Get Adobe Flash player
Reklam

KÖKSÜZLER KÜÇÜLÜRKEN, ANITLAŞAN BÜYÜKLER!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

Demokratikleşme adı altında, ülkemizin ve milletimizin dejenerasyonuna alkış tutan; Küreselleşme palavrasıyla, Türkiye'nin Siyonist sultaya köle yapılmasına taşeronluğu şeref sayan; AB hayali ve hıyanetiyle, milli egemenliğimizin Brüksel'e devredilmesine "Atatürk'ün çağdaşlaşma hedefi" safsatasını yapıştırmaktan utanmayan; Yahudi havrası Hürriyetin "özükök"süz gibi havarilerine rağmen, bu aziz ve asil millet: kökünde milli öz bulunmayan gafillerin kirli gayretini ve gizli niyetini kursaklarında koymayı başaracak bir fıtrata sahiptir.  
Demokrasi mücahidi (!) Hilmi Bey, Güle güle!
 ‘AB standartlarında' bir yönetim anlayışı ortaya koyarak, 'AB yolculuğuna' önemli katkı sağlayan Hilmi Bey, görevini teslim etti.
 'Özgürlük' ve 'demokrasi' karşıtı (!) bazı millici çevreler, Hilmi Bey'i eleştirmişlerdi!..
 İktidar ile 'aşırı uyum' sergiliyor...
 'Krema çocuklarını' kayırıyor...
 'Komplolara' ses çıkarmıyor...
  Eşkıyaya karşı 'vatan mücadelesi' verenlerin cezaevine tıkılmasına göz yumuyor...
  Son iki ayda verilen 50 şehide rağmen 'şeref madalyasını' içine sindirebiliyor...
  Kendisini Genelkurmay Başkanı değil, 'OYAK Yönetim Kurulu Başkanı' zannediyor...
İddiaları dile getirilmişti.
 2002 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturan Hilmi Beyefendi, felsefi yönü değil, 'askeri yönü' ağır basan bir komutan olarak tarihe geçememişti...
 Elindeki 'kısıtlı yetkilere' rağmen, Türk devletini masabaşında 'anahtar teslim' işgalcilere peşkeş çekmek isteyen AKP iktidarına 'kök' söktürememişti...
 Avrupa Birliği'ne giriş sürecinin 'bağımsız' Türk devletinin idam fermanı olduğunu fark edememişti...
 'Annan planı' ile Kıbrıs'ı Rumlara teslim etmeye çalışanlara karşı, "Ne vermesi ulan Karen Fogg çocukları..." diye gürleyerek gönüllerde yer etmişti(!?)..
 Musul ve Kerkük'te 'tapu dairelerini' basmak isteyen çapulcu peşmergelere hadlerini bildirip, Telafer'de Türkmenlere karşı düzenlenen 'katliam operasyonlarını' anında engelleyememişti...
 Süleymaniye'de Türk askerinin başına 'çuval' geçiren Amerikan eşkıyasına gerekli dersi verememişti...
Kuzey Irak'ta çıbanbaşı olabilecek 'İsrail' yanlısı bir 'Kürt devletinin' kurulmasının önüne geçememişti...


Oysa, emperyalizme meydan okuyan Türkiye, ‘stratejik vizyonu' ve ‘kırmızı çizgileri' ile, bölgesinin ‘en güvenilir' ve ‘en saygın' bir ülkesi haline gelebilirdi...[1]

Gazetelerde Orgeneral Özkök'ün emekli turları ile ilgili haberlerini okurken, Meclis Başkanına ve Başbakan'a söylediği sözler beni irkiltti. Özkök Paşa, Arınç'a, "Siz Meclisin onurunu yücelttiniz" deyivermiş. Ne acı değil mi, Atatürk'ün okulundan mezun olup ordusunun başına geçen bir kişi bu sözleri, Meclis'ten Atatürk tablosunu kaldırmaya çalışan ve egemenliğimizin AB'ye aktarılmasını şeref sayan birilerine söylüyor. Geçmişteki bazı olayları da değerlendirince, sanki bu kişi, Atatürk'e savaş açmış gibi geldi bana ne hikmetse.

Aslında şaşırmamam gerekirdi bu sözlere. Aynı paşa Kara Kuvvetleri ambleminden Atatürk'ün resmini çıkarmak istemiş, ordunun en çok yüzünü kızartan torba olayında sakin kalmış, Atatürk'ün Osmanlı'nın yıkılmasına neden olan ordu düzeninden kurtardığı sistemi bozup yeniden Osmanlı sistemine çevirme planları yapmamış mıydı? Hem de Türkiye'nin etrafı yangın yerine döndüğü ve AB gibi şu ana kadar yaptığı hiçbir işin Türkiye yararına olmadığı anlaşılan bir oluşumun isteklerine uyarak. Bendeki de başka bir şaşkınlık işte, beklenmesi gerekenlere niye şaşırıyorsam.

Evet, bu kişinin emekliliğe kadar uzanan görev süresi ile ilgili ayrıntı ve hataları artık tarih değerlendirecek. Ancak öylesine büyük görevler vardır ki, yaptığınız ve küçük olduğunu sandığınız hataların ülkenize maliyeti korkunçtur. İşte o zamanda tarih sizi tanımlayacak en uygun tanımlamayı bulacaktır emin olun."[2]

Org. Yaşar Büyükanıt'lı yeni dönemin şifreleri...

Türk Ordusu'nda "yeni dönem" başladı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın 25. Genelkurmay Başkanı olması ile Türkiye yeni bir döneme girdi. Açık söylemek gerekirse, pek çok kişi için "3 Kasım'ın (ve dahi 28 Şubat'ın) rövanşı" alınmış oldu ve tek tek düşen kaleler yeniden zapt edilmeye başlandı!.. Bu atamada, "askeri kalenin zapt edilememesinde" bir avuç aydının ve biraz da kimi demokratik toplum kuruluşunun canla başla çalışması büyük etken oldu. Cumhurbaşkanı Sayın Sezer de bu atmosferi, yasanın verdiği yetkiyle değerlendirdi ve Büyükanıt'ın atama kararnamesini Askeri Şura öncesinde imzaladı. Ama ne yazık ki, kendilerinden büyük atılımlar beklenen birçok siyasi partinin pasif ve etkisizliğini de tarihe kaydetmek zorunlu. (Onlar şimdi, "armut piş, sandıkta ağzıma düş" diye bekliyor. Tekrar belirtelim, nafile bekleyiş!...)


Büyükanıt: "Bölünmeye Hazır Türkiye İstiyorlar"

Org. Büyükanıt, Kara Harp Okulu 2005-2006 akademik yılı açılışında, "Ulusal kimliğimizi parçalamak, bölünmeye hazır bir Türkiye'yi görmek isteyenler var" demişti.

Çok önceden "yönetim tarzının şifrelerini" veren Büyükanıt, aynı konuşmada, "Kendi ulusumuzu tabii ki seveceğiz ve daha açıkçası sevmeyenlerden de nefret edeceğiz" demişti; "Avrupa Parlamentosu'nda, terörle mücadelemizi 'saldırgan askeri operasyonlar' olarak niteleyen düşünce ve ifade şeklini esefle kınıyorum. (...) Bu tür ifadeleri, Türkiye Cumhuriyeti'ni uyandırması gereken çan sesleri olarak izlemekteyim" demişti; "Türkiye'nin ve ulusumuzun güçlü ve dinamik yapısı, ülke sevgisi, bu düşünceleri ifade edenlerin yüzüne bir şamar gibi çarpacaktır" demişti.

Can Güvenliğine Özel Dikkat

Genelkurmay Başkanlığını teslim alma töreninde yaptığı konuşma da aynı dozda sürdü.

İşte bu "ülke sevgisi" ve "duyarlılığı" nedeniyle Org. Büyükanıt'ın can güvenliği, her zamankinden daha fazla özenle korumaya alınmalıdır. Daha önce birkaç suikasttan kurtulan Büyükanıt'tan hoşlanmayanlar ve "Türkiye'yi bölme çabaları önünde engel görenler", her yolu -Allah korusun- denemeye devam edeceklerdir. Bunları yazmak bile çok rahatsız edici ama yeni bir Eşref Bitlis olayını Türk halkı kaldıramaz. (Hulki Cevizoğlu)


TSK'nın, Türkiye'nin Yeni Yol Haritası

Emekli olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, hemen hemen her hareketinden belli, "yumuşak güç" taraftarı idi. Başbakan'a yaptığı veda ziyaretinde "Türkiye'nin tek ihtiyacının demokrasi olduğunu" ve "demokratikleşme çabalarının artacağına inandığını" söyledi ve ekledi, "Demokrasiyle ülkemizin daha güçleneceği ve bölgesinde örnek bir ülke olacağına inanıyorum!" Adeta, bir "politikacının" diğer bir "politikacıya" söyleyebileceği sözler. Ama şu zamanda ve ortamda, TSK'ya komutanlık etmiş bir kişi "tek ihtiyacımızın demokrasi olduğunu" söyleyebilir mi? Politikacılık dışındaki her aklı başında insan, şu sırada aşırı liberalliğin ve yanlış uygulanan demokrasinin sancıları çekilirken, ülkenin asıl ihtiyaçlarının çok başka olduğunu değerlendirir. Kurtuluş Savaşı ve Atatürk devrimleri "demokrasi ile" yapılmadı. Birinci Türkiye Büyük Meclis'inde, muhaliflerin -hatta Büyük Taarruz arifesinde- acımasız tenkit ve saldırılarına rağmen, Mustafa Kemal'in, çelik iradesiyle ve sonunda da Türk Ordusu'nun zaferiyle mümkün oldu... Demokrasi vazgeçilmez bir idare tarzı, ama yanlış anlaşılmış ve uygulanmış bir "liberal demokrasi", ülkelere pahalıya mal olabiliyor, anarşiye hatta kaosa sebep olabiliyor. Büyükanıt Paşa'nın konuşmasında dediği gibi, bugün de "demokrasinin olanaklarını, çağdaş değerleri kullananlar, hem Atatürkçü Cumhuriyet rejimini, hem de demokrasiyi, tehdit ediyorlar." Hele yanlış kurulmuş seçim sistemlerinden, oy çokluğu ile iktidara gelenler, ülkeleri yanlış istikametlere sürükleyebiliyorlar.

İşte bunlar dikkate alındığında, ülkede ve dünyada küreselleşme bağlamında, iki yıl sonra, halef-selef olacak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'un, birbirleriyle, eş güdümlü -biri birlerini tamamlayan- "sert" mesajlarının ne kadar da gerçekçi ve yerinde olduğu görülür. TSK'nın, yeni döneminin ve yol haritasının nirengi noktası Başbuğ Paşa'nın şu sözleridir: "Küresel düşünmek ancak ulusal hareket etmek..."

Büyükanıt

Büyükanıt Paşa, "Türkiye'nin üniter, laik" rejimini, "başka bir Cumhuriyete değiştirmek isteyenlerin rüyalarının TSK var oldukça gerçekleşemeyeceğini, Cumhuriyeti değiştirmek, yıkmak isteyenlerin TSK'yı etkisiz hale getirmeye çalıştıklarını" vurguladı. "TSK'nın küçültülmeyeceğini askerlik süresinin kısaltılmayacağını" söyledi. Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Genelkurmay Başkanı'nın ve Milli Savunma Bakanı'nın huzurlarında yaptığı bu konuşmada, "Başta kendisi olmak üzere komutanlara ve orduya karşı sürdürülen yıpratma kampanyasının, zamanı geldiğinde hesabının sorulacağını" da söyledi.  (Herhalde bunlar çoktan malumdur da, hesap sorma nedense savsaklanmıştır ve umarım bu, fazla vakit geçmeden yapılır.)

Başbuğ

Başbuğ Paşa da, TC'nin ve rejiminin temel düşüncelerine karşı olanların, radikal değişiklik özleyenlerin karşılarında en büyük engel gördükleri ve "siyasete müdahale ettiği" gerekçesiyle TSK'yı etkisiz hale getirmek istediklerini... Etnik (Kürt) milliyetçilerin ana hedeflerinin ulus devleti-üniter devleti ortadan kaldırmayı ve bağımsız bir devlet kurmayı hedeflediklerini söyledi. "Kültür farklarının kültürel alanda ve bireysel düzeyde kalmasını ve ulus devlet yapısına zarar vermemesi gerektiğini" söylemekle de, "alt kimlik-üst kimlik" safsatalarına da cevap vermiş oldu. Zaten gerek Büyükanıt Paşa'nın gerekse Başbuğ Paşa'nın, ulus devlet ve üniter devlete defalarca vurgu yapmaları da "Türkiyelilik"  kavramını kabul etmediklerinin kanıtı.

Orgeneral Başbuğ, terör ve terörle mücadele konusunda, bir otorite olduğunu geçen yıl Harp Akademileri'ndeki konferansında göstermişti. Bölücülüğe karşı, PKK'ya katılımları önlemek için "psikolojik" harekâtın yetersiz olduğunu ifade etmesi, herhalde MGK'nın "iğdiş" edilmesine atıftı.[3]

TSK'da Yeni Yönetim Anlayışı

Türk Silahlı Kuvvetleri'nde yeni yönetim anlayışının dışa vurumundan hangi sonuçları çıkaracağız? Ordu, kimlik değişimine mi gidiyor, yoksa asli rotasına yeniden dönüyor ve Türk milletinin milli menfaatlerine karşı duyarlıklarını mı gösteriyor? Kısacası Lübnan'a girme kararında olan hükümet ile köşk arasında TSK nerede duruyor? İşte Türkiye'nin 30 Ağustos sürecini şekillendiren sorulardan bir kısmı bu.

Peki, son gelişmelere bakarak tüm olup bitenleri nasıl algılayacağız?

Aslında öteden beri sürüp gelen Tanzimatçı-batıcı hükümet etme anlayışı, Türkiye'de hep olagelmiş, çeşitli hükümetler, Türkiye'nin geleceğini, güçlü devletlerle iyi geçinme üzerine kurmuşlardı. Bu durum AKP hükümetiyle, hemen herkesin çok daha açık ve net olarak görüp anlayacağı şekle getirilmiştir.

AKP'nin AB yaklaşımı ile izlenen yol haritası incelendiğinde ve geliştirilen ilişkilere dikkatle bakıldığında görüleceği gibi, AKP'nin hükümet etme şekli yaranmacılığın ötesinde kendini (ülkeyi - dolayısı ile Türkiye'yi) küçük görme, yetersiz kabul etme ve bu sebeple de batının denetimine olabildiğince açık olma şeklinde yürümektedir. İşte bu kırılgan ve gerilemeci politika, Türkiye'nin temel dinamiklerini sarsacak, korunması gereken milli duruşunu yozlaştıracak boyutlara vardı.

Bunun sonucu olarak, Cumhuriyeti kuran aklın devletlerarası yaklaşımında esas aldığı emperyalizm karşıtı, batıya yaranmasız, kendine güvenen ülke politikası özlenmeğe başlandı. Böylece Türkiye'de dip dalga şeklinde gelişen milliyetçi söylem ve Türk milletinin tarihi bilinci, AKP'nin duyarsız, teslimiyetçi ve ülkenin dış denetime açık politikasına karşı etkin bir muhalefet, güçlü bir devlet otoritesi, yürekli bir ses aramağa başladı.

Ancak beklediği ölçüde böyle bir ses bulamadı.

Zamanla mevcut partilerin politik gelişmelerin meydana gelişinden çok sonraya sarkan tepkileri toplumsal bilinci, milli vicdanı zorlamağa başladı.

Tüm bu ve benzeri gelişmelerin sonrasında Millet, devletin kurumlarını ortalıkta görmek istedi.

İşte tam bu noktada, Ordunun "Türkiye Devletini kuran milli akıl, gerçek irade buradadır" anlamına gelen söylemleri, milli rotanın sapmadığının göstergesi oldu. Bu durumda yeni genelkurmay başkanının konuşmalarından, bir sapmayı değil, tam tersine kurucu iradeye uygun temel rotanın en son ayarının yapıldığını anlıyoruz. Büyükanıt dönemiyle birlikte, Ordunun duyarlıklarının hassaslaştığını, iç ve dış meselelerde etkisiz, pasif, edilgen bir kurum politikası yerine, etkin, kendisine yasalarla verilen yetkileri kullanmakta kararlı bir yönetim felsefesi gözlüyoruz.

Lübnan'a asker gönderme konusunda hükümetle ayrı düşen cumhurbaşkanının tavrı dikkate alındığında askerin, kamuoyuna deklere ettiği yeni tutumun arkasında olacağı, bu sebeple gerekirse hükümetle aynı düşünmeyeceğini sanıyoruz. Ancak burada karşımıza NATO faktörü geliyor. Türkiye'nin askeri kararların da zaman zaman NATO göz ardı edilmişse de genelde uluslar arası askeri politikalarda NATO'nun bağlayıcı olduğu bilinmektedir.

Türkiye'de yönetim erkinin başında bulunan siyasi kadroların, Amerikan-İsrail ilişkilerine bakış tarzı, ne yazık ki, Tanzimatçı geleneksel Osmanlı hükümet etme şeklinde devam ettiğinden, kurumlar da çoğu kere zorda kalabilir.

Buraya kadar yazıp söylediklerimizi şöyle sonlandırabiliriz. Türk Silahlı Kuvvetlerinde gözlenen gelişmeler, bir dönüşü., derin bir farklılaşmayı değil, devletin temelleriyle bütünleşmeyi ifade etmektedir. Dolayısı ile umut vericidir. (A. Gürsoy / Yörünge)

Türk Milleti'ne kendi mezarı kendi yöneticilerinin eliyle kazdırılmak isteniyor! Büyükanıt ve Başbuğ'un görevi, o mezarı kazdırmamaktır!

Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanlığı görevini teslim alırken, özellikle silahlı ve "silahsız terör"den ve dışarıdan finanse edilen yorumlardan bahsetmesi, ayrıca "Dünya üzerinde Türkiye'ye yeniden Sevr'i dayatacak bir güç göremiyorum" diye güven verici bir konuşma yapması, Türk Milleti'nin yüreğine su serpmiştir.[4]

Büyükanıt Paşa, İnşallah Umutları Boşa Çıkarmayacak

Orgeneral Yaşar Büyükanıt, ayak oyunları ile ‘önünü kesmek isteyen' bütün iç ve dış ihanet odaklarının heveslerini kursaklarında bırakarak, Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturdu!..

Genelkurmay Başkanlığı karargahında düzenlenen törende Hilmi Özkök Beyefendi'den görevi devrelan Büyükanıt, yaptığı anlamlı konuşmada, ‘anlayanlar için' çok önemli mesajlar verdi!..

Avrupa Birliği'nden fonlanan ‘mütareke basını' içerisindeki işbirlikçi hainlerin, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin rolü üzerine başlattıkları tartışmalara Büyükanıt Paşa, şöyle cevap verdi:

- "Bu tartışmaları iyi niyetle ve objektif kıstaslarla yapılırsa, anlayışla karşılamak, hatta bu değerlendirmelerden istifade etmek bile mümkündür. Ancak, ön yargılı, bazıları dış kaynaklı finanse edilen ve sipariş üzerine yapılan, doğru bilgileri içermeyen ve kamuoyunu yanlış yönlendirmekten başka bir amacı ve işlevi olmayan ve bilimsellikten uzak bu değerlendirmeler, üzüntü ve ibretle karşılanmaktadır. Bunu açıkça ifade etmek istiyorum."

Türkiye Cumhuriyeti'ni bölüp parçalamak isteyen emperyalistlerin, yeniden dayatmak istedikleri ‘Sevr planları', bazı işbirlikçiler tarafından ‘paranoya' olarak nitelendiriliyordu!..

Paşa, Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail tarafından hazırlanan paçavra haritalara bakarak ‘Serv hayali' gören hainlere şöyle seslendi:

- "Türkiye Cumhuriyeti'nin Sevr ile tekrar karşılaşması üzerine endişeler var. Türk Silahlı Kuvvetlerinin komutanlığını teslim almak üzere olduğum şu anda açık ve kesin olarak ifade etmek isterim ki; bazı mihraklar bu tür çabalar ve diğer bazıları da bu tür beklentiler içinde olsa bile ben milli gücümüzün tüm unsurlarını alt ederek Türkiye'yi yeniden Sevr'e mahkûm edebilecek bir gücün dünyada mevcut olduğunu veya olabileceğini düşünmüyorum. Türk milleti ve devleti güçlüdür. Emelleri ve hayalleri olanlar olabilir. Ancak biz onların bu hayallerini söndürme güç ve kararlılığına sahibiz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın."

Paşa'nın ülkenin genel durumu, bölücü terör ve Kıbrıs üzerine yaptığı tespitler de oldukça önemli:

"Türkiye bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir.  Belirsizlikler ve risklere ilave olarak, silahlı terörün dışında, silahsız iç ve dış oluşum ve girişimlerle devletin üniter yapısına hiç bu kadar saldırılmamıştır."

 "İnsan hakları, barış, özgürlük ve demokrasi gibi değerleri kendisine kalkan edinen bölücü örgütün ve destek verenlerin hevesleri kursaklarında kalacaktır. Hiçbir mihrak, mücadele azmimizi ve kararlılığımızı ortadan kaldıramayacaktır."

"Kıbrıs'ta otuz yılı aşkın süredir, Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlayan birliklerimiz, adil ve kalıcı barış sağlanmadan Ada'dan çekilmeyecektir. Bu bir devlet politikasıdır. Bu politikanın takipçisi olacağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır."

‘Kağıt üzerindeki' konuşmalar oldukça güzel!..

Şimdi, Türk milleti Paşa'dan bu konuşmaları ‘pratiğe' geçirecek icraatlar bekliyor!..

‘Değişim' genellikle olumlu etkiler yaratır!..

‘Statüko'nun yılgınlığa sevkedip, üzerlerine ‘ölü toprağı' ektiği kitlelere, ‘yeni bir ruh', ‘yeni bir güven', ‘yeni bir heyecan' verir!..

Hilmi Bey gibi bir tecrübeye rağmen, hâlâ ‘en güvenilir kurum' olma özelliğini koruyan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üst yönetiminde gerçekleşen değişiklik, ‘memleketin gidişatından' endişe duyan vatanseverler üzerinde yeni bir ümit ışığı oldu!..

Şimdi ülkesini ve milletini seven herkes, Orgeneral Büyükanıt'tan ‘borsacı' gibi değil ‘asker' gibi ‘Genelkurmay Başkanlığı' yapmasını istiyor!..



"Paşa, ülkenin ‘stratejik' meseleleri karşısında sus pus olmamalı, görev süresinin bir an önce dolması için kaçak güreşmemeli, "Ne yapalım, inisiyatif sivil iktidarda" diyerek topu taca atmamalıdır!..

Gerekirse ‘bıçak sırtında' yürümeli, ‘şahsi sorumluluk' almalı, ‘riske' girmeli, bugüne kadar edindiği ‘bilgi' ve ‘tecrübesi' ile ‘yol gösterici' olmalıdır!..

Tavrını ‘net bir şekilde' ortaya koymalıdır!.."[5]

İsrail'e 10 Bin Füze Atılırsa!
Lübnan tezkeresi öncesinde, Türkiye'ye geçen yıl 13.9 milyar dolar getiren turizmi baltalamaya yönelik terör eylemlerinin başlaması bir tesadüf olamaz. Akdeniz sahillerindeki bombalamaları besleyen güç ile Türk askerini Lübnan'a göndermek isteyen gücün aynı merkez olduğu kuvvetli bir ihtimaldir! Nitekim Amerikan ve Avrupa basını, "Aşırılık yanlısı bir Kürt militan örgüt, bombalı saldırıların ardından salı günü, 'Türkiye'nin her yerinde ölüm korkusunun yeniden hakim olacağı' tehdidinde bulundu ve turistlerin ülkeye gelmemelerini istedi" diye yayın yapıyor.

Nevzat Erkeskin'in senaryosu ise şöyle:

"1- Eylül 2006 sonu AKP'nin talebiyle Türk Ordusu Meclis kararı ile Lübnan'a gidiyor.

2- İran için BM yaptırım kararı çıkarılıyor.

3- Aralık 2006 sonuna kadar BM Barış Gücü askerleri Lübnan'a tam kadro yerleşiyor.

4- Ocak 2007'de İsrail Hizbullah'a karşı yeniden saldırı başlatıyor.

5- Lübnan'daki BM askerleri Hizbullah ve İsrail askerlerinin çatışması arasında kalıyor.

6- Lübnan'da BM askerleri Hizbullah ile çatışmaya giriyor.

7- ABD İran'ı nükleer faaliyetlerini durdurması için uyarıyor.

8- Mart 2007'de ABD Tahran'ın 300 metre üzerinde nükleer bombayı patlatıyor.

9- Bir gün sonra ABD İran'ın nükleer tesisleri üzerinde ikinci nükleer bombayı patlatıyor.

10- İran böyle bir saldırıyı beklediği ve hazırlıklı olduğu için ABD tarafından Tahran'a yapılan nükleer saldırıdan hemen sonra mobil ve sabit durumdaki uzun ve orta menzilli füzelerini İsrail'in üzerine ateşliyor.

11- Arka arkaya on bin civarında füzenin aynı anda Tel Aviv, Hayfa ve İsrail'in nükleer tesisleri üzerine gönderilmesiyle İsrail şoka giriyor ve savaşma gücünü kaybediyor.

12- Suriye, Golan tepelerine saldırı başlatarak, İsrail'in elindeki tüm topraklarını geri alıyor.

13- Türkiye'de halk ABD'nin İran'a karşı acımasızca nükleer silah kullanmasından dolayı infiale kapılıyor; milyonlarca insan AKP'nin ABD politikalarını izlemesine son vermek ve AKP iktidarını devirmek için TBMM önünde gösteri yapıyor.

14- AKP iktidarı, bu büyük kamuoyu tepkisi sonunda azlediliyor ve başta Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm hükümet üyeleri yargılanmak üzere tutuklanıyor.

15- İran, füze saldırısının arkasından hemen sonra Irak'taki ABD askerlerine karşı Irak içindeki direnişçilerle birlikte saldırı başlatıyor. ABD askerleri Irak'tan kaçmaya bile fırsat bulamadan imha ediliyor.

16- ABD'nin acımasızca nükleer silah kullanması, ABD halkını ve dünya kamuoyunu da derinden etkiliyor. ABD'de çok büyük bir tepki meydana gelerek, Bush ve bakanları tutuklanıyor ve yargılanmak için iktidardan uzaklaştırılıyor."




[1] İsrafil Kumbasar'dan Uyarlama

[2] Savaş Köksal / Yeniçağ

[3] Altemur Kılıç

[4] Arslan Bulut / Yeniçağ

[5] İsrafil Kumbasar / Yeniçağ


Bu yazarin diger makaleleri

UTANIN ARTIK, UTANIN!...
  Başörtüsüne karşı olanlar Ve sürekli bu konuyu kaşıyanlar: Ya ön yargılı...
Devami
NEYE YARAR!
  Yalan gözaçıklık, rüşvet hediye Haram, hilekârlık, faiz; rantiye Ahiret servetini yükler...
Devami
HAİNLER, HALA İÇERİDE!
  Bu davada Ne ihanetler görüldü.. Ne melanetler yaşandı. Ne münafıklar Hatıra mezarlığımıza gömüldü!.. Onlar ki,...
Devami
"İBRAHİM YOLU" MU, "ABRAHAM OYUNU" MU?
  Kur'ani ve tarihi gerçekler kesinlikle ortaya koymuştur ki: Hz....
Devami
HAMAS, FİLİSTİN HALKININ HAMİSİDİR.
  Türkiye'deki Milli Derin Devlet, Filistin halkının hamisi ve demokratik...
Devami
"BEN MÜSLÜMAN DEĞİL MİYİM?"
  Önce gazete ve TV haberlerini hatırlayalım: Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 4905

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR