Get Adobe Flash player
Reklam

JÖN TÜRKLER VE "BÖN" TÜRKLER!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

Jön Türkler, özellikle 1985'ten sonra Sultan Abdulhamit yönetimine karşı gelişen ve genellikle dış destekli olarak yurt dışında örgütlenen muhalefet hareketine verilen bir isimdir. Çoğu Yahudi ve Ermeni dönmesi, batı taklitçisi ve macera heveslisi kişilerin; kaçtıkları ve kullandıkları Paris, Napoli, Cenevre, Londra ve Mısır'da Abdulhamit Han aleyhine çeşitli dergiler çıkardığı ve yurt içindeki, yüksek makamlara yerleşmiş sabataist ve mason bürokratlardan diplomatik ve ekonomik destek aldığı bilinmektedir.

 

Daha sonra "Osmanlı Terakki ve İttihat cemiyeti"ni oluşturan masonlarla irtibat kuran ve hatta meşhur ve mel'un Taşnaksütyun Ermeni terör örgütüyle işbirliği yapan bu karanlık ve kiralık gruplar içinde, ülkenin kötü gidişattan kurtarılması ve daha özgür bir yönetimin kurulması gayesini güden bazı vatanperver kimselerin bulunduğu da görülmektedir.[1]

Şerif Mardin "Jön Türklerin siyasi fikirleri" Kitabında, bunların, "Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalanmaktan kurtarmak için çalıştıklarını" söylese de, aslında hiçbir zaman Müslüman Türk halkına güvenmediklerini, bu yüzden topluma inemediklerini ve itibar görmediklerini ve işte bu nedenlerden dolayı da bir "seçkinler kadrosu" oluşturup, despotik usullerle yönetime gelmeyi ve halka rağmen kendi ideolojilerini yürütmeyi hedeflediklerini söylemektedir.


Hürriyet, uhuvvet ve adalet uğruna vatanı terk etmek mecburiyetinde kaldıklarını iddia eden bu adamların cümlesi; Mustafa Fazıl Paşa'nın çil-çil altınlarıyla beslenirler!.. Mısır valiliği peşinde koşan ve bunun için Yeni Osmanlıları kullanan Mustafa Fazıl Paşa, Jön - Türkleri aylığa bağlar!.. "Yeni Osmanlılar Tarihi"ne göre bakınız kim kaç Frank aylık alır: Ziya Paşa üç bin, Namık Kemal iki bin, Ali Suavi bin beş yüz, Agah Efendi bin beş yüz, Kaya-zade Reşad Bey bin, Menapir-zade Nuri Bey bin!..

Yabancı parasıyla yabancı himayesinde yurdu terk edip kaçan ve hem yabancılardan hem yerli masonlardan aylık alan Yeni Osmanlılar'ın yurt dışındaki hayatları karanlıktır!. Bunlar Paris'te kümelenen her milletten ihtilalci, sosyalist ve masonla düşüp kalkmışlardır!. Şair Ziya Paşa'nın, 1863 Leh ayaklanmasına öncülük eden Marjan Langiewiez ile dostluk kurması, bu adam vasıtasıyla benzerlerini tanıması, Londra'da bilardo oynayıp horoz dövüşü seyretmesi, muzikhollerde dolaşması bunların ortak hayatıdır. Namık Kemal'in Paris'teki arkadaşı Kaya zade Reşad Bey'e yazdığı mektupta Londra'dan söz ederek:

"Buraya gel de gözlerin karı görsün!." demesi, ve yine babasına yazdığı mektupta ise: "Size, bizim hakkımızda "öyle zamparalık ediyorlarmış, şöyle gelip böyle gidiyorlarmış" gibi söz söyleyen olursa, "sayenizde Avrupa'da oturuyorlar, orada Kâbe tavaf olunmaz ya, ne yapsınlar" dersiniz; elverir" diyerek çapkınlığını mazur göstermesi, ayarlarının aynasıdır. Ali Suavi'nin bir İngiliz'le evlenmesi, daha sonraları bu Yeni Osmanlılar'ın sen-ben kavgasına düşüp birbirlerini pek ağır bir dille itham etmeleri, bu adamların cümlesinin "hürriyet" uğruna değil, el parasıyla hürriyetçilik oynamak için terk-i diyar ettiklerini ve gerçek tiyniyetlerini açıkça ortaya koymaktadır!. (Mustafa Müftüoğlu / Yalan Söyleyen Tarih Utansın - c.7 Sh:96)

Yalçın Küçük "Şebeke"sinde bunları "Yenilgiyi bilmeyenler" şeklinde tanıtıyor. Bizim bunu: "Onlar kaybettiklerini bile fark etmeyen bir fırkadır" diye okumamız gerekiyor. Ve şöyle devam ediyor:

Jön Türkler'i nasıl anlatabiliriz, "Türkiye'nin ilk jakobenleri" demek mümkündür, ancak eksik kalacağını sanıyorum ve belki de "profesyonel devrimci" denebilir. Araştırmayı sürdürebiliriz, ama daha ileri gitmeden, Jön Türkler için, "yenilgiyi tanımayanlar" (yani yenildiğini bile kavrayamayan maceracılar) diyebiliriz, başka işaretler arasında, İttihat ve Terakki triumvirasından (üç komitacısından) Cemal Paşa'nın, 3 Haziran 1920 tarihli ve "Kardeşim Mustafa Kemal Paşa" hitaplı mektubu, bizi, böyle düşünmeye zorluyor, çünkü hemen şöyle başlıyordu: "Talat Paşa ile sebk eden muhaberatınız (geçmişteki yazışmalarınız) neticesinde takarrür etmiş olduğu üzere; Bolşevik Rusya Hükümeti ile Türkiye arasında bir ittifak esaslarını müzakere etmek ve Rusya'nın Türkiye'ye muavenatını (yardımını)  temin eylemek ve alelhusus İran ve Hindistan dahilinde ihtilaller ika ederek İngilizleri son derece müşkilata uğratmak üzere Moskova'ya geldim." Dikkat çekicidir, bu mektubun hiçbir yerine, imparatorluğun çöküşü haberinin sinmediğini görüyoruz, Cemal Paşa'nın bir yenilgiden habersiz olduğunu hissediyoruz ve yeni Sovyet iktidarı dirijanları (gönüllü diplomatları) karşısında eşitlik iddiası ve tavırları var. Ayrıca, Kemal Paşa'ya da yeni konumu dolayısıyla saygılı olmakla birlikte, bir nevi "ağebey" yaklaşımı içindeler. Demek, yenilgiyi kavrayamayan ve hayal aleminde yaşayan bir ruh halindeler. Diğer yandan, zamanın da dışına çıktıkları izlenimini veriyorlar, bu mektubu yazdıklarında o zamanki ortalama ömrün yarısını çoktan geçmiş durumdalar. Cemal'in daha önce ve Büyük Savaş sırasında Arap Elleri'nde yeni bir devlet kurmak üzere olduğunu biliyoruz, "kral" sayılıyordu ve şimdi Kemal Paşa ile muhaberatını sürdürmek istiyor, buradan aldığı yeni ismi öğreniyoruz, yeni adı "Taştimurof" idi, şimdi on sekiz yaşında bir genç devrimci heyecanı taşıdığından kuşku duyamıyoruz.

Yalnız Cemal değil diğerleri de ve bu arada Enver de yenilgiyi anlamamaktadır; hepsi, o tarihlerdeki konumu ancak bugünkü Amerikan emperyalizmi ile karşılaştırılabilen İngiliz emperyalizminden nefret ediyorlardı ve bu emperyalizme, en küçük darbe indirebilmek için hiçbir ittifaktan kaçınmıyorlardı. Bu kapsamda Almanya ile ittifak yaptılar, ama hiçbir kaynakta Almanya'dan emir aldıklarını gösteren bir işarete rastlamıyoruz; ittifaklarına teslim olmadılar ve Almanya kaybedince yükselen güç olan Sovyet Rusya ile ittifak arayışına girdiler. Tesadüfen rastladığımız ve güvenirliğinden hiç kuşku duymadığımız bir kaynak, ("sırlar"da) var, bu görüşmeler sırasında Enver'in, yaşamına mal olan politik hatalar yapmakla birlikte, hiçbir protokol eksikliği göstermediğine ve nerede ise büyük bir imparatorluğun başkomutanı türünden davrandığına işaret etmektedir; bunlar kayıplarını önemsemeyen bir tür oldular.

(Sn. Yalçın Küçük bunların sabataist olduklarını, Osmanlıyı yıkmak, Büyük İsrail hayaline zemin hazırlamak gibi bir Siyonist saplantının şovalyeleri gibi davrandıklarını, Mustafa Kemal büyük bir siyasi ferasetle bunları Türkiye'ye ve kurtuluş hareketine sokmayınca, bu sefer, şeytani hayallerine Kafkasya ve Ortaasya'da kavuşmaya çalıştıklarını, ya kasten veya bilgi ve feraset eksikliğinden fark etmiyor ve dile getirmiyor. A.A.)

Tanzimatçılar'ın kavramları ve hatta ilgi alanları içinde "halk" yoktu, ama bilmeden halkı yurttaş yapma yoluna girdiler ve yaşadıkları topluma, tümüyle yabancı, halk tarafından istenmemek bir yana hiç tahayyül edilemeyen kurumları ithal etmeye kalktılar; halkı ansızın gelebilecek ölümden kurtarmayı planlıyorlardı ve bunun için yeni bir sözleşmeyi okumak üzere Gülhane Parkına inen Başbakan Reşid Paşa, en çok halkı tarafından linç edilmekten korkuyordu. Kendilerini koruyacak ne zenginler, ne yoksullar ve ne de sultan vardı ve yalnızca büyük devletlerin büyükelçiliklerine sığınabiliyorlardı; aslında asıl hedefleri bu büyük devletler karşısında güçlenmek ve bir başka söyleyişle büyüklüklerini restore etmek idi ve karşıtlarında himaye arıyorlardı. Türkiye tarihinin halktan en uzak ve ayrıca, şimdiye kadar kaydedilmiş en radikal modernizatörleri idiler ve muhtemelen de halktan uzak oldukları için daha radikal olabildiler.

Jön Türkler de Osmanlı yüksek sosyetesinin (yani çoğu sabataist, rum ve Ermeni zenginlerinin A.A.) çocuklarıydı, gözleri onlar kadar ve belki daha da pekti, kariyer hesapları ve ölüm kaygıları yoktu, narodniklerden yalnızca iki farkları oldu; Jön Türkler'in bir-iki açıkça düşman teşebbüsün dışında romanları yazılmadı, filmleri çekilmedi ve kinci olarak, Jön Türkler hiç yaşlanmadılar. (Doğru, Jön Türkler de, döküntüleri olan Bön Türkler de, İslam'a Osmanlı'ya kin kusmaktan hiç geri durmadılar. Ve bu yüzden Müslüman halkımızla hiç barışmadılar ve güven sağlayamadılar, marjinallikten kurtulamadılar. A.A.)

Jön Türkler Derin olamayan ayrılıkların şiddetli kavgacısı oldular ve sürekli ayrıştılar, şiddet uygulamadan ayrışmayı bilemediler. Yöneten çevreler içinde yer almaları, programlarını sürekli ayrışarak geliştirmeleri, şiddet uygulamayı bir dil kabul etmeleri, bütün dillerde yazılı politika kitaplarında, Jön Türkler için verilen en yaygın tanımlar arasındadır. Aslında burada ayrışma sürecini nihaî tanım saymaktan kaynaklanan bir eksiklik ve haksızlık var.

En sonunda Prens Sabahattin'in adem-i merkeziyet programıyla kanlı bıçaklı imaları ve Sabahattin'in pek çok kez Jön Türkler tarafından tutuklanmak istenmesi ve tutuklanmasına bakarak başından itibaren ayrı olduklarını düşünmek yanılgısına düşmemeliyiz; başında beraberdiler. Sabahattin'in bu programının bugünkü enco-IMF teslimiyetçi yolunun ilk formülasyonu olduğunu gördükleri andan itibaren ayrışmaya başladılar, Prens, en yumuşak muamele görenlerden birisidir; burada nedenlerini araştırmak durumunda değiliz. Jön Türkler'in bir tür bete noire'u olan Ali Kemal de başında ve uzun süre bir Jön Türk idi; Ali Kemal'in, kurtuluş şafağında perada berberinden kaldırılarak linç edilmek üzere İzmit'e götürülmesi, Kemalist döneme denk düşmekle birlikte, bir Jön Türk dilini yansıtıyordu.

Tanzimatçılar, Reşid, Fuad ve Ali, üç diktatör ve her üçü de paşaydılar ve başbakanlık yaptılar, Genç Osmanlılar, Şinasi, Ziya Paşa ve Kemal, sürüldükleri zamanda da memurdular veya memur olmadıkları zamanda da, Mısır Hidivi olamadığı için muhalefeti destekleyen Mısırlı Prens Mustafa Fazıl tarafından finanse ediliyordu, demek ödenekliydiler; peki Jön Türkler ne yapacaklar, bu soru, Jön Türk Destanı'nın en acıklı, en gülünçlü ve en yaratıcı sayfalarını oluşturmaktadır. Unutmamalıyız, bu üç kuşaklık zaman içinde, yenilikçi hareket, halklaşmış, gençleşmiş ve devrimcileşmiştir; bu o kadar öyle ki, bir tek 1879 yılında, yalnızca "Şeref'" Vapuru ile Kuzey Afrika'ya sürgüne gönderilen Harbiye ve Tıbbiye öğrencisi gençlerin sayısı yetmiş sekizi buluyordu. Bunlar nasıl yaşayacaklar, devrimci burjuvazisi ve köylülüğü olmayan topraklarda bu temelli bir soru ve sorundur.

Bu soruna buldukları çareyi, kendilerini teslim etmek olarak formüle edebiliriz; çok maddi sıkıntı içine düştükleri zaman Sultan Hamid'in görevlendirdiği ser hafiye paşa ile anlaşarak, devrimciliğe ara verme karşılığında kamu görevine giriyorlar ve bunlar genellikle Avrupa'da diplomatik postlar olduğu için geliri yüksekti. Ayrıca yüksek gelirli yerler için ser hafiye paşa ile sıkı pazarlık yapmaktan da geri kalmıyorlardı ve bazen finansman zorluklarıyla, önemli bir fiyat karşılığında devrimci yayınlarını da tatil ediyorlardı; kuşkusuz böyle bir yol yeni keşiflere açıktı ve bazı kaynaklar, bu yolun verimini keşfeden Jön Türkler'in zamanla, Sultan'a satmak için işe yaramaz devrimci yayın çıkardıklarını da kaydediyorlar, bu yolların benzerlerini başka tarihlerde göremiyoruz.

Kuşkusuz bunlar, yazarken de okurken de gülümseten keşiflerdir, ayrıca insan olarak da şakayı seviyorlar; fakat yaptıkları işlerin çoğu şakaya gelmemektedir. En güçlü oldukları Selanik'teki Jön Türkler'i çok zorlayan Merkez Komutanı Nazım Bey'e düzenlenen suikastı, bu çerçevede hatırlayabiliyoruz; Nazım Bey, Enver'in eniştesi oluyordu ve daha sonraki yılların Enver Paşa'sının kurşunu sıktığı tartışmalı olmakla birlikte suikast anında suikast mahallinde olduğu konusunda kuşkumuz yoktur. Daha sonraki yıllarda gerçekleştirilen ünlü Bab-ı Ali Baskını'nı da burada anabiliriz; Başbakan Talat'ın bu suikaste gözcülük ve Enver'in de tetikçilik yaptığını biliyoruz. Suikast ile Başbakanlık ve Savunma Bakanlığı arasında zaman ve mesafe aralığı gerçekten çok kısadır.

Sultan Hamid'e, esasında, çok ciddi bir itirazlarının olmaması gerekmektedir; ülkeyi gençleştirecek reformları yapmak ve kurumları yerleştirmek üzere Hamid'i tahta oturtan, Jön Türkler'in büyük şehidi Mithat idi ve Hamid de Ermeni başkaldırıları başlayıncaya kadar hem Büyük devletlerin ve hem de ülkedeki Genç Osmanlılar'ın gözünde bir modern prens sayılıyordu. Ermeni politikaları nedeniyle Londra'da ve yavaşlığı ve tereddütlü politikaları nedeniyle de içeride eleştirilmeye başlandı; bu hem Hamid'in özgürlüklerden korkusunu arttırdı ve hem de monarkı baskıcı yola daha çok sarılmaya itiyordu, kısa bir süre için askıya alınan anayasal rejimi bir daha tekrar yürürlüğe koymuyordu. İşte Genç Osmanlı yöntem ve üslubunu yetersiz kılan Hamidiye Dönemi'nin bu ikili yapısıdır; Jön Türkler, gizlilik dünyasına ve şiddeti bir politik dil olarak kullanacak bir biçimde doğdular.

Teşkilat-ı Mahsusa

Jön Türk diyoruz ve politik örgüt olarak hep İttihat ve Terakki'yi aklımıza getiriyoruz; ancak şiddet bir dil ise; bunun için özel araca ihtiyaç doğmaktadır ki bu (disiplinli çete) anlamına gelmektedir. Teşkilat ile ilgili iki teorik soru, benzer örgütlerin hepsinde olduğu üzere hemen karşımıza çıkıyor; bunlardan ilki ne zaman kurulduğu sorusudur. Bu soruya verilecek en kestirme cevap, bu tür örgütlerin önce oluştuğu, sonra çalıştığı, bu yolla yararlı olabileceğini gösterdikten sonra şeklen de kurulduğudur. Teşkilat-ı Mahsusa bu modele tam uymaktadır; Balkan yenilgisinden sonra İttihat ve Terakki yönetimine Trakya'dan da sökülme tehlikesi bir kâbus benzeri çöküyordu, Edirne kaybedilmişti ve işte bu sırada Süleyman Askeri'nin öncülüğünde, Kuşçuzade Eşref'in de ön planda olduğu bazı fedakâr subaylarca Batı Trakya Geçici Cumhuriyeti'nin kurulduğunu görüyoruz. Benim çalışmalarımın dışında bu model oluşuma hak ettiği önemin belirtilmemesi gerçekten şaşırtıcıdır; çünkü, bugünkü sınırlarımız içinde ve ilk "cumhuriyet" oluşumudur ve ayrıca o tarihte şeklen bir Teşkilat-ı Mahsusa olmasa da de facto varolduğunu düşünmek durumundayız. Böyle düşünmek için zorlayıcı iki nedenimiz var; bir kez, Süleyman Askeri'nin daha sonra şeklen de kurulan bu Özel Örgüt'ün ilk başkanı olduğunu biliyoruz ve Eşref Kuşçubaşı da gerçek kurucusudur. İkincisi ise, teşkilatın hep böyle işler yapmış olduğudur.

Buradan ikinci konu, bu örgütün mensuplarının kimler olduğu sorusudur ki buna da kesin bir cevap bulmak imkânımız bulunmamaktadır. Gizli bir örgüt olduğu için bütün üyelerin birbirini bilmesine imkân olmamaktadır; ayrıca İttihat ve Terakki asıl ordu içinde örgütlüydü, bunlar da gizliydiler ve üstelik Teşkilat-ı Mahsusa'da kayıtlı olmak da bazı özel durumlar dışında anlamlı olmamaktadır. Ordu içinde var olan Fedakaran-ı Zabitan grubu da benzer ve gönüllü işler yapıyordu, iç içe sayabiliriz.
 Bundan ayrı olarak Enver, Birinci Dünya Savaşı yenilgisiyle ülkeyi terk ederken teşkilatın başına Albay Hüsamettin'i, teşkilatın bundan sonraki adını "Umum Alem-i İslam İhtilal Teşkilatı" olarak dikte ediyordu; bunu, bir devlet legalitesinin sınırlamalarından çıkıldığı bir zamanda gerçek amacı açıkça deklare etmek olarak anlamalıyız. Çok ilginçtir; Enver, harbin sonunda Kırım'da kurulan İslam Cumhuriyeti'ni Teşkilat-ı Mahsusa'ya mal ediyor ve "onun değerli reisi Seyid Cafer Bey'e de talimat gönderdik" diyordu. Bu durumda, hem Cemal ve hem de Enver'in, hiçbir zaman Osmanlı mülkü olmamış yerlerde, Afganistan ve Fergana'da ihtilaller hazırlarken bu dünyadan göçtüklerini de eklersek, Jön Türk Programının "Doğu Birliği" olarak netleştiği konusunda kuşkularımızın kalmaması gerekmektedir.

Fakat yalnızca teşkilat mensuplarının tanıklıklarıyla yetinmiyoruz, Ahmed Bedevi Kuran, İttihat ve Terakki'nin çağdaşı olmasının yanında hep İttihat ve Terakki'nin karşısında mevzi tutmuş bir politikacıydı; anılarını da içeren önemli kitabında 31 Mart Vak'ası'nı müteakip Harbiye'den tart edildiğini de kaydetmektedir. Hep karşı mevzide yer aldı, bu açıdan tanıklığı değerlidir ve şunları yazıyordu: "Ezcümle, Bab'ı Ali Vak'asından kısa bir müddet sonra, Harbiye nazırı olan Enver Paşa Teşkilat-ı Mahsusa namıyla bir grup vücuda getirmişti. Bunda takip edilen gaye, bütün İslamları bir bayrak altında toplamak, aynı zamanda Türkleri, yeni bir siyasi birliğe ulaştırmak ve bu suretle, Ziya Gökalp'in öteden beri İttihat ve Terakki rüesasına aşıladığı ideal ile pan-islamizm ile pan-türkizmi kuvveden fiile çıkarmaktı." Biraz daha ileride Ahmed Bedevi, beğenmeyerek, İttihat ve Terakki, "Türk vahdetini korumak ve İslam camiasını birleştirmek hülyasına kapılmış ve o yolda faaliyete başlamıştı" diye yazıyordu; bütün bunlar da, Jön Türkler'in programının Doğu Birliği'ni kurmak üzerinde düğümlendiğini göstermektedir. Bunu, önemli bir açıklık kabul etmek durumundayız, Batı'ya yöneliş vurgusunun çok abartıldığı analizleri dengelemesi bakımından önemlidir. (Hâlbuki ittihatçılar, sadece Büyük İsrail'e vatan hazırlama peşindedir. Atatürk'ün kendilerini de kullanan ve oyalayan dehasına yenilip, Anadolu'dan ümitlerini kesince Kafkasya, Türkistan ve İran'da bu Siyonist emellerinin peşine düşmüşlerdir. A.A.)

Bu çerçevede, bir yanda Teşkilat-ı Mahsusa ve genel olarak Jön Türkizm ve diğer yanda, Kurtuluş Mücadelesi arasında köprüleri kurmak zor olmamalıdır; bağlantıyı iki aşamada bina edebiliyoruz. Birincisi kurumlar aşamasıdır, "cumhuriyet" fikrinin bir ön tarihi olduğunu artık söyleyebilecek durumdayız. Gerçi Reşid Paşa veya Mithat Paşa'nın zaman zaman cumhuriyeti getirmekle suçlandıklarını biliyoruz; ancak bunlar eninde sonunda suçlama idiler ve model olmaları zordur. Halbuki merkezi Kars olan ve İngiliz emperyalizmini pek rahatsız eden Güney Kafkasya Şüra Hükümeti'ni saymasak bile Teşkilat-ı Mahsusa'nın iki efsanevi ismiyle S. Askeri ve E. Kuşçubaşı ile özdeşleşmiş Batı Trakya Geçici Cumhuriyeti çok ciddi bir model oluyordu. Demek, bugünkü Cumhuriyetten önce "Cumhuriyet" denenmişti ve biliniyordu.

Yazılı tarihimizde gerekli yeri bulamamış kurumlarımızdan birisi de Yeşilköy'deki "Meclis-i Milli" deneyimidir; Mahmut Şevket Paşa komutasında, 31 Martçıların eline geçmiş olan İstanbul'u yeniden almak üzere gelen Hareket Ordusu, karargâhını Çatalca'da kurmuştu ve kurmay heyetinde genç subaylar, başkalarıyla birlikte, Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir de yer almıştı, İstanbul'dan kaçan yenilikçilere de koruma sağlıyordu. Mebusan ve Ayan üyelerinin çoğu can güvenliği nedeniyle işgal altındaki pay-ı tahtı terk etmişti ve işte bunlar, Yeşilköy'de gelişigüzel bir araya geldiler anayasada böyle bir toplantı yoktu ve ayrıca sadece gelebilenler katılıyordu, formel hukuka uymuyordu; kendilerine "Meclis-i Milli?" dediler ve Sultan Hamid'i tahttan indirme kararını aldılar. Tam bir ihtilal meclisiydi, "kurucu meclis" diyebiliriz; meşruiyetini, İhtilalci Hareket Ordusu'ndan alıyordu. Kuşkusuz bir süre sonra Ankara'da toplanan "Millet Meclisi" ile arasında büyük benzerlikler saptayabiliyoruz; katılan veya hazırlayanların bir bölümü ortak idi ve birincisini bilmek ikincisini anlamayı çok kolaylaştırıyor.

Şunu söyleyebiliriz, bir ihtilal örgütü olarak Teşkilat-ı Mahsusa en büyük başarısını Anadolu'da elde etmiştir, her yerde direniş ve hükümetleşme adımlarını attılar; kurulan cemiyetleri ve kongreleri hükümetleşme yolunda atılmış adımlar sayma artık bilimseldir. Kurtuluş Mücadelesi'nin başında çok önemli işler gören ve çok acil bir ihtiyaç olan moral sorununu kısmen çözen Kuvva-ı Seyyare'yi, bugünkü terminoloji ile gerilla kuvvetlerini, tümüyle Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlamak çok yerindedir. Başındaki Çerkes Ethem ve kardeşleri Teşkilat-ı Mahsusa mensubuydular ve kendisi de Çerkes olan Kuşçubaşı'na yakındılar. Diğer yandan ilk kurşunun İzmir'de değil daha önce, İskenderun'a bitişik Dörtyol Beldesi'nde atılmış olduğu yollu ısrarımız sonuçlandığı ve bu görüşlerimiz Genelkurmay Başkanlığı tarafından kabul edildiğine göre bir adım daha atarak, bunun da Teşkilat-ı Mahsusa'nın marifeti sayılması gerektiğini ileri sürebiliyoruz. Erzurum'a gelince, Doktor Stoddard'ın çıkardığı ancak tam olmadığına işaret ettiğimiz listede bir "Erzurumlu Necati" ismi yer alıyor ki bunun, Erzurum Kongresi sırasında çok aktif ve o zaman milletvekili Süleyman Necati olması mümkündür. Necati veya başkaları, Erzurum'daki On Beşinci Kolordu Kurtuluş Savaşı'nın başlarında, nerede ise tek düzenli kuvvetti ve burada Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri ile İttihat ve Terakki mensubu subay ve komutanlar hala hem etkili ve hem de görev başındaydı. Bu arada şunu kaydetmek gerek, Şark Ordusu'nu yalnızca Sarıkamış felaketi ile tanıtmak hem bilim dışı ve hem de büyük haksızlıktır; Şark Ordusu, Büyük Savaş'ta çok büyük başarılar sağlamış ve Mütareke şartlarının emrettiği, silahları müstevlilere teslim etmeyi reddederek direnişçilere aktarmıştır. (Mustafa Kemal'in hem teşkilatı Mahsusa'cı Çerkez Ethem'i, hem İzmir suikastının planlayıcıları Selanik Sabataistleri ittihat döküntülerini bir bir saf dışı bıraktığını Yalçın Küçük'ün gözardı etmesi, önemli ve gizemli bir tarihi gerçeği, özellikle gizleme amaçlı mıdır, yoksa bir ön yargının ve saplantının yaptırdığı bir yanlışlık mıdır? A.A.)

Şark Ordusu deneyimli ve güçlü idi, Kazım Karabekir'in Kurtuluş Savaşı'nın başında çok etkin bir konumda olması, tutucu ancak seçkin bir komutan olan Kazım'ın kişiliğinden daha çok komuta ettiği kuvvetlerin niteliğinden de kaynaklanıyordu. Kazım güçlüydü ve ayrıca, muhaliflerinin çok olduğunu ve değerinin takdir edilmediğini varsaydığı Mustafa Kemal'in liderliğinin kalıcı olmadığını hep hesaplandığını da varsayabiliriz. Belki böyle bir varsayımlar paketi hemen sonraki gelişmeleri daha iyi anlamamızı kolaylaştırabilir; pek çok gelişmeyi kişisel nedenlere bağlamadan önce daha nesnel ve zorunlu mekanizmalar aramanın verimine inanmak zorundayız.

Kazım'ın bu tarihteki telgraflarında, bir olumsuzluk ve hatta tehlike olarak "enverci" kadrolardan ve "envercilik" kavramından sık sık söz ettiğini görüyoruz. Teşkilat-ı Mahsusa mensubu olduğundan en küçük bir kuşku bulunmadığına göre, direnişlerin niteliğini teşhiste güçlük çekmeyeceğini tahmin edebiliyoruz, kaygılarının bir nedenini burada arayabiliriz. Diğer yandan, Kazım'ı bir kenara koyduğumuzda, Ankara'da oluşmakta olan yeni üç paşalı güç dengesinde, İsmet'in mücadeleye katılmakta çok tereddüt ettiği ve hatta Ankara'ya bir kez gelip geri döndüğü biliniyordu. Fevzi'ye gelince, İstanbul'da Harbiye Nazırı olduğu dönemde, mücadeleye katılanların yakalanarak cezalandırılmaları için emirler çıkardığı da malumdur. Dolayısıyla güven eksikliği için objektif nedenler bulabiliyoruz.

Böyle olmakla birlikte ben bu kuşağın kişisel kaygılarını aşabilecekleri konusunda çok net düşüncelere sahibim, ciddi ve programatik ayrılıklar olmasa bunların önemli sonuçlara yol açmayacağını düşünebiliyorum. Bu nedenle kişisel olmayan dinamiklere bakmak zorunluluğuna hep inanıyorum; gerçekten de Kazım'ın bu döneme ait bir tespiti var ki bir değerlendirme ayrılığına işaret ediyordu. Şöyle söylüyordu: "Anlaşılıyor ki, maksada varmak için hükümeti halk eline vererek inhilale uğratacaklar ve orduyu milis yapacağız, diye dağıtacaklar. Badehu külliyetli para ile Enver Paşa'ya çapulculardan mürekkep bir Kızılordu teşkil ettirecekler." Kazım, ideolojik nedenlerle Sovyet Rusya ile her türlü işbirliğinden ürkmekte ve bunu, tehlikeli saymakta idi.

Mustafa Kemal ise bir koalisyonlar üstadıydı, ve gerekliliğini koruduğu sürece ittifaklarına son derece sadık olmuştur. Nitekim doğu ihtilalleri için Enver'in kendisine yazdığı mektuplara hep olumlu ve özendirici cevaplar yazıyor, ancak panislamist programın kullanılmasında temkin tavsiye ediyordu. Bunun nedeni panislamizmin genç Sovyet yönetimini rahatsız edeceğine inanmasıdır. Paşa, Sovyet ittifakı ve sağlayacağı destek olmadan Kurtuluş Mücadelesi'nin kazanılmayacağına inanıyordu. Bu noktada Kazım'dan kökten bir biçimde ve Enver'den de yol ve yordam konusunda ayrılıyordu; ayrılık programdadır ve şimdi buraya geliyoruz. Enver ülkeyi terk ederken son olarak konuştuğu ve emirlerini tebliğ ettiği Teşkilat-ı Mahsusa'nın yeni başkanı Albay Hüsameddin'e, örgütün lağvedildiğinin ilan edileceğini, ancak, asla lağvedilmeyeceğini de bildiriyordu. Bu bildirimin Kemal ve Kazım Paşalar tarafından da bilindiğinden kuşku olmamalıdır; demek, bu ocağın katkısı konusunda bir ihtilaf olduğunu düşünmüyoruz. İhtilaf yine programdadır; çok temkinli Kemal Paşa'nın Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamanın hesabını yaptığını düşünmek isabetli ve verimlidir.

Kemal Paşa'nın ölümünden kısa bir zaman sonra, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen arkasından, ilan edilen Truman Doktrini'ni "İkinci Adam" sıfatı da yakıştırılan halefi İsmet Paşanın, bir kurtuluş müjdesi olarak kabul etmesi çok düşündürücüdür. 1947 tarihli bu ilan ile Türkiye, Amerikan himayesi altına girmeyi kabul ediyordu; bu gün Avrupa Birliği'ne girmeyi de varlığını sürdürme şansı olarak görenler çoğunluktadır ve İsmet Paşa'nın oğlu Erdal İnönü de bunu bu açıklıkta formüle etme cüretini göstermektedir. Bu, varlığı sürdürmek adı altında intihar demektir ki, Avrupa Birliği, girişle birlikte egemenlik haklarından vazgeçileceğini her fırsatta duyurmaktadır. Demek, şu veya bu şekilde, geçen yüzyılın başındaki kapalı tartışma bugün açık olarak önümüzdedir. Amerika'nın mandası veya Avrupa Birliğine giriş olmaksızın varlığın sürdürülemeyeceğini savunmak önceki soruyu canlandırma anlamındadır. (Yalçın Küçük'ün, İsmet'in Amerikancılığına şaşması şaşırtıcıdır. Çünkü İsmet, zaten başından beri mandacıdır. A.A.)

Profesör Brzezinski, daha önce yayımladığı bir kitabında ise "Avrasya Balkanı" kavramını ortaya atıyor ve Balkan kavramını bir bölgede yer alan devletlerin sınırlarının veya tümüyle bu devletlerin istikrarsız olması ve bölgenin yapısının güçlü devletleri müdahaleye özendirmesi hali olarak tanımlıyordu. Çok güzel de, şimdi ben buraya, tanınmış stratejin bu çalışmasından bir harita aktarıyorum. Bu, Brzezinski'nin tanımıyla "Avrasya Balkanı" bölgesini resmediyor ve bizi iki açıdan ilgilendiriyor, biri, Türkiye artık Avrasya Balkanı içindedir ve diğeri ise buna göre Türkiye bölünmektedir. En azından, emperyalist ilgi ve çatışma alanının İç Asya'ya kaydığını görüyoruz ki, bu "Türkiye'nin stratejik önemi" savının inandırıcılığını tartışılır yapmaktadır.

Ben burada bu karanlık analizi genişletmek istemiyorum, ancak artık Batı basınında Türkiye ile ilgili çıkan en sıradan değerlendirmelerde de, Osmanlı'dan sonra haritaların çizilmediği veya Türkiye'nin sınırları içinde Türklerin yaşadığı toprakların sınırlarının net olmadığı iddialarının bir türevi olarak sık sık "işgalci" sözcüğüyle karşılaşıyoruz. Birbirinden ilgisiz olduğunu söylemek gaflettir ve bu durumu hafife almak ise gafletten de ötedir. Öyleyse ciddi biçimde Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünün tartışmaya açıldığını görmek durumundayız." Bu son tespiti oldukça doğru ve değerli olan Yalçın Küçük'ün kurtuluş çaresi olarak: "Çözüm için de önce "yenilgi tanımaz" insanlara dönüşmek zorundayız." Diyerek maceracı ve sabataycı ittihatçıların yolunu takip etmemizi öneriyorsa, acı acı gülüp geçmek gerekir. Yok eğer: Böyle zelil ve esir yaşamaktan, Avrupa ve Amerika kapısında yalvarmaktan ise, yeni bir diriliş ve direniş hareketi başlatıp, Milli bir devrim uğrunda gerekirse onurlu bir ölüm daha şereflidir" diyen inançlı ve inatçı bir tavır takınmak zorundayız" demek istiyorsa, alkışlarız ve katılırız..(A.A.)


Bu günkü Türkiye'ye, "işgalci" demek yaygınlaşıyor. Güzel, ancak biz de Türkiye'de işgalciler görüyoruz. Türkiye'de hem emperyal dinamikler hareket halindedir ve hem de Türkiye, emperyalizmin mengenesindedir. Jön Türkler'in yeni "Doğu Birliği" ile bir süreklilik kurarak bizim önerdiğimiz "Birleşik Doğu Devleti şimdi iki taraflı bir çözüm sunmaktadır; hem bize yönelik suçlamaları geçersiz yapabiliyor ve hem de bütün emperyalist diktaları karşılayacak bir güç veriyor."

Peki iyi de, niye Erbakan Hoca'nın D-8'ler girişimine sahip çıkmıyor ve saygı duyulmuyor?!...

JÖN Türklere özenen ve onları örnek gösteren BÖN Türkler, niye bu Milleti millet yapan değer ve dinamiklere hep böyle şaşı bakıyor?...







[1] Bak: Büyük Larouse. c.12. Sh: 6114


Bu yazarin diger makaleleri

YENİ BİR “VAKA-İ HAYRİYE”YE İHTİYAÇ VARDI!
Elazığ’daki ve ardından Gaziantep’teki korkunç saldırılar, artık büyük ve köklü...
Devami
2016 NELERE GEBEDİR?
Gizli Dünya Devleti'nin hükümeti bilinen ve ABD’nin dış politikasına yön...
Devami
KIBRIS TÜRKİYE'NİN TAYVANI'MI YAPILIYOR?
  Teodor Herzl İsrail'in Kıbrıs Planı Derin tarihe meraklı olanlar...
Devami
“FAİZ”İN YÜKSEĞİ VE NORMALİ NASIL BELİRLENECEKTİ?
  “Ben yüksek FAİZ’e karşıyım…” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan         “FAİZ”İN YÜKSEĞİ VE NORMALİ...
Devami
İlginç “Ay Tutulması” ve Yöneticilerimizin AKIL TUTULMASI VE HİDAYET KARARMASI
Ülkemizin geleceği, devletimizin dirlik ve düzeni ve milletimizin güvenliği kaygısıyla;...
Devami
DERİN DEVLET BADİRESİ VE ÖZEL HARP DAİRESİ
  Böyle, "Yıldız İstihbarat Teşkilatı" yanında "bir çocuk oyuncağı" mesabesinde...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 5689

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR