Get Adobe Flash player
Reklam

OLGUN VE UYGAR İNSANIN FARKLILIKLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

1- Olgun ve uygar insan; prensip ve program sahibidir: Bazı zarar ve sıkıntılara uğramak pahasına bile olsa, imani ve insani prensiplerinden asla taviz vermezler. Laçka ve laubali tiplerin, her kalıba ve her kalabalığa uyabilen kimselerin ise, kişilikleri gelişmemiştir. Olgun ve uygar insanların bütün davranışları ölçülü ve hayatları programlı ve bilinçlidir. Hedefsiz hesapsız ve heyecansız insanlar, zaman seline kapılıp sürüklendikleri için özel ve özgür bir varlık gösteremeyeceklerdir.

2- Yetişkin ve kişilikli insan; vicdani kanaatiyle uyum içindedir: İnancıyla ve vicdanıyla barışık birisidir. Özüyle sözü birdir. Diliyle hali farklı değildir. Vicdani kanaatlerinin tersine, birilerine yaranmak veya çıkar sağlamak için yanlış ve haksız davranışlara tenezzül edenler, ayarı bozulan teraziler gibi, karakterleri giderek yozlaşmakta ve bütün değerleri dejenere edilmektedir.

3- Çaplı ve çağdaş insan; girişken ve üretkendir: Başarmak için önce başlamak gerektiğini bilir. Devamlı başarısızlıktan korkan ve kendi kendisine güveni olmayan kimseler, asla becerikli ve bereketli olamazlar. Sosyal ve siyasal ilişkilerde olsun, ekonomik ve ticari işlerde olsun, medeni cesareti ve girişimci yeteneği bulunan kimselerin, hep iyi ve olumlu sonuçlar elde ettiği görülecektir. Bu aynı zamanda bir tevekkül ve teslimiyet meselesidir.  

Çünkü her konuda girişim ve gayret bizden, başarı ve bereket ise Rabbimizdendir. Hatta bazı başarısız sonuçlar bile girişimci kişiler için bir nevi deneyimdir ve yeni girişimlere birer vesiledir. Bu gibi istenmeyen sonuçlar, onlar için asla yılgınlık sebebi değildir. Girişken ve üretken tipler sevmesini ve sevilmesini becerebilen tiplerdir. Geniş yürekli ve hoşgörülü kimselerdir... Onun bunun sırtından geçinici, hazır yiyici, devamlı tüketici durumunda olan ve hiçbir işe yaramayan ve toplumun refah ve huzuruna katkıda bulunmayan, salak ve asalak tipler, elbette sevgi ve saygı görmeyecek ve gerçek mutluluğa da hiçbir zaman erişemeyeceklerdir. Olgun insan; girişimci olduğu kadar da "etki edici ve yönlendirici" birisidir. Çevresindeki olumsuz ve uygunsuz davranışlara karşı, kızmak ve kınamak şeklinde, sadece "tepki gösterici" olmaktan ziyade "insanları hayırlı ve yararlı yönde etkileyici" olmak daha önemli ve daha verimlidir.

4- Sevimli ve seviyeli insan; önce düşünür sonra karar verir: Hislerinin ve kaprislerinin değil, aklının ve inancının emrindedir. Herhangi bir konuda iyice düşünmeden, kafasında muhakeme ve mukayese edip değerlendirmeden, “rastgele karar veren ve aceleci davranışlara girişen” kimselerin sonunda pişman ve perişan oldukları bir gerçektir. “Hırsla kalkanların zararla oturdukları” zaten bilinmektedir. Öyle ise "Yüz kere ölçüp bir kere biçmemiz" gerekmektedir. Çünkü bin tane keşke bir kuruş etmeyecektir. Sonunda pişmanlık verici davranışları azaltabildiği kadar, bir insan olgunluğa yaklaşıyor demektir.

İnsanların hayatına yön veren ve kendilerince "üssül esas" edinilen bazı "merkez"ler vardır.

a- Kimileri "para ve servet" merkezlidir: Bunlar kazandıkları para kadar kendilerini önemli görürler. Tek amaçları ve ölçüleri para kazanmaktır. Bunlara göre, insan para kazanabildiği kadar akıllı ve başarılıdır. Ve tabi bunların "etki ve yetki alanı" da paraları oranındadır.

b- Kimileri "arkadaş" merkezlidir: Bunlar arkadaşlarının gösterdiği hürmet ve muhabbet kadar, kendilerini önemli ve güvenli sayarlar. Herhangi bir konuda karar verirken aklî ve vicdani kanaatinden ziyade "arkadaşlarım ne der, başkaları ne söyler" endişesini taşırlar.

c- Kimileri "düşman ve rakip" merkezlidir: Bu tipler rakiplerinin ve düşmanlarının tavır ve tutumlarına göre kendilerini yönlendirirler. Hasımlarına karşı -birçok hatalarına rağmen- kendileri gibi düşünen kimselerle işbirliği yapmaya girişirler. Bunlar genellikle şüpheci ve vesvesecidir. Kin, haset ve intikam duyguları bütün enerjilerini tüketmiş ve güçlerini sıfıra indirmiştir.

d- Kimileri "eş ve aile" merkezlidir: Bunlar eşlerini ve ailelerini memnun edebildiği kadar kendilerini mutlu ve başarılı sayarlar. Ailelerinden olumsuz bir tepki veya tenkit alırlarsa yıkılırlar. Onlardan bağımsız bir karar alamazlar. Ve tabi etki alanı olarak da eş ve aile çevresini bir türlü aşamazlar.

e- Kimileri "iş ve etiket" merkezlidir: Bunların kıymeti ve rağbeti işleri ve etiketleri oranındadır. Emekli olunca veya rütbeleri alınınca, sıradan insanlara katılmaktadır. Kendilerinin özel ve güzel bir marifetleri bulunmamaktadır. Makamları ve masaları elden gidince hiçbir işe yaramamaktadır. Bu nedenle makam ve masalarına dört elle sarılmaktadır.

f- Kimileri "zevk ve eğlence" merkezlidir: Bunlar yemek, içmek, giyinmek, gezmek, eğlenmek, sevişmek gibi zevklerini tatmin edebilmek için yaşar ve yarışırlar. Hep bu tür arzularını tatmin yönünde karar alırlar. Bunlar basit zevklerinin kölesi ve şehvetlerinin kuklası durumundadırlar.

g- Kimileri ise "ideal ve ilke" merkezlidir: Bunlar hayatını disiplinize eden, dengeli ve değerli şahsiyetlerdir. Örnek ilkelerle yüksek ideallere doğru yürümektedirler. İstikametli ve istikrarlı kimselerdir. Kararlarını, değişen koşullara göre değil, değişmeyen kurallara göre verirler. Bunlar güçlü ve etkilidirler. Hayatı bir bütün olarak değerlendirirler. Bilgili ve bilinçlidirler. Başkalarının aleti değil, kendi değerlerinin ve doğrularının güdümündedirler.

5- Onurlu ve olgun insan önemliyi önemsizden ayırt edebilmelidir: Özel hayatında olsun, aile ortamında olsun, sosyal ve siyasal sahalarda olsun, ticaret, şirket ve memuriyet konularında olsun, "önemli" olanla "önemsiz" olan işleri ayıramayan ve "önemli" olanları öncelik sırasına göre ele alamayan kimseler:

a- Zamanlarını ve imkânlarını israf ederler.

b- Sonunda başarısız kalır, zarara uğrar ve iflas ederler.

c- Ve tabiatıyla mutsuz, huysuz ve huzursuz bir insan haline gelirler.

İbadette: Zekât ve cihat gibi farzları bırakıp, sadece zikir ve sohbet gibi nafilelerle uğraşanlar,

Hizmetlerde: Ülkemizde evrensel hukuk nizamının uygulanacağı bir huzur ve emniyet ortamını sağlamak, devlet imkânlarını Hakkın ve halkın hizmetinde kullanmak üzere insanımızı şuurlandırmak, yani önce bataklığı kurutmak lazım gelirken, çirkefte çiçek yetiştirmeye veya sivrisinekleri öldürmeye kalkışanlar,

Hükümette: Önce, ekonomik ve teknolojik kalkınmayı başarmak, işsizlikten ve kölelikten kurtulmak dururken, turistik yatırımlar ve fantezi atılımlarla uğraşanlar,

Şirkette: Teknoloji yenilemeye ve kapasite genişletmeye ihtiyaç varken, yeni ve görkemli sosyal tesislere para harcayanlar, bu yersiz, yetersiz ve dengesiz tavırlarının ve bu tutarsız ve sorumsuz davranışlarının cezasını çok ağır ödeyeceklerdir. Öyle ise yaşam rollerimizin bilincine erişmeli, asıl amaçlarımızı çok iyi belirlemeli, zamanımız ve imkânlarımız ölçülü değerlendirilmeli ve hayatımızda her şeye önem sırasına göre öncelik verilmelidir.

6- Uyumlu Müslüman ve olumlu insan; kendisi kazanmayı istediği kadar, başkalarına kazandırmaya da önem vermelidir: “Rabbena, hep bana" düşüncesinde değildir. Sadece kendisini düşünen, ticarette olsun, siyasette olsun hatta ibadette olsun, sadece kendi çıkarını hesap eden kimseler, bencil ve beleşçidir. Oysa, herhangi bir işte birlikte hareket etmek durumunda olduğumuz insanların beklentilerini de hesaba katmamız ve onlara da kazandırmamız gereklidir.

Herkesi kullanmaya ve onları istismar edip sırtından makam ve menfaat kazanmaya kalkan tipler, eninde sonunda fark edilir ve terk edilir. Bunun için özellikle ortak girişimler de, olaya sadece kendi hesabımızdan değil biraz da diğerleri açısından bakmamız gerekli ve önemlidir. "Kendisi için istediklerini başkalarına da reva görmedikçe kişi iman olgunluğuna erişemez" ölçüsüne dikkat etmelidir.

7- Olgun ve uygar insan; farklılıklardan yararlanma yollarını bilmelidir, herkesin bizim gibi düşünmesini ve davranmasını beklemek yanlış ve yersizdir. Başkalarının bize farklı ve hatta aykırı gelen düşünce ve davranışlarından yararlanmayı ve bunları kendi inanç ve ideallerimiz doğrultusunda değerlendirmeyi düşünmelidir. Özellikle aynı hedefe hizmet eden değişik grupların farklı metot ve modellerini bir çeşitlilik ve bereketlilik kabul etmeli ve bunlarla zıtlaşmaya gitmemelidir. İnsanların, zararı sadece kendilerine olan kötü yönlerini bırakıp, faydası topluma olacak yeteneklerinden yararlanmasını becermelidir. Birtakım kötülükleri yüzünden iyi ve verimli kabiliyetlerinden yararlanmamak, insanları israf etmektir.

8- Olgun ve dolgun insan; sürekli kendini yenileyecek ve geliştirecektir: Hareketsizlik bereketsizlik demektir. Durgun suyun bozulması ve kokuşması gibi, yerinde sayan insanların da kabiliyet ve karakterleri donuklaşır ve güdükleşir. Hem bilgi ve beceri yönünden, hem de ahlak ve ibadet yönünden, devamlı kendisini yenileyen ve geliştiren kimseler, ruhen ve bedenen hayat boyu dinçliliğini ve özellikli statülerini sürdürmektedir. Okumayan, araştırmayan, ilgi ve istek duymayan, sorup anlamayan, mevcuda razı olan tembel ve uyuşuk tiplerin, varlığı ile yokluğu fark edilmemekte ve bunlar kuru yaprak misali hayat rüzgârlarıyla sürüklenmektedir. Öyle ise "İki günü eşit olan aldanmıştır. Her gün (her yönden) daha geriye giden ise hüsrandadır" hadisine ve hikmetine riayet edilmeli ve her geçen gün daha iyiye ve daha ileriye gitmenin gayreti çekilmelidir...

İnsan “Paradigma”ları

Paradigma: İnsanın hayal ve arzularından, ahlâkî ve manevî ayarından, inanç ve ideal durumundan oluşan İÇ DÜNYASI'nı ve karakter yapısını anlatmak için kullanılan, çağdaş bir kavramdır. Çocukların okula ve sosyal çevreye intibaklarıyla ilgili sorunları izleyen veya insanların his, heyecan, düşünme ve değerlendirme gibi özelliklerini inceleyen, kısaca insanın ruhsal ve sinirsel gelişimi ve değişimini irdeleyen "PSİKOLOJİ" ile "paradigma" arasında da, tabii bir irtibat bulunmaktadır.

Yakın ve uzak çevresiyle olan ilişkilerinde olsun, sosyal veya ekonomik amaçlı girişimlerinde olsun, insanların üç tip "PARADİGMA" sergiledikleri ortaya çıkmaktadır.

1- Kendisini herkesten ve her şeyden müstağni[1] sayan, hiçbir konuda başkasına ihtiyaç duymayan ve kendilerini bir nevi firavunlaştıran gururlu tiplerin sergilediği, "BEN" paradigması.

2- Kendi başına asla bağımsız hareket edemeyen, devamlı birileri tarafından yönlendirilmeyi bekleyen uşak ruhlu tiplerin sergilediği, "SEN" paradigması.

3- Olgun ve dolgun bir kişilik kazanmalarına, bağımsız karar alma ve uygulama yeteneğine sahip olmalarına rağmen, her türlü işlerinde ve girişimlerinde karşılıklı anlaşma ve dayanışma esaslarını gözeten kimselerin sergilediği, "BİZ" paradigması.

Şimdi bunları biraz daha açmaya çalışalım:

1- BEN PARADİGMASI:

Bunlar "her şeyi ben bilirim" havasında ve "en iyisini ben beceririm" kafasında olan, kendini beğenmiş, kibirli kimselerdir. Böyle düşündükleri için de hiçbir konuda başkalarına danışmaya ve dayanışmaya gerek görmeyen tiplerdir... Bunlar bir nevi kendi heva ve heveslerini ilahlaştırmış[2] ve firavun gibi enaniyetini putlaştırmış demektir. Gurur ve kibirlerinden dolayı başkalarına danışmadıkları gibi, dayanışmaya ve ortak çalışmaya da yanaşmadıkları için, girişimlerinin çoğu pişmanlık ve perişanlıkla bitecektir.

Tarih, sadece kendi aklını beğenenlerin acı akıbetlerini sergilemektedir. "BEN" paradigmasına sahip insanların, bazı küçük ve geçici başarılar elde etseler bile, büyük ve kalıcı zaferlere eriştikleri görülmemiştir... Bunlar kendi enaniyetlerinin esiri, putlaştırdıkları "nefsü hevalarının" kulu ve kölesidirler... Bunlar kendini beğenen, böbürlenen, başkasını küçük gören, "sevmeyen ve sevilmeyen"[3] çoğu beyinsiz ve bereketsiz kimselerdir.

2- "SEN" PARADİGMASI:

Bunlar da, birinci gruptakilerin tam aksine, hep başkaları tarafından güdülmeyi ve yönlendirilmeyi bekleyen, asla bağımsız karar veremeyen köle ruhlu kimselerdir. Bu tiplerin kişilikleri gelişmemiştir. Genellikle basit ve düşük seviyelidir. Bunların bir kısmı da verecekleri kararların sorumluluğunu taşımamak için devamlı "emir eri" olmayı yeğlemektedir... "Tevazu ve teslimiyet" perdesi altında, her türlü riskten ve olumsuz tepki ve tehditlerden uzak kalmayı düşünmektedir. Bu gibiler ya arkadaşına, ya ustasına, ya amirine, ya başkanlarına veya komutanına devamlı: "Ne emredersiniz?", "Siz bilirsiniz!”, "İsabet buyurdunuz." diyerek asla düşünüp değerlendirmeden, şahsi kanaat ve kararını belirtmeden, yanlış ve yersiz bile görse, her türlü emri ve öneriyi tasdik etmek niyetindedir... Bu tavır ve teslimiyetleri de samimi değil, sahtedir...

"SEN" paradigmasına sahip olan başkasına bağımlı ve bayağı tipler:

- Önemliyi önemsizden ayırt edemezler.

- İşleri ve fikirleri önem sırasına göre dizemezler.

- Önceliklere göre bağımsız bir organizeye girişemezler.

- Kolay kolay bağımsız karar veremezler.

- Verdikleri kararları kendi iradesiyle tatbik edemezler.

- Planladığı ve kararlaştırdığı bir işi, sonuna kadar ciddiyet ve cesaretle takip edemezler.

- Dış tehdit ve tepkilere açık olduklarından, sık sık karar ve program değiştirirler.

- Ve tabi hiçbir zaman becerikli ve bereketli değildirler.

- Bu yüzden çevrelerinde asla itibar edilmezler.

3- “BİZ” PARADİGMASI:

Bunlar; "ben"likten, "bencil"likten ve "beleşçi"likten kurtulmuş ve kişilikleri olgunlaşmış ve oturmuş kimselerdir. Ekonomik, sosyal, siyasal ve hatta manevi/ruhsal yönden başarı ve bereketin, ancak karşılıklı danışma ve dayanışma ile mümkün olacağının bilincindedirler. Sorumluluk ve yükümlülükleri de, başarı ve nimetleri de paylaşmak ve herkesle barışık yaşamak düşüncesindedirler. Hayatın güçlüklerini birlikte göğüslemek, güzelliklerini de yine birlikte bölüşmek arzusu içindedirler...

"BİZ" paradigması taşıyanlar, hem insanlığın onuruna hem de İslâm’ın ruhuna uygun hareket etmektedirler...

Cenabı Hak Kur'an’ı Kerim’de pek çok ayette "Ben" yerine "Biz" zamirini kullanarak bizlere bir edep ve insanlık dersi vermektedir. Müslüman yalnız bile namaz kılsa, Fatiha’da "Ben" yerine “Ya Rabbi "biz" ancak Sana kulluk etmekte ve yalnız Senden yardım istemekteyiz” demekte ve bütün Müslümanlar adına Allah'a yönelmektedir... Zira "Müslümanlar bir vücudun azaları gibidirler."[4] gerek ticarî gerek siyasi, gerekse ahlaki ve insani amaçlı olsun, bütün hizmet ve hareketlerin:

a) İyi niyet ve istikamet (dürüstlük ve doğruluk),

b) İş bölümü ve mesuliyet (gayret ve sorumluluk),

c) İntizam ve irtibat (organize ve koordine),

d) İstişare ve muavenet (danışma ve dayanışma),

e) İnsaf ve adalet (başarı ve bölüşümde hakkaniyet) gibi esasları gözetmeden, hayırlı ve yararlı neticelere ulaşması beklenmemelidir.

Tam aksine başkalarının emeğini ve alın terini sömürmek isteyenler... Onun bunun gayret ve marifetini kendisine mal etmeyi düşünenler... Zahmet ve külfeti başkalarına yüklemeyi, nimet ve ganimeti ise kendi hesabına geçirmeyi "gözü açıklık" zannedenler, eninde sonunda fark edilip terk edilecektir.

"Rabbena hep bana" "az olsun benim olsun" düşünceleri yerine "çok olsun, hepimizin olsun" demek daha güzel ve daha gereklidir...

Unutulmasın ki aç ve muhtaç insanların arasında ve hele sorunlu ve sıkıntılı dost ve tanıdıkların ortasında, huzurlu ve onurlu yaşamak imkânsız gibidir. "Başkaları çalışsın ki ben yiyeyim." "Diğerleri ezilsin ben yükseleyim, onlar sürünsün ki ben sivrileyim" düşünceleri şeytani ve gayri insani bir düşüncedir.

Ne ezen, ne de ezilen olmamalı, başkalarını üzmekten de, bazı olumsuz tavırlara aşırı üzülmekten de uzak durmalıdır. Almaktan çok vermekten hoşlanan... En azından herkesin hakkını almasından yana olan... Bu dünyayı ve imkânlarını herkesle paylaşmaya hazır olan, her dinden her görüşten ve her kavimden bütün insanlarla birlikte barış içinde yaşamaya razı olan insanlar, olgun ve onurlu insanlardır...

Hz. Ebubekir'in (ra) söylediği: "Ya Rab! Vücudumu öylesine büyüt ki cehennemi sadece ben doldurayım. Başka insanlara yer kalmasın" düşüncesinde anlamını bulan İslâm’ın merhamet ve müsamahasına ulaşmaya çalışılmalı…

"Filistin'de, Suriye’de, Keşmir'de, Körfez'de, Cezayir'de, Somali'de velhasıl dünyanın her yerinde Müslüman kanı dökülsün, mazlum ve masum insanlar devamlı ezilsin ve sömürülsün, Afrika'da, Asya'da milyonlarca insan açlıktan ve hastalıktan ölsün ki, yani bu dünyanın bir kısmı cehenneme dönsün ki, biz Avrupa ve Amerika’da şeytanca eğlenelim ve saltanatımızı sürdürelim” düşüncesini taşıyan "BATI"nın barbarlığından ve bayağılığından uzaklaşmalıdır.

Batılı insan tipi gibi, Batılı rejimler de "BEN" paradigmalıdır... Yozlaşmış Yahudi ve Hıristiyan düşüncesinin ortak doğumu ve gayri meşru çocuğu olan BATI medeniyeti "En iyisini biz biliriz, başkaları köle biz efendiyiz, bize hizmet ettiği kadar başkalarına hayat hakkı veririz" saplantılıdır...

Geri kalmış milletlerin ve aşağılık duygularıyla Batıya bağımlı İslam ülkesi yöneticilerinin ve kökünden kopmuş taklitçilerin ise "SEN" paradigmalı oldukları açıktır... Bunlar, Amerikalı ve Avrupalı Efendileri ne emrederse, Mason Locaları ne talimat verirse onu yerine getirmeyi şeref sayan seviyesiz ve şahsiyetsiz bir kişilik yapısına sahip insanlardır. Kendi halkını ezmek pahasına, Batılıları memnun etmeye uğraşan kiralıklardır.

İslam âlemini ve geri kalmış ülkeleri sömürmek ve ezmek hususunda kendi aralarında ortak girişimleri ve sistemleri ve bunların neticesi oluşturulan Birleşmiş Milletler, NATO ve Ortak Pazar gibi iş birliktelikleri ise; Batılıların sadece kendi ortak çıkarları ve korkuları karşısında "BİZ" paradigmasına uygun davrandıklarını, ama diğer bütün insanlığa ve özellikle Müslümanlara karşı ise daima "BEN" paradigmalı olduklarını ortaya koymaktadır.

Yeryüzünde, asırlardır özlenen ve hasretle gözlenen "Adil bir Düzen" kurmak ise "BİZ" paradigmasına sahip Müslümanların sorumluluğundadır; bu şeref, cihat ve sadakat şuuruna sahip kahramanların olacaktır… İnşaallah…

 


[1] Leyl: 8

[2] Casiye: 23

[3] Hadis

[4] Hadis

 

Makale Okunma Sayısı: 17

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR