Get Adobe Flash player
Reklam

ATATÜRKTEN UTANIN!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 25
ZayıfMükemmel 

 

Mertçe ve medeni bir cesaretle, Kurana inanmadıklarını ve İslam düşmanlıklarını ortaya koyamayan, ama fırsat buldukça ve çoğu kez de dokunulmazlık zırhının verdiği bir şımarıklıkla:

"Dogmatik saplantılar, gerici safsatalar" gibi dolaylı sözlerle Dine sataşan...

"Çağdışı eğitim, Yobazlık öğretimi" gibi hakaretlerle İmam-Hatip ve Kur'an Kurslarına çatmayı marifet sayan...

Ve bütün bu şeytanlık ve şarlatanlıklarını "Atatürkçülük" kisvesi altında saklamaya çalışan zavallılar, aşağıdaki tarihi gerçekleri okuyup Atatürk'ten utanmaları gerekir.


Çünkü Atatürk, Anadolu (Konya) kökenli dindar bir Müslüman Türk ailesinden gelen sağlam bir Osmanlı medeniyet kültürü içinde yetişen, akıllı ve inançlı, İslama bağlı ve Kur'ana son derece saygılı bir liderdir.

Atatürk'ün Selanik'te doğduğu ev, içindeki eşyalarla birlikte günümüzde aslına uygun şekilde korunmaktadır. Evin birinci katında yatak odası olarak kullanılan bölümde, yatağın başucundaki duvarda, gümüş kılaptanlı, kırmızı atlas yüz kesesi içerisinde bir Kur'an-ı Kerîm asılıdır. Yine aynı duvarda Fetih sûresinin ilk âyetinin (İnnâ fetahnâ leke fethan mübî-nâ) yazılı olduğu bir levha asılı bulunmaktadır.

Atatürk'ün babası Ali Rıza Bey, din dersleri okutan bir ilkokul öğretmeninin oğluydu. Ali Rıza Bey'in ailesi özellikle çevrede dindarlığıyla tanınıyordu. Ali Rıza Bey'in babası, Hafız Ahmet Efendi olarak tanınıyordu. Hafız unvanı, onun Kur'an'ı ezbere bildiğini göstermektedir. Ali Rıza Bey, özellikle hayatının sonlarında derviş meşrep bir yaşam sürmüştü. Atatürk'ün sahip olduğu dinî inanç, önemli ölçüde çok dindar bir kişi olduğu bilinen Ali Rıza Efendi ile Kızıl Hafız denilen Ahmet Efendi'nin manevi mirasıdır.[1]

Atatürk'ün ilköğrenim gördüğü Şemsi Efendi Mektebi, ardından devam ettiği Selanik Mülkiye İdadisi o dönemin koşullarında ciddi dinî bilgiler veren eğitim kurumlarıydı. Yine onun eğitim aldığı Selanik askerî rüştiyesi ve Manastır Askerî İdadisi, programlarında azımsanmayacak oranda din kültürü dersi bulunan okullardı. Örneğin, Selanik Askeri Rüştiyesi ve Manastır Askerî İdadisi'nde okutulan dersler arasında, (İslâm dininin inanç esaslarını konu alan) akâid-i diniye, tarih-i İslâm, ilm-i ahlâk adlı dersler vardır. Akâid-i diniye, dersi her iki okulda neredeyse her yıl okutulan bir derstir. Atatürk, Kur'an'ı tercüme ve tefsir edebilecek derecede Arapça bilgisine sahiptir.[2]

Milli Mücadele Yılları

Atatürk'ün, en umutsuz görünen koşullarda, yurt savunması için kendisiyle birlikte gözünü kırpmadan ölümü göze almaya hazır Türk halkını yanı başında bulabilmesinde din unsurunun önemli bir rolü vardır. O, başlattığı millî istiklal mücadelesinde millî ve dinî amaçlardan güç aldığını açıklamıştır.

Atatürk, 1920'de Ali Rıza Paşa'ya gönderdiği telgrafta, İngilizler tarafından men olunursa istiklâli milli uğrunda mücahedei milliye ve diniye ilan etmek yolunda ilerleyeceğiz, açıklamasını yapmıştır.[3]

Atatürk, kurtuluş savaşında verilen mücadeleyi, dine yapılan yararlı bir hizmet olarak nitelemiştir. Bu tür dinî hizmetler uğruna insanların fedakârlık yapmaktan kaçınmayacağını belirtmiştir. Atatürk'ün bu konudaki yaklaşımını Tevfik Abud Bey'e gönderdiği mektupta görürüz:

"Geldiğinizi ve yararlı hizmetler üstlendiğinizi öğrenerek sevindik. Ulu Tanrı hepimizi dinimize yararlı hizmetler yapmakta başarılı kılsın. Rahatsızlığınıza üzüldük. Dinsel hizmetler yolunda saygıdeğer kişilerin bu tür güçlükleri önemsemeyecekleri ve rahat olacakları doğaldır.[4]         

Atatürk, Türk Kurtuluş savaşının kutsal bir boyutunun olduğunu; bu mücadelenin aynı zamanda, Müslümanların kurtuluşunu amaçladığını belirtmiştir. Atatürk, 1921 yılında Azerbaycan temsilcisi İbrahim Abilof'u Çankaya'da kabulünde şu açıklamayı yapmıştır:
"Bu kutsî mücadelede, milletimiz, İslâm'ın kurtuluşuna dünya mazlumlarının refahlarının artırılmasına hizmet etmekle müftehirdir.[5]

Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nı Müslümanların Batılılardan kurtuluş mücadelesi olarak değerlendirmiştir. Bu mücadelede Türk milletinin Müslüman kimliğini hep ön planda tutmuştur. Küfrevîzade Şeyh Abdulbaki Efendi'den Bitlis halkını milli mücadele hakkında aydınlatmasını isteyen Atatürk, ona yazdığı mektupta şu ifadelere yer vermiştir:

"...Yakında Müslümanların, Avrupalı müstevlilerden kurtuluşu hususundaki başarı haberlerini inşallah size bildiririm. (Utkan Kocatürk, Doğumdan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1999, s. 231.)

Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nın amacını, İslâm'ın kurtuluşu olarak nitelemiştir. Bu amaç için savaşan Türk ordusunun başarısı için dua edilmesini istemiştir. Şeyh Ahmed Şerif Senûsî'ye, "İslâm'ın kurtuluşu amaçlarına yönelik olan bugünkü savaşçıların başarılı olmaları için dualarınızı beklerim." demiştir. (Onar, ag.e., H/261.)

Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında camilerde Kur'an ve Sahih-i Buhâri okunmasını istemiştir. (İbrahim Agâh Çubukçu, "Halifelik Din ve Lâiklik", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: 17, 1990, s. 304.)

"Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hem milli hem de İslâmî açıdan büyük bir öneme sahip olduğunu belirtmiştir. Atatürk'ün, 21 Nisan, 1920'de Heyet-i Temsiliye adına yayınladığı tamim'de şu açıklamalara yer verilmiştir: Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış günü, Hacıbayramı Veli Camii Şerifinde Cuma namazı kılınarak, Kur'an ve namazın nurlarından feyz alınacaktır."

Atatürk'ün bu kişilik özelliğini tespit edenlerden birisi Gott-hard Jachke'dir. Ona göre Atatürk, çoğu zaman Allah'ın hidâyeti için dua etmiş, bir zaferden sonra da Allah'a şükretmeyi hiç unutmamıştır. Tanrıdan yardım dilemek onun en belirgin özelliklerinden birini oluşturmuştur. Mücadelesinde her zaman destek ve yardımı Allah'tan isteyen Atatürk, her fırsatta Kur'an okutup dua etmeye özen göstermiştir. Yeni Türk devletinin temellerini atarken dayandığı tek kuvvet, Allah'a olan tevekkülü olmuştur. (Can Erkan Atatürk'ün Devlet Adamlığı Sh. 126)

Atatürk, Zübeyde Hanım ve Fikriye Hanım'a cepheden gönderdiği telgrafta, Allah'ın yardımıyla kazanılan zaferlerden bahsetmiş ve vatanın kurtuluşu için dua etmelerini istemiştir:

"Buraya geldikten sonra düşmanı kovmak gerektiğinden taarruz ederek Allah'ın lütfuyla attık. Afyonkarahisar'ı aldık. Bu nedenle daha birkaç gün buralarda kalmak lazım gelecektir. Siz müsterih olunuz! İnşallah duanız berekâtıyla bütün memleketimizi düşmandan kurtarmak nasip olacaktır. (Kocatürk, Doğumdan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, s. 292.)

Atatürk, milli mücadeleye önderlik etmek üzere Ankara'ya geldiğinde ciddi bir biçimde maddi sıkıntı çekmekteydi. Bu durumdan haberdar olan Ankara müftüsü Atatürk'ü ziyaret etmiş ve ona bin lira gibi azımsanmayacak miktarda maddî destek sağlamıştır. Sağlanan bu maddi imkanın ardından Atatürk, Mazhar Müfit Kansu'ya, "Gördün mü, akşam ne kadar sıkılmıştık. Bu hatıra gelir miydi? Allah bize yardım ediyor" demiştir. (Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürk'ün Liderlik Sırları, Sistem Yayıncılık, İstanbul, 2004, s. 96.)


Atatürk'ün, Büyük Taarruz sabahı, ordu hücuma hazırlanırken; "Yâ Rabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et... Türklüğün, Müslümanlığın düşman ayakları altında, esaret zincirinde kalmasına müsaade etme! Rabb'im, Yunanlıların kazandığını gösterme bana, onlar kazanacaksa, şu gök kubbe benim başıma yıkılsın daha iyi" diye dua etmiş, "Anacığım dua et!" demiş, bu sırada gözlerinden birkaç damla yaş süzüldüğü görülmüştür. Yine aynı gün, Türk topçuları düşman siperlerini dövmeye başladığında, Allah'ım, Türk Milletini ve ordusunu koru, diye dua etmiştir.[6]

"...Benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenabı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükür ve hamdlar ederim. Bugün olduğu gibi, ömrümün nihayetine kadar milletin hadimi olmakla iftihar edeceğim."[7]

Şeyh Senûsî; Atatürk'ü, halâskâr-ı İslam yani İslâm'ın kurtarıcısı olarak nitelendirmiştir. Atatürk'ün çalışma odasında bulundurduğu Kur'an nüshalarından ikisini Şeyh Senûsî hediye etmiştir. Şeyh Senûsî bu Kur'an'lardan birisinin üzerine Atatürk'e hitaben şunları yazmıştır: Kur'an-ı Kerim aramızda sadakat ve muhâdenet teşkil edecektir. Bunu halâskâr-ı İslâm olan sana hediye ediyorum. Kitabullah önünde yemin ederim ki, hayatta bulundukça sana yardım edeceğim.[8]

Atatürk, 1922 yılında yapmış olduğu bir konuşmada, "Ben zannediyorum ki, bu hidematımdan dolayı milletimin muhabbetine ve teveccühüne mazhar oldum. Belki bütün âlemi İslâm'ın muhabbet ve teveccühüne mazharım." demiştir. Nitekim Atatürk, sadece Türkler tarafından değil, bütün İslâm dünyası tarafından "Gazi"ligine ek olarak "kurtarıcı" diye anılmıştır.[9] Şimdi düşünce ve görüşlerini aktaracağımız devlet adamı ve düşünürlerin açıklamaları Atatürk'ü yukarıdaki sözlerinde haklı çıkarmıştır.

Pakistan'ın kurucusu Muhammed Ali Cinnah, Atatürk'ü "Yakın doğunun Müslüman devletlerine örnek olabilecek hizmetler yapan, çağdaş İslâm dünyasındaki en büyük Müslüman" olarak tanıtmıştır.

Atatürk'ün Okuduğu Dinî İçerikli Kitaplar

İslâm dinini iyi bilen Atatürk'ün, yaklaşık 6500 kitaplı kütüphanesi tetkik edildiğinde, 122 adet İslâm dinine ait kitap okuduğu görülmüştür. Bu araştırmada diğer dinlere ait okuduğu kitapların sayısının da 21 olduğu tespit edilmiştir. Özellikle "Dinler tarihi" Atatürk'ün en çok okuduğu konular arasında yer alır.[10]

Atatürk'ün kişiliğinin dinsel yönünün oluşmasında okumuş olduğu eserlerin büyük etkisi vardır. Atatürk'ün, Corci Zeydan'ın Medeniyet-i İslâmiye Tarihi gibi, Batılı yazarların eserlerini okuduğunu biliyoruz.[11] Atatürk, Leon Caetani'nin İslâm Tarihi, R. Dozy'in İslâm Tarihi Üzerine Denemeler, Filibeli Ahmet Hilmi'nin İslâm Tarihi, M. Şemsettin Günaltay'ın İslâm Tarihi, Enrico İnsabato'nun İslâm ve Müttefiklerin Politikası gibi dinî içerikli eserler okumuştur. Ahmet Naim tarafından Türkçe'ye çevrilen Buhârî'nin Sahîh adlı eserinin muhtasarı da Atatürk'ün okuduğu kitaplar arasındadır.[12]

Atatürk'ün, İslâm Tarihi ve Halifelik meselesi gibi konularda etkilendiği eserlerin başında Leon Caetani'nin ünlü İslâm Tarihi adlı kitabı gelir. Atatürk, kaleme almış olduğu 'Tarih II. Ortazamanlar" adlı eserinde Hz. Muhammed'in hayatı ve savaşlarını yazarken Caetani'nin Hüseyin Cahit tarafından Türkçe'ye çevrilen İslâm Tarihi adlı kitabını kullanmıştır. İtalyan yazardan önemli ölçüde yararlanmıştır.[13]

Bu kitaplardan bir kısmını okuyan da Afet inan'dır. Atatürk, özellikle bu çalışmalar sırasında Hz. Muhammed'in gazvelerini incelerken onların haritalarını çizmiştir.[14]

Öğrencilik yıllarında Atatürk okul tatillerinde Selanik'e döndüğü zaman Mevlevi tekkesini ziyarete gider, orada Mevlevi ayini dinler, sema seyredermiş. Gördükleri ve duydukları ilgisini çektiği için, Mevlâna'nın Mesnevî ve Divan-ı Kebir isimli eserlerinin tercümelerini okumuştur.[15]

Atatürk, kendi özel kütüphanesinde bulunan birçok kitabı okumuş ve önemli bulduğu yerlerin altını çizmiştir. Ayrıca bu kitapların kenarlarına birtakım notlar düşmüştür.
Atatürk, İslâm tarihini çok iyi bilen bir önderdi. O, bir aralık kendisini İslâm Tarihine vermiştir. İslâm tarihini ve Hz. Muhammed'in hayatını derinden incelemiştir. Atatürk, tarih çalışmaları yapmak üzere Yalova'ya giderken İslâm Tarihine ve dinler tarihine ait Türkçe, Fransızca kitapları da beraberinde götürmüştür. Saatlerce süren okumalar ve tartışmalar yapmıştır. Aylarca süren bu etkinlikte Afet İnan, kendisine asistanlık etmiştir.

Atatürk'ün Kur'an Hayranlığı!

Atatürk'e 1923 yılında küçük boyda bir Kur'an-ı Kerim hediye edilmesi üzerine:

Bence kıymetini takdire imkan olmayan bu hediye Kur'an-ı Kerim'i en derin hürmetkar din duygularımla muhafaza edeceğim, demiştir. (Sarıkoyuncu, Atatürk Din ve Din Adamları, s. 36)

Atatürk, Ankara'da Müftü Rıfat Börekçi ve ulemânın katıldığı bir karşılama toplantısında, Kur'an'a olan saygısını, onu öpüp başına koyarak göstermiştir. Atatürk, o sırada Seymen alayının idarecisi Güvençli İbrahim'in göğsünde hamayli şeklinde duran Kur'an'ı saygıyla öpmüştür. (Her Yönüyle Atatürk, (Derleyen: Avni Altıner), s. 173; Meydan, a.g.e., s. 442.)

Atatürk, Kur'an'a duyduğu saygıyı, Kur'an okuyana karşı göstererek de gerçekleştirmiştir.

Hafız Yaşar Okur şöyle demiştir: Ramazanların Atam için çok büyük bir önemi vardı. Ramazan ayında ve Kandil geceleri beni huzurlarına çağırır, Kur'an-ı Kerim'den bazı sureler okuturlardı. Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir huşu ile dinlerlerdi. Ruhen çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı. (Ömer Cam  "Atatürk ve Din Eğitimi", Türkiye 1. Din Eğitimi Semineri, İlahiyat Vakfı Yayınları 1981, s. 27; İsmail Yakıt, Atatürk ve Din, S.D.U. Basımevi, İstanbul)

1922 yılına ait not defterinde Atatürk, sık sık, "hafıza Kur'an okuttum", "hafız Kur'an okudu" ifadelerine yer vermektedir:

Saat sekize doğru İsmet Paşa geldi, evvela yemek, yemekten sonra 10 Mart için suret-i hareket kararlaştırıldı. (9 Mart 1922)

Ondan sonra hafıza Kur'an okuttuk. (10 Mart 1922) (Komisyon, Atatürk'ün Bütün Eserleri, XII/69-72; Kerem Yılmaz, Dindar Atatürk)

Atatürk'ün manevi haz ve duyarlılığı:

Atatürk, Kuran okumasını isteyince, "Nereyi" diye soran Hafız Yaşar'a çıkışarak şöyle der: Buraya bak! İşte zekâ ile aptallığın mukayesesi! Sana Kur'an oku, dedim. Hangi sûreyi istersiniz diye sordun. Bu şarkı değil ki, beğendiğimizi okuyalım, Allah'ın kelâmı... Ne diye soruyorsun. Nereden istersen oradan oku. Sonra, hicaz makamına geç dedim. Makamı bulmak için Kur'an'ın azametini ve zevkini berbat ettin. Şaşkın herif! (Nazmi Kal, Atatürk'le Yaşayanlar (Anılar), T.C. Ziraat Bankası A.Ş. Kültür Yayınlan, İstanbul, 2003, s. 71-72; Gürtaş, )


Kur'an'ın Anlaşılması için, Türkçe'ye çevirme çalışmaları:

Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur'an Türkçe olmalıdır.

Türk, Kur'an'ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var, bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın. Atatürk, burada Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesinin gerekçelerini açıklamaktadır.[16]

Atatürk, Kur'an'ın tercüme edilmesi yönündeki eğilimini, bir dayatma olarak Türk milletinin önüne koymamıştır. Yapılacak bu çalışmanın dinin ruhuna uygun düşüp düşmediğinden emin olmak istemiştir. Bu alanda yetkili olan uzman kimselerle uzun süren görüş alışverişlerinde bulunmuştur.

Atatürk, sorduğu soruya Hafız Ahmet Karaboncuk'un verdiği cevapla yakından ilgilenmiştir.

Hafız Ahmet şöyle demişti: Muhterem Gazimiz! Arzu buyurduğunuz cevabı Kur'an bizzat kendi diliyle veriyor. Sonra hafız, "İnnâ enzelnâhu Kur'ânen arabiyyen leallekum ta'kılûn" âyetini okudu. Bunun üzerine Atatürk, ondan âyetin anlamanı açıklamasını istedi. Hafız Ahmet âyeti şu şekilde açıkladı:

Bu âyet diyor ki, Biz Kur'an'ı Arap kavmine indirdiğimiz için, Arapça gönderdik. Yoksa başka dillerde indirebilirdik. Sebebi de Kur'an'ı, yalnız okumak değil, manasını da anlamamız içindir. Muhterem Gazimiz! Kur'an'ın asıl maksat ve isteği münderecatını anlamakmış, biz Türkler Arapça bilmediğimiz için Kur'an Türkçe'ye tercüme edilmelidir ki, manasını anlayabilelim. Sualinize Kur'an'dan okuduğum âyetten daha veciz bir cevap olur mu?
Atatürk bu açıklamalardan o kadar memnun olmuş ki. "hakîkaten bu cevap beni tatmin etti" demiştir.[17]

Bilgi boyutunun hemen hemen hiç bulunmadığı Kur'an kıraatına, gerçek anlamda kıraat demek mümkün değildir. Atatürk'ün gösterdiği yolda, günümüz Müslüman Türk din bilginleri bu soruna çözüm üretmeyi denemelidirler. Aksi takdirde dün olduğu gibi, bugün de Müslüman Türkler, Yüce Allah'ın "hattâ ta'lemû mâ tekûlûn" emrine uymadan namaz kılmaya devam edeceklerdir. Namazla başlayan şekilcilik ve tefekkür yoksunluğu, bütün dinî yaşantıyı şekilci, özden yoksun ve ruhsuz kılacaktır.

Bu ayeti kerime:

"Ne okuduğumuzu anlayıncaya kadar, Namaza yaklaşmayın" anlamındadır.

Soner Yalçın'ın Kitaplarından da anlaşılacağı üzere:

Sebataist bir aileden geldiği, dindarlık kisvesi altında sinsi ve siyasi hesaplar gözettiği, Atatürk'e karşı gizli bir husumet beslediği, Mustafa Kemalin Musul ve Kerkük'ü alma talimatını geri çevirdiği, Doğudaki isyanları dolaylı biçimde teşvik ettiği, sabataist ittihatçıların tertiplediği İzmir suikastına karıştığı için tevkif edildiği ve İnönü'nün özel girişimiyle salıverdiği bilinen Kazım Karabekir, Kur'anın Tercümesi işine şiddetle karşı çıkmış ve çevresini "Dini yozlaştırıyor" bahanesiyle Atatürk'e karşı kışkırtmıştır.

Atatürk ise sabataistlerin (Türk ve Müslüman görünen gizli Yahudilerin) kendi aralarında "Kur'an Muhammed'in kendi yavaleri (uydurma düzmeceleri) dediklerini ise bilip durmaktadır.

Yine bu konunun tartışıldığı bir toplantıda Atatürk hiddetlenerek; Karabekir'e şunları söylemiştir: Evet, Karabekir, Araboğlunun yavelerini Türkoğullarına öğretmek için Kur'an'ı Türkçe'ye tercüme ettireceğim ve böyle de okutturacağım. Ta ki budalalık edip aldanmakta devam etmesinler. Atatürk'ün bu sözlerinde, dinin doğru anlaşılmasını ve yanlış öğrenilmemesini sağlamaya çalışmaktan başka bir anlam yoktur. Karabekir bu sert cevap karşısında şaşkınlığını anılarında şu şekilde aktarmıştır: "Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur'an'ı ve Peygamberi öven, hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri duymak herkesi incitiyordu. (Kazım Karabekir a.g.e.; Sh. 159)

Halbuki Atatürk Kazım Karabekir'e bir hatırlatma yapmakta ve onun dindarlık görüntüsüyle, Kur'anın Türkçeye çevrilmesine niye karşı çıktığını, gizli ve sinsi hesabını yüzüne vurmaktadır.

Yani "siz sabataistler bu Kur'an Hz. Muhammed'in uydurmaları demiyor musunuz? Öyle ise bunların tercümesinden niye gocunuyorsunuz?! Çünkü siz bu asil Milletin Kur'an gerçeğini öğrenmesini ve bilinçle dine yönelmesini istemiyorsunuz!..." uyarısını yapmıştır.


Atatürk, yeni yetişen nesle, Kur'an'ın açıklamasının en kolay ve anlaşılır yöntemlerle öğretilmesini istemiştir. Kur'an âyetlerinin, halkın anlayacağı şekilde Türkçe olarak açıklanmasını önermiştir. Atatürk, Kur'an tefsirinin, bazı kimselerin özel uzmanlık alanı olarak kalmamasını, halkın dinî ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir işleve kavuşturulmasını tavsiye etmiştir.

Atatürk, Kur'an'ı okuyan kimsenin, ondan mutlaka bir şeyler anlayabileceğini ifade etmek istemiştir. Nitekim bir keresinde İnşirah sûresini okuyarak anladıklarını açıklamaya çalışmıştır.

Milli egemenlik kavramının ve bağımsızlık aşkının Kur'andan kaynaklandığını şu sözlerle vurgulamıştır.

"Teşkilatı Esasiye Kanunu'nun birinci maddesi gereğince egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Milletimiz için hiçbir noktasının her ne şekil ve anlamda olursa olsun değiştirilmesine izin verilmesi imkânı yoktur. Bu kanun milletçe Kur'an hükümleri mertebesinde önemlidir. Çünkü Kur'an hükümleri dahi bunu onaylar."[18]

Atatürk'e Fatiha sûresinin Türkçe'sini o ezberlemişti. Sûreyi bir kere daha gözden geçirdi. Güzel yüzüne verdiği ciddiyet alametlerimle, gözünü karşıda bir noktaya dikerek okumaya başladı. Ara sıra kitaba da bakıyordu. Okudu, o kadar güzel ve canlı okudu ki güzel ve canlı okuyan bile buna hayran oldu. İyyâke'lerdeki hem niyaz nüktelerini hem hasr manalarını hakikaten canlandırdı.

İhdinâ'daki yalvarışları insan psikolojisine en uygun durumda okumayı başardı. Hasılı Türkçe bir ibare; nükteleri, bediî rolleri ancak bu kadar meydana çıkarılmak suretiyle okunabilirdi.

Hakikaten okudu. Askeri kumanda eder, emirler verir gibi bir ahenk ve tavırla okudu, kendisi de farkına vardı.[19]

Atatürk'ün kur'an üzerinde yoğunlaşması ve ayetleri akıl, ilim ve vicdanla yorumlaması, hayranlık uyandırıcıdır.

Atatürk, Kur'an tercümesinden bir yer göstererek, Hafız Sadettin Kaynak'tan okumasını ister: (Bu tercüme, Kazımirski'nin Fransızca Kur'an tercümesinden Cemil Said'in "Kur'an-ı Kerim Tercümesi" adıyla Türkçe'ye çevirdiği tercümedir.)

Gösterdiği yer, Nisa sûresinde hurmet-i musâhere âyetinin tercümesi idi. Bu âyette "ve en tecmaû beyne'l-uhteyni illâ kad selef innallâhe kâne ğafûra'r-rahîmâ" ifadesi şöyle tercüme edilmişti: "iki kızkardeşi nikâh etmeyiniz. Bir emri vâki olmuş ise Allah gafur ve rahimdir."

Burada Atatürk yüksek sesle:

Konya'ya git, orada da karının hemşiresini bilmeden al, sonra da bir emr-i vâki oldu, Allah gafur ve rahimdir, de ha! Bu bir hezeyandır" dedi.

Ben ayağa kalkarak; Atatürk'üm, burası yanlış tercüme edilmiştir. Âyetin asıl tercümesi şöyledir, dedim:

İki hemşireyi bir zamanda nikâhınızda bulundurmayınız. Ancak birini bıraktıktan yahut öldükten sonra ötekini alınız. "Bir emr-i vâki olmuş ise" değil, "illa mâ kad selef" Kur'an'ın nüzulünden yani İslâmiyetten önce vaki olan evlenmeler müstesnadır. Bunlardan dolayı Cenâb-ı hak sizleri muhatap tutmaz.

Atatürk, bu izahatımı sonuna kadar ilgiyle dinledi ve hiçbir şey söylemedi. Ertesi gece yine huzurlarına çağırıldım. Beni yanına oturttu ve dün geceki bahsi bir daha anlat dedi; ben de anlattım.

Senin dediğin doğruymuş. Ben bugün tetkik ettim. Elimizde bulunan tercümenin yanlışlığı ortaya çıktı. Bu tercümeyi bırakalım. Mehmet Akif'in tercümesini alalım.[20]

Sabiha Gökçen, Atatürk'ün okuduğu şiirler arasında şu mısraların bulunduğunu aktarır:

"Fıtratta tekâmül ezelîdir; bu kemâle Tevrat ile, İncil ile, Kur'an'la inandım."

Kuran âyetlerine ve Peygamberimiz'in sözlerine göre hükümetin yalnız esasları ifade edilmiştir. Onlar şunlardır: Danışıp konuşma, adalet ve devlet başkanına itaat.

Cemil Said, yapmış olduğu Kur'an-ı Kerim Tercümesi'ni Atatürk'e hediye etmiştir. Bu Tercümeyi Atatürk'ün, altını çizerek okuduğu görülmüştür. Örneğin, Bakara sûresi 10-12. âyetler, Hûd sûresi 80. âyet altı çizilerek ve işaretlenerek okunmuştur.[21]

Atatürk, 1925 yılında Ankara Gazi Kız Numune Mektebine, Cemil Said'in Türkçe Kur'an çevirisini armağan etmiştir. Hediye ettiği bu Kur'an çevirisinin üzerine "Gazi Kız Numune Mektebi'ne, dikkatle okunmak ve... İçin hediye ediyorum." ifadelerini not düşmüştür.[22]


 

Atatürk, çeşitli vesilelerle, okunan Kur'an âyetlerinin açıklamalarını yapmıştır. Bu tür etkinliklerden birisi, Beykoz imamı Hafız Efendi'yle yapmış olduğu görüşme sırasında gerçekleşmiştir.

Beykoz imamlarından Hafız Efendi bir gün Atatürk tarafından saraya çağırılmıştır. Hafız Efendi'yi karşısına oturtan Atatürk ona saatlerce Kur'an okutmuş, okunan âyetleri de kendisi tefsir etmiştir. (Gürtaş, a.g.e., s. 61-62; Yakıt, a.g.e., s. 51-52.)

Atatürk, 1922 yılında Konya'ya gelişinde Kavaklı Medresesi'ni ziyaret etmiş ve öğretmenlerle görüşmesi sırasında onlara "Devlet nedir?" diye sormuştur. Verilen cevaplar arasında "Muhakkak ki, Allah iyilik ve adaletle emretmemizi ister..." şeklinde bir açıklama da yer almıştır. Atatürk bu açıklama hakkında şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur:

Beşeriyetin idrak derecesi, nurlanması, mükemmelleştirilmesi her insanın doğrudan doğruya Allah'ın imanıyla temas kabiliyetine erişmesiyle mümkün olur. Bu olayda Atatürk'le diyalokta bulunan kişinin Sadi Irmak olduğunu öğrendik. Sadi Irmak bu olayı şöyle anlatmaktadır:

"01 Mart 1922 tarihinde Büyük Atatürk Konya'ya teşrif etmişlerdi. Çelebi Efendi ve dervişler tarafından istasyonda karşılandıktan sonra Kavaklı Medrese olarak adı kalan kültür yuvasına geldiler. Maarif Camiası içinde Konya İdadisi Öğretmeni olarak ben de bulunuyordum.

Kendilerini bahçede Merasim birliği şeklinde karşıladık. Her birimizi dikkatle süzdükten sonra "Efendiler, devlet nedir?" sorusunu ani olarak bize yöneltti. Arkadaşlar bayraktır, anayasadır, gibi cevaplar verirlerken bendeniz cevap arz edeceğimi işaret ettim. İzin verdiler.

Devletçiliğin geniş anlamını emsalsizce Büyük Kitabımız Kur'an-ı Kerim'de yer alan her Cuma hutbelerinin sonunda hepimizin her zaman duyduğu "innallâhe ye'muru bil'adli ve'l-ihsâni..." âyetini okudum. Bendenizi takdir edip sırtımı okşayarak taltif ettiler... (Sadi Irmak'dan Anılar, T.C. Konya Valiliği, http//www.konya.gov.tr/ataturk/anilar.htm)

Atatürk Evrendeki Kanunlarla Kur'an'daki Âyetlerin Kaynağının Aynı Olduğunun Farkındadır.

Atatürk Kur'an'da yer alan ve İslâm dininin esasını teşkil eden bilgi ve öğretilerle, evrende hakim olan kanunların aynı kaynağa dayandığını ileri sürmektedir. Hem dini gönderenin hem de evrendeki kanunları düzenleyenin Yüce Allah olduğunu belirtmektedir. O, dinî verilerle, evrendeki kanunlar arasında bir çelişkinin ve uyuşmazlığın bulunmadığını düşünmektedir.

Temel kurallar hepimizce bilindiği üzere Yüce Kur'an'daki buyruklardır. İnsanlara olgunluk ruhu vermiş olan dinimiz, son dîndir. Çünkü dînimiz akla, mantığa, hakikate tamamen uyar ve uygun düşer. Eğer akla, mantığa ve hakikate uygun düşmemiş olsaydı bununla diğer ilâhî kanunlar arasında tezat olması gerekirdi. Çünkü bütün kavânin-i kevniyyeyi yani varlık kanunlarını yapan Cenâb-ı Hak'tır. Atatürk'ün bu yaklaşımı, Kur'an'ın açıkladığı önemli konulardan birisidir.

Kur'an'da yer alan bilgilere âyet denildiği gibi, Allah'ın evrende yarattığı varlık ve onlarla ilgili düzenlediği kanunlara da âyet denilmektedir. Kur'an'a göre, evrendeki bütün varlık ve oluşlar Allah'ın âyetleridir: "Biz onlara, ufuklarda ve kendi canlarında âyetlerimizi göstereceğiz ki o Kur'an'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun.[23]

Yüce Allah Kendi varlığının delillerini/âyetlerini insan ruhunun derinliklerine, kapsamlı bir şekilde evrene yerleştirmiştir. Evrene yayılan ve insan benliğine yerleştirilen kevnî âyetler Kur'an âyetlerinin doğruluğunu göstermiştir.

Kur'an'da, evrendeki varlıklar ve geçerli olan tabiat kanunları ile ilgili pek çok âyet vardır. Günümüzde modern bilimin gelişmesiyle, evrendeki varlık ve oluşlardan bahseden Kur'an âyetleri daha doğru anlaşılmaya başlamıştır. Bazı araştırmacılar, evrendeki varlık ve oluşlardan bahseden Kur'an âyetlerinin modern ilmin sağlam verileriyle çelişmediğini gösteren eserler kaleme almışlardır.[24]

M. Kemal gösteriş ve şekilciliğe karşıdır:

Atatürk, Gösteriş ve istismar için bıraktığı uzun sakalını asla kesmeyeceğini söyleyen birisini, önemli bir görev vadiyle Ankara'ya çağırır. Ertesi gün Şıh Atatürk'ü görmek üzere Ankara'ya gelir. Sakal tamamen kesilmiş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünümle Atatürk'ün huzuruna çıkar. Atatürk'ün mesai arkadaşları, büyük bir merak içerisinde Şıh'daki değişikliğin sebebini Atatürk'e sorarlar:

Aman Paşam, o şıh sakalına el sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?

Atatürk, tebessüm ederek yanındakilere şu karşılığı verir: Dün akşam Amasya valiliğine bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim.

Atatürk, yeni bir yazı yazdırıp Şıh'a verilmesini söyler. Yazıda şu ifadeler yer almaktadır:

İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselesine gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen, yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla.[25]

Hz. Muhammed'i anlayarak ve hayranlık duyarak inanmıştır.

Şemsettin Günaltay anlatıyor.

Ben sözlerimi bitirince Gazi, Milli Şef İsmet İnönü'ye dönerek şöyle dedi:

"Muhammed'i bana, cezbeye tutulmuş, sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, O'nun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlatmaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesi'nde ancak en büyük bir komutanın yapabileceği bir planı nasıl düşünür ve tatbik edebilir?.

Önündeki kâğıda Uhud Muharebesi'nin planını çizdi. Milli Şefe uzattı. Her iki tarafın kuvvet ve durumlarını, alınan tedbirleri, Peygamber'in savaştan önce ve sonraki kararlarını beni hayrette bırakan bir doğrulukla izah etti. Sonra İnönü'ye hitaben "O zaman orada siz komutan olsaydınız; bundan başka mı hareket ederdiniz?" diyerek alınan tedbirlerin isabetini ona da tasdik ettirdi.

Ben, on üç asır önce Medine çevresinde cereyan etmiş olan bir harbi bütün teferruatıyla canlandıran bu büyük komutanın belirttikleri sahneyi sanki seyreder gibi dalmıştım. Gazi, birden bire gözlerini bana dikerek şunları söyledi:

"Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu, küçük harpte bile askerî dehası kadar siyasi görüşleriyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih mesaimize katılamazlar. Muhammed, bu harp sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi!" (M. Şemsettin Günaltay, "Atatürk'e Ait İki Hatıra", Ülkü Dergisi, sayı.- 100, 1945, s. 3; Halil Şimşek, Türk Kültürü, Harp Akademileri Komutanlığı' Yayınları, İstanbul, 2000, s. 23-25; Yılmaz, a.g.e, s.9-11: Zümrüt, a.g.e., s. 161-163; Perincek, a.g.e., s. 259.)  Atatürk bu açıklamasında, Hz. Muhammed'i askerî alanda büyük bir deha olarak kabul etmiştir. Okuduğu dinî eserlerde en çok çizdiği satır altları, Hz. Peygamberin savaş hakkındaki sözleri ve uygulamalarıdır. (Zümrüt, a.g.e., s. 64.)

Kur'an'ın, insanlığa model şahsiyet olarak sunduğu Hz. Muhammed, Atatürk tarafından bir örnek olarak gösterilmiştir. Atatürk, toplumun kalkınabilmesi ve sorunlarını aşabilmesi noktasında Hz. Muhammed'in yol göstericiliğine ihtiyaç duyulduğunu belirtmiştir.


Kaynaklarda bu konuda, Atatürk'ün son mesajı başlıklı bir bilgi aktarılır: Bütün dünyanın Müslümanları, Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli, tüm Müslümanlar Hz. Muhammed'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli: İslâmiyetin hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli; zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler. Hz. Muhammed'i överek onu örnek alan Atatürk, Allah'a yönelmede onu rehber göstermiştir.[26]

Atatürk, Hz. Muhammed'e beslenilen sevginin, ancak onun koyduğu fikirleri, esasları korumakla, tecelli ettirmekle mümkün olduğunu açıklamıştır.[27] "Büyük bir inkılâp yaratan Hazreti Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla, tecelli ettirmekle mümkündür."[28] Atatürk ün bu sözü, Âl-i İmrân, 3/31 âyetinin açılımı gibidir. Yüce Allah bu âyette şöyle buyurmuştur:  "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, esirgeyendir." Allah'ı sevmek, dolayısıyla O'nun peygamberini sevmek, peygamberin ortaya koyduğu düşünceleri ve esasları korumakla, gerçekleştirmekle mümkün olur. Sevgi sevilenin düşüncelerine sadık kalarak ispat edilebilir.

Din eğitimine verdiği önem ve amaçları:

Atatürk, Türk Milli Eğitimi'nin amaçlarından birinin, yeni yetişen nesle dini tanıtmak ve bunun için de onlara yeterli dinî ve ahlâkî bilgiyi vermek olduğunu açıklamıştır:

Dolayısıyla; bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli, evvela mevcut cehaleti gidermektir. Teferruata girmekten kaçınarak, bu fikrimi birkaç kelime ile açabilmek için diyebilirim ki, genel olarak bütün köylüye okumak, yazmak ve vatanını, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi, dinî ve ahlâkî malumat vermek ve dört işlemi öğretmek maarif programımızın ilk hedefidir.[29]

Atatürk, yaşadığı dönemde Müslüman toplumların, başka milletlerin egemenliği altında aşağılayıcı bir yaşam sürdüklerini gözlemlemiştir. Müslüman toplumlarda verilen din ve ahlâk eğitiminin, onları başka milletlerin tutsağı olmaktan kurtaramadığını tespit etmiştir. Bu yüzden eğitimin ciddiyetle yeniden ele alınmasını önermiştir:
Efendiler, yeryüzünde üç yüz milyonu aşkın İslâm vardır. Bunlar ana-baba, hoca eğitimiyle eğitim ve ahlâk almaktadır. Ne yazık ki gerçek durum şudur ki, yeryüzündeki yüz milyonlarca Müslüman yığınlar şunun ya da bunun tutsaklık ve aşağılayıcılık zincirleri altındadır. Aldıkları manevi eğitim ve ahlâk, onlara tutsaklık zincirlerini kırabilecek insanlık niteliğini vermemiştir, veremiyor. Çünkü eğitimlerinin hedefi milli değildir.[30]

Atatürk, Türk Milliyetçiliğinin asla İslamsız düşünülemeyeceğini açıklamıştır.

Atatürk ün etkilendiği bir şiirde 'Türk" ve "din" kavramlarına birlikte değer yüklenmiştir. Burada Türklük ve din kavramları özdeşleşilen iki temel unsuru dile getirmektedir. Atatürk, millî benliğini bu iki kavramın temsil ettiği anlayışa göre şekillendirmiştir.

Atatürk'e göre, Türk milleti, milliyetçilik bağıyla birbirine bağlıdır. Bununla birlikte İslâm dinine mensup olan Türk milleti, diğer Müslüman topluluklarla da inanç bağına sahiptir. Bu inanç bağı, Türk milletinin bağlarını geniş ve sınırsız bir alana taşır:

Bizim milliyetperverliğimiz her halde hodbinane ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir ve bilhassa biz İslâm olduğumuz için İslâmiyet açısından bizim ümmetçiliğimiz vardır ki, milliyetperverliğin çizmiş olduğu sınırlı daireyi sonsuz bir sahaya nakledir... (Komisyon, Atatürk'ün Bütün Eserleri, K/176-177.)

Atatürk, bir milletin varlığını devam ettirmesinde dini zorunlu bir kurum olarak görmektedir. O, din olgusundan yoksun milletlerin varlıklarını sonsuza kadar koruyamayacakları düşüncesindedir: Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Atatürk, bir milletin kendi millî benliğini muhafaza edebilmesi için kendi dinine olan bağlılığını da devam ettirmesi gerektiğine inanmış olduğunu ortaya koymuştur. Onun bu kanaati, dini, Türk kültürünün en önemli temel unsurlarından biri saymasından kaynaklanmıştır. Vatan sevgisinin, devlete ve millete bağlılığın kaynağında din vardır. Atatürk, Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur, derken bu gerçeğe dikkat çekmiştir. (Anıl Çeçen, Atatürk ve Cumhuriyet, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Ankara)

Atatürk, Türk milletinin dinî geleneklerinin güçlü olduğunu ve buna bağlı olarak da yabancı düşünce akımlarının millî dokuyu bozmasının zor olduğunu söylemiştir.

Atatürk, Türk milletinin kimliğini Tam manasıyla Türk olmak şeklinde açıklarken, iyi Müslüman olmayı Türk kimliğinin bir unsuru olarak görür. Atatürk iki defa "biz" kelimesini kullanarak, birisinde "Türk" kavramına, diğerinde "Müslüman" kavramına vurgu yapar: "Biz Türküz; tam manasıyla Türküz. İşte o kadar. Bize iyi Müslüman olmak kâfidir. (Süleyman Arslan, "Atatürk Milliyetçiliği", 100. Yıl Atatürk Konferansları Ankara, 1981, s. 17; Kazım Ütük, Türklüğün Bayrağını Yükselten)


Atatürk'ün sağlam Ahiret inancı ve ölümsüzlük anlayışı:

Önemli olan, ölmemek için çareler aramak, ölümden kaçmak değil, ölüm bize nerede, ne zaman gelirse gelsin anlamlı bir şekilde ölebilmeye her an hazır olmaktır. Her şeyi bu dünyadan ibaret görenler, zaten ölüm korkusuyla her an ölüp ölüp dirilmektedirler. Yadsıma ya da bastırma türünden savunma mekanizmaları geliştirenlerin, ölümü, ölüm korkusunu ne derece aştıkları ise kuşkuludur.[31]

Atatürk, insanın hem bu dünyadaki hem de ölümden sonraki varoluşunu felsefî düzeyde sorgulamıştır. Bu konudaki kendi şahsî görüşünü şu şekilde dile getirmiştir:

Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı her şeyi kara görüyordu. "Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki geçici ömür sırasında neşe ve saadete yer bulunmaz", diyorlardı.

Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki, "mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve neşeli olalım."

Ben kendi karakterim bakımından ikinci hayat (Ahiret) anlayışını tercih ediyorum. Fakat şu kayıtlar içinde: Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedbahttırlar. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mesut olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Makul bir adam, ancak bu suretle hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve saadet ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, saadeti için çalışmakta bulunabilir.

Bir insan böyle hareket ederken, "benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edecekler mi?" diye bile düşünmemelidir. Hatta en mesut olanlar, hizmetlerinin bütün nesillerce meçhul kalmasını tercih edecek karakterde bulunanlardır.[32]

Atatürk, "ikinci hayat anlayışını tercih ediyorum" derken bu dünya hayatından sonra gelecek olan âhiret hayatını kastetmiştir. Ahiret hayatına olan inancını karakterinin bir parçası olarak açıklamıştır. Atatürk, dünya hayatının ölümle son bulmasını, ölümün insan üzerindeki etkisini, ikinci bir hayatın varlığına kabul ederek aşmıştır. Atatürk, insanın varoluşunu sadece bu dünyadan ibaret gören, bu yüzden ölüm dolayısıyla kötümserliğe düşen ya da mevcut dünya hayatını en yüksek hazla geçirmeyi tercih eden anlayışları benimsememiştir.

Atatürk, kendisinin bu dünyadaki varlığını milletine hizmete adadığını vurgulamıştır. Yaptığı hizmetlerden dolayı herhangi bir çıkar ya da övgü beklemediğini açıklamıştır. O, bu açıklamaları yaparken ikinci hayatın varlığına olan inancını belirtme ihtiyacı duymuştur. Dolaylı olarak, milletine yaptığı hizmetin karşılığını bu ikinci hayatta umduğunu işaret etmiştir. Nitekim onun dünya hayatını bir imtihan olarak kabul ettiğini, insan davranışlarının cennet ya da cehennemle değerlendirileceğine inandığını belirtmiştik.

Özetle:

Atatürk, kişiliğinin dinsel yönünü ifade ederken, "dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum", "elhamdülillah, hepimiz Müslümanız; hepimiz dindarız" demiştir. O, İslâm dininden, "bağlı bulunmakla mutlu olduğum İslâm dini" diye söz emiştir. Gerçek bir Müslüman olduğunu bütün hayatı boyunca göstermiştir.[33] Atatürk, bu ifadeleriyle, dindarlığın kendi kişiliğinde önemli bir yeri olduğunu belirtmiştir. İslâm dinini, kendi kimliğini oluşturan temel unsurlarından biri olarak kabul etmiştir.

Atatürk'ün dine bağlılık ve Kur'an ile olan ilişkisi, onun kişiliğinin temel özelliklerinden birisi olarak değerlendirilmiştir. Onun, Kur'an mesajının özünü iyi kavradığı ve tarihî mecrasını çok iyi bildiği söylenmiştir. Atatürk, konuşmalarında Kur'an âyetlerine referansta bulunmuştur. O, İslâm dini ve İslâm'a özgü temel kavramlar hakkında geniş ve zengin bilgi sahibidir. Dinine bağlı bir insan olan Atatürk, dinini hiçbir zaman ret etmemiştir.[34]

Atatürk'ün Son Hastalığı ve Vefatı

İslâm dininin, özellikle de Kur'an'ın Atatürk'ün kişiliği üzerindeki etkisi ömrünün sonuna kadar devam etmiştir: Şifasız hastalığı teşhis edildiğinde, namaz sûreleri ile daha yakından ilgilenmeye başlamıştır. Bu sûreler hakkında Ahmet Hamdı Akseki ve Ali Rıza Sağman hocalardan bilgi almıştır. Bu iki hocayı kastederek; "Şimdi bana şifa ve huzur getirenlerle beraberim" demiştir.[35]

Atatürk, nasıl ki, daha doğar doğmaz Kur'an kültürüyle tanışmışsa, hayatının sonlarına doğru da Kur'an'ın manevî desteğine büyük önem vermiştir. Hastalığının, kendisini rahatsız ettiği dönemlerde teselliyi Kur'an'da bulmuştur.

Ömrünün son Ramazan ayında, vefatından 15 gün önce 25 Ekim 1938'de, Türk milletine ve bütün Müslümanlara vasiyet niteliğinde yapmış olduğu şu açıklama onun dindar kişiliğinin yansımalarından birisidir: "Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'i bütün Müslümanlar örnek almalı, İslâm'ın hükümlerine uymalıdırlar. İnsanlık ancak bu şekilde kurtulup kalkınabilir."[36]

Atatürk, son hastalığında, büyük acılar içerisindeyken Allah'ın azîz ismini "Yâ Rabbi, Yâ Rabbi" diyerek aralıksız zikretmiştir. "Aman yarabbi..." gibi sözler sayıklamıştır. Şükrü Kaya'nın anlattığına göre, Atatürk, hayatının son saatlerinde kendine geldiği bir anda, "Bana ne oldu? Hiçbir şey bilmiyorum... Allah... Allah... çok şey!" gibi sözler sarf etmiştir. Hastalığı sırasında kendinden geçtiği anlarda "Allah!" dediği, çevresindekiler tarafından işitilmiştir.[37]

Atatürk, her Müslüman gibi son demlerinde Allah'ı anmıştır. Son anlarında hep Kur'an lisanıyla Allah! Allah! diye ilâhî yardım talebinde bulunarak ruhunu teslim etmiştir.[38]

Neşet Ömer İrdelp, son derece halsiz düşmüş olan Atatürk'ü tedavi edip rahatlatmak isterken, "dilinizi lütfen biraz uzatınız!" diye ricada bulunmuştur. Başını biraz sağa çevirip doktora dikkatle bakan Atatürk, "Aleykümselam!" demiş ve bu onun son sözü olmuştur.[39] Atatürk'ün son sözleri hakkında söyle bir rivayet daha vardır:

Atatürk, üç gece komada kaldıktan sonra gözlerini açtı. Kelime-i şehâdet getirdi. Hafif bir sesle, Türkiye'nin kalkınma ve refah yoluna koyulmasından ve başladığı işin başarıyla sonuçlanmasından memnun olduğunu belirtti. İkinci kez şehâdet getirdi ve son nefesini verdi.[40]

Atatürk'ün hastalığının ilerlediği, ömrünün son günlerinde kardeşi Makbule, başucunda sık sık Kur'an okumuştur. Cenaze namazını, Dolma Bahçe Sarayı'nda İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Şerafettin Yaltkaya kıldırmıştır. İnönü ve sabataist cuntası Atanın cenazesini Müslüman Türk halkından kaçırmıştır.

İlahiyatçı Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu "Atatürk'ün Kur'an Kültürü" adlı değerli araştırmasını şu önemli tespitlerle bitirmektedir:

Atatürk'ün kişiliğinde etkisi olan unsurlardan birisinin de Kur'an kültürü olduğu kesindir. Bu kültürün etkisi özellikle ilk yetişme yıllarında, Çanakkale ve Kurtuluş savaşı yıllarında onun şahsiyetinde daha belirgin hale gelmiştir. O, hayatının her döneminde az ya da çok Kur'an kültürünün izlerini ve etkilerini göstermiştir.

Kur'an, Atatürk'ün saygı duyduğu ve moral motivasyon açısından destek aldığı, bazı toplumsal sorunların çözümlenmesinde referans gösterdiği ilâhî bir kitaptır. Onun kişiliğini şekillendiren pek çok kaynak arasında önemli bir yere sahiptir. Atatürk, her yönden olduğu gibi, bu yönden de Türk milletine rehberlik etmiştir.

Atatürk, Türk milleti için önde gelen model şahsiyetlerdendir. Onun sahip olduğu Kur'an kültürü, Türk milleti için örnek alınabilecek yönlerden birisidir. Türk milleti, dinî yaşantısında Atatürk'ün Kur'an kültürünü kendisine örnek edinebilir. Böylece sağlıklı bir din anlayışına sahip olabilme çabalarını sürekli kılabilir.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini atarken, Türk milletinin dinî yaşantısını sağlıklı biçimde devam ettirebilmesini sağlayacak bir gayret içerisine girmiştir. Türk milletinin dinî kültürünü, asıl kaynak olan Kur'an'dan doğrudan edinebilmesi için, Kur'an'ın Türkçe'ye çevirilerini, herkese ulaştırılmasını gaye edinmiştir.

Atatürk'ün önerileri ve uygulamaları dikkate alındığında, günümüzde Müslümanların Kur'an ile ilişkilerine yeni bir boyut kazandırmak gerektiğini söyleyebiliriz. Müslümanlar, dua ve ibadet amaçlı Kur'an okumalarının yanında, bilgiye dayalı şuurlu okuma ve dinlemeleri daha da gereklidir. Örneğin camilerde yapılan Kur'an okumalarının, mealleriyle birlikte sunulmasına önem verilmelidir. Türk milleti. Kur'an ile olan ilişkilerinde bilişsel boyuta yönelmelidir. Bunun için Kur 'an 'in Türkçe mealleri yaygınlaştırılmalı ve teşvik edilmelidir.

Atatürk'ün Kur'an ile olan ilişkisi sadece meal düzeyinde değil, aynı zamanda yorum boyutundadır. O, bazı Kur'an âyetlerinin yorumu üzerinde de durmuştur. Kur'an'ın yeni yetişen nesle, anlayabilecekleri tarzda ve pratik hayattaki ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yorumlanıp aktarılmasını önermiştir. Kur'an yorumculuğunun, sadece belli bir kesimin uzmanlık alanı olmakla sınırlı kalmayıp, halkın ihtiyaçlarına cevap verebilen bir kültür hazinesi olmasını önermiştir.


Kur'an'ın metafizik alanla ilgili öğretileri, Atatürk'ün manevi dünyasına şekil vermiştir. Atatürk, dinin insanın ruh dünyasındaki önemli yerini, dinsizliğin açmazlarını tutarlı bir şekilde kavramıştır. Allah tasavvuru konusunda ve Allah ile iletişimde dengeli mü'min bir kişilik geliştirmiştir. Allah ile iletişimde, ilâhî yardım talebi, tevekkül, hamd ve şükür, ilâhî adalete güven gibi ilişki biçimlerini kişiliğinde özümsemiştir. Allah'a güvenmenin sağladığı moral ve güce bütün benliğiyle inanmış iman getirmiştir.

Atatürk, aklı kullanmayı, dünya koşullarındaki yöntem ve ilkelerin gereğini yapmayı, çalışıp üretmeyi, gayret ve çabayı gerçek dindarlığın göstergesi saymıştır. Dindarlık adına, dünyadan vazgeçmenin doğru olmadığını savunmuştur. Başarısızlık, beceriksizlik, tembellik ve ataletin ardından kadere sığınmayı büyük bir yanlış kabul etmiştir. Dünya koşullarında insanların ve toplumların üzerlerine düşen görevden kaçmak için kader inancını savunma mekanizması olarak kullananları sürekli olarak eleştirmiş, sorumluluk ve görev bilincini öğütlemiştir.

Atatürk, tarih boyunca toplumların sürekli gelişim ve değişim içerisinde olduğunu ve gelişmelere ayak uydurmanın dinin temel dayanağı olan Kur'an tarafından tavsiye edildiğini vurgulamıştır. Bozulmalar ve hurafeler karşısında dinî düşüncenin bile her zaman aktif, gelişmeye ve yenilenmeye açık olması gerektiğini belirtmiştir.

Atatürk, din eğitimiyle yakından ilgilenmiştir. Toplumu doğru bilgilendirmek için yüksek din eğitimine, temel dinî bilgi ve kültürü yeni yetişen nesle kazandırabilmek için okullardaki din eğitimine önem vermiştir. Her türlü eğitimde kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği gidermenin dinî bir görev olduğunu söylemiştir. Yaygın din eğitiminin temeli olan Cuma hutbelerini ıslah ederek bu alanda Türk tarihinin en büyük devrimlerinden birisini gerçekleştirmiştir. Din hizmetlerinin merkezi durumundaki camilerle yakından ilgilenmiştir. Kurmuş oluğu Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla Türk milletinin sağlıklı bir şekilde din hizmeti almasını istemiştir.

Bütün bu veriler ışığında şöyle bir öneride bulunmak doğru olur: Ülkemizde Kur'an eğitiminin verildiği Kur'an kurslarında, imam hatip liselerinde ve ilahiyat fakültelerinde Atatürk'ün Kur'an kültürü öğrencilere öğretilmelidir. Kur'an'ı ve onun Türk kültür hayatına yansımalarını öğreten kurumlar, bu alanda Atatürk'ün model kişiliğini öğrencilere aktarmalıdırlar. İlköğretim ve orta öğretim kurumlarında verilen din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde Atatürk'ün Kur'an kültürüne daha çok ağırlık verilmelidir.



 


[1]

Mehmet Önder, Atatürk Evleri Atatürk Müzeleri, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1993,'s. 17; Selanik Atatürk Evi, T.C, Kültür ve Turizm Bakanlığı,

[2]

Her Yönüyle Atatürk, (Derleyen.- Avni Altıner), Bakış Müessesesi. İstanbul. 1986, s. 64; Fığlalı, "Atatürk ve Din", s. 91; Şerafettin Turan, Mustafa Kemal

[3]

Nutuk, 1/367fBkz. Halil Ersoylu, Nutuk Üzerinde incelemeler, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1999, s. 133.

[4]

Mustafa Onar, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1995, 11/171; Komisyon, Atatürk'ün Bütün Eserleri, IX/35.                                                                                                  

[5]

Suat İlhan, Harp Yönetimi ve Atatürk, /Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1987, s. 85; Komisyon, Atatürk'ün Bütün Eserleri, XII/36.

[6]

Seyit Kemal Karaalioğlu, Resimlerle Atatürk: Hayatı İlkeleri Devrimleri, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1981, s. 110.

[7]

Söylev Ve Demeçleri 2-143

[8]

Mehmet Kaplan ve diğerleri, Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981, 11/762, 862.

[9]

N. Ahmet Asrar, "İki Halk Kahramanı M. Kemal Atatürk ve M. Ali Cinnah", I. Uluslararası Atatürk ve Türk Halk Kültürü Sempozyum Bildirileri, Ankara, 2001, s. 15; Abdülkadir Karahan, "Dr. Muhammed İkbal'in Türkiye ve Atatürk

[10]

Süreyya Sofuoğlu, "Atatürk'ün Edirne ve Trakya İle İlgili Anılan", XI. Milli Egemenlik Sempozyumu, TBMM Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayınlan, Edirne 2000, s. 105; Muammer Tekeoğlu, "Atatürkçü Düşünce Çizgisinde Toplum Bilim ve Ekonomi", Atatürk Haftası Armağanı, Atatürk Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınlan, Ankara, 1987, s. 105-106.

[11]

Komisyon, Atatürk Düşüncesinde Din ve Laiklik, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1999, s. 236; Bayram Bayraktar ve diğerleri, a.g.e., s. 233.

[12]

Gürbüz D. Tüfekçi, Atatürk'ün Okuduğu Kitaplar -Eski ve Yeni Yazılı Türkçe Kitaplar-, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1983, s. 330-351,

[13]

Şerafettin Turan, Atatürk'ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar Düşünürler Kitaplar, Türk Tarih Kurumu Yayınlan, Ankara, 1999, s. 33;

[14]

A. Afetinan, Atatürk'ten Mektuplar, Türk Tarih Kurumu Yayınlan, Ankara,

[15]

Sadi Borak, Atatürk ve Din, Toplumsal Dönüşüm Yayınlan, İstanbul, 2002, s. 96

[16]

a.g.e., s. 51-53.

[17]

Her Yönüyle Atatürk, (Derleyen: Avni Aktıner), s. 474; Meydan, a.g.e., s. 396-398.

[18]

Atatürk!ün Kuran kültürü Abdurrahman Kasapoğlu Sh. 425

[19]

Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk Siyasi ve Hususi Hayatı, Pınar Yayınevi, İstanbul, tsz., s.  178; Ergin; a.g.e.,  V/1951; Meydan, a.g.e.,  s.  440;

[20]

Ergin, a.g.e., V/1953-1954; Cündioğlu, Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi, s. 230-231; Banoğlu, Atatürk Siyasi ve Hususi Hayatı, s. 178-

[21]

Komisyon, Atatürk'ün Okuduğu Kitaplar, 450-457.

[22]

Palazoğlu, a.g.e., s. 200.

[23]

Fussilet:53

[24]

Bkz., Celal Kırca, Kur'an-ı Kerim'de Fen Bilimleri, Marifet Yayınları, İstanbul, 1989.

[25]

Hava Kuvvetleri Komutanlığı Atatürk Sayfası, (http: //www.hvkk.mil.tr/Atatürk/Anilar.asp).

[26]

Atam İzindeyiz, (http./Avww.atamizindeyiz.com/01/atalO.htm).

[27]

Arıburnu, a.g.e., s. 286; D-nk, a.g.e.. s. 60. Perincek, a.g.e., s. 259; Yılmaz,a.g.e, s. 11; Zümrüt, a.g.e.. 6b.

[28]

Gerçek Atatürkçülük, (http://www.bozkurtataturk.com/gercekata04.html).

[29]

Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, ALFA Basım Yayım, İstanbul, 2001, s.

[30]

Selahattin Öğülmüş, "Atatürk'ün Yetiştiği Çevre ve Dönemin Eğitim Öğretim Siyasal ve Sosyal Gelişmeler Bakımından Değerlendirilmesi, Atatürk Haftası Armağanı, Gnkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1990, s. 161

[31]

Nurettin Topçu, Var Olmak, Dergâh Yayınlan, İstanbul, 1997, s. 44-45. Bu konunun başından buraya kadar olan bölüm yazarın belirtilen kitabından alınmıştır: Kasapoğlu, Kur'an'da İnsan, s. 42-52.

[32]

Falih Rıfkı Atay, "Atatürk'ün Yaşam Felsefesi", Bilim ve Teknik, sayı: 14, Ankara, 1984, s. 204; Özer Ozankaya, Toplumbilime Giriş, S Yayınları

[33]

Ünver Günay, Harun Güngör, A. Vehbi Ecer, Laiklik Din ve Türkiye, Adım Yayınları, Ankara,  1997, s. 129

[34]

Ethem Ruhi Fığlalı, Dîn ve Lâiklik Üstüne Düşünceler, Muğla Üniversitesi Yayınları, Muğla, 2001, s. 166

[35]

Cemal Kutay, Atatürk'ün Beraberinde Götürdüğü Hasret: Türkçe İbadet, Aksoy Yayıncılık, İstanbul, 1998,1/23; Meydan, a.g.e., s. 456

[36]

Kazım Ütük, Türklüğün Bayrağını Yükselten Görkemli Bozkurt: Atatürk, http://www.ulkuocaklari.org.tr/ataturk/013.htm);  Kezban Matemi, 'Kamusal alan Yasakçıları' Atatürk'ü Örnek Almalı!

[37]

Enver Behnan Şapolyo, Atatürk'ün Hayatı, Güneş T.A.O. Matbaası, Ankara 1954, s. 375

[38]

Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi, KİTABEVİ, İstanbul, 1998, s. 276;

[39]

Bilâl N. Şimşir, Atatürk'ün Hastalığı, Türk Tarih Kurumu Yayınlan, Ankara, 1989, s. 91

[40]

Fauk, a.g.e., s. 101

Bu yazarin diger makaleleri

AHMET TÜRK'ÜN KÜRTLÜĞÜ JAK KAMHİ'NİN TÜRKLÜĞÜ!
  Türkiye Nereye Sürükleniyor? Baş belası papaz metropolitleri topluyor! Yargı ile başı...
Devami
ÖNCE GÖMLEK DEĞİŞTİREN AKP, ŞİMDİ DE DERİSİNİ DEĞİŞTİRİYOR!
  AKP'de Milli Görüş kökenlerin elenmesi ve tezkere tasfiyesi AKP listelerinde...
Devami
DEMODE SİYASET VE MODERN ŞAHSİYET
  Baykal'dan Tehlike Sinyali "Cumhurbaşkanlığı makamının her yurttaşın gönlünü rahat hissedeceği...
Devami
OSMANLI'DAN SONRA; ORTADOĞU ORTADA KALDI!
  Bu kaçıncı yeni Ortadoğu?              ABD Dışişleri Bakanı Rice'dan...
Devami
FETULLAH GÜLEN'İN KEHANETİ VE HİRANT DİNK CİNAYETİ
  Sonuçları ve araçları değil, sebepleri ve müsebbipleri araştırmak ve...
Devami
Siyonizmin Yeni Şeytanlığı: EHLİSÜNNETE KARŞI, Şİİ İTTİFAKI!
  Körfez Harbinde ve Irak'ı işgalinde, ABD'nin en önemli siyonist...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6883

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR