Get Adobe Flash player
Reklam

İSRAİL'İN PKK SEVGİSİ VE TÜRKİYE'NİN SÖMÜRÜ SERMAYESİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

İsrail, peşmergeleri gizlice eğitti

BBC, Kürt peşmergelerin İsrailli eski özel kuvvet komandolarınca eğitildiğini ortaya koyan görüntüler yayınlandı. Komandoların 2004'te, Kuzey Irak'a Türkiye üzerinden girdikleri anlatıldı. İsrail'in Ankara Büyükelçisi Avivi, "Türkiye'ye bilgi vermeden Irak'ta hiçbir faaliyette bulunmuyoruz" dedi.

İngiliz yayın kuruluşu BBC, eski İsrail komandolarının Kuzey Irak'ta Kürt peşmergeleri "terörle mücadele operasyonları ve yeni bir havaalanını korumak için" eğittiğini gösteren görüntüler ile yüzü sansürlenmiş bir İsrailli eğitmenin açıklamalarını yayınladı. İsrail bu yöndeki iddiaları daha önce yalanlamıştı.

 

BBC'nin Newsnight programında konuşan ve eğitimci olarak tanıtılan eski bir İsrail askeri, İsrailli komandoların 2004'te Türkiye üzerinden "iki grup Kürt askerini eğitmek için" Irak'a geçtiğini söyledi. Bu asker, İsrail askerlerinin peşmergeleri Erbil kentindeki havaalanı için güvenlik gücü olarak görev yapmak üzere eğittiğini anlattı.

Peşmergelere tüfeğin nasıl kullanılacağı ve kalabalıkta militanların nasıl vurulacağı da dahil olmak üzere "özel görev" amaçlı eğitim verildiği görüntülerle ispatlandı. Programda konuşan asker, "100 kadar peşmergeyi eğittik. Onlar kimliğimizi bilmese bile, Kürt yetkililer biliyordu. Kimliğimiz ortaya çıkacak diye büyük gerginlik yaşadık" açıklamasını yaptı.[1]

İsrail, PKK militanlarını eğittiğini kabul etti

İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Regev, BBC televizyonunun Kuzey Irak'ta İsrailli askerlerin PKK militanlarını eğittiğine dair iddialarına cevap verdi. Regev, İHA'ya yaptığı özel açıklamasında; "Bu konu çok hassas. İsrail, Irak ile savaşta olan ve barış anlaşması imzalamamış bir devlet. Bu nedenle bu ülkede bir askeri faaliyet illegaldir. Öte yandan Türkiye ile dostuz ve ona karşı bir eylem olası ve mümkün değildir" diye konuştu. İsrail'de herkesin askerlik yaptığını vurgulayan Regev, "Haberin, iddia edildiği üzere ‘eski bir askerin açıklaması' şeklinde verilmesi özel bir durum değil, burada herkes eski asker. Resmi olmayan bazı kişiler burada illegal olarak PKK ile temasta olabilir. Bu konu polise ve savunma bakanlığı mercilerine iletildi ve bu konuda soruşturma devam ediyor. Ancak İsrail hükümetinin böyle bir olayı resmi olarak gerçekleştirmesi söz konusu değildir. İsrail devleti hiç bir PKK'lıyı eğitmiş değildir." diye konuştu.[2]

Edip Başer: hala PKK'nın başını ezmek için, o ülkenin (Irak'ın) güvenlik otoritesiyle yani ABD ile işbirliği yapmamız, koordineli olmamız gerekiyor...

Kamuoyunun sizlerin haklı hassasiyetini, endişelerinizi anlıyorum, ancak lütfen bize güvenin." Diyor.[3] Hâlbuki PKK'yı besleyen Amerika!

Türkiye ve ABD'den PKK'ya 'zıt' yaklaşımlar

ABD'li General Ralston, PKK'ya karşı güç kullanımının "en son seçenek" olarak görülmesi gerektiğini söylemişti.

Ralston'a yanıt gibi

Ralston, gelen tepkiler üzerine, "Tabii koşullar gerektirirse güç de kullanılır" türünden daha sonra yaptığı "tamamlayıcı" bir açıklamayla ortamı yatıştırmaya çalıştı. Ancak, Washington'un gönlünde yatanı da dışarı vurmuş oldu.

Orgeneral Başbuğ'un, PKK'nın imhası dışında düşünülebilecek tüm diğer hareket tarzlarının, bu terör örgütüne taviz vermek anlamına geleceğine ilişkin sözleri, bu yüzden, sanki Ralston'a bir yanıt niteliğini de taşıyor.

Zira, Genelkurmay'ın, IRA ve ETA örneklerinden esinlenilerek, PKK ile diyaloga girilmesi, dağdaki PKK'lılar için af ilan edilmesi veya PKK'nın terörü bırakarak siyasi platforma çekilmesi gibi çağrılara şiddetle karşı olduğu biliniyor.

Görevinin mahiyeti Türkiye'de hâlâ net bir şekilde anlaşılmamış olan Ralston'un NTV'deki açıklaması da, Genelkurmay'da bu konuda duyulan kuşkuları artırmıştır. Başbuğ ile Ralston'un PKK ile mücadele konusunda yansıttıkları zıt yaklaşımlar da zaten bu savı doğrular niteliktedir.

Brifingin izleri

Aslında Ralston'un söylediklerinde yeni bir şey yok. Amerikan tarafı, özellikle Kuzey Irak'taki PKK sorununun "askeri" değil, "yumuşak güç" yoluyla halledilmesini istediğini defalarca hissettirdi.

Washington ayrıca, Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesine "yeşil ışık yakmayacağını" resmen ve alenen duyurdu.[4]

Anayasada ifade edildiği gibi; Türkiye Cumhuriyeti'nin yönetim hakkı kayıtsız şartsız Türk milletinin" olmalıdır.

Ancak Atatürk'ün vefatından sonraki süreçte, vatanımız, yabancı devlet ve kurumların baskısına ve buyruklarına boyun eğen kiralık siyasiler göreve getirilerek imzalanan ikili anlaşmalar neticesinde; Türk milletinin egemenlik hakları elinden alınmış, AB, ABD, İMF gibi dış güçlerin direktifleriyle yönetilen, bağımsızlığını, bekasını ve refahını düşünme gereğini önemsemeyen bir cumhuriyet halini almıştır!

Yine anayasada ifade edildiği gibi "Türkiye devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür." Temeli sökülmeye çalışılmaktadır.

Oysaki on yıllardır yaratılmaya çalışılan azınlıklar yaratılmış, milletin bölünmezliği yok edilmiş, Türk'ün sahibi olduğu Türk vatanında ortaklar peydahlanmıştır!

"Bir kaç çapulcu" denilen terör örgütü ve yandaşları, vatanımızın her tarafında devleti tehdit eder noktaya taşınmıştır.

AB, ABD, IHM ve içimizdeki yerli işbirlikçilerin emirleri sonucu, maalesef ihanet içindeki iktidarın çıkardığı yasalarla teröristler ve yandaşları aziz milletimizin çıkarlarından daha çok savunulur ve korunur durumdadır.

T.B.M.M.'de Büyük Türk milletinin vekilliğini yapan iktidar ve muhalefet partililer, eski bir PKK'lı(!) Seferi Yılmaz'ın yara almadan kurtulduğu(!) bir bombalama olayı sonrasında tam kadro özür dilemeye gitmiş, aynı hassasiyet şehit düşen Mehmetçik'lerimize hiç bir zaman gösterilmemiştir! Hatta, yüzlerce terörist tarafından linç edilmek istenilen Uzman Çavuş'umuz, kendini korumak için silahını kullandığı için otuz beş yılla yargılanmaktadır...

Son dönemlerde bölücü Kürtçü hareket ve aynı zamanda PKK yanlıların devlete karşı isyanları artmış, milletin vekilleri bu olaylara karşı hiç bir önlem almamışlardır! Bütün bu olayları görmezden gelerek, teröristlerin kuvvetlenmesine ve teşkilatlanmasına göz yummuşlardır!

Yine milletimizin vergileri ile kurulan ve kar eden işletmelerimiz, yabancılara bir bir satılmıştır!

Türk devleti, Türk milleti ile olan bütün bağlarından, milli ve manevi dayanaklarından koparılmaya çalışılmaktadır.

Bu oyunların altyapısını hazırlayarak Türk milleti ve devletini fakirleştirenler, çözüm olarak Avrupa Birliği'ni ve Amerikan sömürgeciliğini kurtuluş(!) olarak sunmuşlardır!

Ve nihayet bu Amerikancı ve sömürgeci çevreler ve Soros gibi Siyonistler Türk Askeri'ni satın almayı teklif etmekten kıskanmış ve AKP, İsrail'i korumak ve Yahudi'ye yaranmak için Lübnan'a asker göndermekten utanmamıştır.


Hatırlarsınız, Sabancı'nın TUSİAD'ın başkanlığını yaptığı dönemde hazırlatılan Güneydoğu Raporu'na MHP Genel Başkanı Rahmetli Türkeş'in verdiği tepki tarihi bir tespitti.

Yıl 1996: Özdemir Sabancı, Sabancı kulelerinde uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti...

1999 15 Şubat'ta Sabancı suikastının faillerinden Mustafa Duyar cezaevinde öldürülürken; 25 Kasımında diğer fail Fehriye Erdal Belçika'da yakalandı...

Özdemir Sabancı'nın öldürülmesinden önce hatırlarsanız; Sabancı Grubu Japon sermayesini Türkiye'ye getiren hamleleri yapıyor ve bunları neredeyse devlet töreni haline dönüşen ToyotaSA fabrikasının açılışı gibi törenlerle kamuoyunun gözünün içine sokuyordu.

Fakat ne olduysa; Özdemir Sabancı'nın öldürülmesinden sonra önce ToyotaSA yatırımının profili düşürüldü ve Toyota ile Sabancı yollarını ayırdılar. Türkiye yollarında Toyota marka otomobillerin profili düşerken; ortalık yine Alman otomobillerine kalıyordu.

Ve tabi bu arada Sabancı grubunun; özellikle gıda alanında, Avrupa merkezli sermaye ile yatırımlarını değiştirdiği anlaşılıyordu.

Ve sonra Güler Sabancı; Sakıp Sabancı'nın ölümü ile birlikte Sabancı Holding'in başına geçti ve bu görev devri medyada kamuoyuna duyuruldu...

Bu görev devri üzerinden fazla geçmemişti ki; medyada; "Kandil dağında gitar çalan PKK'lı kadınlar." gündeme taşınıyordu.

Bu sırada hapishaneden çıkar çıkmaz Abdullah Gül tarafından kabul edilen ve daha sonra parti kurmaya heveslenen Leyla Zana isimli terörist beslemesinin medyada parlatılma çalışmaları yoğunlaşıyordu.

Leyla Zana Brüksel'e gidip; Sakharov ödülünü alırken, Türkiye adına Avrupa Parlamentosu'nda konuştuğunu gördüğümüzde rezaletin bunla sınırlı olduğu sanılıyordu.

Oysa Leyla Zana VIP salonunda Güler Sabancı ile karşılaşmış ve burada Güler Sabancı; Zana'ya Brüksel'deki temaslarından çok memnun kaldıklarını söylüyordu.

Hani şu; Özdemir Sabancı'nın kanına giren Fehriye Erdal'ın uzun yıllar korunup, saklandığı Brüksel. Türkiye'nin yeni dişi oligarkı ülkenin yeni dişi terörist bozması siyasetçisine övgüler yağdırıyordu hem de VIP salonunda.

Bu arada Yalçın Küçük'ün Yankı dergisinde bir röportajı yayınlanıyordu.

Çok yakın zamanda, daha dün Güler Sabancı adında birisinin, Genelkurmay'ı ziyaret ettiğini okumadık mı? Hilmi Özkök'e Teşekkür ziyareti yapıyormuş, bunu da okuduk. Bir yere gelmiş, yüksek komutanlarımız tebrik etmişler, o da teşekkür edecekmiş; bu varsa, her parti yüksek komutanlarımıza görüşlerini bildirme hakkına sahiptir. Çünkü onlar da bir partidir ve üstelik bizim geleneklerimizde, devlet idaremizde, bir yüksek komutanımızın holding başkanlığına gelenleri tebrik etme usul ve teamülü yoktur.

Uğur Mumcu'nun Bombalanmasına neden olan yazı neydi?

MOSSAD ve Barzani:

Ortadoğu'nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor.

Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir.

MOSSAD, İsrail'in gizli istihbarat örgütüdür.

Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?

Barzani'nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi.

Kimse bu ilişkiye, "Hayır olmadı" diyemiyor.

CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.



MOSSAD'ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney'de yayınlanan "Israel's Secret Wars-A History of Israel's Intelligence Services" adlı kitapta sergileniyor.

Kitap, ingiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan lan Black ve Washington'daki Brooking Enstitüsü'nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış.

Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.

Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.

Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı'ndan sonra, MOSSAD'ın Kürtlerle ilişki kurduğu (sh.327), Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel'in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak'tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.

1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanıyor.

1972 yılında imzalanan Sovyet-lrak Dostluk Antlaşmasından sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından "Kürdistan Demokratik Partisi"ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor.

Barzani'nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor.

Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor.

MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail'in Tahran'daki askeri ataşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD Ajanı) aracılığı ile gerçekleşiyor.


Nimrodi'nin üstlendiği görev ilginç:

Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani'nin eline geçmesinde rol oynuyor,[5]

Kitapta, MOSSAD'dan Kürtlere 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor,[6]

70'li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?

Kitaba göre sürüyor.

"Körfez Savaşı" sırasında Irak'ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv'e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı,[7]

Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor.

MOSSAD, Barzani'ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor.

Kitapta, Mesud Barzani'nin İsrail'e gizlice giderek yardım istediği yazılıyor.

Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek...

Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek...

İlgi belli...

İlişki de belli...

Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD'ın

Kürtler arasında?

Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?



Uğur Mumcu, Kendisini Dört Kez Çağıran ' İsrail Sefiri İle Ne Konuştu?

Uğur Mumcu, ölümünden 17 gün önce kaleme aldığı "MOSSAD ve Barzani" başlıklı yazısında, 'Barzani ailesi' ile 'İsrail devleti' arasında bulunan çok ilginç bir bağlantıyı açığa çıkarıyordu!..

Mumcu, 8 Ocak 1993 tarihli 'Ültimatom' başlıklı yazısında ise şöyle diyordu:

- "Yakında yayımlanacak bir kitabımda, Kürt milliyetçileri ile istihbarat örgütleri arasındaki ilişkilere ışık tutacak çok ilginç belgeler açıklayacağım!.."

Mumcu, ne yazık ki bu belgeleri açıklamaya fırsat bulamadı!..

24 Ocak 1993 tarihinde otomobiline konulan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti!..

Cinayetin işlendiği akşam saatlerinde, Cumhuriyet gazetesine bir telefon geldi:

- "Uğur Mumcu, İslam adına cezalandırılmıştır!.."

Yine aynı gün Berlin'den Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu adına imzasız bir mektup gönderildi:

"İslamlara zulmedenler, ne hissediyorlar!.." Açıkça hedef saptırılıyordu.

Daha sonra yapılan soruşturma çerçevesinde cinayet ne olduğu belirsiz 'İslami Hareket Örgütü'ne ihale edildi, arkasında ise İran gizli servisi ile bağlantılı 'SAVAMA'nın olduğu açıklandı!..

Uğur Mumcu'nun cenaze töreni, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun ve

Bahriye Üçok cinayetlerindeki gibi 'planlanan' şekilde gerçekleşti!..

Sokağa dökülen kalabalıklar, şöyle haykırıyordu:

- "Türkiye laiktir laik kalacak!.."

- "Türkiye İran olmayacak!..

Cumhuriyet gazetesi, Mumcu'nun ölümünden sonra bir çok yazısını tefrika halinde yayınladı!..

Bir tek yazı hariç:

"MOSSAD ve Barzani"

Medya, uzun yıllar Uğur Mumcu'nun 'lâiklik' ve 'Cumhuriyet' üzerine kaleme aldığı yazılardan dolayı katledildiğini kamuoyuna pompaladı!..

Oysa, bakın Ceyhan Mumcu, 16 Mayıs 2006 tarihli açıklamasında neler diyor:

- "Suikastla aynı gün medyanın büyük bir bölümü suikastın İran devleti tarafından yapıldığı konusunda çok yoğun bir propaganda eylemine giriştiler.

Oysaki Uğur Mumcu, İran'ı eleştiren tek bir yazı yazmadığı gibi, bugün de tesettür özelinde sürdürülen laiklik tartışmalarına ilişkin 1992 yılından sonra herhangi bir yazısı yoktur.

Bu yüzden, İran'ın Uğur Mumcu'yu öldürmek için mantıksal bir nedeni de bulunmamaktadır.

Kamuoyunda bu suikastın kaynağının İran olduğu yolundaki düşünce maalesef hâlâ değişmemiştir.

Bu gerçek göz önüne alındığında, işlenecek suikastler karşısında, toplumumuz bir daha oyuna gelmemeli, sorumluluğu ClA'nın taşeron işlerini yürüten MOSSAD'da aramalıdır."

Ceyhan Mumcu, kardeşi Uğur Mumcu'nun ölümünden önce meydana gelen çok önemli bir gelişmenin perde arkasını da şöyle aydınlatıyor:

- "Uğur Mumcu, özellikle 07 Ocak 1993 tarihli MOSSAD ve Barzani başlıklı yazının yayınlandığı günden itibaren İsrail Büyükelçiliği tarafından arandı.

İsrail Büyükelçisi, tam dört kez Uğur Mumcu'yu arayarak ısrarla görüşmek istediğini söyledi.

Büyükelçi, Uğur Mumcu'nun görüşmenin üçüncü bir kişinin de hazır bulunduğu ortamda yapılması isteğini kabul etmedi.

Yalnız görüşmeleri gerektiğini söyledi.

Ankara'da bir restoranda yapılan görüşmeden kısa bir süre sonra suikasta uğradı."

Dönemin İsrail Büyükelçisi'nin görüşmede Uğur Mumcu ile neler konuştuğu hâlâ 'esrarını' koruyor!.

İşin peşini bırakmayan Ceyhan Mumcu, bir kaç defa İsrail Büyükelçiliği'nden randevu istiyor!..
Ancak kendisine olumlu ya da olumsuz herhangi bir cevap verilmiyor!..

Ceyhan Mumcu, cinayetin hemen ardından Meclis'te 'Üç MOSSAD ajanının Uğur Mumcu'yu öldürmek üzere Türkiye'ye sızdığı belirtilen' bir MİT belgesinden bahseden Şevket Kazan'dan, Refahyol Hükümeti döneminde yardım talep etti!..

30 Ağustos 1996 tarihinde bir açıklama yapan Adalet Bakanı Şevket Kazan, "Mumcu cinayeti ile ilgili yeni iddialar var. Araştırıyoruz!.. Diyerek geçiştirdi.

Ertesi günü, İsrail Büyükelçiliği'nden Ceyhan Mumcu'ya bir telefon geldi!.. Ceyhan Mumcu, görüşmede sordu:

- "Eski Büyükelçi, Uğur ile neyi görüştü?.."

İsrail Büyükelçisi, konuşmanın içeriğini ancak eski Büyükelçi'nin bileceğini, kendisinin bu konuda herhangi bir fikir sahibi olmadığını belirtip "Biz kimseyi öldürmeyiz!.." diye kestirip attı!..

Ve ertesi günü Hürriyet gazetesinde dokuz sütuna manşet şöyle bir haber yayınlandı:

- "Ceyhan Mumcu, Şevket Kazan'ı yalanladı!.." Etkili ve yetkili birimlere soruyoruz:

MOSSAD'ın 1980 ihtilalinden sonra Ankara'da gizli bir şube açtığı, bu şubede faaliyet gösteren bir birimin 'yabancı istihbarat servisleri' ile ilişkileri düzenlediği, diğer birimin ise 'İslam ülkelerinden devşirilen' elemanları yönettiği iddiaları doğru mudur?..


Leyla Zana Hayranı Güler Sabancı Bilderbergcilerin Kanada toplantısında

Siyonist kuruluşlarının önemli ayaklarından Bilderberg'in bu yılki toplantısı, Kanada'nın Ottowa kentinde yapıldı. Toplantıya, Türkiye'den siyaset, ekonomik ve basın dünyasının önde gelen isimlerinden 8 kişi davet edilmişti.

Bilderberg karşıtı yazıları ile tanınan ve sürpriz bir şekilde bu yıl ki toplantıya davet edilen Fehmi Koru'nun 15 gündür ABD'de olması ve programını açıklamaması, toplantıya katıldığının ispatıydı.

Çok gizli ve içeriği hiçbir şekilde açıklanmayan konferansların Ottowa'daki toplantısına bu yıl Türkiye'den 8 kişi davet edildi. Dünyadaki ekonomik ve siyasi olayların görüşülüp global kararların alındığı konferansa, iş dünyasından 4 isim katılıyor. AKP'den yine bir temsilcinin davet olduğu toplantıya 2 gazeteci ve bir sivil toplum hareketi temsilcisi davet edilmişti.

Siyonizmin etkin kuruluşlarından Dış İlişkiler Komitesi (CFR)'nin Avrupa ayağı olan Bilderberg, kurulduğu 1954 yılından bu yana 52. toplantısını gerçekleştiriyor. Yine 28 ülkeden 130 temsilcinin davet edildiği toplantıya, Türkiye'den bu yıl da tanıdık isimler katılıyor. AKP'den bu yıl İstanbul Milletvekili ve Başbakan Erdoğan'ın dış politika danışmanı Egemen Bağış bulunuyor.

Kemal Derviş'in yakın arkadaşı Arı Grubu Hareketi Başkanı Mehmet Köprülü, Bilderberg'in Türkiye temsilcisi Koç grubundan Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, Boyner Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ümit Boyner de toplantıya katılıyor. İşadamı Selahattin Beyazıt, daimi üye sıfatıyla her yıl toplantılardaki yerini alıyor.

Ottowa'ya davet edilenler arasındaki iki gazeteci de yer alıyor. Bunlardan birisi Sabah Gazetesi Yazarı Soli Özel. Özel, ünlü spekülatör George Soros'un desteklediği Açık Toplum Enstitüsünün faaliyetlerine destek veren Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyeliği de yapıyor.

Daha önce kimler katıldı?

Bundan önceki yıllarda başta Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel gibi ünlü siyasilerin katıldığı bilderberg toplantılarına Türkiye'den rekor sayıda katılım 4 kez ile Gazi Erçel'e ait. AKP'den Devlet Bakanı Ali Babacan, 3 defa katıldığı Bilderberg toplantılarından sonra AB baş müzakerecisi oldu. Diğer isimler şunlar: Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, İşadamı Selahattin Beyazıt (Daimi üye), eski bakanlar İsmail Cem, Hikmet Çetin ve Kemal Derviş, Suna Kıraç, Dinç Bilgin, Nuri Çolakoğlu, Sedat Ergin, TÜSİAD eski Başkanı Erkut Yücaoğlu, Vahit Halefoğlu, Sinan Tara, Meral Gezgin Eriş, Uğur Bayar, Cüneyt Ülsever, Şerif Mardin.

Terör, bölücülük ve yapılan hatalar

Türkiye'nin terör, bölücülük ve PKK sorunu vardır...

Ancak bu sorun sunidir...

Asıl tehlike başkadır...

PKK terör belası, içteki gafil veya hain odaklarla birlikte dış güçlerin organize ve finanse ettiği bir musibettir. Yirmi seneyi aşkın süreden beri bu sorun çözülememiştir, çözülememektedir...

Maalesef ordumuzu da yıpratmıştır, hâlen de yıpratmaya devam etmektedir...

Aslında Kürtçülük hareketi diye bir şey yoktur. Dış güçlerin ve İsrail'in Kürt halkımızı kışkırtma hıyaneti vardır. Olsa bile, bu hareket şayet silahsız olsa, bertaraf edilmek üzere buna karşı alınması gereken tedbirler 'hukuk düzeni' çerçevesinde alınır.

Oysa PKK silahlıdır. Bu durumda PKK'nın üzerine Türk Silahlı Kuvvetlerinin yürümesi kadar doğal bir olay olamaz. Ancak, bu müdahale ve mücadele sürdürülürken bazı hatalar yapılmaktadır.

Nedir bu hatalar?

PKK sorununun aslı nedir?

1. PKK sorunu iç sorun değildir, tamamen dış tahriktir.

CIA başta olmak üzere, Batılı istihbarat örgütleri tarafından finanse edilip desteklenmekte, bu yolla Türkiye ve Irak'ın parçalanması hedeflenmektedir. PKK'ya bulunan elemanlar ekonomik zaruretlerden dolayı Kürtlerden olabilir, ama birçoğu Kürt asıllı değildir; başta Ermeniler olmak üzere değişik kavimlerdendir.

Bunları Kürtlerle karıştırmak hatalıdır.

2. PKK sorunu Kürt sorunu değildir.

Demokrasiyle yönetilen bir ülkede, Kürtlerin Türk halkı olarak kendi beklentilerini dile getirmek için örgütlenerek faaliyetlerde bulunmaları en doğal haklarıdır. Ancak Kürtçülük ve bölücülük yapılması; hem dinen, hem hukuken hem de siyaseten yanlıştır ve zaten yasaktır.

Ülkemizdeki Kürtçülük henüz bölücülük seviyesinde değildir. Ama bu hatalı siyaset uygulamaları sürdürülmeye devam ederse, her gün Kürtleri biraz daha PKK'nın yanına itme tehlikesi taşımaktadır.

3. PKK sadece askeri bir sorun değildir.

PKK henüz cephe kurarak Türk ordusunun karşısına çıkmış durumda değildir. Gerilla taktiği ile terör hareketidir. Dolayısıyla biz PKK'yı sadece askeri muharebelerle ortadan kaldıramayız. PKK şimdilik eşkıya durumundadır. O halde onu eşkıyalara yapacağımız muamele ile tenkil ve bertaraf etmeliyiz. Bu da özel yetiştirilmiş ekipler ve tedbirler gerektirir.

4. PKK'nın oluşumunun kaynağını kurutmadıkça, PKK ortadan kaldırılsa bile yine türeyecektir.

Sıtma ile savaş bataklıkları kurutma ile olmaktadır.

Bunun için de herkesin aş bulabildiği, iş bulabildiği, eş bulabildiği, isteği ve kabiliyeti varsa okuyabildiği bir düzeni, yani "Adil Düzen"i getirmek gerekmektedir.

Merkezî yönetimin yerini yerinden yönetime bırakmak ve iç güvenliği bağımsız küçük vilayetlere vermek gerekir. Yani, bizim hazırlamış bulunduğumuz "Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası"nın devreye sokulması ve uygulanması gerekir.

Terör sorunu ve Millî Görüş çözümü

Teröre çözüm üreten Millî Görüş olmuştur

Dış destekli terör Doğu Anadolu'da yuvalanmış bulunuyor.

İsterseniz bu meseleyi irdelemeye bu bölgeyi inceleyerek başlayalım.

Doğu Anadolu'nun İslâmlaşması Hazreti Ömer zamanında başlamıştır. İlk Müslüman olan halk bugün 'Kürt' dediğimiz 'Doğu Anadolu halkı'dır. Türklerin, özellikle de Anadolu Türklerinin tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olan Malazgirt Meydan Muharebesi Bizans topraklarında değil, İslâm topraklarında olmuştur. Biz değil, Bizanslılar saldırmışlardır. Müslüman Doğu Anadolu halkı başından itibaren Selçukluların Anadolu'ya yayılmasına hep yardımcı olmuşlardır. İran halkı ise Abbasi hâkimiyetine karşı direnmiş ve Şii olmuştur. Doğu Anadolu halkı Şafii ve Hanefi mezheplerini kabul ederek Abbasilerin yanında yer almışlardır. Türkler Abbasileri İranlılara karşı korumuşlardır. Tarih boyunca Kürt isyanı diye bir olay görülmez, görülmemiştir. Türkler ve Kürtler bin yıldan fazladır bu bölgede aynı kaderi eşitlik içinde paylaşmışlardır.

Türklerin bu bölgede tarih boyunca Şii-Sünni sorunu olmuştur, ama Kürt-Türk sorunu veya Kürt-Arap sorunu hiçbir zaman olmamıştır. Aslına bakılırsa son zamanlarda da yoktur, fakat suni olarak böyle bir sorun oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Kürtlerin sözde bağımsızlık hareketi Batılıların kışkırtmaları sonucu ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyete karşı çıkılmış, bu karşı çıkma bölücülük amacı ile olmamış, cumhuriyetin ilk yıllarındaki dinsizlik şeklindeki lâiklik anlayışı nedeniyle körüklenmiştir. Buna eklenmiş ikinci ve belki de asıl sebep vardır. Nedir bu asıl sebep? Güneydoğu Anadolu ortaçağın 'derebeylik tarım dönemi'ni yaşıyordu. Bugün 'bucak' veya 'ilçe' diye tabir ettiğimiz coğrafi çevrelerin birer aşiret reisleri vardı. Onlar tarım araçlarını sağlar, halk da onlara mahsulü ortak ederdi. Güvenlik de onlar tarafından sağlanırdı. 'Sanayi dönemi'nin günümüzdeki merkezî yönetiminde ise ilçe kaymakamları ve nahiye müdürleri atandı. Halkın ihtiyacını karşılayamayan kaymakamlara karşı direnme başladı. Yeni düzen kurulmadan eski düzen yıkıldı. Boşlukta kalan halk isyana sürüklendi. Bu sorun hâlâ çözülememiştir ve PKK'nın ana kaynağı hâlâ budur.

CHP yönetimi zamanında bu sorun kanlı bir şekilde bastırıldı. Şeyhler oradan sürüldü. Halk Türkiye devletinden ayrılma şeklinde değil de, Türkiye devletinin zulme son vermesini istemiştir; hâlâ istemektedir. Buna karşı devlet baskı yapmış, baskı halkı devletten daha da soğutmuştur. Demokrat Parti de sorunları çözememiştir. Çünkü DP de Batılıların dümen suyunda gitmiş ve PKK'nın oluşmasına CIA güdümü MİT yardımcı olmuştur.

Bu duruma karşı en etkin tedbirleri "Millî Görüş Hareketi" almıştır.

Doğu halkımız Batı dünyasının desteklediği PKK'lı solcu teröristlerin yanında değil de, Millî Görüş partilerinin yanında yer almıştır. Böylece kimi Cumhuriyet hükümetlerinin gafleti ile birleşen Batı dünyası Millî Görüş sayesinde başarıya ulaşamamıştır. Demek ki, tek çözüm üreten Millî Görüş olmuştur.

Bu arada Çekiç Güç konuşlandırılmış ve PKK'yı resmen beslemiştir...

Bu gaflet veya ihanete de Başbakan Erbakan son vermiştir...

Hülasa, Türkiye'nin terör ve PKK sorunu vardır...

Terör, bölücülük ve asıl büyük tehlike

Asıl büyük tehlikeler nelerdir?

1. Türk tarımı yok ediliyor, araziler işlenmiyor, halkımız tarım yapmayı unutuyor.

Böyle giderse, on sene sonra ülkemizdeki topraklar artık ekilemez hâle gelecek, bu toprakları ekmeyi bilen halkımız yani köylümüz de artık kalmayacaktır. Ondan sonra biz nasıl geçineceğiz ve ne yiyeceğiz?..

Kentlerimizde de Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT'ler) özelleştiriliyor, fabrikalar kapatılıyor... Halkımız işsiz bırakılıyor... İşsizler ve açlar devletçe besleniyor... Gençler de işe alınamıyor...

Özel teşebbüsler de ağır vergi ve korkunç yasalar nedeniyle bir bir kapanıyor... Ağır faizler ve istikrarsızlık işyerlerini teker teker öldürüyor... Çok değil, on sene sonra elinden hiçbir iş gelmeyen, fabrikada çalışmayı da unutmuş işsiz insanlar topluluğu hâline geleceğiz. İşte asıl sorun o noktada ve o zaman başlıyor...

Demek ki, işsizlik sorunu PKK'dan belki yüz misli daha büyük bir tehlikedir; hem de yakın tehlikedir.

2. Tarım yasaklanmış, fabrikalar kapatılmış, halk işsizliğe mahkûm edilmiş ve PKK'nın kucağına atılmış bulunuyor.

Türkiye dıştan alınan borçlarla yaşar hâle getirilmiştir. Biz iki sene önce, 'on beş yıl sonra Türkiye borcun içine boğulacaktır' demiş ve yazmıştık. O zaman dış borç için % 30'luk bir artış hesaplamıştık. Hâlbuki iki yıl içinde borç yüzde yüz artmıştır. Böylece 15 sene 5-10 seneye inmiştir.

Kim size ilânihaye borç verip yaşatır? Ekonomisi çökmüş bir ülkede ordumuz ülkeyi nasıl koruyacaktır? Bölücülük, terör ve PKK'dan daha beter asıl korkunç ve yakın tehlike budur.

3. Türk adalet sistemi çökmüştür, artık topluma güven vermiyor.

Bir dostumun on yıldır süren bir davası var, 1997'de açılmış. On sene sonra davayı kazandı ama, ondan hâlâ para kesiyorlar! Karşı tarafta bir şey olmadığı için parasını değil, havasını alıyor! Dava açıldığında 20 bin dolarlık mesele 60 bin dolara çıktı ve o miktarı tahsil ettiler, ama şimdi o alacak tahsil edilemiyor!..

İşte böyle bir yargı sistemi içindeyiz.

Bu yargılama sistemi sadece eşkıyaların işine yaramaktadır. Avukatlar para kazanmaktadır, o kadar.

Devletin asıl görevi adaleti tesis etmektir. Adaleti kuramayanların topluluğu devlete değil, eşkıya teşkilatına dönüşür. Türkiye bugün böyle bir duruma düşmüştür. Büyük bir tehlikenin içindedir.

4. Türkiye'de millî medya çok zayıf ve cılız görünüyor.

Medya yani basın ve yayın, ulusun ve devletin gözü ve kulağıdır.

Kör ve sağır şoför tehlikeli değildir, çünkü arabayı kullanmaya kalkışmaz. Ama ters gören bir şoför düşünün; sağdan gelen bir arabayı bazen solda, bazen de doğru gören arabayı süren şoförün hâli nice olur?

Ulusal basın tesis edilememiştir. Marazlı basın işbirliği yapıp yalan olarak 'filan öldürüldü' dese, herkes inanacaktır.

Buna çare bulunmalıdır. Millî basın ve yayının olmayışı ülke için en büyük tehlike teşkil etmektedir.

Bu tehlikeler yalnız devlet için tehlike değildir, aynı zamanda ulus için de en büyük tehlikedir.

Türk halkı yavaş yavaş soykırımına götürülmektedir. Bu gidişle 40-50 senede büyük bir yüzdesi gayri

Türk olanlar Anadolu'da dolaşacaklar, Sevr'den daha beter bir tehlike oluşacaktır.[8]








[1] Hürriyet / 21 Eylül / 2006 / sf: 20

[2] Milli Gazete / 23 Eylül 2006 / sf: 11

[3] Güler Kömürcü / Akşam / 22 Eylül 2006

[4] Semih İdiz / Milliyet / 18 Eylül 2006

[5] Sh: 328-329

[6] Sh: 328

[7] Sh: 521

[8] R. Nuri Erol / Milli Gazete / 06 Eylül 2006


Bu yazarin diger makaleleri

PAKİSTAN-AFGANİSTAN PAZARLIĞI
  Afganistan ve Pakistan, sözde ‘terörizmle mücadele' için bir araya...
Devami
ÇEVREMİZDEKİ KUŞATMA ÇEMBERİ DARALIYOR
    Mehmet Ali Birand, kritik bir süreçte İstanbul'da toplanan...
Devami
Dünya Bir Değişime Hazırlanmaktaydı BATININ VE BATICILARIN KORKTUĞU GERÇEK:
TÜRKİYE İSLAM'LA YÜKSELECEK!.   Amerika'nın Türkiye'de Çok Sayıda Gayrı Resmi Üssü...
Devami
TEZKERENİN GEREĞİ VE TELEKOM HIYANETİ
  ABD'den aşağılık gözdağı Sözde stratejik müttefik, "Türkiye'nin sınır ötesi...
Devami
DÜNYA ISINIYOR, FELAKETLER YAKLAŞIYOR!
  Soysuz ve sorumsuz Batı medeniyetinin mimarları, kendi doyumsuz arzuları...
Devami
IRAK BÖLÜNÜYOR VE İÇ SAVAŞA GİDİYOR
  a- Kapıştırma senaryoları! Rusya'nın ve ABD'nin Afganistan'da ne işi vardı?...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 5300

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR