Get Adobe Flash player
Reklam

Mehmet Ağar'ın Dış Güçlere Mesajı:

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

  T. ERDOĞAN HURDAYA ÇIKTI, BİRAZ DA BENİ KULLANIN!




Çok değerli, deneyimli ve Türkiye dertlisi Yeni Kuvay-i Milliye öncülerinden E.Org. Necati Özgen Paşamız 31.10.2006 Ulusal Kanaldaki Ufuk Ötesi programının konuğuydu. Çok önemli gerçekler konuşuldu.

            DYP Başkanı Mehmet Ağar'ın, ABD Büyükelçisi Ross Wilson ağzıyla "PKK'nın dağdan inip düz ovada siyaset yapması" gereğini ortaya atmaktaki amacı ve hesabı ne olabilir? Şeklindeki soruya:

 

Özgen Paşa'nın: "Önce Ağar'ın bu söylemle ne demek istediğini açıklaması beklenir. Acaba PKK'ya genel af çıkarılmasını mı arzu etmekte ve önermektedir? Maalesef PKK terörüyle mücadeleye karşı bir ilgisizlik ve isteksizlik havası özellikle verilmektedir. Ordumuzun Kuzey Irak'a girmemesi gerektiği öğütlenmektedir. 

  -Sn. Ağar; "Ben İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü yaptım.. Terörle mücadeleye katıldım. Şimdi parti başkanıyım. . Partimizin barajı aşması, Amerika'nın desteğinin sağlanması ve siyasi rant kazandırması için, fırsatı değerlendirip etkili ve yetkili kesimlere ve dünyayı yöneten merkezlere yanaşayım" hesabı mı güdülmektedir? İçerikli yanıtı, tam da yerine oturmuştu.

Taliban ve El Kaide ile mücadele bahanesiyle ve üstelik NATO desteği ile her gün yüzlerce masum insanı katleden Amerika'nın, niye Afganistan'da ve başından beri 700 bine yakın insana kıyıldığı ve her sabah sokaklardan onlarca cesedin toplandığı Irak'ta değil de, ısrarla PKK için koordinatör atayıp Türkiye'yi aldatmaya ve oyalamaya çalıştığını soran Necati Özgen Paşa'nın, özellikle 2007 yılının ülkemiz ve bölgemiz için çok önemli ve tarihi bir dönemeç olacağını vurgulaması da oldukça derin mesajlar içeriyordu.

Recep Tayip Erdoğan'ın, Cumhurbaşkanlığına soyunmasının, kendisi için de, partisi için de hayırlı ve yararlı olmayacağına ve ülkede gerginliğe yol açacağına, partisini dağılma süresine sokacağına dikkat çeken E. Org. Necati Özgen, "Sn. Başbakan da bunun farkında olmalıdır" diyerek önemli bir uyarıda bulunuyordu.

"Cumhurbaşkanlığı Mustafa Kemal'in makamıdır. Oraya, eşi türbanlı birisinin çıkması ortalığı karıştırır" anlamındaki sözleri ise, bize: medyadaki tartışmalarda Erdoğan'ın hanımının türbanı öne çıkarıldığı için; gündemi yumuşatmaya ve meseleyi açıklığa kavuşturmaya yönelik bir yaklaşım gibi geliyordu.

Yoksa, Milli şuur ve onur taşıyan, laik ve demokratik cumhuriyete sadık olan; ülke çıkarlarını ve temel insan haklarını her şeyin üstünde tutan, şahsi makam ve menfaat uğruna vatanını ve kutsallarını satmayan; değişen dünyanın şartlarını, iç ve dış düşmanlarımızı ve bu badireden çıkış yolarını bilecek ve bulacak bir dirayete sahip bulunan bir liderin: şayet hanımının veya kızının başı örtülü de olsa, O'nun köşke çıkmasında ne hukuki, ne ahlaki ne de siyasi hiçbir engel bulunmadığını elbette Necati Özgen Paşamız da biliyordu. Çünkü Atatürk'ün Eşi Latife Hanım da başını örtüyordu. Böylesi yüksek ve stratejik makamlara çıkacak şahsiyetlerin ve yakın çevresinin kafalarının dışı değil içi bizi ilgilendiriyordu. Elbette, başlarının dışı türbana ve sözde Kur'ana, ama içi Amerika'ya ve Avrupa'ya bağlı insanlar, ülkemiz için ciddi bir tehdit ve tehlike oluşturuyordu.

Şimdi tekrar asıl konuya Milliyetçi Mehmet Ağar'ın, nasıl birden ABD'ci kesilip Wilson ağzıyla konuştuğuna gelelim...

İlgili SESAR raporlarında da dikkatle ve dirayetle vurgulandığı gibi:

Kirli ve gizli güçlerin en gözde adamı: "Ordu"ya ve "Devlet"e Meydan Okuyan Ağar; Acaba Ne Yapmaya Çalışıyordu?

1)   ABD'nin PKK Koordinatörü Raltson'un temasları ile Ağar'ın çıkışı arasındaki korelasyonun (bağlantının) dikkate alınması gerekir.

2)   Wilson'un, "askerin rejim, laiklik endişeleri"ni "kakofoni" olarak nitelemesi ve Raltson'un Kuzey Irak için askeri operasyonu "en son seçenek" olarak açıklaması ile AKP ve Ağar'ın Ordu ve komutanlara cephe alan açılımlarını aynı kefeye koymak ve Ağar'ın "ABD'nin Kürt politikasının Türkiye Barzani'si veya Talabani'si" haline geldiğini söylemek hiç de abartı değildir!

3) "MİT ve Emniyet'in CIA, MOSSAD, MI6 gibi gizli servislerle Türkiye'yi konfedere devlet yapmak konusunda anlaştığı" da açıkça ifade edilebilir! (Bakınız, AKP'nin ve MİT kalemlerinin medyadaki yazıları.)

4) Ağar'ın "Kanal D'de yayınlanan Kod Adı dizisi"nden itibaren siyasi yörüngesini değiştirmek zorunda kaldığı da bilinmektedir.

5) MHP'nin de Bahçeli ile siyaset dışı kalması durumuna karşılık ABD'nin bir aparatı olarak Ümit Özdağ'ın "Türk şahinlerini temsil etmek" misyonunu yüklendiği, MHP Genel Başkanlığı'nı amaçlamaktan çok bu hedefle TV'lere ve medyaya çıkarılıp Kürt Milliyetçiliği'ni diri tutmakla görevlendirildiği de bir realite! Bahçeli Türk Milliyetçiliği'ni ve milletin dinamiklerini ölü tutacak, MHP tabanında hiçbir gücü olamayan Özdağ da Türk Milliyetçisi kisvesi altında "Kürt Milliyetçiliği'ni ve bölücülüğü"nü teşvik edecektir. Bu ortamda Sn. Ümit Özdağ'dan beklenen; AB ve ABD'ye ve İsrail'e karşı gayet net ve mert bir tavırla, milli bir duruş sergilemektir.

6) Mehmet Ağar'ı dün "Tu kaka!" eden medya mensuplarının şimdi Ağar'ın Türk Milleti ve Devleti'ni temsil eden Ordu'ya cephe almasını ve bölücülüğü meşrulaştıran çıkışını desteklemesi ise; ABD, İsrail, İngiltere ve Fransa Dörtlüsü ile NATO'nun medyayı nasıl kullandığı konularında bize açık ipuçları vermektedir.

Türkiye'yi Tehdit Eden

"Yeni Dokunulmaz"; AĞAR..!

Halkın "milliyetçi", "bölücü teröre karşı mücadele veren birisi" olarak bildiği, ama öyle olmadığı konusunda herkesi şüpheye sevk eden Ağar'ın, bugün hangi gizli güce ve zaafa dayanarak devlete, TSK'ya ve komutanlara meydan okuduğunu hepimiz merak ediyoruz!

Ağar'ın RTE ile ilişkisi; kızının cenazesinde kendisine gösterdiği ilgi ve yardımla açıklanıyor..! Bunu kabul edebilmek; "toyluk"tan, "aşırı saflık"tan başka bir şey olmasa gerek! Acaba Ağar ile RTE'yi aynı noktada buluşturan Siyonist Richard Perle olabilir mi, ABD olabilir mi? Bu soruyu sormak da hakkımız olsa gerek!

Eğer Ağar o gün oraya taziye için gelenlere RTE'ye duyduğu türden bir minnet duyuyorsa; doğrusu hepimiz Türkiye'den kaçmak için çare aramak durumunda kalabiliriz!

Bu ülkede kim askere kafa tutmuş, "asker karşıtı söylem"i siyasi argüman olarak kullanmaya kalkmışsa, ne yazık ki altından yabancı servisler çıkmıştır. Onun için Türkiye Cumhuriyeti Devleti askere yönelik tepkinin Türk Milleti'ne ve "devletin bekası"na yönelik bir tehdit olduğunu iyi bilir!

Şunu söylemek çok acıdır ki; "milli iradenin merkezi", Büyük Önder M. Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve cefakar Anadolu insanının kurmuş olduğu Meclis değildir! Bugün "milli iradenin merkezi"; TSK'dır!

Yasama ve Yürütme ise işgal altındadır!

Bugün işbaşında ABD Büyükelçisi'nin Yüksek Seçim Kurulu'na ziyareti ile iktidar olmuş bir hükümet vardır!

Eğer birgün en büyük sivil diktatörlerden biri olan Ağar başbakan olursa, evimizden alınıp öldürülmeyeceğimizi kim garanti edebilir?

Terörle mücadelede başarılı olduğunu iddia eden Ağar, acaba çok başarılı oldu ise bugünkü siyasallaşmış ve emperyalizmi arkasına almış bölücülük ve terör gökten zembille mi indi? Terörle mücadeledeki tarzı ve alanı belli olan Ağar'a "Güneydoğu Sorunu"nun çözümü teslim edilebilir mi? (Ya da "partisini dağıtan lider", Türkiye'yi toplayabilir mi?)

Ağar muhtemelen korkulan ve kaynağı belli olmayan gücünden dolayı alemi kör ve sağır zannediyor olabilir. Oysa 1994'lerden beri ekonomik, örgütsel ve siyasal bir güç olmak için çaba sarf eden birisi olduğu içeride ve dışarıda bilinmektedir.

"Ağar'ın biriktirdiği ve sahip olduğu gücün, devletin gücü olduğu"nu iddia edemeyiz; ama devletin şantaj ve tehditle elde edilmek istendiğini de görmezden gelemeyiz!

Eğer bugün Ağar'dan, RTE'den, Gül'den, Arınç'tan, Bahçeli'den ve bunların dayandığı "kaynağı belli olmayan güçler"den korkup susarsak; yarın pekala evlerimizden alınıp öldürülmek için sıramızı bekliyor olabiliriz!

"Cumhuriyet Türkiyesine El-Fatiha!" demek istemiyorsak, Türk Milleti olarak bizleri "çok tehditkar illüzyonlar"ın beklediğinin ve "karayı ak, akı kara diye pazarlamak adına ensemizde olanlar"a pabuç bırakmamamız gerektiğinin bilincinde olmak mecburiyetindeyiz!

Siyaset Tüccarları ve Devlet Adamları

Bu giriş ışığında, son olarak Mehmet Ağar'ın Güneydoğu'da yapmaya çalıştığı açılım ve Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt'a verdiği cevap üzerinden oluşan gerilimi biraz analiz edelim.

Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt'ın ve diğer komutanların "üniter devlet ve millet", "irtica tehlikesi", "rejim" ve "Laiklik" düzlemindeki beyanatlarının hedefinde kimler vardır?

Bu sorunun cevabı bağlamında bir gelişmenin altını çizelim:

Son aylarda birçok Batılı ülkenin büyükelçileri ve istihbarat servisleri; Türkiye'nin hızla İran tarzı bir devlet olmaya gittiği ve bölücülük faaliyetlerinin iyice arttığı yönünde raporlar hazırlıyor ve ülkelerine geçiyorlardı.

Yine "Ilımlı İslam Modeli" çerçevesinde Şer'i bir diktatörlük tesis etmek için bazı odakların AKP'yi kullandığına ilişkin raporlar ve analizler de diplomasi ve istihbarat kulislerinde dolaşıyordu.

Bu şer'i diktatörlük için AKP'nin ardındaki güçlerin sağlam bir fon oluşturdukları, bu fonu da ABD, İsrail ve İngiltere merkezli Neo-Con stratejist ve istihbaratçıların, bu şeytani amacı realize etmek için kullandıkları da biliniyordu.

Türkiye'de, özellikle iş dünyası ve bir takım Mason locaları bu Şer'i diktatörlüğü inşa etmede üst olarak kullanılıyordu.

Yine bu kapsamda AKP ve onun bir Büyükşehir belediye başkanı yargı ve güvenlik bürokrasisini "satın almak" için sistemli bir faaliyet yürütüyordu.

TSK'nın elindeki diğer bilgiler de durumun vahametini gösteriyordu. Türkiye hızla İslam kisveli yabancı kontrollü bir diktatörlüğe dönüştürülerek parçalanmak isteniyor, Türkler'e yönelik soykırım planları yapılıyordu. TSK bu süreci adım adım takip ediyor, yeri geldikçe uyarıyordu. Bu uyarılardan rahatsız olanlar ise TSK'yı itham ediyordu.



Acaba TSK Din Düşmanı mı? Yoksa Din simsarlarına mı Karşı?

Hepimiz biliyoruz ki Ordumuz da paşalarımız da; din düşmanı değildir. Şayet böyle olsaydı her ihtilal ve benzeri dönemde ordu dini yapıların üzerinden silindir gibi geçerdi. TSK, hep ihanet içindeki dini liderlerle kandırılan vatandaşlarımızı ayrı tutmuş ve buna göre davranmıştır. Bazı münferit vakalar olmuşsa da bunlar çok sınırlı kalmıştır.

Peki TSK "İrtica"dan Neyi Kastediyor?

Çok net bir şekilde ifade edelim ki, TSK İrtica'dan, yabancı devletlerin kontrolü altına girmiş dini oluşumları ve onların din kisveli sömürü saltanatlarını kastediyor. Yoksa %98'i Müslüman olan milleti ve dinini değil.

Yani TSK ve devlet biliyor ki bugün, birçok dini lider, tarikat ve cemaatin üst yönetimi ve onlara dayanarak siyaset yapan politikacılar; maalesef yabancı devletlere hizmet ediyor, Türk devleti ve milletine düşmanlık besliyor.

TSK'nın "İslamcı" ve "Müslüman" gibi görünen dini önderlerin ve onların oyun arkadaşı siyasi liderlerin "İslamsız bir İslami diktatörlük kurma girişiminde bulunanlara yönelik söylemi, tezgahları deşifre edilenleri hep rahatsız ediyor. Maşalar TSK'ya bu sebeple hep kin ve nefret besliyor!

Evet TSK, İslam'ın içini boşaltarak sömürgeci devletler adına İslamcılık oynayan din tüccarlarına karşıdır.

TSK, dini talepler ve özgürlükler adı altında emperyalizmin emrinde bulunanlara karşıdır ve bunların hepsine birden "İRTİCA" adını koymaktadır.

TSK'nın bu anlamda dine ve İslam'a verdiği destekten rahatsız olan işbirlikçi emperyalist maşalar, kendi münafıklarını gizlemek için TSK'yı "İslam düşmanı" gibi tanıtmaktadırlar.

İstiklal Savaşı esnasında "din adına" emperyalistlerin, İngilizlerin, Yunanlıların yanında "saf tutmuş" ve isyan çıkarmış Kuvvay-ı İnzibatiye artıklarını, TSK, açıkça "İrtica" diye nitelendirmekte haklıdır.

TSK'nın irtica dediğinde kastettiği Kuvvay-ı İnzibatiye gibi İslam'ı yabancıların hizmetine veren din düşmanlarıdır.

Şimdi Asıl Soru Şu: Ağar Niye Rahatsız Oldu?

AKP tek başına iktidar gibi görünse de; onun Meclis içinde ve dışında bir çok ortağı var:

Bu bağlamda Ağar, AKP'nin Güneydoğu politikasını doğal olarak desteklediği gibi, o politikayı kuvvetlendirecek açılımlar yaparak AKP'yi ve Türk Devleti'ni bölmek isteyenlerin eline yeni imkanlar veriyordu.

            Ağar bir türlü % 8'lerin üzerine çıkmayan oy oranı sebebi ile de sağdan soldan aynen Demirel gibi "ödünç oy" avına çıkıyordu.

Suça Teşvik Eden Annelerle Şehit Annelerini  Aynı Kefeye Nasıl Koydu?

            Bunu yaparken çocuklarını bölücülüğe teşvik eden anneleri, devleti bölmek için yola düşen anneleri ve çocuklarına kap-kaç ve hırsızlık için teşvik eden anneleri şehit anneleri ile aynı kefeye koyuyordu.

            Ağar, çok iyi bilir ki; suçlu ve suça teşvik eden kötü analar vardır ve bugün de bulunuyordu.

            Bunların kastı vardır, bunların kini ve nefreti vardır. Şimdi Ağar bu analarla şehit analarını aynı kefeye koyabiliyor ve Org. Büyükanıt'a "Biz analar arasında ayrım yapmayız" diyor.

            Sayın Ağar, bizler kasıt sahibi, hain yetiştiren ve bunu teşvik eden hainlerin analarıyla şehit anaları arasında ayrım yaparız: Adalet ve insanlık bunu gerektiriyor!..

            Sayın Ağar, DYP'nin geleneğinde TSK ve devlet düşmanlığı hep bir parça var olmuştur. Siyasi tarihe gidip DP, AP ve DYP'yi isim isim analiz edersek DYP ile Ahmet Türk'ün Partisi'nin arasında çok az fark bulabilir ve buna şaşırabiliriz.

            Sayın Ağar, Türkiye'de yanlış bir anlayış daha vardır: "Kim askere karşı diklense oyu artar" diye. Bu her zaman geçerli değildir. Hele hele şu sıralar milletin, hainle hain olmayanı ayırmayı başladığı şu sıralar bu formül oy getirmez, oy kaybettirir.

            Ağar'ın, AKP'nin koalisyon ortağı olarak başka türlü davranması mümkün değildi. Ama ileri sürdüğü argümanlar "konuştukça batıyoruz" serisine katkı yapacak nitelikte.

            TSK'nın elindeki bilgileri bilmeden askere karşı duruşu da içinde barındıran açılımlarla oy avcılığına soyunan Ağar'ın siyasi yarası ağır oldu.

Devleti Yönetecek Siyasi Lider Mevcutların İçinde Yok

Açıkça şu söylenebilir ki:

Türkiye RTE'ye, Gül'e, Ağar'a, Mumcu'ya, Baykal'a ve Bahçeli'ye teslim edilemez.

Türkiye, AKP'ye, DYP'ye, ANAP'a, CHP'ye ve MHP'ye teslim edilemez.

            Türkiye'de politikacılar tembeldir. Çalışmazlar, araştırmazlar, kafa yormazlar, Türkiye'nin sorunlarını ve çözüm yollarını bilmezler.

Mesela, Sayın Ağar'ın refah düzeni ile Rahmi Koç'unki aynıdır.

Mesela, RTE, Ağar ile aynı standartlarda yaşar. Bugün Türkiye'de en iyi hayat standardı Ağar'dadır denilebilir.
              Hem en lüks hayatı yaşayacak hem de, partinizi yönetemeyeceksiniz bir de kalkıp devlete ve TSK'ya karşı duracaksınız? Ne hakla.

Devlet Adamı!

Ülkemizde "devlet adamları" şu anda TSK'da bulunuyor Türkiye gibi jeopolitik ve jeostratejik bir merkezde bir çok olayı farklı pencerelerden değerlendiren başka bir yapı ne yazık ki ülkemizde gözükmüyor.

Bu yüzden Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt ve komutanlar sorumluluklarının bilincinde olarak devlet ve millet adına 24 saat 365 gün görev başındalar.

TSK, RTE gibi çıkar grupları adına değil, millet ve devlet adına görevinin başında,

TSK, Ağar gibi çıkar grupları adına değil, millet ve devlet adına görevinin başında,

TSK, Bahçeli gibi çilekeş ve vatansever ülkücülere rağmen çıkar grupları adına değil, millet ve devlet adına görevinin başında,

TSK, salon solcuları gibi çıkar grupları adına değil, millet ve devlet adına görevinin başında,

TSK, Mumcu gibi çıkar grupları adına değil, millet ve devlet adına görevinin başında,

Şimdi TSK'ya düşmanlıkları daha iyi anlaşılıyor. Çıkarlarını temsilen siyaset yaptığınız çıkar grupları TSK'yı karşılarında bulunca rahatsız oldular.

Yani devlet ve millet çıkarları, siyaset yapanların temsil ettiği çıkar gruplarının çıkarları ile çatışınca TSK'ya karşı cephe oluşturuluyor.

Şehit analarını, çiftçileri ve milletinden önüne geleni azarlayan, aşağılayan RTE mi devlet adamı?!

Yoksa milletinin her türlü tepkisini hoş karşılayıp milletini kucaklayan Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt mı?

Bölücülere, Türk milletine ve devlet düşmanlarına kucak açıp halkı tekmeleyen RTE mi devlet adamı yoksa ülkelerine, milletine, tarihine ve kültürüne sahip çıkan Org. Büyükanıt mı?

AKP'nin teslimiyetçiliğini sürekli destekleyen Ağar mı devlet adamı, yoksa teslimiyetçiliğe itiraz eden Org. Büyükanıt mı?

Zoru görünce meydanı AKP'ye bırakan ve onurlu milliyetçilerin yüreğini sızlatan Bahçeli mi devlet adamı yoksa en zor zamanda devlet ve milleti savunan Org. Yaşar Büyükanıt mı?

Hiç evelemeye gevelemeye gerek yok. Politikacılarımız son dönemde kendileri ve çıkarlarını temsil ettikleri gruplar adına politika yaparken; TSK, millet ve devlet adına politikacıların duyarsızlığına rağmen, bölgesel ve küresel her gelişmeyi yakinen takip edip gereğini yerine getiriyor.


Acaba Fransa niye durduk yere Türkiye'nin tepkisine hedef olmayı seçti..?

            Bu sorunun cevabı; "uluslararası ve devletler üstü güç"tür!

            "ABD'deki Neo-Con iktidarını, İngiltere, Fransa, Türkiye, İsrail, Danimarka, Belçika ve bilumum AB ve Avrupa ülkelerine yayan güç"; inanılması güç bir yenilgi aldı. Hiçbir projeleri gerçekleştirmediği gibi, ellerindeki tüm kazanımları kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar!

"Uluslararası ve devletler üstü güç"ün elinde hiç değilse Fransa ve Türkiye kalmıştı. Bu nedenle de bu iki ülkeyi kullanarak "yeni bir masa" kurmaya çabaladı.

            Söz konusu organize yapının Fransa'daki adamları ile Türkiye'deki adamları güç kaybetmeye başlamışlardı. Hiç değilse iyi durumdalarken "yeni bir oyun" kurabilirdi.

Bu, denenebilecek bir operasyondu. Operasyon başarıya ulaşırsa Fransa ve Türkiye iyi bir ikili olabilirdi. Tırmandırılan kriz ile yeni bir anlaşma yapılır ve "yepyeni bir ittifak" oluşturulabilirdi... (Ama öyle seziliyor ki, bu Siyonist senaryoda rol verilen Bush, Chrak ve Markel, bile bile ofsayda düşüp, küresel çetenin gol atmasını önlemişlerdi.)

Böylece:

a) Artık bitip tükenip Yüce Divan yolunun açıldığı RTE ve AKP'lilere "sahte kahramanlık" yapabilecekleri bir alan açılarak "yeniden tırmanışa geçmeleri" sağlanabilirdi

b) "RTE ile devlet arasında bu kriz üzerinden bir ‘iyi niyet' ve ‘dostluk' kurabilir mi?" araştırması yapılabilirdi.

c) Küresel çete: ABD, İngiltere ve Almanya'dan kırmızı kart görmüş bir RTE ve AKP Hükümeti ile Kuzey Afrika, Irak ve Kafkaslar üzerine yeni bir arayış başlatılabilirdi.

d) Batılı her ülkeye istediğinin on mislini vermiş bir RTE, böyle kritik bir dönemde "back door diplomasisi" ile Fransa'ya daha çok taviz verebilirdi.

e) Ayrıca RTE ve AKP'nin de Fransızlara dayılanarak kendilerini "iyi" hissetmelerini sağlamak diğer bir önemli bir sebepti.

f) RTE'yi kullanıp destekleyenler ve "BOP ya da BİP muhalifi gibi gözüken sahte milliyetçiler", OYAK'ın ilişkileri üzerinden TSK'yı yıpratma çabası içine girerek, RTE'yi korkutan orduyu pasifize etmeyi umut ettiler ama bu sefer muvaffak olamadılar.

Görüldüğü gibi maskesi düşen Batı'nın (yani Siyonist ve emperyalist yapının) derin paniğinin en zirvede yaşandığı yer olan "devletler üstü güç" son bir çare Türkiye-Fransa ittifakı kurmaya çalıştı ama tutturamadı! Anayasalarında laiklik maddesinin resmen yer almadığı, biri Müslüman biri Hıristiyan bu iki ülke bile küresel şebekenin kontrolünden çıktı ise, siyonizmin yıkılışı yakındı!)

Ve bu başarısız senaryo bazı önemli gerçekleri de su üstüne çıkardı...

1-    "Devletler üstü güç"ün "senaryo yazma ve oyun kurma kabiliyeti"ni kaybettiği görüldü!

2-    Batı'daki ve Türkiye'deki politikacıların "devlet adamı" kimlikleri değil de "şarlatan ve idare-i maslahatçı, kalitesiz ve düzeysiz profilleri" çarpıcı bir şekilde ortaya döküldü!

3-    Almanya, ABD ve İngiltere'nin RTE'yi artık istemediği belli oldu!

4-    "AB'nin ayrışması" gizlenemez hale geldi! AB çorabı, bitmeden söküldü.

5-    "Batı'daki enerji ve petrol rekabeti"; G-8'ler arasındaki konsensüsü bozdu!

6-    "Post-modern bir dünya savaşı" başladı! Siyonist sermaye birlikteliği çözüldü.

7-    Batı'da da Türkiye'de de "GERÇEK DEVLETLER" duruma el koyarak sürece müdahale etti! Sinsi Siyonist saldırıyı püskürttü.

8-    Batıda ve Türkiye'de politikacılar artık "yeni politika üretemediklerini" itiraf etmek durumunda kaldılar! Hem küresel patronların, hem kölesel piyonların belleri büküldü.

9-    "İsrail'in bölgede Türkiye'den başka müttefiğinin olamayacağı" görüldü!

10-  "Kürtleri kullanarak Ortadoğu'da pozisyon kazanılamayacağı" bütün devletler tarafından kabul edildi! (Ama bu oyundan vazgeçildiği anlamına gelmiyor!)"

11-  "Devlet adamlığı" ve "politikacı şarlatanlığı" birbirinden net şekilde ayrıldı! Şarlatanların ve şakşakçıların defteri dürüldü.

12-  "Devletleri dejenere ve dezenforme eden sermaye ve aydın çevreler" analiz edilerek ilişkilerin yeniden düzenlenmesi zarureti kendini iyice duyurdu.

13-  "Devletleri sömürü sermayesinin esaretinden kurtarmak" için gerekli zemin oluştu!

14-  Ve en önemlisi; "Fransa'nın Ermeni Soykırımı girişimi ile estirilen ‘yapay kriz'in, RTE'nin ve Neo-Con'ların son kalıntılarının ömrünü uzatma operasyonu olduğu" ortaya konuldu.[1]

 Yeri gelmişken Başbakanın zırhlı mercedesinde mahsur kaldığı, esrarlı hastalığı konusunda da SESAR'ın bazı sorularını tekrarlayalım:


Başbakan Sara Hastası mı?

1-      Başta Emin Şirin olmak üzere birçok AKP'li milletvekili RTE'nin sara hastası olduğunu söylüyor. (2002 Genel Seçimleri'nden önce yapılan bir mitingde, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın biten bir ilacını (epilepsi ilacı) tedarik edebilmek için telaşla, etkili bir teşkilat mensubunun eczanesine koşan korumaların yaşadığı heyecan ise bu gerçeğe ufak bir misal. Gizlilik içinde tedarik edilen ilacın epilepsi ilacı olduğunu okeyleyenler ise dönemin AKP mensupları.) İleri derecede sara hastası olan birisi nasıl "başbakanlık" yapmaktadır?!  

2-      Aracın sol camı kırılırken 8 dakikada araca toplam 32 civarında balyoz darbesi inmiştir. 32 balyoz darbesine karşı tepki vermeyecek derecede kendinden geçen Başbakan'ın şeker hastası olduğu fazlasıyla havada kalmaktadır!.

3-      Ömer Çelik'in araçta olduğu iddia edildiği halde niye ortalıkta kendisi hiç görülmedi? Hastaneye ilk gelen bakan Binali Yıldırım'dı. Yıldırım hastanedeyken Ömer Çelik orada değildi. RTE Güven Hastanesi'ne getirilirken Ömer Çelik hastaneye gidişi perdeleyen ikinci araçta mıydı?

4-      RTE'nin sadece şoförü tarafından hastaneye getirildiği bilindiğine göre, diğer korumalar nasıl atlatıldı?

5-      RTE'nin hastaneye kaldırıldığı gün çok önemli bir ihale vardı. Helikopter ihalesi! Başbakan 17 Ekim Günü bir suikast serisi ile mi karşılaşmıştır? Bir tıbbi suikast (bir klasik suikast ve bir biyolojik suikast) 24 saate sığdırılmış olabilir mi? Niye doğru ve doyurucu bir açıklama yapılmamıştır?

6-      Başbakan bu zaman diliminde korumalarını atlatıp sadece şoförü ile özel bir görüşmeye gitmiş midir? Başbakan bu özel görüşmeyi 17 Ekim Gecesi mi yapmıştır? Eğer böyle bir görüşme yapıldı ise nerede ve kimlerle yapılmıştır?

7-      Eğer Başbakan bu özel görüşme dönüşünde bir saldırıya uğradı ise Güven Hastanesi'ne geldiği araç dışında bir başka araç kullanılmış mıdır? Ve Başbakan, içinde fenalaştığı ileri sürülen araca ne zaman taşınmıştır?

8-      Başbakan'ın iş yükünü hafifletmek ne anlama gelmektedir? "Hükümet ve parti çalışmalarına zaten minimum zaman ayıran ve aslında Ecevit kadar bile makamında bulunmayan RTE'nin iş yükünü hafifletmek" acaba AKP'de bir "iç darbe" olarak mı algılanmalıdır?

9- AKP'nin bölünme ihtimali ABD'de en üst düzeyde konuşulurken, Ağar'ın çıkışı "AKP'nin içine yönelik bir kamuflaj ve rahatlatma hamlesi" olarak mı hazırlanmıştır?

Bu arada:

Bush'un Erdoğan'a randevusunun sebebi de ortaya çıktı:

AKP, ABD savaş sektörüne 10 milyar dolarlık katkı sağlıyor. Türkçesi rüşvet veriyor!

Türkiye'de Cumhuriyet tarihinin en büyük savunma programı olduğu belirtilen bir proje, terör örgütü PKK'ya yaptığı yardımlarla halkımızın tepkisini çeken ABD'den alınacak uçaklarla hayata geçirilecek. 10 milyar doları bulan ve 15 yıl süreyi kapsayan savaş uçağı alımı Amerika Birleşik Devletleri'nden gerçekleştirilecek. Yaklaşık 100 uçağı kapsayan alım projesi ile Türkiye, yeni nesil F-35 savaş uçağı sahibi olacak" deniliyor.

İlk uçağın ancak 2014 yılında teslim edilebileceği söyleniyor.

Başbakan Tayip Erdoğan'a Bush'un geçen ay içerisinde neden randevu verdiği de bu projeyle birlikte ortaya çıkmış oldu. Sözde stratejik müttefikimiz olan ABD Kuzey Irak'ta PKK terörüne karşı parmağını bile kıpırdatmaz iken Türkiye, ABD'den 10 milyar dolarlık yeni nesil savaş uçağı alım projesi dikkat çekiyor. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün projede ABD önderliğinde geliştirilmekte olan F-35 Joun Strike Fighter Müşterek Av-Bombardıman Uçağı, pilotlar tarafından kullanılan savaş uçağı kategorisinin son örneği olacak. Önümüzdeki yılların ilgi gören projesi ise pilotsuz savaş uçakları gösteriliyor.

Bu arada, Avrupa Birliği'nin ortak projesi olan Eurofighter şirketi de Türkiye'ye uçak satmak istiyor. Özellikle son aylarda sözde Ermeni soykırımı yasa tasarılarını parlamentolarından geçiren Avrupa'dan uçak alınması ihtimali yüksek gözüküyor. Söz konusu alım ile ilgili olarak kararın gelecek hafta kesinleşeceği bildiriliyor.[2]

Tayip Erdoğan Mason mu?

Türkiye; Tayyip Erdoğan'la ilgili yeni bir tartışmaya hazırlanıyor...

Çevresindeki ilişkiler ağı ile sürekli gündemde olan ve 28 Şubat sürecinde, "İslam" imgesi üzerinden mazlumlaştırılarak, liderleştirilen Tayyip Erdoğan'ın bu güne kadar Yahudi çevrelerle sergilediği yakın ilişki bir çok spekülasyona neden oldu.

28 Şubat sürecinin kahramanlarından Çevik Bir'in; ABD'nin en güçlü siyonist Yahudi lobilerinden JINSA'dan aldığı "cesaret" madalyası bir süre sonra Tayyip Erdoğan'ın da boynuna takıldı.

Türk Milleti'nin farklı cephelerde olduğunu zannettiği "İslamcı" tarikatlarla, "Yahudi" ve "Hıristiyan" tarikatlarının arasındaki grift ilişkiler ağı gözönüne serildikçe, kamuoyu için kurulan sahnenin perde arkası da netleşmeye başlıyor.

Ergun Poyraz'ın "Tarikat, Siyaset, Ticaret ve Cinayet (Masonlarla Elele)" kitabı; kamuoyundaki bir çok ismin yüzündeki maskeyi indiriyor ve Türkiye'deki tarikatlarla Masonlar arasındaki ilişkiler ağını çok daha somut ve güncel belgelerle gözönüne seriyor.

Kasımpaşalının referansı ise Alaton'du. Bunların isimlerini ve masonların Yunanistan dahil bir çok topraklarımızın elimizden gitmesine nasıl sebep olduklarını, bu kitabın ardından çıkacak olan kitaba bırakıp, tarikatlara devam edelim...

Konu ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz Tayyip Erdoğan'a yakın çevreler; Tayyip Erdoğan'ın Üzeyir Garih ve İshak Alaton'la yakınlığının bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini ve Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanı olmadan önce, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar'a İshak Alaton'un da üye olduğu locadan tekrisinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılması gerektiğini belirttiler.

Kitabında;

Ülker Grubu ile masonların; Atatürkçü ve Milliyetçi geçinen bazı emekli paşaların Fetullahçı şirketler ve Koç Grubu ile bağlantılarına; son zamanlarda enerji politikaları veya terör uzmanı diye lanse edilen isimlerin hangi localara kayıtlı olduklarına; bir Emniyet Genel Müdür Yardımcısı'nın, Hablemitoğlu'nun Köstebek kitabının basılmasını önlemek için görevlendirdiği mülkiye başmüfettişinin Ankara'da hangi locaya üye olduğuna; Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyaretlerinde özellikle görüştüğü şeyh Muhammed Kabbani'nin kayınpederi Kıbrıs'taki şeyh Nazım Kıbrisi'nin İngiliz istihbaratına hizmet eden faaliyetlerine; Kürt Said'in mason seleflerine; Fetullah Gülen'in zamanında hakkında çıkarılan arama kararlarının göstermelik olduğuna ve kendisinin kontrgerillayla bağlantısına dair somut anektodlara; Kürtlere azınlık hakkı isteyen kitaplara imza atan Jack Kamhi'ye; Yönetiminde masonların ağırlıkta olduğu Türk Kalp Vakfı; Ülker'in "kolesterol düşüren ürünleri" ve Maliye Bakanı Unakıtan'ın kolesterol düşürücü ilaçların ödemelerini durdurması arasındaki ilintiye; Mütevelli heyetinde Mason ve şeriatçı isimlerin harmanlandığı ve amacını, "Türkiye'nin ve Türk Ulusu'nun ve Anadolu uygarlığının sanat ve kültür varlıklarını ve mimari mirasını korumak" olarak belirten TAÇ Vakfı'na kadar bir çok önemli konuya dikkat çeken Ergün Poyraz'ın Tayyip Erdoğan'ın masonluğuna dair iddiası aşağıdaki veriler ışığında daha bir anlam kazanıyor.

Mason Haberal'ın Konya'daki hastanesinin açılışını yapmak için bizzat gittiği Konya'da; Türkiye'nin en üst düzey masonlarından İhsan Doğramacı'nın referansını kullanarak "Haberal'a sahip çıkacağım, o bize İhsan Doğramacının emaneti" şeklinde konuşan bir Erdoğan....

Yakın çevresi tarafından da doğrulanan, belediye başkanlığı öncesinde Üzeyir Garih-İshak Alaton ekseninde derinleşen ilişkiler...

Ve Ergün Poyraz'ın kitabında da yer verdiği üzere; Star'da Faruk Mangırcı'nın 18 Ekim 2005 tarihinde köşesine yansıyan ve Tayyip Erdoğan'ın AKP Genel İdare Kurulu'nda söylediği iddia edilen aşağıdaki sözlerin yalanlanmaması...

"Tüm dünyadaki Yahudi lobilerinin ve Masonların desteğini aldık. Türkiye'de her istediğimizi yapabiliriz. Ordu da masonların kontrolünde. Tüm paşalar mason ya da masonların kontrolünde. İsrail'le stratejik işbirliği yapıldığı için paşaları İsrail bağlantılarımız ile bağladık. Masonlar, Mason localarının kapatılmasının hesabını Kemalizmi, Atatürkçülüğü, Atatürk'ü Türkiye'den silerek intikamlarını Atatürk'ten alacaklar. İshak Alaton bana bu konuda teminat verdi."

Bütün bunlar Tayyip Erdoğan'ın Türk Milleti'nden sakladığı tek şeyin hastalığı olmadığı yolundaki şüpheleri arttırıyor.

"İslam" üzerinden oy toplayıp, iktidar olan; "Türban" sorununu çözemediği halde ülkedeki kiliselerin, yabancı vakıfların ve yabancı sermayenin her türlü mülkiyet sorununu çözen Başbakan'ın; siyasi misyonu siyonizm; ezoterik öğretisi Yahudi Kabala olan ve aynı anda hem Mustafa Kemal'i, hem de İslam'ı hedef tahtasına yerleştirmek gibi tarihi ve stratejik bir hata yapan bu tarikatın mensubu olup olmadığını bilmek her Türk Vatandaşı'nın hakkıdır.

Kamuoyunu şeffaf olduklarına inandırmaya çalışan Masonların ve şeffaflıktan, demokrasiden yana olduğunu iddia eden Tayyip Erdoğan'ın bu iddialara vereceği yanıtı merakla bekleyeceğiz.[3]






[1] Sesar

[2] (01.11.2006 / Milli Gazete)

[3] http://www.acikistihbarat.com/ / 06.11.2006

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

IŞİD BELASI VE PERDE ARKASI
“Terör eylemlerinin meşruiyeti ilk defa Filistin meselesinde ortaya çıktı. İsrail...
Devami
İSRAİL KRİZLERİ VE İSMAİL KERİZLERİ!
  Gizli Yahudi Kerry’nin Erdoğan ve Davutoğlu görüşmelerinin içeriği ortaya çıkıyordu....
Devami
SN. ERDOĞAN, SİVİL ENVER PAŞA OLMASINDI!?
Son zamanlarda kuru-sıkı İslamcılar arasında Sn. Erdoğan’la Abdülhamit Han’ı kıyaslayanlar...
Devami
Levon Panos Dabagyan!ı DİNLEYELİM, DÜŞÜNELİM
Bütün kutsi kitapların özü ve özeti ve tüm ulvi hakikatlerin...
Devami
İSRAİL'İN OLMERT'İ AKP'NİN NAMERTİ
  Türkiye'nin geçen ay önemli bir konuğu vardı. İsrail Başbakanı...
Devami
KÜRT SORUNU, TÜRKİYE’NİN SONUDUR!
KÜRT SORUNU, TÜRKİYE’NİN SONUDUR!   Emekli ABD’li General Paul D. Eaton 2003-2004...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 5401

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR