Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4788
mod_vvisit_counterDün8605
mod_vvisit_counterBu Hafta65737
mod_vvisit_counterGeçen hafta77717
mod_vvisit_counterBu Ay87085
mod_vvisit_counterGeçen Ay254358
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15982074

IP'niz: 54.236.59.154
Bugün: 07 Ağu 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11887205

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

RECEP BEY’İN CNN’DEKİ TAVRI VE TÜRKİYE’NİN SON FIRSATI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Recep T. Erdoğan CNN’e konuşurken sarf ettiği: “ABD kendisinden beklenen girişimi göstermiyor.. Belki Başkanlık seçimleri nedeniyle bunu erteliyor.. Ama Esed rejimine karşı olduğunu açıklaması bize yetiyor. Suriye yönetiminin elindeki kimyasal ve kitle imha silahları, sadece Türkiye için değil, bütün bölgemiz için büyük bir tehdit oluşturuyor” sözleri tam bir hizmetçilik ve teslimiyetçilik yansıtıyordu. Ve niye saklayayım bunları dinlerken iğrendiğimden vallahi kusmam geliyordu.

Recep Bey sanki bu sözlerle ve mahcup boyun bükmelerle, ABD’ye:

“Sen üzülme, Suriye batağına biz gömülürüz… Kutsal Amerika’nın çıkarları uğruna seve seve ölürüz” mesajları veriyordu. Kahramanlık bu ise, acaba korkaklık ve kuklalık ne oluyordu? Milli ve cesaretli tavır bu ise, acaba kölelik ve ürkeklik nasıl izah ediliyordu? Fark ettiniz değil mi, Amerika’dan görevli gönderilen CNN’nin bayan sunucusunun karşısında bütün o horozlanmaları, kokozlanmaları gitmiş, süt dökmüş kedi gibi nasıl da edepli, nasıl da hürmetli ve nasıl da dikkatli bir tavır takınıyordu. (5 Eylül 2012)

Bu fotoğraf bize:

“Kim hidayet (hakikat ve istikamet), kendisine apaçık belli olduktan sonra (nefsi heves ve hedeflerle) Elçiye muhalefet ederse ve müminlerinkinden başka bir yola tabi olup (giderse), onu (dünyada) döndüğü şeyde ve yerde terk edip bırakırız, (hidayetini karartıp) yöneldiği ile kaynaştırırız; (ahrette ise) cehenneme sokarız. O, ne kötü bir barınak ve yataktır!”[1]

Ayetini ve Hak Dava’ya hıyanet edenlerin acı akıbetini hatırlatıyordu.

Afyonkarahisar’daki şaibeli ve şüpheli cephanelik patlamasında tam 25 tane aslanımız daha şehit olmuşken, özellikle Suriye’de PKK’nın alan kazanmasından sonra Türkiye’de de arkası kesilmeyen (ve artık tam “savaş” amacıyla sürdürdükleri) terör saldırıları bu denli azmışken Recep Başbakan hala: “Bunlar terörden nemalanıyor”, “Bunlar teröre taşeronluk yapıyor” diye muhalefete ve medyaya cesaretle saldırırken; CNN’nin bayan sunucusu karşısında kuzu kesilmesi gerçek ayarını da ortaya koyuyordu.

Oysa Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk, Bakan Veysel Eroğlu’nun Afyonkarahisar patlaması “kazadır” açıklamasını eleştirerek “Mühimmatın dayanıklı sandıklarda taşındığını, bir düşmeyle el bombalarında patlama olamayacağını, akşam saatinde yorgun insanların mühimmat sayımı yapamayacağını ve ayrıca 25 ilgisiz ve bilgisiz askerin bir arada bulunamayacağını” açıklıyordu.

Sonuç olarak: “PKK yapmadı diyemeyiz, aynen ‘kazadır’ diyemeyeceğimiz gibi” tespitinde bulunuyordu.

Ve zaten teröristlerin her yaptığını onlar kadar iyi bilen sivil PKK gibi hareket eden BDP’nin Genel Başkanı da bu olayın “sıradan bir olay olmadığı, hükümetin olayı örtbas etmeye çalıştığı” açıklamasıyla bunun bir saldırı olduğunu itiraf ediyordu.

ABD’ye göre: "Türkiye, Suriye’ye NATO'yu istiyordu". Oysa NATO, Türkiye’yi batağa itiyordu!

ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, Suriye'ye askeri müdahale tartışmalarını gerçekçi bulmadığını söyleyerek "Türk komutanlar, tampon bölge uygulamasını NATO'nun üstlenmesini istiyor" diyordu. Ancak ittifakın bunun altından kalkamayacağını belirten Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey, ABD Başkanı Barack Obama'nın Suriye politikasını eleştirip “NATO'nun ABD Başkanı Obama'nın Suriye'ye müdahale tehdidini yerine getiremeyeceğini” söyleyerek bu batağa Türkiye’nin sokulması gerektiğini ima ediyordu.

Obama, İsrail'e Kudüs'ü vaat ediyordu!

ABD Başkanı seçildiği 2008 yılında, tüm dünyaya barışın ve değişim simgesi olarak pazarlanan Barack Obama'nın aradan geçen süre içinde, büyük bir yalan olduğu ortaya çıkıyordu. Obama döneminde de ABD işgal ve katliamlarına hız kesmeden devam ediyordu. ABD'de Demokrat Parti Ulusal Kurultayı'nda onaylanan parti programına, "Kudüs İsrail'in başkentidir ve öyle de kalacaktır" cümlesi yeniden konuluyordu. Eğer Obama yeniden seçilirse Kudüs'ün İsrail'in başkenti ilan edilmesine garanti veriyordu. Evet, ABD Başkan adayları İsrail'e bağlılık ve hizmette yarışıyordu! ABD'de Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimi öncesi, Obama ve Romney adeta İsrail'e bağlılıklarını göstermek için çırpınıyordu. Cumhuriyetçilerin başkan adayı Mitt Romney, “Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan edeceğini ve İsrail'i asla eleştirmeyeceğini” açıklamasının ardından, Demokrat Parti adayı Obama'da parti programına ''Kudüs İsrail'in başkentidir ve öyle de kalacaktır'' cümlesini koyduruyordu.

Sedat Laçiner'in ayarı ortaya çıkıyordu!

Sözde uluslararası ilişkiler uzmanı, Star yazarı ve ABD borazanı Sedat Laçiner’in PKK terörü üzerine Vatan gazetesine verdiği röportajı kafa karıştırıyor ve mide bulandırıyordu.

PKK’yı kullanıp kışkırtan ülke olarak İran, Irak ve Suriye’yi kahramanca sayarken, ABD, İsrail ve İngiltere’nin adını ağzına alamama korkaklığı sırıtıyordu. “İran, Suriye ve Irak’ın adını bu kadar rahatlıkla, bu kadar sorumsuzca, bu kadar pervasızca ve de defalarca dile getiren bir dış politika uzmanı, esas olan ‘birinci halka’daki ülkeleri niçin dile getiremiyordu? “Daha önemli olan birinci halkadaki ülkeleri açıklamayıp ikinci halkadaki ülkeleri bu kadar rahatça açıklamak bir aydının, bilim adamının ahlakına yakışıyor muydu? Peki, toplum bütün öfkesini bu üç ülkeye yönelttiği zaman ne olacak? İsrail’in bu bölgeye dönük çabaları perdelendiğinde biz muhtemel belalardan kurtulmuş mu olacağız? Bütün toplum olarak etrafımızdaki bu üç ülkeye büyük bir öfke duyar hale geldiğimizde Laçiner hoca ne kazanacak? Toplumdaki öfkeyi bu üç ülkenin üzerine kanalize etmek esas olan ‘birinci halkadaki’ ülkeleri dikkatlerden kaçırmak değilse nedir ki?” diye soranlar vicdanlara tercümanlık yapıyordu.

Oysa Sedat Laçiner gibi kiralık aydınların görevi İsrail’in İran’ı hedefe koyduğu bir dönemde toplumun öfkesini İran’a kaydırmak, böylece İsrail ve ABD’nin işini kolaylaştırmaktı! İran’a saldırı olacağı zaman, Türkiye’nin İran’a en azından psikolojik destek verecek takati kalmasın diye uğraşmaktaydı. Üstelik sadece Sedat Laçiner değil, toplumun dikkatini ve öfkesini komşu ülkelerin üzerine çekme ve ABD-İsrail’i gizleme konusunda kalabalık bir ekip büyük bir çaba harcamaktaydı. Hâlbuki İran ve Irak’ta da bazı kesimlerin de tam da küresel güçlerin planına uygun olarak Türkiye aleyhine bir çaba içerisinde oldukları açıktı. Son dönemde peş peşe ‘İran ajanlarının’ yakalandığı haberleri de bunun bir parçasıydı. Peki, siz Türkiye’de bugüne kadar tek bir CIA veyahut MOSSAD ajanının tutuklandığını duydunuz mu? Ve ey yandaş ve yalaka medya, bunları hiç yazdınız mı?

‘İran ajanlarına’ göz açtırmayanlar niçin tek bir tane de CIA veyahut MOSSAD ajanı tutuklayamıyordu? Yoksa bizim istihbaratımız da onlara mı bağlıydı?

Bu arada hatırlatalım, Ermeni terör örgütü ASALA, Azerbaycan’ın Macaristan Büyükelçiliğine bir mektup yazıp “PKK’yı desteklediklerini” açıklamıştı.[2] Ancak bu mektubun ABD Erivan Büyükelçisinin Ermenistan Dışişleri Bakanını ziyaretinin arkasından yollanmış olması “ABD’nin hedef saptırma ve kendini saklama” girişimi olarak okunmalıydı.

Lütfen hatırlayınız Ankara'da Avrupa Birliği Bakanı'nı ziyaret eden ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone, program sonrası Suriye ile ilgili yaptığı açıklamaları ile Türkiye ve İran'ı karşı karşıya getirmeye çalışmıştı. PKK'nın uluslar arası güçlerin taşeronu olduğu iddialarının da sıkça dile getirildiği bir dönemde “CHP'li Aygün'ün serbest bırakılması gerektiğini” söyleyen ABD büyükelçisinin bu sözlerinden sadece 3 saat sonra PKK elindeki vekili serbest bırakmıştı. Yani CIA ve MOSSAD gibi PKK’da onların hizmetkârıydı.

Türkiye günlerce CHP'li Vekil Hüseyin Aygün'ün kaçırılmasını konuşurken, öte yandan Suriye ve PKK ile ilgili gündemi de yoğun şekilde devam ediyordu. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone sahneye çıkarak hem Aygün'ün kaçırılması ve hem de Suriye ile ilgili açıklamaları ile dikkat çekiyordu.

Ricardone İran'ı düşman etmeye çalışıyordu!

Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış'ı ziyaret eden ve ziyaret sırasında ilginç ve sıra dışı açıklamalarda bulunan ABD Büyükelçisi Francis Ricardone yine sahneye çıkıyordu. Muhafazakârlığı ile bilinen gazetelerin Ankara Temsilcileri ile bir araya gelen Büyükelçi Türkiye'yi, Suriye'den sonra bu sefer de İran'a düşman etmeye çalışıyordu. Yahudi asıllı Büyükelçi, açıklamalarında İran'ın Suriye'ye silah verdiğini iddia ederek, 'İran'ın Suriye'deki olaylarda işbirliğine ilişkin raporlar var. İran'dan Suriye'ye giden silah transferine karşı biz uluslararası işbirliğini artırmaya çalışıyoruz. Suriye'ye giden transferleri azaltmaya, yavaşlatmaya uğraşıyoruz. Biliyorsunuz ki PKK Suriye rejimiyle birlikte. Esed rejimi hep PKK'yı destekledi. Esed'in PKK'yı desteklediğinden şüphemiz yok' sözleri dikkat çekiyordu. ABD'li Elçinin bu sözlerinden çıkan sonuca göre, 'PKK size düşman, Suriye rejimi de düşman, bunları destekleyen İran'da size düşman' denilerek Türkiye siyasetine ve kamuoyuna bu şekilde bir mesaj vermek isteniyordu.

Niye ABD elçiliği açıklama yapıyordu?

CHP'li Vekil Hüseyin Aygün'ün 12 Ağustos'ta kaçırılmasından sonra Türkiye kamuoyundan gelen sert mesajlar üzerine ABD'nin Ankara Büyükelçiliği’nin de konu ile ilgili bir açıklama yapması dikkat çekiyordu. Herhangi bir başka ülkenin değil de ABD Büyükelçiliği'nin "Milletvekili Hüseyin Aygün'ün teröristler tarafından kaçırılmasını kınıyoruz. Türk halkıyla beraber bu zor anda Sayın Aygün'ün ailesi ile birlikteyiz. Tüm Türk halkının, kendisinin derhal ve güvenli bir şekilde serbest bırakılması talebine katılıyoruz' şeklindeki açıklama anlamlı bulunuyordu.

Hayret, Büyükelçi konuşuyor, hemen PKK serbest bırakıyordu!

PKK'yı eleştirerek, Aygün için 'Sağ salim ve bir an önce serbest kalması için dua ediyoruz' sözlerini saat 15:00 gibi sarf ettikten 3 saat sonra saat 18.00 sularında PKK'nın Aygün'ü serbest bıraktığının duyulması ise tesadüfi olarak yorumlanıyordu! ABD'li Elçi bunlarla da sınırlı kalmayarak kamuoyunda muhafazakârlığı ile bilinen gazetelerin Ankara Temsilcileri ile sabah saatlerinde bir araya geliyor, gazetelerin temsilcilerine sıcak mesajlar vererek, İran konusundaki görüşlerini tekrarlıyordu. Yani dindar ve yandaş medyayı ABD yönlendiriyordu.

AKP-PKK müzakereleri hala sürüyordu!

Bazı gazetelerin özellikle dindar ve İslamcı kesimlerin Ankara temsilcileriyle bir araya gelen ABD Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, “Hükümet ile PKK arasındaki müzakerelerin sürdüğünü” ifade ediyordu! Ricciardone açıklamalarında AKP’nin PKK ile müzakereleri sürdürdüğünü şu sözlerle açıklıyordu: “Tam müzakereler iyi gidiyor derken ya bir kaçırma gerçekleşiyor, ya da eylem yapıyorlar. Bu müzakerelerde geri adıma yol açıyor. Ne zaman bir eylem olsa bu tür müzakereleri engellemek için yapılıyor. Böylece müzakerelerde geri gidiliyor.”

Ricciardone’nin bu sözleri ile AKP ile PKK arasındaki müzakerelerin sürdüğü ortaya çıkıyordu.

Bir gazetecinin, “Siz ABD yönetimi olarak Kürt sorununa siyasi çözüm bulunmasını, sorunun müzakere ile çözülmesini öneriyorsunuz. Ama terör örgütü şehirlere saldırıyor, adam kaçırıyor. En son bir milletvekilini kaçırdılar. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunu da yanıtlayan Ricciardone “Aygün’ün kaçırılması çok aptalca bir eylem. Ne Türk halkı ne Kürt halkına, hiç kimseye yaramayacak. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na telefon ederek, duyduğum öfkeyi ifade ettim. Meclis Başkanı’na da mektup gönderdim. Kürt sorununun ‘siyasi’ müzakereler ile çözümü en sorumlu ve umut verici yoldur. Hem hükümet hem de muhalefet partilerinin siyasi çözüm yönündeki çabalarını destekliyoruz. Kürtlerin de kendilerini birinci sınıf vatandaş hissetmeleri için siyasi çözüme ihtiyaç var” diyordu.

İmralı mı, Kandil mi muhatap alınıyordu?

Ricciardone’nin açıklaması sonrasında PKK ile görüşmelerin İmralı ile mi yoksa Kandil’le mi sürdüğü konusu tartışılmaya başlanıyordu. Konu ile yakından ilgilenen kaynaklar, “Hem İmralı hem Kandil. Daha önce de müzakereler aynı şekilde sürdürülmüştü. İmralı ve Kandil arasında bağ kurulmaz ise sıkıntı doğar. Bu nedenle iki tarafla da müzakere sürdürüldüğü görünüyor. Aracılar olduğu açık” değerlendirmesini yapıyordu.

MİT kaynakları: “Biz müzakerelerde yokuz” diyordu:

Daha önce Oslo görüşmelerindeki rolüyle gündeme gelen MİT ise, Ricciardone’nin açıklamaları konusunda sessiz kalıyordu. Konuya ilişkili bir MİT yetkilisi, “Kurumsal değil ancak kişisel kanaatimi söyleyecek olursam, bildiğim kadarıyla, bir müzakere varsa bile biz bu müzakerede yokuz. Ancak müzakere var mıdır yok mudur, bunu da bilmiyorum” diyordu. Oysa, AKP’nin sürekli reddettiği ancak Oslo görüşmeleriyle ortaya çıkan Hükümet-PKK görüşmeleri sık sık gündeme geliyordu. Oslo’da, dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve dönemin Başbakan Danışmanı Hakan Fidan, PKK yöneticilerinden KCK yürütme konseyi üyesi Mustafa Karasu, PKK’lı Sabri Ok ve Kongra-Gel Başkan Yardımcısı Zübeyir Aydar ile görüşüyor, masada koordinatör ülke (İngiltere) temsilcisi de yer alıyordu.

Erdoğan önce yalanlıyor, sonra doğruluyordu!

Oslo görüşmeleri ve müzakereleri ortaya çıkmadan önce, Başbakan Erdoğan “PKK ile masaya oturdular yönündeki eleştirileri”, 2010’daki referandum öncesinde 21 Ağustos tarihindeki Kayseri mitinginde “Bizim dört kez bunlarla bir araya oturduğumuzu söyleme şerefsizliğini yapanlar, bu alçakça iftirada bulunanlar bunun hesabını her yerde vereceklerdir” sözleriyle yalanlıyordu. Ancak Erdoğan, görüşmelerin ortaya çıkmasının ardından Hakan Fidan’a sahip çıkıyor ve 11 Nisan 2012’de Çin seyahatinden dönerken “O benim sır küpüm. İmralı’ya da gönderen benim, Oslo’ya da gönderen benim” itirafında bulunuyordu. Rahmetli Erbakan’ın deyimiyle: “Yalan bunları yalama ediyordu!”

Peki, Oslo’da neler olmuştu?

Oslo görüşmelerinde, Hakan Fidan’a ait olduğu söylenen PKK’lılara: ‘metropollere bombalar taşıyorsunuz; biliyoruz’ ifadesi dikkat çekiyordu. Buna rağmen, PKK’nın çok sayıda bombalama eylemi gerçekleştirmesi, MİT’e yönelik tepkileri artıyordu. Görüşmelerde PKK’ya bazı vaatlerde de bulunulmuştu. Bunlar arasında en dikkat çekeni, “PKK’nın rahatsız olduğu yerel yöneticilerin ve güvenlik yetkililerinin başka yerlere tayininin sağlanmasına” söz veriliyordu.

‘Türkiye Kürtleri BM gündemine taşınmalı’ diyenler ülkemizi bölmeye hazırlanıyordu

CIA: “BM’de dünya gündeminin dikkati Türkiye Kürtlerinin üzerine çevrilerek, Türk devletinin Kürt sorununa olumsuz tepkisi değişmeye mecbur bırakılacak” diyordu.

PKK’nın Şemdinli hamlesi, Foça saldırısı ve CHP milletvekili Hüseyin Aygün’ü kaçırması ne anlama geliyordu? Aslında tüm bunlara, CIA’nın kıdemli görevlilerinden Ellen Laipson’un geçen yılın sonunda hazırladığı bir rapor ışık tutuyordu. Ellen Laipson, 2012 yılında yaşanacak olaylardan hareketle hazırladığı analizinde iki önemli vurgu yapıyordu:

1- “2012 yılı Türkiye Kürtlerinin yoğun ve en kanlı kavgalarının dolu olduğu bir yıl olacak” deniyordu.

2-“ Kürtler BM gündemine taşınacak” sözü veriliyordu.

‘Türkiye Kürtlerinin eylem planı’nı ABD hazırlıyordu!

Obama’nın 2009 yılında “ABD Başkanı’nın istihbarat danışma kurulu”na, Hillary Clinton’un da 2011 yılında “Bakanlık dış politika kurulu”na dâhil ettiği kıdemli CIA analisti Ellen Laipson’un hazırladığı 7 maddelik raporun ismi: “Türkiye Kürtlerinin Eylem Planı” konuluyordu.

Raporda yer alan şu 7 madde incelendiğinde, PKK’nin ABD planına uygun olarak hamleler yaptığı hemen anlaşılıyordu:

İşte o maddeler:

“Yoğunluklu başkaldırı!” atılımları:

1- Hakkâri, Şırnak, Batman, Ağrı, Bingöl, Urfa, Diyarbakır illeri, yoğunluklu başkaldırı ve bombalamaların yapılacağı yeni başlangıç bölgeleri olacaktır.

2- BM’de dünya gündeminin dikkati Türkiye Kürtlerinin üzerine çevrilerek, Türk devletinin Kürt sorununa geleneksel tepkisi değişmeye mecbur bırakılacak. Hazırlanacak yeni anayasada, Türkiye Kürtlerinin meşru haklarının kabulü yer bulacaktır.

3- ABD ve AB devletleri, Türkiye Kürtlerinin “demokratik hak ve yerinde yönetim” taleplerinin karşılanmasında, koruyucu ve destekleyici tavır takınacaktır.

4- Türkiye dışında yaşayan Türkiye Kürtleri aktive ve organize edilmiş durumdadır. Yıllardan beri asi ve terörist olarak anılan (PKK) “Kürt gerilla güçleri” demokratik hak ve özgürlük savaşçıları olarak kabul görmeye başlayacak ve sivil siyasette görev alacaklardır.

“Kürt Bölgesini devletleştirme hazırlıkları!

5- Yaşanması beklenen gelişmeler paralelinde, Türk devletinin kullandığı “meşru savunma ve PKK’yı bastırma çabası” etkisiz kılınacaktır. Bu plan aralıksız olarak uygulanmaktadır.

6- Kuzey Irak’ta Kurulu bulunan Kürt özerk yönetiminin, 2013 yılı içerisinde devletleşmesi planlanmıştır. İstendiği takdirde Türk devleti ile birlikte yaşamak veya yaşamamak hakları meşrulaşacaktır.

7- Yaşanacak olaylarla birlikte KCK tutukluları aşama aşama serbest bırakılacaktır.

Ellen Laipson kim oluyordu?

CIA’nın kıdemli analisti olan Ellen Laipson, CFR üyesi bir Yahudi stratejisttir. 2009 yılında Obama tarafından “ABD Başkanı’nın istihbarat danışma kurulu”na, 2011’de de Hillary Clinton tarafından “Bakanlık dış politika kurulu”na dâhil edilmiştir. Kendisi Yahudi asıllı bir ailenin önde gelenidir.

Laipson oldukça kritik görevlerde bulunmuştur:

1986-1987 - ABD Dışişleri Bakanlığı’nda, siyasi planlama görevlisi olarak,

1990-1993 - CIA’nın da üstünde yer alan Ulusal İstihbarat Kurumu’nda Yakın Doğu ve Batı Asya görevlisi olarak,

1993-1995 - Ulusal Güvenlik Konseyi’nde, Yakın Doğu ve Batı Asya İşleri yöneticisi olarak,

1995-1997 - ABD’nin BM daimi temsilcisinin özel danışmanı olarak,

1997-2002 - Ulusal İstihbarat Konsey’inde başkan yardımcısı olarak görev yapmıştır. Ellen Laipson, ABD’nin “Global Trend 2015” raporunun da yazarlarındandır. Laipson’un Irak Kürtleri, Ortadoğu güvenliği, ABD-Irak ilişkiler, 21 yüzyıl çatışmaları” konulu 8 kitabı bulunmaktadır.

Atatürk’ü karalayıp Erdoğan’ı aklamak için Sabataist Mason Enver’i göklere çıkaranlara sormak lazımdı: “Genelkurmay Arşivini Kim Çalmıştı ve Türkleri Almanlara kim satmıştı?”

Osmanlı Genelkurmay'ının 1913-1918 tarihleri arasında Almanya'nın kontrolünde olduğunu ve Hans Von Seeck 5 Kasım 1918 tarihinde giderken bütün arşivi yanında götürdüğünü bilmeden tarih konuşulmazdı! Çünkü aynı Almanya, 2005 yılında "Türkler Ermeni soykırım yaptı" demekten bile sakınmamıştı. Neden hiçbir tarihçi veya yetkili çıkıp da: "Bizim komutamız Almanlardaydı, bütün arşivi de çaldılar" demeye yanaşmazdı?

O dönemi kısaca hatırlayacak olursak, ordusunda reform yapmak isteyen Mason İttihatçılar 27 Ekim 1913 tarihinde,

"General Liman von Sanders komutasındaki Alman Askeri Yardım Heyeti Hizmet Sözleşmesini, hem de Padişahın, Sadrazamın ve Meclis Başkanının haberi bile olmadan 5 yıllık bir süreyi kapsayacak şekilde imzalamıştı. Bunun üzerine, Alman-Prusya sisteminde olduğu gibi, savaşlarda asıl karar verici olan Genelkurmay örgütlenmesinin bir benzerini Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi (Enver Paşa) Almanlara bırakmıştı.

Bu amaçla, başlangıçta tümen komutanı olması planlanan "Prusya Albayı Bronsart Von Schellendorf, Genelkurmay Birinci Yarbaşkanlığı- Genelkurmay Karargâhı Kıdemli Başkanlığı görevine atanmıştı.

Ardından Osmanlı ordusunun bütün kritik noktalarını Alman subaylar komuta etmeye başlamıştı. Yapılan düzenlemeler ile Enver Paşa yetkilerini gâvurlara bırakmış ve Alman Von Schellendorf fiilen Genelkurmay Başkanı yapılmıştı. "Hatta bu tarihten sonra bazı belgelerde Von Schellendorf'tan ‘Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi' şeklinde bahsedilmeye başlanmıştı. Aynı iradeyle Genelkurmay teşkilatı yeniden değiştirildi ve Kritik Merkez Şube Müdürlüğü doğrudan Von Schellendorf'a bağlanmıştı. Anlaşılacağa üzere, 1914 yılından itibaren Osmanlı ordusundaki bütün yazışma ve planlar ve diğer tüm evraklar Almanların kontrolü altındaydı. Osmanlı Genelkurmay Başkanı Von Schellendorf, 20 Ağustos 1914 tarihinden itibaren "olası savaş durumunda açılacak cephelerle ilgili planları" hazırlayan insandı. Osmanlı’da Alman komutasına muhalif subaylar ya istifa ettirilmiş veya pasif görevlere kaydırılmıştı. I. Dünya savaşı başladığında ise "artık denetim mutlak olarak Von Schellendorf'un, dolayısıyla Alman Genelkurmayı'nın” elinde bulunmaktaydı.

İlgili yazışma ve arşiv kayıtlarına Osmanlının "en üst düzey komutanlar dâhil, hiçbir Türk subayı ulaşamıyordu. Almanlar bu uygulamayı savaşın son dönemine kadar titizlikle sürdürüyordu.

Alman Genelkurmayı’nın kontrolüne giren Osmanlı ordusuna en dikkat çekici tek tavır ve uyarı 20 Eylül 1917 tarihli raporu ile 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa'dan geliyordu.

Mustafa Kemal, Enver ve Talat Paşa'ya gönderdiği raporda Suriye-Filistin cephesindeki durumu vurgulayarak acilen,

"İçinde bulunduğumuz bataklıktan artık mecburen Almanlarla beraber kurtulmak zaruri ise de, Almanların bu zarureti fırsat bilerek ve harpten istifade ederek bizi müstemleke şekline sokmak ve memleketimizin bütün menabiini (kaynaklarını) kendi ellerine almak siyasetine ve hele ordularımızı yönetme yetkisine tamamen muarızım (karşıyım) ve rical-i devletin bu hususta hiç olmazsa Bulgarlar kadar müstakil ve kıskanç olmalarını lüzumlu sayarım..." diyor ve başta Enver bütün İttihatçıların gaflet ve hıyanetini yüzlerine vuruyordu.

Bunun üzerine Alman Genelkurmayı birlikte savaştığı daha doğrusu savaştırarak ucuz kurbanlık gibi harcadığı Osmanlı askerlerinin başına Von Schellendorf'un yerine 17 Aralık 1917 tarihinde İstanbul'a gelen Tuğgeneral Hans von Seeckt’i (22 Nisan 1866 - 27 Aralık 1936) atıyordu.

Hans von Seeck ise "5 Kasım 1918 günü sabah saatlerinde" Osmanlı Genelkurmayı’ndaki belgelere göre, 1914 yılından itibaren yapılan bütün yazışma ve evraklar ile Alman Genelkurmayı ile yapılan yazışmaların tamamını, üstelik 1 Kasım 1918 tarihinde Genelkurmay ile ilgili tüm sorumluluklarını devretmesine ve "31 Ekim 1918 gün ve 6083 sayılı tamim uyarınca bu evrakların Merkez Şubesi'nde veya Riyaset Yaverliği makamına vermesi” gerekmesine rağmen alıp Almanya’ya götürüyordu.

Peki, neden bunu yapıyordu? Bu sorunun yanıtı, bugün sözde Ermeni soykırım yalanları ile Türkiye'yi parçalamak isteyenlerin, Türkleri nasıl birbirlerine kırdırdıkları ile topraklarımızı nasıl elimizden aldıkları konusunda ortada "belge" bırakmamak için yapılıyordu. Vicdanları olmayan bazı Pakradun Ermenileri kışkırtan İttihat ve Terakkiciler, İngiliz ve Fransız kuvvetleri 19 Şubat 1915 tarihinde ikinci büyük bir taarruzla Çanakkale'yi topa tutarken, Osmanlı topraklarında, 2 Şubat 1915 yılında tehcir hareketini başlatmışlardı. Bugün, ABD gibi çok donanımlı bir ordunun Irak'ta başına gelenleri gördükten sonra: İttihatçıların hıyanetini etkisiz ve yetkisiz Padişahın sırtına yıkan yalancı yazarların, 1914-1918 tarihleri arasında akan kanı, kaybedilen toprakların belgeleri ile birlikte Alman Genelkurmayın emri ve komutasında olan Osmanlı ordusunun başına gelenleri, anlaması imkânsızdı.

- 19 Aralık 1914 şaibeli Sarıkamış harekâtını,

- 1914 -1915 tarihleri arasında Çanakkale savaşını,

- 1916 Irak ve 9 Aralık 1917 Kudüs’ün kaybını ve İsrail’e zemin hazırlanmasını bilmeden tarih yazılamazdı. Ayrıca,

"...Enver Paşa bir kısım İttihat Terakki ileri gelenleriyle birlikte, 8/9 Kasım 1918 gecesi U-67 numaralı Alman denizatlısı ile İstanbul'dan kaçmıştı.. İşin ilginç tarafı, bu grubun Türkiye'den kaçmadan önce İttihat Terakki arşivinin önemli bir kısmını da yanlarında taşımışlardı.

Hiç kuşku yok ki yaşanan acıların arkasında, ABD tarafından Anadolu'da Protestanlaştırılan Ermenilerin parmağı vardı ve üstelik bunları ittihatçılar kışkırtmıştı.

Dikkat edin, gelişen Yahudi-Kürt müttefikliğinin temeli derinlere dayanırdı. Filistin ve İsrail topraklarında, 400 bin Yahudi Kürt yaşadığı niye saklanırdı? Eski Genelkurmay Başkanlarından Moşe Yalom da, Türk vatandaşlığından atılmış Mardinli bir Kürt Yahudi’si olmaktaydı.[3]

ABD'li sapkınlar yarın Türklere, "bu sefer de Kürtlere soykırım yaptı" dememeleri için, ilk önce 1914-1918 yıllarında dökülen İNSAN kanı ile kaybedilen Osmanlı topraklarının hesabını Alman Genelkurmay arşivlerinde mutlaka aramamız lazımdı...” diyenler elbette haklıydı.[4] Çünkü artık, gece yarısına doğru PKK Beytüşşebap’ı Şemdinli’yi basıyor, onlarca asker ve sivil katlediliyor, geceyi bunca ölüyle kapatan Türkiye sabahı sanki böyle bir olay olmamış gibi karşılıyordu. Televizyonlar bambaşka programlar yapıyordu. Medyanın uyguladığı sansürün nedeni de bildiğimiz o ezberlenmiş cümle oluyordu:

“Terörün propagandasını yapmayın!”

Oysa bu, bir terör olayı değil, bu askerî operasyondu. Biraz ötesinde Bolu Komando Tugayı’nın bulunduğu kasabaya PKK ağır silahlarla saldırıyor, on askeri öldürüyor, PKK militanları polis lojmanlarının önüne kadar gelebiliyordu. Bütün bunları halktan saklamak, gerçeği değiştirmiyordu.

PKK artık kasaba merkezlerine saldırıyordu. Daha da acı ve vahim olan PKK’nın sürekli saldırıda, ordunun ise maalesef savunmada olduğuydu!? Bundan daha da beteri Güney sınırımız tam bir bela yuvasına dönüyor, Suriye ile savaşın eşiğine geliniyor, İran sınırlarımızda yeni bir askerî manevra başlatılıyor, Irak Türkiye’yi tehdit ediyordu!

Hatay bölgesindeki Suriyeli “mülteci” kamplarında neler olduğu halkımızdan gizleniyordu. Şam’da gezdiği bir cezaevinde “muhalif güçlerin” tutuklu askerleriyle konuşan Robert Fisk, Independent gazetesine yazdığı haberde, Cezayir asıllı bir Fransız tutuklunun Hatay’daki kampa geldiğini, orada görüştüğü bir “şeyhin” etkisiyle Suriye’ye geçtiğini” söylüyordu!. Yoksa mülteci kampları Suriye’ye militan gönderme merkezlerine mi dönüşüyordu?

Ve tabi asıl soru ve sorun: Türkiye’yi AKP mi, yoksa ABD mi Yönetiyordu?

 

 




[1] Nisa: 115

[2] 6 Eylül 2012, Milli Gazete, sh: 6

[3] Yalçın Bayer, Hürriyet gazetesi,10 Ekim 2007

[4] Toplumsal Tarih dergisinin Kasım 2000 tarihli sayısında, "Birinci Dünya Savaşı'ndaki Alman Askeri Yardım Heyeti'nin Bilinmeyen Bir Yönü" isimli makaleden alınmıştır.


Bu yazarin diger makaleleri

PORNO YAYINLARI VE ŞEYTANIN ŞEHVET TUZAĞI
“Ey Âdemoğulları! Şeytan anne ve babanızın (Hz. Adem’le Havva’nın) edep...
Devami
SİYASİ SORUMLULUK VE FİKRİ UYUŞUKLUK
Ülkenin ve Milletin bütünlüğü AB aldatmacası uğruna tehlikeye atılmaktadır. Bu...
Devami
TÜRKİYE’NİN BATI MERKEZLİ EKSENİ KAYMAMIŞ,AMA ÇİVİSİ ÇIKMIŞTIR!
Türkiye’nin AKP sayesinde ekseni değil, sadece aksanı (söylem tarzı) kaymıştı....
Devami
YENİ ABD BÜYÜKELÇİSİ VE BÜYÜK İSRAİL PROJESİ
    YENİ ABD BÜYÜKELÇİSİ VE BÜYÜK İSRAİL PROJESİ          Dönemin ABD Büyükelçisi, sonra Suriye...
Devami
HAİNE DÜŞTÜK!
Erbakan kıymetin, bilmedik yazık Sadık beğenmedik, haine düştük! Gelen her münafık, atıyor...
Devami
“DİNDAR KAHRAMAN” MI, “İSLAM SÜFYANI” MI?
  Holokost Masalı ve Siyonizm’in Maşaları Holocaust (Holokost) sözcüğü (Yunanca “bütün” anlamına...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2281

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR