Get Adobe Flash player
Reklam

RÜYET VE TECELLİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfMükemmel 

 

İslami kaynaklarda Miraç şöyle anlatılır: Bir gece, Cebrail geldi, Cenab-ı Nebi'yi Burak adı verilen bir hayvana bindirdi, onu Kudüs'deki Mescid-i Aksa'ya iletti sonra göklere yükseldi. Sidretü'l-Münteha'ya kadar Cibril'in refakatiyle gitti, Burak ve Cibril orada kaldı, kendisi aşk Refrefine binerek Huzur-ı İzzet'e erişti. Allah'ın cemalini müşahede etti ve yüce kelamını işitti. Ve yine o gece geri döndü.

 

İşte zahiri şekliyle mi'rac olayı bundan ibarettir. Bununla beraber Peygamberimizin ashabının hepsi, mi'racın cismani ve maddi olduğuna kail değillerdir. Hz. Aişe ile beraber bazı ashab, mi'racın keyfiyetinin manevi bir şey olduğuna kaildir. Ehli Sünnetin genel kanaatı: Peygamber Efendimizin miracının bedeni ve ruhi, birlikte gerçekleştirdiği şeklindedir.
Her şeyden önce, mi'racın keyfiyetindeki temsil ve teşbihler ile manaya ait hakikatleri birbirinden ayırmak lazımdır ki, bu da ancak bir tahlil ile mümkün görülmektedir.


Mi'raç konusunda üç unsur vardır: Nebi'nin zatı, Burak ve Cibril. Burak, sür'at ve letafet manalarının remz ve teşbihi olmak itibariyle "ruhaniyet"ten ibaret kalır. Cenab-ı Nebi, "Kendi ruhaniyetine binmiş olarak uruc etti, (yükseldi) manası münasiptir.

Cibril: Allah'ın kuvveti, Allah'ın kudreti, başı ve sonucu kavrayan aklın bütün mertebelerini toplayıcı olmak manasında bir "melekiyet" olup görünme seması hakikat-i Muhammediyenin gönül arşının çerçevesi ise de sayısız şekillere benzeyerek çeşitli suretlere bürünebilir.

Şu halde hakikat lisanıyle Hz. Nebi'nin mi'racı şu şekilde ifade edilebilir: "Sonucu kavrayan külli aklın delaletiyle ruhaniyet burakına bindi, cismaniyetinden ve dünyaya ait bağlardan tecerrüt ederek maneviyat göklerine, vücut tabakalarına yükseldi. Makulat aleminin sınırı olan sidretü'I-münteha'ya kadar Cibril ve burak ile seyretti."

Refref ise; tam aşk suretiyle görünür hale gelen mücerret his, yani sır denilen halettir. Bu halete vuslat erbabı, akıl adını vermiyor. Zira bu makamda ilim ve malum (bilmek ile bilinen) ayrı değildir ki, akıl ve makûlun (akıl ile aklın kavradığı şeyin) birbirinden ayrılması mümkün olsun. Sır haletinin, mutlak fenadan farkı ise, tecrid edilmiş incizab hissinin muayyen olmayan bir surette hissedilmiş olmasından ötürüdür. Bu, ulvi hicapların en incesi olup onun da yakılmasıyle "Hû bilâ Hû" ve mutlak fena denilen bilinmesi ve hissedilmesi kabil olmayan halet kalır. İşte mi'raç denilen yüce hikmete bu görüş noktasından bakıldığı vakit, Hz. Aişe ve bazı ashabın ne derece haklı olduğuna ve mi'racın ruhani bir keyfiyet bulunduğuna kanaat getirilir.

Bununla beraber cismani olduğunu ve şu kadar ki, müşahedenin mana gözü ile vukua geldiğini söyleyen bir çoğunluk var ki, bu da mi'racı kısmen cismani ve kısmen ruhani kabul etmek demektir.

Cisim denilen şeyin, gölge ve görüntüden ibaret, bir tecelli ve tezahür olduğu şeklindeki şeriat ve hakikatte makbul olan mana göz önüne alınırsa, mi'racın hakikati kesinleşir.



Mi'raç keyfiyetinin "cismani" olduğuna kail bulunan seleflerin iyi niyet ve güzel imanından şüphe edilemez, fakat bu fikrin Kur'an'ın ruhuna ve İslam'ın hakikatina uygun biçimde izahı gerekir. Meğer ki, bu fikir, vahdet-i vücutla, Ahadiyyet-Vahidiyyet karşılıklı eşitliği ve tevilli misali ile tevil edilmiş olsun.

Yukarıda naklettiğimiz safiyâne şekilde bir cismani mi'raç fikri, gerek tenzih fikri ve gerek tevhid fikri bakış açılarına aykırı değildir. Öyle bir fikrin zaruri neticesi müşebbihe ve müşahhasa mezhebi ile alelâde bir "insana tapıcılık noktasına varır" endişesi yersizdir.

Dinimize hizmet eden selefleri (geçmiş din alimlerimizi) hürmetle yad ederiz. Ancak yüce Dinimize ve Peygamberimize karşı sorumluluklarımızın da bilincindeyiz. Daha fazla açıklamaya girişmeden önce, gerek şühud ve hikmet erbabından olsun, gerek kelam ve mantık erbabından olsun, müdekkiklerin hepsinin yanında sözü makbul olan İmam-ı Gazali'nin "Hakiki Maznun" kitabından şu tespitleri birlikte okuyalım:

"Fasıl: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şu sözlerinin manası nedir:

 "Beni rüyada gören kimse, gerçekten beni görmüş olur. Çünkü şeytan benim suretime giremez."

Denilmiştir ki: Bu söze şundan başka verilecek bir mana yoktur:

O kimsenin gördüğü şey, gerçekte Resulullah'ın nasıl olduğunun bilinmesinde bir vasıta olmaktan ibarettir. Çünkü nübüvvet cevheri, Resulullah Efendimiz'in vefatından sonra mukaddes ruhtan ibarettir ve renkten, şekilden ve suretten münezzehtir.

Ne var ki, Resulullah Efendimiz'in ümmetince bilinip tanınması, renk, şekil ve surete sahip gerçek bir misal vasıtasıyle olacaktır. Böyle olduğu da doğrudur. İsterse nübüvvet cevheri bunlardan münezzeh bulunsun.
İşte Allah'ın zatı da böyledir. O da şekilden ve suretten münezzehtir. Ne var ki, kul, O'nu nurani hisle kavranabilir bir misal vasıtasıyle veya ondan başka çok güzel bir suretle görmektedir. Bu gördüğü de şekli, rengi ve sureti olmayan mânevi hakiki cemâl'in bir misalidir. Böylece görülen gerçek bir misal olduğu gibi görülenin tanınmasına da bir vesiledir. Gören kimse, "Ben rüyamda Allah'ı gördüm," dese bunun mânası "Ben onun zatını gördüm" demek değildir. Nitekim bir kimse "Ben Nebi'yi gördüm" dediği zaman bunun mânası "O'nun şahsını gördüm" demek değildir. Belki onun bir misalini gördüm demektir.


Burada şöyle bir şey söylenebilir:

- Nebi için bir misil (benzeri) vardır, fakat Allahu Teâlâ için bir misil yoktur.

Buna cevap olarak deriz ki:

- Bu, misil ile misal arasındaki farkı bilmemekten ileri gelir. Gerçekten misal, misilden ibaret değildir. Misil, bütün sıfatlarda eşitlikten ibarettir. Misal ise onda eşitliği gerektirmez.

Akıl bir mana olduğu için onu hakikatte mevcut olan misalinden başka bir şekilde temsil etmek mümkün olmaz. Bunun için ben, güneşi misal getireceğim. Çünkü bir hususta ikisi arasında bir münasebet vardır. Hisle kavranabilen şeyler güneşin nuru ile açılıp meydana çıkar. Akılla kavranabilen şeyler de akılla açılıp meydana çıkar. Bu kadar münasebet yeterlidir.

Misal olarak rüyada Sultan'ın (Cenabı Hakkın) temsil edilmesi güneş iledir. Vezir'in (Hz. Peygamber Aleyhisselamın) temsil edilmesi ise ay iledir. Halbuki sureti ve manasıyle ne Sultan güneşin bir benzeridir, ne de Vezir ayın bir benzeridir.

Şu var ki, Sultan her şeyi istilâ ettiği ve emri her yerde geçerli olduğu için bu benzerlik ona uygun düşmektedir. Aya gelince, o, aydınlığı vermek hususunda güneşle yer arasında bir aracı gibidir. Vezir de, adalet nurunu Sultan ile tebaa arasında yaydığından kendisi ay suretinde temsil edilmiştir. Zira nuru yaymakta ay, güneşle yer arasında bir vasıta yerindedir.



Şimdi şu anlatılacak olan da bir misal olup misil değildir. Allahu Teâlâ buyurdu ki:

 

"Allah yerin ve göklerin nurudur. O'nun nurunun meseli (benzeri) kendine mahsus yerde bulunan bir kandil gibidir. Kandil cam içindedir..."[1]

Bu durumda Allah'ın nuru ile kandil, mişkât (lamba koymaya mahsus yer), ağaç ve zeytinyağı arasında nasıl bir benzerlik olabilir?

Başka bir yerde Allah buyurdu ki:

"Gökten bir su indirdi de vadiler kendi ölçüsünde su ile dolup çağladı. Sel üste çıkan köpüğü yüklenip götürdü. Süs yahut eşya yapmak için ateşte erittikleri madenlerde de böyle bir köpük vardır. Allah, hak ile batılı böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle meseller verir."[2]

Bütün bunlar birer mesel (benzerlik) olarak anlatıldı. Kur'an'ın kadim bir sıfatı vardır. Onun bir misli (benzeri) de yoktur. Su onun için nasıl bir misil olabilir?

Nice rüyalar vardır ki, Resulullah Efendimiz Hazretlerine anlatılmış olup hepsi de yukarıda zikredilen cinstendir. Mesela süt görüldüğü zaman "İslam demektir" diye buyurmuşlar, ip görüldüğü zaman da "Kur'an demektir" diye buyurmuşlardır. Bunların örnekleri sayılamayacak kadar çoktur.

Halbuki sütle İslam arasında bir benzerlik olmadığı gibi iple Kur'an arasında bir benzerlik yoktur. Ancak şöyle bir münasebet vardır:

Kurtulmak için ipe yapışılır; süt ise zahiri hayatın gıdasıdır. İslam da batıni hayatın gıdasıdır.

Bütün bu anlatılanlar misaldir, misli değildir. Bunların da bir misli yoktur. Allahu Teâlânın dahi bir misli yoktur. Ancak misal, Allahu Teâlânın makul (akılla kavranabilir) sıfatları ile ilgili bir münasebet için caiz olur. Biz, Allahu Teâlânın eşyayı nasıl yarattığını, onları nasıl bildiğini; onu nasıl irade ettiğini (dilediğini), nasıl konuştuğunu, kendi kendine sözü nasıl meydana getirdiğini anlamak istediğimiz zaman bizim için bunun benzeri insandır. Şayet insan, bu anlatılan sıfatları kendi nefsinde görüp anlamasaydı, Allah hakkında da onları birer misal olarak bilemezdi.

Allah hakkında misal getirmek caizdir, ama misil bâtıldır. Şunun için ki: Misal bir şeyin izahıdır, misil ise o şeyin aynıdır.


Burada şöyle bir soru sorulabilir:

- Sizin burada anlattıklarınız şu manaya gelir ki: Allah rüyada görülmez. Hatta Resulullah dahi rüyada görülmez. Görülen ise O'nun bir misali olup aynı değildir. Bu takdirde Resulullah Efendimiz'in:

"Beni rüyada gören, gerçekte beni görmüş," olur sözünün manası nedir?

Bunun manası: "Sanki beni görmüş gibidir, misal aleminde benden duyduğunu da sanki gerçekten benden duymuş gibidir," demektir.

Yukarıdaki soruya cevap olarak deriz ki:

- Bu görüş yalnız "Allah'ı rüyada gördüm", diyen içindir. Yani başka şekilde değil, rüyada gördüm demeyi murad eden içindir. Yoksa onun muradı "Allah'ı gerçekte olduğu gibi zâtı itibariyle gördüm," demekse, bu caiz değildir. Zira üzerinde ittifak bulunan görüş odur ki, Allah'ın zâtı ve Resulullah'ın Hakikatı görülemez. Ancak bir rüya görüp de onu Allah'ın zâtı ve Resulullah'ın zâtı olarak itikad ederse bu caizdir.

Böyle bir şey nasıl inkâr edilir? Çünkü yüzbinlerce mümin bu tür rüyaları görmektedir. Bir kişinin kendisi görmemiş olsa bile görenlerden bir cemaat tevatür halinde anlata gelmiştir. Ancak inanılan misal doğru olabileceği gibi, yanlış da olabilir. Doğru olanın manası şudur: Allah, gören kimse ile Resulullah arasında bazı işleri bildirmek için onu bir vasıta kılar. Allah'ın kudretinde de kendi ile kulu arasında buna benzer bir vasıta yaratılır ve onunla o kimse gerçeğe ulaştırılır. Nitekim böyle şey vardır ve inkarı da mümkün değildir.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

- Nebi aleyhisselâmı görmek için cevaz verildiğine göre, bu cevaz mutlak olur, yani hiç bir kayda bağlı değildir. Halbuki Allah hakkında, böyle mutlak olarak görme cevazı var mıdır, böyle bir izin verilmiş midir?

Buna cevap olarak deriz ki:

- Evet, bu hususta mutlak manada izin gelmiştir. Çünkü Resulullah Efendimiz Hazretleri buyurmuşlardır ki: "Ben, Rabbimi en güzel surette gördüm." Burada anlatılan mana, ayrıca Allah hakkında suret isbatı manasına da gelmiştir. Nitekim mukaddes kelâmda buyrulmuştur ki: "Allah, Adem'i kendi sureti üzre yarattı." Ne var ki, burada suretten murad, zât sureti değildir. Çünkü zâtın sureti yoktur. Meğerki misal yollu bir tecelli olsun. Tıpkı Cebrail aleyhisselâm'ın Dıhyetü'l-Kelbi suretinde ve daha başka suretlerde geldiği gibi. Resulullah Efendimiz O'nu bu suretlerde defalarca görmüştür. Fakat hakiki suretinde ancak iki kere gördüğü rivayet edilmiştir.

Cibril aleyhisselâm'ın Dıhyetü'l-Kelbi suretinde görünmesi, demek değildir ki, Cibril'in zâtı Dıhyetü'l-Kelbi'nin zâtına inkılâb etmiştir. Bunun manası şudur ki, O, Resulullah Efendimiz'e o surette misal olarak gözükmüştür. Kendisine yapacağı vahyi de o surette yapmıştır. Nitekim Cibril'in bir şekilde görünmesi manasında şu ayet-i kerime vardır:

"Ona (Meryem'e) düzgün bir insan şekline girerek göründü."[3]

Bu görünme şekillerinde Cebrail'de bir istihale ve inkılâb olmamıştır. O, kendi hakikati ve sıfatı üzre kalmıştır. İnsan suretinde, sadece tecelli ve tezahür etmiştir.

Cebrail hakkında durum böyle olunca Allah hakkında da böyle olması muhal olmaz, münasiptir. İster uykuda olsun, isterse uyanık halde olsun, böylesi tecelliye mazhar olunabilir.

Bu durum, haber cihetinden bir kayda bağlı olmaksızın Allah'ı görmenin cevazını bildirir. Bu ıtlak (bir kayda bağlı olmama hâli), salih seleflerden gelmiştir. Hatta bu hususta rivayetler ve haberler de (hadisler de) nakledilmiştir.

Bu sebeplerle, Allah'ın görülmesi hakkında gelen her lafza, doğru lafız olması şartıyle, cevaz verilir. Buna bir engel yoktur, haram da değildir. Ancak dinleyeni hataya düşürmemesi de şarttır. Bu gibi sözler dillerde çok dolaşıp durduğundan Zâtın görüldüğü vehmi verilmemelidir. Faraza bir kimsenin görüşünün anlatılmasında gerçeğe aykırı bir şey anlaşılması korkusu varsa, söyleneni mutlak olarak söylemesi doğru olmaz. Onun manasını açıklaması gerekir. Nitekim "Biz Allah'ı seviyoruz. O'na müştakız," deriz. Böyle demekle ona kavuşmayı istediğimizi anlatırız.

Allah'ın zâtının görülemeyeceği manası üzerinde ittifak husule geldikten sonra değişik görüşler artık sadece lafızda kalır. Bu durumda Allah'ın zâtı görülmez. Zira görülen misaldir ve zandır. Allah hakkında bir misal olması zannını muhal zannetmek ise hatadır.
Biz, Allah'ın sıfatı hakkında misal getiriyoruz. O'nun zâtını bir misil (eş ve dengi) olmaktan da tenzih ediyoruz. Ama misalden tenzih etmiyoruz."[4]


İmam-ı Gazali'nin şu gerçek sözlerindeki ince hikmetleri sade bir dile naklederek düşüncelerimizi yürütelim. Allah'ın varlığını hakikat bakımından tahlil mümkün değildir. Ahadiyette (Allah'ın görünmez birliğinde) nisbet, mukayese ve muhakeme mümkün olamaz. Fakat manasını belirtme itibariyle tahlil mümkündür. Hatta iman ve irfan bu tahlilden başka bir şey değildir. Demek ki, şu beyanlar hep marifete müsteniden olup hakikate mütedair değil ve çünkü Allah'ın Zâtına ait hakikat idrakin kapsamı dışındadır.

Allah'ın Zâtına ait hakikat ki, her türlü görünüş ve belirtiden münezzehtir. Vasıflar ve sıfatlar bu durumda yok olmuş olup açıkça meydana çıkmış ve belirli hale gelmiş değildir. Zâtın Hakikatını ne düşünmek, ne tasavvur etmek, ne görmek, ne de marifet (tanımak) manasıyle bilmek mümkündür.

İlâhi tecelliler, taayyün-i evvel (ilk görünüş) ile başlar ki, bu, Vahidiyet halidir. Fakat ilâhi Vahidiyet, bir azamet ummanı ve İzzet deryası gibidir. Vahidiyet adını alan varlık ummanı sonsuz ve sınırsız bir tecellidir. Sonsuzun sonluya sığabileceğini iddia etmek, divaneliktir.

İlâhi Vahidiyet, olayların ve görünüşlerin toplamını ihtiva etmektedir.

Fakat sonsuz bir azamet ummanının dalgaları da sonsuz olacağından olayların ve görünüşlerin toplamını tafsilen görmek meselesi, aynıyle Vahidiyet görmek meselesidir.

Bir insan, cismaniyeti bakımından azamet ummanını görebilir mi? Bu sual ayniyle evvelki sualdir. Ruhu ve ruhaniyeti itibariyle ve batıni duygularıyle evet, görebilir. Çünkü bu durumda azamet harflerinin ummanı bir nokta-i kibriya (en büyüklük vasfını kaplayan bir nokta) dır. Bu nokta ise "Hakikat-i Muhammediyye"dir ki, her adamın hakikati demektir. Böyle bir görüş, bir tevhid zevkidir.

Bu hikmetten dolayıdır ki, böyle bir rüyeti "Kendi kendini görür" cümlesiyle ifade etmişlerdir. Böyle bir rüyet, umumiyetle kabul eyleyip malûm olan rüyete nisbetle "adem-i rüyet" demektir!



Şu halde rüyet meselesi için "tecelli ve misal" kalıyor. İmam-ı Gazali'nin ileri sürdüğü fikirler de bundan ibarettir.

"Cenab-ı Hak göklerin nurudur" dediğimiz vakit, bir misal karşısında bulunuyoruz, bir misil değil. Tenzihleri başka suretle anlamaya muktedir değiliz. Bu tenzihi fikir, ya hisle kavranabilen ve var olan şeylerden bir şeye teşbih ile yahut da akli bir temsil ve anlaşılması mümkün bir misal ile anlaşılabilir.

Bütün ilahi vasıflar ve fiilleri ancak bu misal imkanı ile hakikate en yakın bir surette biliriz. Fakat misal ile misil ve özellikle teşbih ve şebih (benzetme ve bir şeyin benzeri) arasındaki büyük farkı birbirinden ayırmamız lazımdır. Eğer böyle bir ayırmaya muktedir olamazsak, İslamiyet'ten uzaklaşmış, hatalara düşmüş oluruz.

Resulullah Efendimiz Hazretleri'nin "Reeytü rabbi fi ahseni suretin - Rabbimi en güzel surette gördüm," ve benzeri hadisleri, İmam-ı Ali'nin "Lâ a'büdü rabben lem erahu - Görmediğim bir Rabbe ibadet etmem," nüktesi, tecelli ve misal keyfiyetini beyan eder. İslam hikmetinin külli kaidelerindendir ki:

"Cenab-ı Hak, bir kuluna aynı tecelli ile iki kere tecelli etmez ve bir kula ettiği tecelli ile diğerine tecelli eylemez."[5]

Bu genel kural, Mutlak ve sonsuz olma fikirlerinin esasa ait vahdetidir ki, bütün hikmetin en yüce noktasıdır. Bütün bu hakikatleri muhakeme ölçü ve miyarına vurduğumuz takdirde anlarız ki, Nebi'nin Mi'racı: "1- Var olan şeylerin hepsini ve varlığın görünüşlerini seyredip, anlama, 2- En mükemmel misal ile tecelliye mazhar olma, 3- Aşkın taşkınlığı ile Ahadiyet deryasında yok olma" gibi üç önemli noktayı içine almaktadır.

Bu ise maddi ve cismani bir keyfiyet değil, maddilikle mâneviliği kendinde toplayan "ruhani" bir keyfiyettir. Mi'racın bu hakiki şekline ne fen bakımından ve ne de hikmet bakımından herhangi bir türlü itiraz ileri sürülmesi mümkün değildir. İnsanların avâm kısmı, mi'racı anlayabilmek için bu uzun tahlillere vâkıf ve muktedir olamaz. Fakat onlara mi'racın ruhani bir keyfiyet olduğunu söylemek yeterlidir.

Mi'racın cismaniyete ait olduğunu kabule meylettiren sebeplere gelince: Bu husustaki sebepler pek çok olmakla beraber en mühimleri teşbihe ait şeylerin ve teşbih fikrinin galebesi, alem ve maddi görünüşler hakkındaki bilgilerin eksikliğidir. Fakat ashabın en kâmilleri ve âriflerin hepsi mi'racın hakikatini hakkıyle bilmişler, anlamışlar ve hatta seyr-i sülük (tasavvuf mesleklerinden birine girmek suretiyle ruhen gelişerek mânevi erginlik kazanma) hasebiyle her birisi tecellisi derecesinde müşahede etmişlerdir.






[1] Nur: 35

[2] Ra'd: 17

[3] Meryem: 17

[4] İmam-ı Gazali Hazretlerinin Maznun isimli eserinden Müellif tarafından aynen iktibas edilen bu parça, eserin sadeleştirilmesi sırasında Arapçadan tercüme edilerek ve metinde geçen ayet ve hadislerin Türkçe mealleriyle gerekli yerlerde parantez içinde kısa açıklamalar da eklenerek buraya alınmıştır.

[5] Bu kaidenin diğer bir ifadesi, "Allah, bir anda iki tecellide ve iki anda bir tecellide bulunmaz" şeklindedir ki, her iki ifadenin manasının esası birdir ve bunun mesnedi: "O, her an başka bir görünüştedir," mealindeki ayet-i kerimedir.

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

"OY" EMANETTİR, OYUNA GELME!
  Önümüzdeki seçimler tarihi bir dönemeçtir. Çünkü insanlar seçimlerde, partileri...
Devami
YAHUDİ GÖZÜYLE VE SÖZÜYLE; ERBAKAN
Elazığlı bir dostumuzun eline geçen ve zahmet edip gönderilen KALEM...
Devami
AKP'DEN TÖVBE!
  Elimle oy verip, oyuna geldim Ben Milli Görüşçü, sandım...
Devami
RAHMETLİ ERBAKAN’I ÖNLEMEK İÇİN DİĞER İSLAMCI HAREKETLERİN DESTEKLENMESİ
  Yıllardır dile getirdiğimiz ve dikkat çektiğimiz bir gerçek var: Kendi sinsi...
Devami
TESETTÜR KAVRAMI; İNKÂRI VE İSTİSMARI!
“Tesettür” ve “Başörtüsü”; ikisi de Kur'an kaynaklı olmakla beraber, yanlışlıkla...
Devami
Fetullahcılar ve Parti İçi Fırsatçılar: “ERBAKAN DÖNEMİ KAPANDI” Diye mi Seviniyorlar!
Zaman Gazetesinden Mustafa Ünal, Siyonist Yahudilerin ve ABD lobilerinin sevincini...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 5264

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR