Get Adobe Flash player
Reklam

İTTİHATÇI-ERMENİ İTTİFAKLARI VE ABDÜLHAMİD HAN

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

İttihatçılar, iktidara Taşnak Cemiyeti'yle ittifak yaparak ulaşmışlardı. 2 bin kadar Türk'ün öldürüldüğü Adana olaylarından sonra Cemal Paşa, Batı'ya şirin görünebilmek için 47 Türk'ü daha astırdı. Ve hele bu idam kararları Talat Paşa hükümetince, öncelikle imzalandı!..

 

Bulgar ve Yunan halklarıyla karşılaştırıldıklarında Ermenilerin Osmanlı devleti aleyhine örgütlenmesinin çok uzun bir geçmişi yok. Nizip Savaşı sırasında (1839) Osmanlı ordusunda danışmanlık yapan General Moltke "Türkiye Mektuplarında", "Ermenilere Hıristiyan Türkler demek doğru olur" diyor. Ermeni gizli örgütlerinin 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Rusya'nın teşviki ve Avrupa'da yayılan milliyetçi düşüncelerin etkisiyle kurulduğunu biliyoruz. İttihad Terakki Cemiyeti ise 1890 senesinde İstanbul Askeri Tıbbiye'sinde Dr. Abdullah Cevdet, İshak Sükuti ve İbrahim Temo tarafından gizli olarak kuruldu. Gençler arasında örgütlenen cemiyet 'biraz güçlenip 1897'de 2. Abdülhamid'e karşı gövde gösterisine hazırlandığı sırada, saraya yapılan bir ihbarla önde gelen elemanları tutuklanınca faaliyetlerine Ahmet Rıza Bey'in başkanlığında Fransa'da devam etti. O dönemde Avrupa'da çok sayıda Abdülhamid aleyhtarı dernek vardı.

1902'de bunların tek çatı altında toplanmasını sağlamak için Ahrar-ı Osmaniye Kongresi toplandı. Paris'te Prens Sabahattin'in başkanlık ettiği ve altı gün süren kongreye sadece Türk-Müslüman halkı temsil eden dernekler değil; Bulgar, Ermeni, Rum, Arap, Kürt ve Arnavut halklarını temsilen kurulu cemiyetlerden 70 delege katıldı. Daha sonra Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile İttihat ve Terakki Partisi birleşti ve meşhur Talat Paşa, Mithat Şükrü Bleda, Selanikli Dr. Nazım (Atatürk'e yönelik İzmir suikastına karıştı ve asıldı), İsmail Canbolat (aynı hadiseden dolayı asıldı).


‘Milli muhtariyetler'

Kongrenin aldığı kararlar arasında Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında 'milli muhtariyetler' ilanı, bu talebin İstanbul hükümetince kabulünü sağlamak için Avrupa devletlerinin Babıâli'ye baskı yapmalarının sağlanması v.s. vardır. Bu süre zarfında İttihat Terakki propaganda faaliyetini harp okulu mezunu genç subayların gönderildiği Selanik, Manastır ve Kosova'da yoğunlaştırdı. Genç subaylar kimi zaman üç ay maaş alamadıkları için Abdülhamid idaresine karşı zaten öfke içindeydiler. Başlangıçta birbiriyle fazla irtibatı olmayan Paris ve Selanik grupları 1906 senesi yaz aylarında Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında birleşti. İttihat Terakki'nin önde gelen üç isminden biri mevkiinde genç bir subay olan Niyazi Bey hatıralarında örgütlenmede ordu ve devlet memurlarına öncelik tanıdıklarını ve çok çabuk güçlendiklerini anlattıktan sonra devlet içinde devlet haline gelişlerini, "Cemiyet düzenli ve gizli bir hükümet halinde çalışıyordu" diye anlatıyor.

Ermeni ve Arnavutların kurduğu gizli örgütlere hayranlığını sık sık tekrarlayan Niyazi Bey'in cemiyetin 'klinik' ruh halini gösteren özelliği her neredense ele geçirdiği bir geyiğin de 'meşrutiyetçi' olduğuna inanmasıdır. Hayvancağızla ilgili kanaati şöyle: "Yüce bir gayeye sahip cemiyete hizmeti hayvanlar dahi şeref sayıyorlar. İşte görülüyor ki, vahşi bir hayvan olan bu geyik bize rehberlik ediyor. Bu içgüdüdür." Neticede Balkanlar'da Osmanlı aleyhinde ne kadar gayrimüslim ihtilal komitesi varsa hepsiyle içli-dışlı olan İttihat Terakki, Sultan Abdülhamid'e, "On gün içinde meşrutiyeti ilan etmezse on binlerce insanın başkente yürüyeceği" tehdidinde bulunacak kadar güçlendi.


13 Nisan olayları

İkinci Meşrutiyet olarak isimlendirdiğimiz ve neredeyse 31 Mart hadisesiyle başlayan dönemde (Hicri takvimle 22 Rebiülevvel'e Rumi takvimle 31 Mart 1325 gününe denk geldiği için 13 Nisan olayları 31 Mart Vak'ası diye anılıyor) Hareket Ordusu'nun kontrolü sağlamasına kadar İstanbul'un bir hafta süreyle başıboş bir şehir haline geldiğini söylemek mümkün. Fiilen İttihat Terakki iktidarının başlangıcı olan bu hadise sırasında dikkatler İstanbul üzerindeyken Adana'da da Ermeniler ayaklandı.

Amaç Kilikya'da bir Ermeni hükümeti kurmaktı. Ama Ermeniler durup dururken kendiliklerinden ayaklanmadılar. Ermeniler Abdülhamid'in her cepheden zorlanması için 'ihtilal komitelerinin birlikte hareket etmesi' üzerinde İttihat Terakki'yle yapılan özel bir anlaşmaya dayanıyorlardı.


Cemal Paşa hatıralarındaki itirafları:

"Avrupa'da bulunan Ahmet Rıza Bey ve arkadaşları Ermeni ihtilalcilere büyük yardımda bulundular. Benim gibi memleket içinde bulunanlar da Abdülhamid'i itham etmekten çekinmedik. Ermeni komitelerinin en namuslu ve en esaslısı olan Taşnak komitesi de bizimle aynı ideali paylaşıyordu. Hınçaklar ise Rusya'nın himayesinde bir Ermenistan kurmayı programlarına almışlardı. Bizi Türk siyaseti yapmış olmakla itham edenlere kesin bir dille söylemek isterim ki, biz Türk siyaseti değil Osmanlı siyaseti yaptık. İstanbul'da meşrutiyetin ilanıyla birlikte Ehabülababi, Çerkez Teavün Cemiyeti, Kürt Kulübü, Arnavut Kulübü vesair açıldığı sırada Türk Ocağı'nın açılmış olması neden İttihat Terakki hükümetinin Türkçü olmasını icab ettirsin ki?"

Bu girizgâh'tan sonra İttihat Terakki'nin önde gelen ismi Cemal Paşa: Ermenilerle vardıkları anlaşmaya getiriyor sözü:

"Öncelikle çeşitli Bulgar ihtilal cemiyetleriyle temasa geçtik. Biz Osmanlılık esaslarından bahsederken Bulgar ihtilalciler bağımsız Makedonya fikrinden zerrece fedakârlık etmek istemiyorlardı. Talat Bey'le birlikte yürüttüğümüz bu müzakerelerde çektiğimizi bir Allah bilir, bir de biz. Ancak yine de ihtilal komiteleri arasında en fazla anlaştığımız meşhur Sandanski ve Çernopeyef oldu. Asıl Bulgar Makedonya Komitesi kendi siyasi programından vazgeçmek istemedi. Etniki Eteriya adına Selanik'e bizimle görüşmeye gelen Yunanlı ise; Girit'in ve Sisam'ın Yunanistan'a katılmasını, adalara bağımsızlık verilmesini, Rum Makedonyası dediği havaliye geniş özerklik tanınmasını istiyor; bunlar sağlandığında Yunanistan'la Türkiye arasında ittifak anlaşması yapılabileceğini söylüyordu. Bunu reddettik. 1907 senesi Ağustos ayında İttihat Terakki Genel Merkezi İstanbul'a geldiğinde Ermeni komiteleriyle müzakereye giriştik. Bizim tarafta ben, Bahattin Şakir Bey ve Dr. Nihat Reşad Bey bulunuyorduk. Ermenilerden Malumyan ve Şahirikyan efendiler görüşmeye katıldılar. Nihat Reşad Ermeni ihtilal cemiyetinin taleplerinden daha geniş haklar verilmesine taraftardı. Nihayet Malumya Efendi Taşnak Komitesi adına şu teklifte bulundu: 'İttihat Terakki Cemiyeti'yle Taşnaksutyon Cemiyeti, Osmanlı İmparatorluğunda meşrutiyetin tehlikeye girmemesi konusunda işbirliği yaparlar; Fakat kendi programlarına göre faaliyette bulunmakta birbirlerinden bağımsız hareket ederler. Ancak şimdiye kadar gizli olan bu teşkilat bundan sonra açık bir siyasi cemiyet halini alır...' Bu teklifi kabul etmekte başka çaremiz yoktu. Hınçaklar ise bizimle görüşmeye dahi yanaşmadılar..."


Piskopos Muşeg Maşası!...

14 Nisan 1909 günü Adana'da Ermenilerin Türk mahallelerine silahlı saldırısıyla başlayan ayaklanmanın 'tek sorumlusu' olarak piskopos Muşeg'i gördüğünü söylüyor Cemal Paşa. Piskoposun aslında yasak olduğu halde Ermeni halkını silahlandırdığının ve kışkırtıcı konuşmalar yaptığının bilindiğini v.s. anlatıyor. Ve ayaklanma üzerine 'mağdur Ermenilerin durumlarını incelemek için' İttihat Terakki tarafından görevlendirilmesi üzerine bölgeye gittiğinde, kurduğu sıkıyönetim mahkemesinin Türklerin nasıl idamına karar verdiğini şöyle anlatıyor:

"Olayların sorumlularından önemsiz dokuz Türk'ü idam ettirdiğim yalandır. Adana'ya gelişimden dört ay sonra yalnız Adana şehrinde 30 Müslümanı idam ettirdiğim gibi, iki ay sonra Erzin kasabasında 17 Müslümanı daha idam ettirdim. Buna karşılık yalnız bir Ermeni idam olmuştur. İdam edilen Müslümanlar arasında Adana'nın en eski ve en zengin ailelerinden gençler, Bahçe kazası müftüsü de vardı. Müftünün o havalide Türkler üzerinde büyük nüfuzu olduğunu biliyordum."

İktidardaki "çete" Talat Paşa'nın marifetleri

Talat Paşa da hatıralarında adeta övünerek, "Bu idam kararlarının bakanlar kurulunda tasdikini sağlayan ben oldum" deyerek gerçek tiyniyetini ortaya dökmektedir. İttihatçı kafasının cahilane bir mantıkla, sözüm ona Doğu Anadolu Rusların eline düşmesin diye; bölgedeki Müslüman ahalinin Avrupalıların umurunda olmayacağı bilindiği için, 'Batı dünyasında Ermenilere merhamet celbinin uygun olacağı' kararı vererek Nubar Paşa'yla işbirliği yollarını aradığı da bilinmektedir. Ne tesadüf ki aynı tarihte Ruslar da dünyada Ermenilere merhamet hislerini tahrik edip aynı zamanda Kürt prensliği kurması için teşvik ettikleri Bedirhanilerden Abdürrezzak Bey'i Ermeniler aleyhine kışkırtarak kendilerinin bölgeye müdahalesini haklı gösterecek sebepler yaratmanın peşindedir.

Sonuç olarak dünya tarihinde iktidara gelmiş ilk çete sayılabilecek olan İttihat Terakki, on sene içinde imparatorluğu tasfiye etmeyi başarabilmiştir. Başlangıçta ittifak ettiği ve en fazla anlaştığı Ermeni çeteleriyken 1. Dünya Savaşı içinde onlara karşı tedbiri eline yüzüne bulaştırmasına da şaşmamak lazım gelir.

Son padişah ve Atatürk bağlantıları

Türk Kurtuluş Savaşı için eşiğin aşıldığı gün 5 Mayıs 1919, yani Mustafa Kemal'in Anadolu'da görevlendirilmesi kararının alındığı gündür.. 15 Mayıs ise Sultan Vahideddin'in ölüm yıldönümüdür!..

Milli Mücadele'nin başlangıcını 19 Mayıs olarak takvimlemekte bir sakınca görülmemektedir. Ama herhalde kritik eşiğin Mustafa Kemal'in Anadolu'da görevlendirilmesiyle aşıldığını kabul etmemiz gerekir ve bu tarihi bir gerçektir.

Bu konuda hayli spekülasyon geliştirilmiştir. Tarihçiler de Atatürk'ün beyanlarına dayalı izahı 'sınır' kabul ettikleri için o çerçevede kalmayı tercih etmişlerdir. Nitekim Şevket Süreyya Aydemir'in araştırmaları sonucu Atatürk'ün Büyük Nutuk'ta naklettiği olayların farklı yanlarının da olduğu hissine kapıldığına dair bir sorusu üzerine ismet Paşa, "Nutuk tarihi değil siyasi bir belgedir" demiştir. Olanca hatırasıyla Osmanlı etkisinin diri durduğu bir ortamda, Cumhuriyet projesini kökleştirmekten başka amaç gütmeyen Mustafa Kemal'in yakın geçmişe ilişkin bazı değerlendirmelerini de onun bu konudaki hassasiyetini bilerek değerlendirmek gerektiği kabul edilmelidir.

Yıldız'daki görüşme

Atatürk, Yıldız Sarayı'nda yaptığı son konuşmada padişahın kendisine şunları söylediğini naklediyor; "Paşa, paşa, şimdiye kadar bu devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi bu kitaba girmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa sen devleti kurtarabilirsin!" 1920'de bir konuşmasında Atatürk biraz daha ayrıntı veriyor bu görüşme hakkında; Padişah Vahdettin'in:

"İngiliz zırhlılarının toplarını göstererek; 'Görüyorsun ben artık memleket ve milleti nasıl kurtarmak lazım geleceğini tasavvurda (hayal etmekte} tereddüde duçar oluyorum... İnşallah millet mütenebbih (aklı başında) ve müteyakkız (uyanık) olur, bu vaziyeti elimeden (kötü durumdan) gerek beni, gerek kendini tahlis (kurtarır) eder' dedi."

Tarih kaygısı olmasa, ya da sadece kendi siyasi konumunu kuvvetlendirme hesabı yapsa, Atatürk bu konuşmayı nakletmeyebilir. Ve kuşkusuz kimsenin haberi de olmazdı. Bu anlatımın ardından getirdiği yorumun yanlış olduğunu söylemek istemiyorum; ama onun Vahideddin'in sözlerini tarihe kaydettirirken, Cumhuriyeti inşa sorumluluğunu üstlenmiş kadroya da, bu sözleri nasıl okumaları gerektiğini söylemiş olması pekâlâ düşünebilir.

Sultan Vahideddin'in Osmanoğullarının pırıltılı simalarından birisi olduğu kanısında değiliz. Ama üzerine iliştirilen 'hain' etiketini hak ettiğini de asla kabul etmemekteyiz. Milletin gözünde Vahideddin'i küçülterek Atatürk'ü yüceltmeyi düşünmenin ise; büyük kurtarıcıyı hafife almak, hatta ona saygısızlık yapmak olduğu kanaatindeyiz. Bu tutumun Cumhuriyet'in ilk yıllarında belki anlaşılabilirliği vardı. Ancak günümüzde, artık bu tavır sadece manasız değil zararlı da olacak bir noktaya sürüklenmektedir. Genel vali

Bütün Osmanlı tarihinde Mustafa Kemal'inkine benzer; komutanlık yetkileriyle donatılmış ikinci bir asker yok gibidir. Görünüşte 9. Ordu'ya müfettiş olarak tayin edilmiştir. Ve genel kabul onun 'asayişi teminle' görevli olduğu yönündedir. Ancak yetki alanının Anadolu'nun işgal dışında kalmış illerinin bütününü kapsadığı, sadece askeri kıtalara değil gerektiğinde valilere bile emir vermeyi içerdiği açık bir gerçektir. Dolayısıyla Sultan Vahdetin'in özel gayretiyle Atatürk'e verilen yetki, adı konmamış 'genel valilik'tir.

O zamana kadar ordu komutanlıklarına yapılan tayinler Harbiye Nazırı'nın teklifi üzerine sadrazam ve padişah arasında (bugünkü dille söylersek 'üçlü kararname' denilen usule benzer şekilde) yazışmayla gerçekleşirken, Mustafa Kemal'in Bakanlar Kurulu Kararıyla atanması da manidar bir gelişmedir. Kararname sadrazama ve bakanlara akşamüzeri bulundukları mekânlara gidilerek elden imza ettirilmiştir. Atama yöntemi ve verilen yetkilerin sıra dışı bir özellik taşımasının göstergesi: Harbiye Nazırı Şakir Paşa'nın bu belgeyi imzalamaktan çekinip sadece mührünü basmakla yetinmesidir!?..


Ferman gerçek mi?

Öteden beri tartışılan 'işte bu' diye çıkarılıp konulmayan ama kimi tarihçilerin varlığına inandıkları bir fermandan da söz edilmektedir. Ordu komutanlıklarına veya müfettişliğine tayin edilen generallere resmi prosedüre uygun talimatname dışında bir belge verilmezken, Acaba Mustafa Kemal'e Vahideddin tarafından özel bir ferman verildiği söylentisi ne derece doğrudur? Bu iddia ilk olarak 150'liklerden Mevlanazade Rıfat'ın Mısır'da yayımladığı hatıralarında yer almıştır. Onun Mustafa Kemal'e duyduğu öfkeyle dedikodu çıkardığı da düşünülebilir. Zaten bugüne kadar kimse, 'İşte ferman bu' diye bir belgeye işaret etmiş de değildir. Ama Sabahaddin Selek gibi sosyal demokrat eğilimli, özellikle İsmet İnönü'ye çok yakın bir tarihçi, bu fermanın varlığına ve doğruluğuna inanma eğilimi gösteriyorsa, üstelik bunu muhtemelen kolaylıkla danışabileceği İsmet İnönü hayattayken dile getirebiliyorsa, ferman konusunu herhalde söylentinin ötesinde ciddiye almamız gerekir.

Selek'in aktardığı ferman metni şöyle:

"Yaveran-ı şehriyarımdan Erkân-ı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşa'ya;

Harb-i Umumi'nin müttefikin hesabına zayii üzerine tahassül eden vaziyet-i siyasiye, ecdad-ı izamım mülkünü ve makam-ı hilafet ve saltanatımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden, hükümet-i seniyemin karar veçhile tayin olunduğunuz mıntıkada asayişi temin ve marzı şahaneme mugayyır ahvalin hudusunu men'ile cümleten def-i sailebezl-i cehdü gayret ederek milletimin masuniyetini te'yid ve mülkümün eyadi-i mütearrizinden tahlisi için yekvücud olarak hareket edilmesini, selam-ı şahanemle asker ve memurine ve ahaliye tebliğini irade ettim."

Günümüz Türkçesiyle belgenin içeriği şu:

"Yaverlerimden Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa'ya; Umumi Harbin müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine doğan siyasi durum, büyük atalarımın mülkünü ve hilafet ve saltanat makamını çetin ve korkulacak bir noktaya sürüklediğinden, hükümetimin kararıyla atandığınız bölgede; güvenliği sağlamak ve rıza ve dileğime aykırı hallerin meydana gelmesini engelleyerek ve topyekûn korku verici halin ortadan kaldırılmasını hedefleyip buna gayret göstererek, milletimin dokunulmazlığını tekrar sağlamak ve memleketimin saldırgan ellerden kurtarılması için tek bir vücut gibi davranılmasını temin arzumu, selamlarımla beraber asker ve memurlara ve halka bildirilmek üzere bu fermanı verdim."

Atatürk'ün hatırasına zarar verdiklerinin farkında olmayarak, yalan ve yalaka tarif uyduranların, bugünden yarına Vahideddin'e yönelik öfkeli bakışı yumuşatacak bir tavır sergilemesini beklemiyoruz. Ama ümit ediyoruz ki, günün birinde tarihe insaf ölçüleriyle ve anlama gayretiyle yaklaşacağız. Dilerim bu satırları okurken Osmanlı'nın da en az şu sıralar gönüllerini almak için çaba harcadığımız Türkiye karşıtı Ermeniler kadar 'anlama çabasını' hak ettiği hissi uyanır içimizde..

Enver Paşa dönmeydi, Osmanlıyı içten devirmekle görevliydi... Ama o bile AKP'liler kadar sorumsuz değildi!..

İttihat ve Terakki hareketinin lider kadrosunun çok sağlam oldukları ve asla rüşvet almadıkları iddiası sık sık gündeme getirilir.

Ancak İngiliz dışişleri arşivinin yeni açılan kısmında bulunan bir istihbarat raporunda harbin son günlerinde Enver Paşa'ya dönemin en ünlü silah tüccarı Basil Zaharov aracılığıyla Türkiye'yi savaştan çekmesine karşılık rüşvet karşılığı anlaşıldığına dair ifadeler yer alınca zihinler bulanmış olabilir. Bu suçlamanın gerçek olup olamayacağını Enver Paşa'nın Çanakkale Savaşı'nın sonunda yaşanan bir olay vesilesiyle sergilediği tavra bakarak değerlendirebilirsiniz.

İttihat Terakki'nin Genel Sekreteri Mithat Şükrü Bleda'nın anılarından aktarıyorum: "Alman büyükelçisi Baron Von Wangenheim bir gün Harbiye Nezareti'ni telefonla arayarak Enver Paşa'dan randevu istemiş. Geldiğinde de İmparator II Wilhelm'in Çanakkale zaferi dolayısıyla tebriklerini iletip cebinden bir zarf çıkarıp uzatmış. Ve, imparator bu çeki dostluğunuzun hatırına kabul etmenizi rica ediyor' demiş. Enver Paşa çeki almış, 1 milyon Mark. Osmanlı parasıyla 50 bin altın. Paşa çeki büyükelçiye geri vermeyi düşünmüş bir an ama sonra vazgeçmiş. Yanında çekle Babıâli'ye geldi. Herkes onu beklemekteydi. Mutad konuşmalardan sonra Paşa cebinden çeki çıkardı ve Maliye Nazırı Cavit Bey'e uzattı. Bunu ordunun ihtiyacı için kullanmak üzere tahsil edip hazineye gelir kaydedin, dedi."(Avni Özgürel / Radikal / 17.04.2005)

Peki ya şimdi, birkaç yıllık iktidar hevesine, ülkemizin ve geleceğimizin altına dinamitler koyulmasına göz yuman AKP'liler, bunun hesabını nasıl verecektir?


Filistin için tahttan indirilen Sultan

Osmanlı padişahlarının otuz dördüncüsü ve İslam halifelerinin doksan dokuzuncusu olan Sultan 2. Abdülhamit Han 21 Eylül 1842 yılında dünyaya gelmiş, 33 yıl saltanat sürdükten sonra 10 Şubat 1918'de vefat etmişti.

Şeyhi Mahmud Efendiye yazdığı mektupta Filistin için tahttan indirildiğini belirten Sultan 2. Abdülhamit niye Siyonistlerin hedefi haline gelmişti.

Çok iyi bir tahsil görerek din ilimlerini ve Fransızcayı mükemmel bir şekilde öğrenen Sultan Abdülhamit Han, amcası Abdülaziz Han'ı tahttan indirip şehit eden, böylece Osmanlı Devleti'nde idareyi ele geçiren Batı kuklası bazı paşalarca, V. Murat'ın şuurunun bozulması üzerine, "Devlet işlerine karışmaması ve yalnız millet meclisinin çıkaracağı kanunlara göre hareket etmesi" şartıyla, sultan ilan edilmişti.

Tahta çıktığında Osmanlı Devleti tam bir bunalımın eşiğindedir. Karadağ ve Sırbistan'da savaş aleyhimize dönmüş, Bosna-Hersek ve Girit'te ayaklanmalar çıkmış, mali kriz son haddine varmıştır. Bu arada sadrazam Mithat Paşa ve arkadaşlarının isteği üzerine 23 Aralık 1876'da Birinci Meşrutiyet ilan edilir. Ancak gayrimüslimlerin dahi yer aldığı Meclis-i Mebusan'ın ilk işi Rusya'ya harp ilan etmektir. 93 Harbi diye tarihe geçen bu savaş, Osmanlı Devleti için tam bir felaket getirir. Ruslar İstanbul önlerine kadar gelir. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristan'dan İstanbul'a hicret eder.

Padişah idareyi ele alıyor

Mütareke isteyen Sultan Abdülhamid, ilk iş olarak devleti parçalanma ve yok olma yoluna doğru götüren Meclis-i Mebusan'ı kapatır (13 Şubat 1878) ve devlet idaresini eline alır. Ayastefanos antlaşması ile Osmanlı Devleti Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, Kars, Ardahan ve Batum'u kaybetmek üzereydi. Ancak İngiltere ile anlaşan Abdülhamid Han, Kıbrıs'ın idaresini onlara bırakmak şartıyla, yeniden topladığı Berlin Konferansı'nda kaybedilen toprakların bir kısmına sahip olur.


Abdülhamid Han büyük meseleler karşısında bunalan Osmanlı Devleti'ni bundan sonra dahiyane bir siyaset, adalet ve fevkalade bir kudretle yönetir.

İmar ve eğitim faaliyeti

Düyun-u Umumiye idaresini kurarak iki yüz elli iki milyon tutan devlet borçlarını yüz altı milyona indirir. Memlekette büyük bir imar faaliyeti ile eğitim ve öğretim seferberliği başlatır. Çoğu şahsî parasından olmak üzere cami, mescit, mektep, medrese, hastane, çeşme, köprü vs. gibi toplam 1552 eser yaptırır. Ülkenin dört bir yanını demiryolu ile döşer. Yunanlıların Girit'te isyan çıkarıp, Türkler arasında toplu katliamlar yaptırmaya başlamaları üzerine, Yunanistan'a harp ilan eder.

Osmanlı ordusu Atina önlerinde

Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte aşan Osmanlı ordusu, Atina önüne varır. Yunanistan'ın tamamen Osmanlı eline geçeceğini anlayan Avrupalı devletler, sulha zorlarlar ve bunda muvaffak olurlar.

Filistin ve Hamidiye alayları

Yahudilerin Filistin'de bir cumhuriyet kurma teşebbüslerinin karşısına çıkar. Onların "Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim" tekliflerini reddeder. Bu toprakların kanla alındığını, asla terk edilemeyeceğini sert bir dille bildirir. Filistin topraklarının Yahudilere satılmaması için gerekli tedbirleri alır. Doğu Anadolu'da Ermeni hareketlerine karşılık Hamidiye alaylarını kurar ve bölgede asayişi temin ile Osmanlı hakimiyetini pekiştirir.

Karalama kampanyaları ve suikastler

Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti'ni parçalamanın ve İslam'ı yok etmenin mümkün olmadığını gören bütün iç ve dış düşmanlar bu Türk hakanına karşı cephe alırlar. Bir taraftan Sultan'ı gözden düşürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyası yürütürken, diğer taraftan suikast tertip ederler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal'ın "Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan" şeklinde ortaya attığı iftiraları aynen alan bazı gafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldatırlar.


İkinci Meşrutiyet

Bu arada Padişah'ın devlet idaresinde nüfuzunu kırmak isteyen batılılar, İttihat ve Terakki mensuplarını kışkırtarak 23 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyeti ilan ettirirler. Böylece otuz yıl durmuş olan facialar tekrar başlar. 31 Mart Vakası sebebiyle İttihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Selanik'e gönderilir (27 Nisan 1909). 10 Şubat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda vefat eden Abdülhamid Han'ın naşı Çemberlitaş'ta dedesi Sultan II. Mahmut'un türbesine defnedilir.

Abdülhamit'ten sonra

II. Abdülhamit Han'ın güzel ahlakı, dine olan bağlılığı, edep ve hayasının derecesi, akıl ilim ve adaletinin çokluğu, milleti için gece-gündüz çalışması, düşmanlarına bile iyilik yapması, ciltler dolusu eserlerle anlatılıyor. Onun tahttan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden imparatorluğun dörtte üçünün elden çıkması, memleketi 33 yıl nasıl idare ettiğine en açık delildir. Yine Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesiyle beraber kan gölü haline çevrilen Ortadoğu'da hala huzur tesis edilememiştir.

Pişman olanların itirafları

Vaktiyle İttihat ve Terakki fırkasının içinde Abdülhamid Han'a düşmanlık eden Filozof Rıza Tevfik pişmanlığını şu mısralar ile dile getirir: "Tarihler adını andığı zaman, / Sana hak verecek hey Koca Sultan, / Bizdik utanmadan iftira atan, / Asrın en siyasî Padişahına." Aynı koroda yer alan Süleyman Nazif ise şöyle sızlanır; "Padişahım gelmemişken ya da biz, / İşte geldik senden istimdada biz, / Öldürürler başlasak feryada biz, / Hasret olduk eski istibdada biz"[1]

Bizim Ermeni ile sorunumuz yoktur

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, "Bizim genel olarak hiç bir Ermeni ile bir sorunumuz yoktur. Hele hele Türk vatandaşı olan Ermenilerle hiç yoktur ve her birini vatandaşlarımız olarak seviyoruz ve sayıyoruz" diyor... Halaçoğlu, yaptığı açıklamada, Ermenilerle ilgili sözlerinin, bazı basın organlarında çarpıtıldığını ve yanlış aktarıldığını kaydetti. Ermenileri konu alan kitaplarında tahrifat olduğu yönünde iddialarda bulunulduğunu belirten Halaçoğlu, bunun gerçeği yansıtmadığını, eserlerindeki her cümlenin belgelere dayandığını vurguluyor.

Halaçoğlu, tahrifat iddialarında bulunanların, bu iddialarını açıklamaları gerektiğini belirterek, şunları söylüyor: "Bir Amerikan arşiv belgesi Sevr'den önce Anadolu'da yaşayan ve eski yerlerine dönen Ermenileri 644 bin 900 olarak vermektedir. Tabii ki burada o zamanki Ermeni Patriğinin onayladığı belgeyi de kaynak olarak verdim. Bu konudaki arşiv belgesi US Arşiv NARA, mikrofilm no. T 1192, Roll 8'dedir. Bu belgeye dayanarak, ‘Ermeni Tehciri' adlı eserimde ve aynı ifadelerle Türk Tarih Kurumu yayınlarından çıkan ‘Ermeniler: Sürgün ve Göç' adlı eserde de belgelerin metni ve fotokopisi verilmiştir. Ayrıca bu kitapta geri dönenlerin ne oldukları da bilhassa yabancı arşiv belgeleri kaynak gösterilerek açıklanmıştır."

Osmanlı arşivleri

Halaçoğlu, görüşlerini tüm kamuoyu huzurunda herkesle tartışmaya ve belgeleriyle ortaya koymaya hazır olduğunu da belirtiyor. Osmanlı arşivlerinde Ermeni konusunda yapılan çalışmaların hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde "soykırım" yaşanmadığını ortaya koyduğunu ifade eden Halaçoğlu, Suriye'ye sevk sırasında Ermenilere yönelik kanunsuz hareketler veya baskınlar sonucu meydana gelen katliamlara karşılık, bizzat Talat Paşa'nın imzasıyla suçlu olarak tespit edilen 1673 kişinin mahkemeye sevk edildiğini hatırlatıyor. Halaçoğlu, bunlardan 67'si hakkında idam cezası verilerek, kararlarının infaz edildiğini de sözlerine ekliyor. Yani Talat Paşa, hem Ermenileri hem de Türkleri kestiriyor.

Halaçoğlu kitaplarında "Bir tek Ermeni bile öldürülmedi" şeklinde bir ifade hiç bir zaman kullanmadığını, aksine ne kadar Ermeni'nin saldırılar sonucunda, ne kadarının hastalıktan veya açlıktan öldüğünü yazdığını açıklıyor. (Milli Gazete / 25.02.2006)



Bir zamanlar Sultan Abdülhamid'in baş düşmanı olan filozof-Şair Rıza Tevfik'in, insaf ve pişmanlıkla O'na yazdığı şiir:


Sultan Abdülhamid Han'ın

Ruhaniyetinden İstimdat

 

 

Nerdesin Şevketlim, Sultan Hamid Han?

Feryâdım varır mı bârigâhına?

Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,

Şu nankör pezevengin, bak günâhına.


Târihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek, ey koca sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasi padişahına.


Pdişah hem zalim, hem deli dedik,

İhtilâle kıyam etmeli dedik;

Şeytan ne dediyse, biz "beli" dedik;

Çalıştık fitnenin intibahına.


Divane sen değil, meğer bizmişiz,

Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.

Sade deli değil, edepsizmişiz.

Tükürdük atalar kıblegâhına.


Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,

Bir sürü türedi, girdi meydana.

Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?

Yuh olsun bunların ham ervâhına!


Bunlar halkı didik didik ettiler,

Katliama kadar sürüp gittiler.

Saçak öpmeyenler, secde ettiler.

Şimdi masonların, pis külahına.


Haddi yok, açlıkla derde girenin,

Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.

Lânetle anılan cebâbirenin

Bu, rahmet okuttu en küstâhına.


Çok kişiye şimdi vatan mezardır,

Herkesin belâdan nasibi vardır,

Selâmetle eren pek bahtiyardır,

Harab büldânın şen sabahına.


Milliyet dâvâsı fıska büründü,

Ridâ-yı diyânet yerde süründü,

Türk'ün ruhu zorla âsi göründü,

Hem peygamberine, hem Allah'ına.


Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin

Ahiretten bile himmet eylersin,

Çok çekti şu millet murada ersin

Şefaat kıl şâhım medethânına.





LUGATCE:


Barigah:Padişah makamı, yüksek huzur.

Beli:Evet, hemen yaparız.

Kıblegah:Doğru ve olumlu olan kutsal değerler.

Türedi:Soyu sopu bozuk kimseler.

Ham ervah:Ruhları berbat, vicdanları sakat.

Sehpa-i Kaza: İdam sephası

Cebabire: Zorba ve hain yöneticiler.

Harap büldan:Bakımsız viran olmuş beldeler.

Ridayi diyanet:Yüce Din elbisesi.

Gavsı ekber:En büyük evliya.

Medethan: İmdat isteyen, himmet gözleyen.




[1] Selami Çalışkan / Milli Gazete / 11.02.2006


Bu yazarin diger makaleleri

Güneydoğu Sorunları ve PKK’NIN İSRAİL HAYRANLIĞI
  Batılıların ve yerli figüranlarının “Kürt Sorunu” diye çarpıttıkları ve Türkiye’yi...
Devami
İSRAİL VE NATO'NUN TÜRKİYE KORKUSU
  Yahudi kökenli, kendilerine "Bilu" grubu denen fanatik Rus gençlerinin, 1882...
Devami
TÜRKİYE'YE KUZEY IRAK TUZAĞI VE TÜRK SADDAM HAZIRLIĞI!..
  Sn. G. K. Başkanımız resmi bir ziyaret için Amerika'ya...
Devami
YENİ ANAYASA “ANA TASA-HUZURSUZLUK KAYNAĞI” OLMASIN!
AB talimatıyla ve AKP çıkarına değişiklik paketi neyi amaçlamıştı? AKP'de Anayasa...
Devami
STRATFOR’UN MAHİYETİ VE MARİFETİ
  Güya, “geleceği görmek ve gerekli önlemler geliştirmek” için oluşturulan strateji...
Devami
İSRAİL'DEN DOST, ABD'DEN MÜTTEFİK OLUR MU?
İslam dünyası ayağa kalkmalı İsrail'in Ha'aretz gazetesi, hükümetin, Mescid-i Aksa'daki, Faslılar...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 5848

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR