİ!
Yeni Şafak'ın AKP üzerinden ABD ve İsrail yalakası yazar müsveddesi...
Devami
FETÖ’DEN KURTULALIM DERKEN KÜRDİSTAN KURULMAKTAYDI!
FETÖ’cü piyonların yuları, ABD'li patronlarınızın avucundadır! Sadece FETÖ’nün değil, bölgemizde faaliyet...
Devami
ORDUMUZUN ÖZEL KONUMU VE MİSYONU VARDIR
AKP yandaşı YENİ ŞAFAK yazarı ve yalakası Ali Bayramoğlu, güya...
Devami
MİLLİ ÇÖZÜM EKİBİNİN FARKI VE FAZİLETİ
Sonsuz şükürler olsun ki bizler Müslümanız. Allahu Teâla bizlere “Müslümanlar”...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3565

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR