Get Adobe Flash player
Reklam

PROF. CELAL ŞENGÖR’ÜN SAPKINLIĞI VE FESATÇILIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

PROF. CELAL ŞENGÖR’ÜN SAPKINLIĞI VE FESATÇILIĞI

      

Prof. Celal Şengör (ki ateist ve dinsiz olduğunu kendisi söylüyor) konuk olduğu “Sinan Çiftçi İle Genç Gündem” isimli programda, güya, “Kur’an’ın bilime aykırı olduğu” iddiasını “Akıl ve Bilim” isimli Youtube kanalına atılmış olan 3 dakika 18 saniyelik videoda ispatlamaya çalışmıştı. Mesela, Kur’an diyor ki: Efendim, “Biz dağları, karaları zelzeleden korusun diye yarattık. Ama tam tersi, tam tersi. Dağların olduğu yerde müthiş zelzele olur. Canına okur karaların. Dağ olmadı mı, dümdüz yerlerde zelzele olmaz, kretondur”… Bir tane (yanlış) olması yeter. Yani, “Bu kitabı (Kur’an’ı) indirdi” dediğin, tüm kâinatı yarattığına inandığın, her şeyi bilen Tanrı, hata yapar mı?”[1] demişti.

Bu şahıs, kendi dinsizliğine bilgiçlik kılıfı geçirip, toplumu fesada verme ve mü’minlerin kafalarına şüphe tohumu ekme peşindedir. Oysa Yüce Yaratıcıyı ve Kur’an-ı Azimüşşan’ı inkâr etmek (kâfirlik), çok açık bir beyinsizlik alametidir, koyu bir gaflet ve cehalet halidir. Hücrelerden galaksilere bu muhteşem kâinatın ve harika yaratılışın kendiliğinden ve tesadüfen meydana geldiğini söylemek, hem akılsızlığın, hem de ahlaksızlığın temelidir.

Bu nedenle kalkıp; dağların sarsıntıları önlemediğini, sadece yeri sabitlediğini söyleyip, Nahl 15, Enbiya 31 ve Lokman 10. ayetlerinin bilimle çeliştiğini iddia edenler hem yanılmaktadır, hem de bilimsel gerçekleri çarpıtmaktadır.

Önce bu konuyla ilgili Kur’an ayetlerine dikkatle bir bakalım:

“(Dünya süratle dönerken) Sizi sarsıntıya uğratmasın diye, yer(küre)de (balans ağırlık kurşunu gibi) sağlam dağlar bıraktı; (ayrıca yararlanmanız için) ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki hidayet olunur (yolunuzu bulur)sunuz diye (bunları meydana getirmiştir).” (Nahl: 15)

“Yeryüzünde onları sarsmasın (süratle dönen dünyanın dengesi bozulmasın) diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye (karada, denizde ve havada) geniş yollar açtık.” (Enbiya: 31).

“Gördüğünüz gibi O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, arzda (dünyada) da, sizi (hızla dönerken) sarsıntıya uğratmasın diye sarsılmaz dağlar bırakmış ve orada her canlıdan türetip yayıvermiştir. (Ayrıca) Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. (Lokman: 10).

Bu ayetlerin -konumuzla ilgili- ortak vurgusu; “yerküresinin hareketiyle (yani kendi ekseni etrafında hızla dönerken) insanları sarsmaması için, yeryüzüne sabit dağların konulmasıdır.”

Bu ayetlerin asıl Arapça metninde, dağlar -“cibal” olarak değil-, “Revasî” sözcüğüyle ifade edilmiştir. “sarsıntı”yı ifade eden kelime ise “Meyd” kökünden gelen -Made-Yemîdu- “Temîdu” fiilidir. “Revasî” kelimesi, “Resv” veya “Rüssuv” kökünden gelen “er-Rasî” kelimesinin çoğul halidir; bir yerde sabit olmak, bir baskı unsuru olmak, bir yere yerleşmek manalarına gelmektedir. Genel bir vasfı olması nedeniyle bu ayette dağlar için kullanılmıştır.[2] 

Önce bu ayetlerde söz konusu edilen sarsıntıyı, kısmî/lokal olarak meydana gelen normal deprem olayından ziyade, ilk yaratıldığı jeolojik devirlerde, bütün bir küre olarak yerde meydana gelen sarsıntıyı anlamak gerekir. Nitekim, bazı tefsirlerde yerküresinin bu sarsıntısı, denizde alabora olmak üzere olan geminin sağa-sola hareket ederek maruz kaldığı sarsıntıya benzetilmiştir.[3] 

Meşhur Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’ın aşağıdaki açıklaması da bu gerçeği desteklemektedir.

“Halbuki onları yaratan biz, o yeryüzünde kendilerini sarsacak diye ağır baskılar yaptık. Yani gökten ayırdığımız ve üzerinde kendilerine sudan hayat verdiğimiz insanları, yerküresi hareketiyle çalkalayıp sıkıntıya sokmasın, sakin olacak yer bulsunlar diye, o yeryüzünde suya karşılık sulb oturaklı kıt'alar (omurgaları derinliklere gömülmüş parçalar, yani) dağlar meydana getirdik. Bir düşünmeli ki, yeryüzü, sıvı bir halde kalsaydı ve yer hareket ettikçe insanlar çalkanıp dursaydı ne büyük sıkıntı olurdu. Toprak kütlesinin yaratılması ve dağların kazık gibi oturtulması ile, bu sıkıntı bertaraf edilip, yeryüzü insanların yaşaması için oturulabilir bir hale getirildi.” (Enbiya, 31. ayetin tefsiri).

Amme (Nebe') Sûresinin 7. ayetinde yer alan "Dağları direkler yaptık" meâlindeki cümleyi tefsir eden Bediüzzaman, mecaz penceresinden ayetin manasını birkaç yönden açıklamaya çalışması, ayetin değişik gerçeklere işaret ettiğini göstermektedir:

Birincisi: Yerküresi feza denizinde bir denizaltı gemisi gibi yüzmektedir. Bu denizde rotayı şaşırıp alabora olmaması için dağlar, geminin birer demir ve direkleri olarak var edilmiştir.

İkincisi: Yerküresinin iç kısımlarında meydana gelecek sıkışmalar anında, yerin kendi ekseninden çıkmaması için dağlar vasıtasıyla nefes almaktadır. Buna göre dağlar, yerküresinin birer nefes bacası hükmündedir.

Üçüncüsü: Yeryüzünün en önemli sakinleri insanoğludur. İnsanların hayatında en önemli unsur ise su, toprak ve havadır. İşte bu üç unsurun temizliği ise dağların sayesindedir. Çünkü dağlar, toprağı erozyondan, denizler tarafından istila edilmekten ve havayı kirlilikten koruduğu gibi, suyu da güzelce saklayıp depo etmektedir.

Dördüncüsü: Dünyanın dağları vasıtasıyla adeta ufuklarla bitişik olduğunu göstermesi, yerküresine bir çadır görünümünü kazandırmıştır. Özellikle çadırlarda yaşayan veya öyle bir hayatı tasavvur edebilen kimseler, eğer edebi sanat zevkine sahip ise, dağları yerküresi çadırının birer direk ve kazığı şeklinde düşünebilecektir.[4] 

Bazı uzmanların belirttiğine göre, jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri, yukarıda verdiğimiz bilgilerle tam bir paralellik içindedir. Bu bilgilere göre, dağların özelliklerinden biri de yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine eklemesidir. Bu özellikleriyle dağlar, tahtaları bir arada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yer kabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak, yer kabuğunu parçalamasına engel teşkil etmektedir.

Yine uzmanların bildirdiğine göre, dağların depremle yakın ilişkisi vardır, şöyle ki; depremler gerilim altındaki yer katmanlarının kırılması sonucu açığa çıkan enerjinin, yer kabuğunca sismik dalgalar halinde iletilmesinden oluşur. (Bir cetvelin ucunu iyice gerdirip bırakınca oluşan dalgalar gibi.) Bu dalga hareketi yer kütlesinin bu enerjiyi tedricen soğurması sonucu gittikçe zayıflar ve belli bir mesafeden sonra söner; bu aynen göle atılan bir taşın oluşturduğu dalgaların, gittikçe zayıflayarak sönmesi gibidir. Fen bilimlerince sabittir ki; doğrusal harekete olan direnç, kütle ile ve dönme hareketine olan direnç de kütle ile beraber, kütlenin dönme ekseninden olan mesafesinin karesiyle orantılı vaziyettedir. O yüzden, belli bir kuvvetin etkisi altında ve belli bir enerji ile belli bir yönde hareket eden bir dalga, büyük bir kütleye rast gelince, enerjisinin bu kütleye dağılması sonucu zayıflayıp sönmektedir.

İşte dağlar, ayetlerde dikkat çekildiği gibi, devasa kütleleriyle deprem esnasında bu tür bir damper görevi üstlenmektedir. Örnek olarak, uzunca bir ipin bir ucunu ileri geri hareket ettirerek oluşan dalga hareketi ip boyunca ilerleyecektir. Ancak ipin bir bölümüne kurşun top gibi bir ağırlık bağlanırsa, o bölüme ulaşan dalganın hemen zayıfladığı görülecektir. Hatta eğer ağırlık çok büyükse dalga orada sönüp sona erecektir.

İşte deprem sırasında dağlar, bu kurşun top rolünü oynayıp, ip misali yer kabuğu boyunca ilerleyen dalgaların şiddetini azaltarak, dalgaların daha çabuk sönmesine sebebiyet vermektedir.

Ayrıca Kur’an farklı bir olgudan daha bahsetmekte, “yeri dağlar sabit tutuyor” demektedir. Yani dağlar olmadan önce, daha fazla deprem riskine dikkat çekmektedir. Zaten mantıklı düşünen herkes bunu kabul edecektir. Yerküre gaz bulutuyken, her yer sürekli "sallanıvermekteydi". Daha katı bir hâl aldıkça sallanma azaldı; ancak oluşan kara parçaları, birbirlerine çarpmaya başladılar. O zamanlar muhtemelen her gün 15 şiddetinde depremler oluyordu. Ama zamanla kara parçaları birbirinin altına girdi ve bu çarpmanın şiddeti azaldı. İşte Kur’an da bunu söylemektedir. Yani “Dağlar olmasa, daha fazla deprem olurdu” gerçeğine dikkat çekmektedir. Volkanların ara sıra deprem üretmesi sorun değildir. Sonuçta onlar da "sabit" tutmaya destek vermektedir, bu dağlar ve volkanlar olmasa idi, çok daha vahim ve tehlikeli sarsıntılar zuhur edecekti.

Cenab-ı Hak:Yeryüzünde onları sarsmasın (süratle dönen dünyanın dengesi bozulmasın) diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye (karada, denizde ve havada) geniş yollar açtık.” (Enbiya, 31) buyururken su mesajları vermektedir.

Dünyayı ve dağları yaratan Biz, o yeryüzünde kendilerini sarsacak diye ağır baskılar bırakıverdik. Yani gökten ayırdığımız ve üzerinde kendilerine sudan hayat verdiğimiz insanları, yerküresi hareketiyle çalkalayıp sıkıntıya sokmasın, sakin olacak yer bulsunlar diye o yeryüzünde suya karşılık sulb oturaklı kıt'alar (omurgaları derinliklere gömülmüş parçalar, yani) dağlar meydana getirdik. Bir düşünmeli ki yeryüzü, sıvı bir halde kalsaydı ve yer hareket ettikçe insanlar çalkanıp dursaydı bu hayat çekilmezdi. Toprak kütlesinin yaratılması ve dağların kazık gibi oturtulması ile bu sıkıntı bertaraf edilip, yeryüzü insanların yaşaması için oturulabilir bir hale getirildi. Ve orada birtakım alanlar, yollar yaptık ki doğru yolları ve huzurlu yaşam koşullarını bulabilsinler. Arzu ettikleri yere doğru gidebilsinler veya hak yolunu görebilsinler.

Depremlerin dağlık bölgelerde olmasının bir hikmeti de; depremler her ne kadar bazı sebepler zinciriyle meydana gelse de, bu durum gösteriyor ki gerçekte bu sebepleri de yaratan ve yöneten Allah’ın takdiri dahilindedir. Birbirini etkileyip tetikleyen çeşitli sebepleri de kudret elinde ve hikmet çerçevesinde tutan Yüce Rabbimizdir. Mesela, bazı bölgeler fay hattı üzerinde olmasına rağmen hiç deprem olmamışken, fay hattı üzerinde olmayan ikinci ve üçüncü derecedeki deprem bölgelerinde de depremler görülmektedir. İşte bu da gösteriyor ki depremler, tamamen Allah'ın iradesi ile gerçekleşmektedir. Allah emrettiği takdirde dağları bile beşik gibi sallayıvermektedir.

Kur’an’da dağların fonksiyonları

Kur’an'da dağların önemli bir jeolojik işlevine dikkat çekilmiş olmaktadır.

“Yeryüzünde onları sarsmasın (süratle dönen dünyanın dengesi bozulmasın) diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye (karada, denizde ve havada) geniş yollar açtık. (Enbiya Suresi: 31)”

Dikkat edilirse ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliğinin olduğu vurgulanmaktadır. Kur’an'ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, günümüzde modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.

Eskiden dağların sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğu sanılmaktaydı. Ancak bilim adamları dağların sadece yüzey yükseltileri olmadıklarını, Dağ Kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzandıklarının farkına varmışlardı. Bu özellikleriyle dağlar, tıpkı bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzer bir role sahip bulunmaktaydı. Örneğin; zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan Everest Dağı’nın, 125 km'den fazla kökü vardır.

Ayrıca dağlar, yeryüzü kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda oluşmaktaydı. İki tabaka çarpıştığı zaman, daha dayanıklı olanı ötekinin altına sokulmaktaydı. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselip dağları oluşturmaktaydı. Altta kalan tabaka ise yer altında ilerleyerek, aşağıya doğru derin bir kazık gibi yerin dibine batmaktaydı. Dolayısıyla daha evvel de belirttiğimiz gibi, dağların yeryüzünde gördüğümüz kütleleri kadar, yer altına doğru ilerleyen derin bir uzantıları daha vardır. Bilimsel bir kaynakta dağların bu yapısı şöyle anlatılmaktadır:

“Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde, yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır.”

Dünyaca ünlü denizaltı jeologlarından biri olan Profesör Siaveda ise, dağların yeryüzüne kökler şeklinde saplı olduklarından bahsederken, şöyle bir yorumda bulunmaktadır:

“Kıtalardaki dağlar ve okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir... Fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır… Köklerin fonksiyonu, Arşimet kanununa göre dağları desteklemek içindir.”

Ayrıca Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press'in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları aktarılmaktadır:

Kur’an ayetlerinde ise, dağların bu işlevine, "kazık" benzetmesi yapılarak şöyle işaret buyurulmaktadır:

“(Hele bir düşünün!) Sizin için arzı bir beşik gibi (yaşamaya müsait) kılmadık mı? Dağları bir kazık (gibi yapıp dünyanın dengesini sağlamadık mı?)” (Nebe Suresi: 6-7)

Yine bir başka ayette Allah, "Dağlarını dikip-oturttu" (Naziat Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir. Bu ayette geçen "ersa ha" kelimesi "köklü kıldı, sabit yaptı, demirledi, yere çaktı" anlamlarına gelmektedir. Bu özellikleri sayesinde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinlemektedir. Bu şekilde, yer kabuğunu sabitleyerek magma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engellemektedir. Kısacası dağları, tahtaları bir arada tutan çivilere benzetebiliriz. Dağların sabitlenme etkisi, bilimsel literatürde izostasi olarak geçmektedir. İzostasi, manto tabakasının yukarı doğru uyguladığı kuvvetle, yer kabuğunun aşağı doğru uyguladığı kuvvet arasındaki dengedir. Dağlar erozyon, toprak kayması veya buzulların erimesi gibi nedenlerle ağırlık kaybederken, buzulların oluşumu, volkanik patlamalar veya toprak oluşumu nedeniyle ağırlık kazanabilirler. Bu nedenle, dağlar hafiflediklerinde sıvıların uyguladığı kaldırma kuvvetiyle aşağıdan yukarı itilir; ya da ağırlaştıklarında yerçekimi nedeniyle manto içine gömülmektedir. Yer kabuğu üzerinde bu iki kuvvet arasındaki denge, izostasi sayesinde gerçekleşir. Dağların bu dengeleyici özelliği bilimsel bir kaynakta şöyle aktarılmaktadır:

“G. B. Airy, 1855'te yer kabuğunun su üstünde yüzen, keresteden yapılmış sallara benzetilebileceğini söylemiştir. Kalın kereste parçaları ince parçalara kıyasla su yüzeyinin daha üstünde yüzmektedir. Benzer olarak yer kabuğunun kalın kısımları da bir sıvı veya daha yoğun olan alt tabakalar üzerinde yüzecektir. Airy, dağların, düzlüklerde olmayan daha az yoğun kayalardan derin köklere sahip olduğunu söylemişti. Airy, çalışmalarını yayınladıktan dört yıl sonra, J. H. Pratt alternatif bir hipotez sundu. Bu hipotezle dağlar altındaki kaya kolonlarının, düzlükler altındaki kaya kolonlarına göre daha uzun olmalarından ötürü, daha az yoğun olmaları gerekiyordu. Airy ve Pratt'in hipotezlerinin her ikisi de yüzeydeki düzensizliklerin, yer kabuğunun belirgin kısımlarındaki (dağlar ve düzlükler) kayaların yoğunluklarındaki farklarla dengelendiğini belirtmişlerdir. İşte bu denge durumu, "izostasi" olarak tarif edilmektedir.”

Bugün biliyoruz ki, yeryüzünün kayalık olan dış katmanı, derin faylarla kırılmıştır ve erimiş magma üzerinde yüzen plakalar halinde parçalanıvermiştir. Dünya'nın kendi ekseni çevresindeki dönüş hızının çok yüksek olmasından ötürü, bu yüzen plakalar eğer dağların sabitleştirici etkisi olmasaydı, sürekli hareket edeceklerdi. Böyle bir durumda yeryüzü üzerinde toprak birikmeyebilir, toprakta hiç su depolanmayabilir, hiçbir bitki filizlenmeyebilir, hiçbir yol, ev inşa edilemeyebilirdi; kısacası Dünya üzerinde hayat mümkün olmayabilirdi. Ancak Allah'ın rahmetiyle dağlar tıpkı çiviler gibi görev üstlenerek, yeryüzündeki bu olası hareketliliği büyük ölçüde engellemektedir.

Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi, yüzyıllar önce indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim'de Allah'ın yaratmasındaki üstün hikmete bir örnek olarak verilmiştir. Başka bir ayette şöyle haber verilmektedir:

“Gördüğünüz gibi O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, arzda (dünyada) da, sizi (hızla dönerken) sarsıntıya uğratmasın diye sarsılmaz dağlar bırakmış ve orada her canlıdan türetip yayıvermiştir. (Ayrıca) Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik.” (Lokman Suresi, 10)

Kur’an’da birçok ayette dağların yaratılış hikmetlerinden bahsedilmesi boşuna değildir. Bu nedenle bazı ayetler dağları kazıklara benzetmektedir. Bu benzetmenin mucizevi yönü ancak son yüzyıldaki jeolojik bulgulara dayanarak anlaşılabilmektedir. Dağların yeryüzünde görünen kısmından çok daha büyük olan kökleri, yerin altında görünmez bir haldedir. Dağların yerin altındaki kökleri, dağın görünen kısmının 10-15 katına kadar çıkabilmektedir. Örneğin Dünya’nın en yüksek noktası olan Everest Tepesi, yerin 9 km kadar üstündedir, oysa bu noktanın yerin altındaki kökü 125 km’dir. Bir kazığın fonksiyonlarını yerine getirmesi için kazığın yerin altına saplanan kökü nasıl çok önemliyse, aynı şekilde dağ için de yerin altındaki kökü çok önemlidir. Yani kıtaların üzerindeki dağların kökü olduğu gibi, denizlerde de dağlar vardır ve bunların da kökü olduğu bilinmektedir. Dağların; volkanik kayalardan veya tortulardan oluşması gibi farklılıklar olsa da, bu durumda bile dağların kökünün olduğu gerçeği hiç değişmemektedir. Dağların kökü Arşimet kanunları çerçevesinde dağların görünür kısmına destektir. Değil Peygamberimizin döneminde, bundan birkaç yüzyıl önce bile dağların bir kökü olduğunu bilmek mümkün değildi. Bu yüzden Kur’an’ın, dağları kazıklara benzeterek yaptığı benzetme çok yerinde, çok isabetli ve mucizevî bir benzetmedir. Ve Kur’an –haşa- Hz. Peygamberin kendi sözleri değildir, her şeyi en ince ayrıntılarıyla bilen Allah’ın vahyidir.

Jeoloji biliminin yeni bulgulara göre kendini yenilemeyen kitaplarında, dağların köküne veya dağların yerkabuğunu sabitlemekteki fonksiyonuna rastlayamayabilirsiniz. Fakat bu bilgilere rastlayabileceğiniz kitaplar da mevcuttur. “The Earth” (Yeryüzü) bunlardan biridir. Kitabın yazarı Frank Press, Bilimler Akademisi Başkanı’dır ve Amerika’nın eski Başkanlarından Jimmy Carter’ın bilimsel konulardaki danışmanıdır. O, dağları, kökünün çoğu toprağın derinliklerinde olan çiviye (wedge like shape) benzetir. Dr. Press dağların fonksiyonlarını uzun uzadıya anlatır ve onların yer kabuğunu stabilize etmekteki önemli rollerine dikkat çeker. Bu bilgi Kur’an’ın 14 asır önce verdiği bilgilerle tamamen aynıdır.

“Yeryüzünde onları sarsmasın (süratle dönen dünyanın dengesi bozulmasın) diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye (karada, denizde ve havada) geniş yollar açtık.” (Enbiya: 31)

Yer kabuğu aslında sıvı bir ortamın üzerinde yüzer durumdadır. Yer kabuğunun kalınlığı çoğunlukla 5 km civarındadır. Oysa dağların altındaki kalınlık 35 km gibi değerlere ulaşmaktadır. Bunun sebebi dağların kazıklar gibi yerin altında bir köke sahip olmalarıdır. Kazıklar nasıl bir çadırı toprağa sabitliyorsa, dağlar da kazıkların bu görevini yer kabuğunun sabitlenmesinde yapmaktadır. Dağlar yer kabuğunu meydana getiren tabakaların çarpışmaları, bir tabakanın diğer tabakanın altına girmesi sonucu oluşmaktadır. Üstte kalan tabaka kıvrılıp dağları meydana getirmekte alttaki tabaka da derine doğru uzanan dağın kökünün oluşmasını sağlamaktadır. Böylece dağlar yer altına doğru uzanan kökleri ile yer kabuğu tabakalarının birbirlerine kaynaşmasına yardımcı olmaktadır.

Dağların yer kabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi izoztasi (isostasi) diye tanımlanır. Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın Yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yer çekimsel kuvvet sayesinde yer kabuğunun genel dengesinin sağlanmasıdır.” Henüz dağların sıradan bir yeryüzü çıkıntısı olarak algılandığı asırlar öncesi dönemlerde, dağların yeryüzündeki dengeyi sağlayıcı özelliğine ve gözle görülmeyen köküne işaret eden Kur’an, her konuda olduğu gibi bu konuda da bizi kendine hayran bırakmaktadır. Ancak yine Kur’an’ın ifadesiyle “aklını kullanmayan insan görünümlü hayvanlar” hâlâ inkâr ve inat yoluna sapmaktadır.

Şu ayetler üzerinde dikkatle durulursa, Kur’an’ın mucizesi daha iyi anlaşılacaktır.

“Kesinlikle göklerin ve yerin mülkü (ve her türlü başarı ve zaferin mührü) Allah'ındır. Allah, her şeye güç yetiren (Kadir olandır). Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardı ardına gelişinde (Dünya’nın kendisinin ve Güneş’in etrafında dolaşmasında) temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır.” [Not: Tüm evrende, Samanyolu Galaksimizde, Güneş Sisteminde ve özellikle yaşadığımız Yeryüzünde: a) Birbirine uzaklık ve yakınlıkları, b) Ulaşım süratleri ve yörünge ayarları, c) Çevrelerini kuşatan GAZ’ların miktarı ve oranları, d) Evrenin sürekli ve sistemli genişleme hızı konularındaki: 1- Muhteşem ve mükemmel ‘DENGE’, 2- Muazzam ve muntazam ‘DÜZEN’, 3- Yüksek derecede makul ve mantıklı ‘DETAY VE DİSİPLİN’, bu kâinatın, Dünya’nın ve tabiatın; A- Sınırsız bir kudret ve ilim (hikmet) sahibi (Allah c.c.) tarafından yaratıldığını, B- Bu yaratılışın sonsuz bir akıl, kusursuz bir plan ve sorunsuz bir takdirle varlığa çıkarıldığını, C) Ve her an atom zerrelerinden yıldız kürrelerine kadar her şeyin ve tüm detayları ile Allah’ın yönetimi (El-Valiy) ve denetimi (Er-Ragıb) altında bulunduklarını; aklen, ilmen ve teknolojikman ortaya koymaktadır ki, bu hassas dengelerde çok az bir değişme durumunda hayat, tabiat ve kâinat olmayacaktır. Öyle ise elbette bu kâinatın üstün bir Yaratıcısı vardır ve bize kendini tanıtmak üzere Peygamber ve Kitap yollamıştır. Kur’an’ın bütün kuralları ve haber buyurdukları da hepsi Hak’tır ve mutlaka çıkacaktır.] [5] 

“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar (yok olurlar, yıkılırlar) diye (her an kudreti altında) tutmaktadır. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık kimse onları (varlıkta) tutamazdı. Doğrusu O, Halim'dir, Bağışlayandır.” [Not: Bu ayet, kâinatın, tabiatın ve hayatın dengesini ve devamını sağlayan: 1- Kütle çekim kuvveti (yer çekiminin), 2- Zayıf nükleer kuvvetlerin, 3- Elektromanyetik kuvvetlerin, 4- Şiddetli nükleer (Atom enerjisi) kuvvetlerin hepsinin Allah’ın elinde ve emrinde olduklarına, aksi halde bedenimizin ve evrenimizin bir anda yıkılıp dağılacağına işaret buyurmaktadır.] [6] 

“Üzerlerindeki göğe (hiç ibretle ve dikkatle) bakmıyorlar mı? Biz onu nasıl (muhteşem) bina etmiş ve onu nasıl (yıldızlarla) süsleyip (düzeltmişiz)? Onun hiçbir çatlağı (noksanı ve bozuk yanı da) mevcut değildir.” [Not: Kâinatta şimdiye kadar 300 milyar galaksi, her galakside 250 milyar kadar güneş (yıldız) tespit edilmiştir ve bizim Güneş sistemimiz içindeki dünyamız bir stadyum içinde sadece bir top kadar yer teşkil etmektedir. Bu muazzam ve mükemmel kâinat içinde, müthiş bir süratle dönen yıldız ve gezegenlerin milyonlarca yıldır hiç çarpışmaması ve bu harika denge ve düzenin bozulmaması, elbette İlahi kudret ve sanat eseridir ve açık bir mucizedir.] [7] 

Celal Şengör gibilerin Atatürkçü geçinmesi ise ayrı bir istismarcılık ve sahtekârlıktır. Bu tavır, Atatürk’ü de kendileri gibi dinsiz gösterme çabasıdır.

Oysa değil kâinat, değil tabiat, değil insan, hatta bir atom bile çok harika bir yaratılış sanatıdır. Bunların kendiliğinden ve tesadüfen oluşması imkânsızdır, akıl ve mantık dışıdır ve Atatürk’e böyle bir akılsızlığı ve inançsızlığı yakıştırmak şapşallıktır. Atomlar bir çekirdek ve etrafında dönen elektronlardan yaratılmıştır. 1 madeni LİRA dünya çapında büyütülse, onun atomları ancak kiraz kadardır. Bir atom dünya kadar büyütülse, elektronları ceviz kadardır. Atomun çekirdek ağırlığı, Atomun %99,9’undan fazladır. Atom çekirdeği NÖTRON ve PROTON’lardan oluşmaktadır. Elementler çekirdekteki proton sayılarına göre farklılaşır. Tespit edilmiş 118 element vardır, milyarlarca canlı ve cansız varlık bu 118 element atomunun bileşimleri sonucu ortaya çıkmaktadır.

Atomun elektronları eksi, protonlar artı kutuplardır ve bunların birbirini çekmesi atomun dengesini-dağılmamasını sağlamaktadır. Güçlü nükleer kuvvet ve yer çekimi kuvveti gibi denge unsurlarında binde bir oranında bile bir bozulma yaşanınca bedenimiz ve evrenimiz anında çöküp dağılacaktır.

“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar (yok olurlar, yıkılırlar) diye (her an kudreti altında) tutmaktadır. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi’nden sonra artık kimse onları (varlıkta) tutamaz. …” (Fatır: 41)

Evet, bütün canlı hücrelerin hepsi KARBON atomunun; yaklaşık 2 milyon çeşit farklı bileşkelerinden doğmaktadır. Yani bir karıncanın bile tesadüfen oluştuğunu savunmak ve Yüce Yaratıcımızı inkâra kalkışmak, mükemmel bir yolcu uçağının; rüzgâr, yağmur ve deprem gibi tabii hareketler neticesinde kendiliğinden ve tesadüfen ortaya çıktığını savunmaktan daha büyük bir şaşkınlıktır. Bu nedenle Darwinizm açık bir yanılgıdır ve sapkınlıktır. İşte Mustafa Kemal gibi bir dâhinin, böylesi safsatalara inandığını ve Yüce Yaratıcıyı ve Kur’an’ını inkâra kalkıştığını savunmak saçmalıktır ve O’nun hatırasına en büyük saygısızlıktır!

Daha önce “dışkı yemenin işkence olmadığını hatta faydalı olduğunu” iddia eden Prof. Celal Şengör Ekşi Sözlük kullanıcılarının sorularını yanıtlarken: “Kendi dışkınızı hiç yediniz mi? Beğendiniz mi? Dışkı yemek isteyenlere neler önerirsiniz?” sorusuna: “Evet yedim. Hatta onun dışında İsviçre’de benim doktora alanımda otlayan ineklerinkini de tattım. Dağ Keçilerinkini de tattım. Özellikle insan dışkısı acıydı. Ötekiler de tatlıydı ama insanın ki kadar acı değildi. Bu merak meselesidir, merak eden her şeyi dener” şeklinde yanıtlamışlardı. Oysa Domuzlar dışında kendi dışkısını yiyen bir hayvana bile rastlanmazdı. Celal Şengör dinsizi, kendi dışkısını yemeye, şahsi özgürlüğü adına hakkı vardı ve bu konuma layıktı. Ama kendi kısır aklınca ve bozuk ayarınca Kur’an’ı yalanlamaya ve Müslüman halkımızın kafasını bulandırmaya kalkışması, densizliğin ve edepsizliğin daniskasıydı.

Ey bilim adamı geçinen beyinsizler! Değil evreni, değil bu muhteşem sistemi, değil harika yaratılış eserleri olan canlılar âlemini, değil her canlının temel yapı taşı olan bir hücreyi, hatta proteini bile oluşturmaktan hâlâ aciz ve çaresiz konumdasınız! Bu proteinler tesadüfe meydan okumakta ve Ateistleri yalanlamaktadır.

Evet bir hücreyi oluşturan binlerce çeşit karmaşık protein moleküllerinden bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır. Proteinler, belli sayıda ve çeşitteki amino asitlerin özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküller olmaktadır. Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluşturmaktadır. En basitleri yaklaşık 50 amino asitten oluşan proteinlerin, binlerce amino asitten oluşan çeşitleri de vardır. Canlı hücrelerinde bulunan ve her birinin özel bir görevi olan proteinlerin yapılarındaki tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi, o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline sokacaktır. Daha amino asitlerin "tesadüfen oluştukları" iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da açıklama getirmekten aciz olan moleküler evrim teorisi, proteinlerin oluşumu noktasında tamamen açmaza saplanmaktadır.

Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit olasılık hesaplarıyla bile rahatlıkla görülebilir. Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300 (1'in yanına 300 sıfır) farklı biçimde dizilebilir. Ancak bu dizilimlerden yalnızca "1" tanesi bu söz konusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek anlamsız amino asit zincirleridir.

Diğer bir deyimle, yukarıda örnek verdiğimiz protein molekülünden yalnızca bir tekinin tesadüfen meydana gelmesi: "10300'de 1" ihtimaldir. Bu, 1'in yanına 300 adet sıfırın gelmesiyle oluşan "astronomik" sayıda "1" ihtimal ise, pratikte gerçekleşmesi imkânsız bir şeydir. Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında bulunan diğer 1000'lerce amino asitlik dev proteinlerle kıyaslandığında oldukça mütevazi bir yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere uyguladığımızda ise bu "imkânsız" kelimesinin bile yetersiz kaldığı görülecektir.

Canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde, yalnız başına tek bir proteinin de hiçbir şey ifade etmediği kesindir. Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan "Mycoplasma Hominis H 39"un bile, 600 çeşit proteine sahip olduğu belirlenmiştir. Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını, 600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekecektir. Sonuçta karşılaşacağımız rakamlar ise imkânsız kavramının çok ötesindedir. Evet, yaratılışı ve Allah’ı inkâr, gaflet, cehalet ve dalaletten çok öte bir eblehlik ve akıl yetersizliğidir.

İmkânsızı kabul etmek, safsata ve saçmalıktır!

Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkânsız olan bu proteinlerden, ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde bir araya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkânsızdır. Kaldı ki bir hücre, hiçbir zaman için bir protein yığınından ibaret sanılmamalıdır. Hücrenin içinde, proteinlerin yanı sıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok kimyasal madde, gerek yapı, gerekse işlev bakımından belli bir oran, uyum ve düzen çerçevesinde yer almaktadır. Her biri de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı molekül olarak görev yapmaktadır. Görüldüğü gibi evrim, yegâne "açıklaması" olan tesadüf teorisiyle değil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden tek birinin oluşumunu bile izah etmekten aciz ve uzaktır. Amerikalı Kimya profesörü Perry Reeves ise bu konuda şu itirafta bulunmaktadır:

Bir insan, amino asitlerin rastlantısal olarak birleşiminden ne kadar fazla muhtemel yapı oluşabileceğini düşündüğünde, hayatın gerçekten de bu şekilde ortaya çıktığını düşünmenin akla aykırı geldiğini görür. Böyle bir işin gerçekleşmesinde bir Büyük İnşa Edici'nin var olduğunu kabul etmek, akla çok daha uygundur. (J. D. Thomas, Evolution and Faith, Abilene, TX, ACUPress, 1988, s.81-82)

Türkiye'de, evrimci düşüncenin önde gelen savunucularından Prof. Dr. Ali Demirsoy da, Kalıtım ve Evrim isimli kitabında, canlılık için en gerekli enzimlerden birisi olan Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşma olasılığını şöyle ifade etmektedir:

... Sitokrom-C'nin belirli amino asit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır -maymunun rastgele tuşlara bastığını kabul ederek-. (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, 1984, s.61)

Peki, bu saçma olasılığı kabul etmek akla aykırı değil midir? Evet, öyledir, ama evrimci bilim adamları yine de bu imkânsızı kabul ederler. Ali Demirsoy, bu kabulün nedenini şöyle açıklar:

Özünde bir Sitokrom-C'nin dizilişini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az bir olasılığa sahiptir denilebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek gerekir. (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, 1984, s. 61)

Üstteki satırları şöyle de okuyabiliriz: "Bir proteinin tesadüfen oluşma ihtimali sıfırdır. Ama tesadüfen oluşmadığını söylersek, yaratılmış olduğunu kabul etmemiz, yani Allah'ın varlığını onaylamamız gerekir. Bu amacımıza uygun değildir."

Görüldüğü gibi evrim teorisi ilk aşamasında bile çökmüş durumdadır, ama bu teorinin yaratılışın tek alternatifi olduğunu bilen, yaratılışı kabul etmemeyi ise kendilerine amaç edinmiş olan bazı bilim adamları, teoriye dogmatik bir biçimde sarılmaktadırlar... Ünlü İngiliz matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle, 12 Kasım 1981 tarihinde Nature dergisinde yayınlanan açıklamasında bu gerçeği şöyle itiraf eder:

“Yaşamın en küçük biriminin evrim yoluyla meydana gelme ihtimali, bir hurda yığınını silip süpüren kasırganın, toparladığı parçalarla bir Boeing 747 uçağı meydana getirmesi ihtimali kadardır.”

Yaşamın mucize projesi: DNA’dır

Hücrenin bütününü değil, sadece çekirdeğindeki bir parçası olan DNA'yı ele aldığımızda bile, evrimin neden bir safsata olduğunu anlamak kolaydır. DNA Darwin zamanında bilinmiyordu. Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama gayretindeki evrim teorisi, hücrenin yapısının en temelindeki bu moleküllerin varlığına bile tutarlı bir izah getirememişken, genetik bilimindeki ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA’nın, keşfi bu temelsiz teoriyi yepyeni çıkmazlara sokmaktadır. 1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlarındaki iki bilim adamının DNA hakkında açıkladıkları çalışmalar, biyolojide yepyeni bir çığır açmıştır. Birçok bilim adamı, genetik konusuna yöneldi. Yıllar süren araştırmalar sonucunda bugün, DNA'nın yapısı büyük ölçüde aydınlanmıştır.

Burada DNA'nın yapısı ve işlevi hakkında çok temel birkaç bilgi vermek yerinde olacaktır:

Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir “yapı planıdır”. Bir insana ait bütün özelliklerin bilgisi, dış görünümden iç organlarının yapılarına kadar hepsi DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır. DNA'daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile tanıtılır. İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları arasındaki farktan doğmaktadır. Bir DNA molekülünde yaklaşık olarak 3.5 milyar nükleotid, yani 3.5 milyar harf bulunmaktadır. Bir organa ya da bir proteine ait olan DNA üzerindeki bilgiler, “gen” adı verilen özel bölümlerde yer alır. Örneğin göze ait bilgiler bir dizi özel gende, kalbe ait bilgiler bir dizi başka gende bulunmaktadır. Hücredeki protein üretimi de bu genlerdeki bilgiler kullanılarak yapılır. Proteinlerin yapısını oluşturan amino asitler, DNA'da yer alan üç nükleotidin arka arkaya sıralanmasıyla anlam kazanır.

Erbakan Hoca’nın sıkça dikkat çektiği gibi: Bitkilerin kromozomları tek boğumlu, hayvanların kromozomları çift boğumlu, insanların kromozomları ise üç boğumlu olmaktadır. Bu nedenle nebatatın hayvana, hayvanların ise insana evrilmesi bilimsel olarak imkânsızdır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz kılacaktır.  İnsan vücudunda 200 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada tesadüfen oluşabilmelerinin imkânsızlığı daha iyi anlaşılır. Evrimci bir biyolog olan Salisbury bu imkânsızlıkla ilgili olarak şunları aktarmaktadır.

Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir. (Frank B. Salisbury, Doubts about the Modern Synthetic Theory of Evolution, s.336)

41000'de bir, "küçük bir logaritma hesabı" sonucunda, 10620'de bir anlamını taşır. Bu sayı 1'in yanına 620 sıfır eklenmesiyle elde edilen rakamdır. 1'in yanında 12 tane sıfır 1 trilyonu ifade ederken, 620 tane sıfırlı bir rakam gerçekten de kavranması mümkün olmayan bir sayıdır.

Yani bu mükemmel varlıkların ve muhteşem kâinatın, kendiliğinden ve kör tesadüflerle oluşması imkânsızdır. Ve Atatürk’ün böyle bir safsataya inandığını söylemek, Ona iftiradır.

Prof. Dr. Ali Demirsoy da bu konuda şu itirafı yapmak zorunda kalmıştır:

Esasında bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) oluşma ihtimali tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma ihtimali astronomik denecek kadar azdır. (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, 1984, s.39)

Sonuç: Evrim temelinden çökmüş bir teori enkazıdır!

Şurası oldukça ilginçtir ki, daha bir canlı hücresi için gereken milyonlarca proteinden birinin oluşumunu dahi izah edemezken evrimciler ısrarla, sudan karaya geçiş, karadan havaya geçiş, maymundan insana geçiş gibi pek çok uydurma senaryolar üretebilmişlerdir. Asıl cevap bulmaları gereken, "canlılığın ortaya çıkışı" sorusunu örtbas ederek bu tür temelsiz uydurmalarla dev bir enkaz oluşturmuşlardır. Bu enkazın üzerine temeli olmayan bir bina yükseltmek istemişler, fakat onca çabalamalarına rağmen bu binanın enkazı altında kalmaktan kurtulamamışlardır. Daha ortada tesadüfen meydana gelebilecek tek bir protein bile yokken, bu proteinlerin milyonlarcasının tesadüflerle belli bir plan ve düzen içinde birleşerek canlı hücresini oluşturmaları, bu hücrelerin yine tesadüflerle trilyonlarcasının oluşup bir araya gelerek hareket eden canlıları, bu canlıların balıkları, balıkların sudan karaya çıkarak sürüngenleri, sürüngenlerin de kanatlanarak kuşları oluşturması ve bu şekilde yeryüzündeki milyonlarca farklı türün meydana gelmesi sizce makul ve mantıklı bir iddia mıdır? Sizce olmasa bile, evrimciler böyle bir masala maalesef gerçekten inanmaktadırlar.

Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamalı Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe hayatın tesadüflerle doğduğuna on yıllar boyunca inandırılmış bir bilim adamı olarak karşılaştığı bu gerçeği şöyle anlatır:

Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu... Ama şu anda, Tanrı'ya inanmayı gerektiren açıklama karşısında, öne sürülebilecek hiçbir akılcı argüman bulamıyorum... Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil. (Chandra Wickramasinghe, Interwiev in London Daily Express, 14 Ağustos 1981)

Darwin Formülü, dinsizlik mantığıdır!

Şimdiye kadar ele aldığımız tüm teknik delillerin yanında, isterseniz evrimcilerin nasıl saçma bir inanışa sahip olduklarını, bir de çocukların bile anlayabileceği kadar açık bir örnekle özetleyelim.

Evrim teorisi canlılığın tesadüfen oluştuğunu iddia eder. Dolayısıyla bu iddiaya göre cansız ve şuursuz atomlar bir araya gelerek, önce hücreyi oluşturmuşlardır ve sonrasında aynı atomlar bir şekilde diğer canlıları ve insanı meydana getirmişlerdir. Şimdi düşünelim; canlılığın yapı taşı olan karbon, fosfor, azot, potasyum gibi elementleri bir araya getirdiğimizde bir yığın oluşur. Bu atom yığını, hangi işlemden geçirilirse geçirilsin, tek bir canlı oluşturamaz. İsterseniz bu konuda bir "deney" tasarlayalım ve evrimcilerin aslında savundukları, ama yüksek sesle dile getiremedikleri iddiayı onlar adına "Darwin Formülü" adıyla inceleyelim:

Evrimciler, çok sayıda büyük varilin içine canlılığın yapısında bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir, magnezyum gibi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlarda bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli gördükleri malzemeleri de bu varillere karıştırsınlar. Karışımların içine, istedikleri kadar amino asit, istedikleri kadar da (bir tekinin bile rastlantısal oluşma ihtimali 10950 olan) protein doldursunlar. Bu karışımlara istedikleri oranda ısı ve nem versinler ve bunları istedikleri gelişmiş cihazlarla yoğursunlar. Varillerin başına da dünyanın önde gelen bilim adamlarını oturtsunlar. Bu uzmanlar babadan oğula, kuşaktan kuşağa aktararak nöbetleşe milyarlarca, hatta trilyonlarca sene sürekli varillerin başında nöbet tutsunlar. Bir canlının oluşması için hangi şartların var olması gerektiğine inanılıyorsa hepsini kullanmak serbest olsun. Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar o varillerden kesinlikle bir canlı çıkartamazlar. Zürafaları, aslanları, arıları, kanaryaları, bülbülleri, papağanları, atları, yunusları, gülleri, orkideleri, zambakları, karanfilleri, muzları, portakalları, elmaları, hurmaları, domatesleri, kavunları, karpuzları, incirleri, zeytinleri, üzümleri, şeftalileri, tavus kuşlarını, sülünleri, renk renk kelebekleri ve bunlar gibi milyonlarca canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar. Değil burada birkaçını saydığımız bu canlı varlıkları, bunların tek bir hücresini bile başaramazlar.

Kısacası, bilinçsiz atomlar bir araya gelerek hücreyi yapamazlar. Sonra yeni bir karar vererek bir hücreyi ikiye bölüp, sonra art arda başka kararlar alıp, elektron mikroskobunu bulan, sonra kendi hücre yapısını bu mikroskop altında izleyen profesörleri oluşturamazlar. Madde, ancak Allah'ın üstün yaratmasıyla hayat bulur.

Bunun aksini iddia eden evrim teorisi ise, akla tamamen aykırı bir safsatadır. Şeytanlık ve inkârcılık temelli dinsizliklerine, bilimsel yaftalı bir kılıftır.

Hiç kimsenin, “kendisinin maymun soyundan ve kör tesadüfler sonucu meydana geldiğine” inanmasına elbette engel olacak değiliz. Ama bu saçmalık ve safsatalara inanmayanları ve yaratılış gerçeğini savunanları: “Bunlar bilimin nimetlerinden yararlanmasınlar” diye dışlamak, tam bir densizlik ve edepsizlik alametidir.

Ey inkârcı ve özellikle İslam karşıtı zavallılar! En basit hücrelerin sahip olduğu akıl bile sizin beyninizden çok daha ileri boyutlardadır!

Vücudumuzdaki organların birbirleri ile iletişim kurmaları, hayatımızın devam etmesi için mutlak bir zorunluluk gibidir. Bir organizmadaki hücreler görevlerini yerine getirebilmek için sürekli haberleşir. Hücreler birbiri ile ya doğrudan temas yoluyla ya da sinirsel, elektriksel ve kimyasal haberciler aracılığı ile irtibat halindedir. Ancak burada söz ettiğimiz her organelin bir et parçası olduğunu, iletişimi sağlayan habercilerin de yine proteinler, kimyasallar ya da mineraller olduğunu unutmamak gerekir. Birbirlerine bilgiyi aktaran, bu bilgiyi anlayıp uygulamaya geçirenler de yine aynı maddelerdir. Ancak yapılan hareket çok büyük bir şuur ve akıl içermektedir.

Örneğin bir insanın karaciğerinin bir kısmı kesilip alındığında, karaciğerin diğer kısmı kendi kendini yenileyerek eski halini alabilmektedir. Bu sırada hücreler zaman kaybetmemek için çok hızla çoğalıp gelişir. Ama asıl önemli olan hücrenin çoğalmaya ne zaman başlaması ve ne zaman durması gerektiğini bilmesidir. Burada çoğalan ve bölünen hücreler aynı anda durmaya karar vermektedir. Daha fazla ya da daha az değil, daha önce ya da daha geç değil, aynı anda durma kararı alabilmeleri hayret vericidir ve çok büyük bir şuur ve akıl gerektirir. Bunlar hücrelerde bulunmadığına göre, sonsuz akıl ve kudret sahibi bir Zat bunları yönetmektedir.

Bu hücrelere ilk çoğalma emrini veren, acil bir durum olduğu için hızlı davranmaları gerektiği konusunda onları uyaran, organ eski halini aldığında bunu fark edip, onları durduran kimdir? Peki diğer hücreler kimin sözüne itaat edip, çoğalmaya başlamakta, kimin sözüne itaat edip durmaktadırlar? Karaciğer isimli bir et parçasının mı?

Mide hücreleri de aynı karaciğer gibi mükemmel akıl özellikleri gösterirler. Vücuda besin girer girmez mide hücreleri harekete geçmektedir. Bu hücrelerin bütün amacı besinlerin insan için en iyi şekilde sindirilmesinin sağlanması içindir. Bu amaç için hücreler yapılması gereken işlemleri teker teker başlatıp devam ettirmektedir. Midede bulunan ve mideden başka bir yerde bulunmamış olan hücreler, sindirilen besinlerin on iki parmak bağırsağına ulaşacağını bilirler. Bu nedenle bağırsaklara ulaşacak besinin sindirilmesi için gerekli olan enzimleri yine hiç bilmediği başka bir hücreden ister -pankreas hücrelerinden.

Mide hücrelerinin pankreasa gönderdiği mektup (yani salgılanan hormon) kan yolu ile ulaştırılır. Kana bırakılan şifreli bir mektup gibi vücut içinde yolculuk yapmaktadır. Bu yolculuk sırasında pankreasa gelindiği zaman, pankreas hücreleri mektubu tanıyıp hemen açmaktadır. Burada ilginç bir nokta -kan yoluyla hemen hemen bütün vücudu dolaştığı halde- mektubun diğer organların hücreleri tarafından kesinlikle açılmamasıdır. Bütün hücreler bu mektubun pankreas için yazıldığını, kendilerini muhatap almadığını biliyor gibi davranmaktadır. Çünkü mektubun üzerinde pankreasın adresi vardır. Mektubun moleküler yapısı yalnızca pankreas hücrelerinin zarında bulunan algılayıcı moleküllerle etkileşecek şekilde özel olarak dizayn edilip yaratılmıştır. Yani mide hücresi şuurlu ve bilinçli bir şekilde ürettiği hormonun üzerine gerçekten bir adres yazmıştır. Üstelik vücuttaki milyarlarca farklı adres içinden pankreas hücresinin adresini doğru bir şekilde yazmıştır. Bu adresin doğru şekilde yazılabilmesi için mide hücresinin pankreas hücresinin bütün özelliklerini bilmesi lazımdır.

Mucize yalnızca adresin doğru yazılması ile sınırlı değildir. Mide hücresinin gönderdiği mektubun içinde bir de mesaj iletilmektedir. İnsan vücudunun derinliklerinde, birbirlerinden çok uzakta bulunan iki küçük canlı (hücre) mektuplaşmakta ve haberleşmektedir. Birbirlerini hiç görmedikleri halde birbirlerinin hangi dilden anladıklarını bilmektedir. Dahası bu haberleşme bir amaç uğruna bilinçli olarak gerçekleşmektedir. İki hücre birlik olmuş ve yediğiniz besinlerin sindirilmesi için plan üretmektedir. Şüphesiz bu gerçek bir mucizedir.

Elbette, hücrelerin insanların sahip olmadığı derecede üstün şuur ve akıl göstererek karar vermesi mümkün değildir. Bu hücreler var oldukları andan yok olana kadar sabah akşam insanın hizmetindedir. Asla dinlenmez, yorulmaz veya yapması gerekenleri unutmaz. İşte bu üstün akıl ve şuur, âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir. Bu olaylar bize tüm kâinata hâkim olan Allah'ın üstün kudretini göstermektedir. Allah düşünmek isteyen insanlar için sayılamayacak kadar çok yaratılış delilini bize göstermektedir. Böylece, Allah'ın varlığını inkâr eden ve Allah'ın merhametine mazhar olamayacak olanların ahirette 'biz görmemiştik, biz öğretilmemiştik' diyebilecekleri hiçbir gerekçeleri kalmasın diyedir.

“Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra (bile bile inkâr edip) helak olsun, diri kalacak kişi de apaçık bir delilden sonra (bilinçle iman ederek ebedi) hayatta kalıp (huzura kavuşsun). Şüphesiz Allah, gerçekten İşitendir, Bilendir.” (Enfal Suresi: 42)

Bir DNA’nın marifetleri ve Mucizevî yapısı

Mendel kanunlarının keşfiyle başlayan 20. yüzyıl "Gen Yüzyılı" olarak anılırken, insan genomunun dizi analizinin kabaca deşifre edilmesiyle başlayan 21. yüzyıl "Genom ve Proteom Yüzyılı" olarak anılacak gibi gözüküyor. Genom, organizmanın bir hücresinde bulunan bütün DNA dizisinin bir takımını tarif ediyor. Genom kendi içinde çekirdek, mitokondri ve kloroplast genomu gibi alt birimlere ayrılıyor. Genom bilgisinin inşasında kullanılan harflerin sıralanmasındaki mükemmel nizamın açığa çıkarılması, 1953–2000 yılları arasındaki teknolojik ilerlemelerle başarılmıştır. Geni anlamak ile genomu anlamak arasında çok muazzam bir bilgi farkı, düşünce ve anlayış sıçraması vardır. Çünkü indirgemeci perspektiften kompleks sistemler perspektifine, mekanik analizden sibernetik analize, temel birimler olan genlerden genom adı verdiğimiz bilgi sistemlerindeki aktif ve dinamik düzenlemelere geçilmesi, biyolojide bir devrim aşamasıdır. Tespih tanelerine benzer, basit gibi görülen genlerden, bilgilerin sanki şuurluymuşçasına işlendiği, neticenin belirlendiği sistemlere ve küllî bir ilim gerektiren işleyiş mekanizmasının anlaşılmasına kadar geçen sürede büyük emekler harcanmıştır. Mutasyona sebep olan fiziko-kimyevî ajanlar veya genomun kopyalanması (replikasyon) sırasında, kader kaleminin hikmetli işleyişindeki farklılıklar (varyasyonlar), perde olarak (ki biz buna yanlış olarak çoğu zaman 'hata' diyoruz) mutasyonları ortaya çıkarmaktadır. Bu değişiklikler hücre içinde bir nev'i fıtrî genetik mühendisliği yapılmasına yol açarak, her seviyede ayrı bir âlem olan alt sistemlerin yeniden düzenlenmesine sebep olmaktadır. Epigenetik modifikasyonlar olarak isimlendirilen daha üst bir sistemdeki (kromatid ve kromozom hâlindeki genom paketçiklerinin üç boyutlu düzenlenmesi), asla tesadüfî olmayan, küçük faydalı genom mimarisindeki düzenlenmelerin ihtiyaca göre seçilmeleri; onların sınırsız bir ilim ve kudrete perde olduğunun ispatıdır. Günümüzde, mutasyonların ve genom düzenlemelerinin 'tesadüf'(!) olarak ortaya çıktığı düşüncesinden, bunların iktiran (sebep-netice ve hikmetin birlikte denk düşürülmesi) olarak görülebilecek şekilde, bir plân dâhilinde ortaya çıkarıldığı anlayışına geçiş yaşanmaktadır.

Genetikte, hücre biyolojisinde ve embriyonikte alınan mesafeler, hücrelerde son derece hassas alıcıların, karşılıklı irtibatların, bilgi-işlem kapasitesinin akıllara durgunluk veren kompleksliğin varlığını gösterdi. 2001 yılı Nobel Mükâfatı, ökaryot hücrelerin hayat çemberlerinin düzenlenmesinde rol alan moleküler bilgi-işlem ağlarının bileşenlerini tespit eden ekibe verildi. Bilhassa hücrelerde olup biten işlemlerin takip edildiği güvenlik ağlarından gelen bilgilere dayanarak, hücre bölünmesinde ilerlenip ilerlenmeyeceğine dair kararların verildiği yol ayrımındaki kontrol noktaları kavramına dikkat çekildi. Farklılaşmak üzere ikiye bölünen hücrelerden birisinin kas, diğerinin kemik hücresi olacağına veya kök hücre hususiyetini muhafaza edeceğine ait kararın verilmesindeki sonsuz ilim ve kudretin belgesi olan moleküler inşanın aksamadan yürütülmesi, doku ve organlarımızın yerli yerinde yaratılmasında temel bir işlemdir.

Genomun tamirinde ve yeniden yapılanmasında rol oynayan hücre içi sistemlerin varlığı, hücreye bakışları değiştirmiştir. Genelde genomun sabit, statik yapı olduğu, sadece tesadüfen değiştiği zannedilmiş ve bu değişimlerin de mutlaka zararlı olduğu farz edilmişti. Hâlbuki mutasyonlar, hücre seviyesinde çevreye uyum mekanizmasının ortaya çıkmasına vesile olabilecek genetik değişikliklerdir. Aslında nötr kabul edilen mutasyonlar, bulunulan ortama göre, lehte veya aleyhte netice verebilme potansiyelini harekete geçiren değişikliklerdir. Fakat asla doku veya organ seviyesinde bir sistem farklılığına yol açamazlar; yani bir kertenkelenin bacağını kuşun kanadına veya balığın solungacını akciğere çevirme gibi bir duruma sebep olamazlar. Bilhassa DNA tamir sistemlerinin, hücre içinde programlı ve plânlı mutasyon yaptırıcı mekanizmaların, uygun yapıların ve hareketli genetik unsurların (DNA parçaları) keşfi, mutasyon hâdisesini hücrenin biyo-kimyevî işlemlerinin önemli bir parçası konumuna getirmiştir. Fonksiyonel genom açısından DNA biyo-kimyasına, proteinlerin biyo-kimyası kadar son derece dinamik ve önemli fonksiyonlar yüklenmiştir.

Canlılığa kompleks bir sistem olarak bakmakla, indirgemeci bir anlayışla bakmak arasında çok muazzam bir fark vardır. Çünkü bakış açısı, algı dürbünleri ve niyet, odaklanılan yapı veya hâdisede görüleceklere tesir etmektedir. Sistem bilimi penceresinden, hücreler, bilginin her saniye girift şekilde işlenip karar verildiği bir yapıda yaratılmıştır. Hücrenin her bir bölünmesinde milyarlarca biyo-kimyevî reaksiyon gerçekleştirildiğinden, bunların canlılığa zarar vermeyecek şekilde yönetilmesi gerekmektedir.

Kâinatın yaratılışından itibaren zıt kuvvetlerin karşılıklı münasebetiyle ortaya çıkan “tagayyür, tebeddül, tahavvül, tekâmül” gibi nüanslarla ifade edilen değişim, sisteme konulmuş izafî kanunlar ve prensiplerden biridir. Son birkaç asırdır materyalist düşünce akımlarının bilime, hususen biyolojinin felsefî arka planına hâkim olmasından dolayı, biyolojide 'evolüsyon' kavramıyla açıklanan bu değişim, varyasyonların tesadüfen ve kendiliğinden meydana geldiğini îmâ eden mekanizma ve izahlarla yorumlanmaktaydı. Ancak son 20–30 yıldır moleküler biyolojideki gelişmeler ve hücrenin daha hassas metotlarla keşfedilmesi, bunun yanlış olduğunu, hücredeki her bir hâdisenin tesadüfen veya kendiliğinden değil, yaratılışta hücrelerin içine yerleştirilen ve ihtiyaç olduğunda aktif hâle getirilen fıtrî genetik mühendisliği araçları ve mekanizmaları kullanılarak meydana getirildiğini ortaya çıkardı.

Hücre içi hâdiselerde ve organizmalarda çeşitli seviyelerde öngörülebilir ve öngörülemez sebep-netice beraberliği ve eşzamanlılığı (iktiran) söz konusudur. Hücrelerin bir nev'i kader programı olan genom kütüphanesi, DNA modüllerinden toplanmış sistemler olarak örgütlenmiş hiyerarşik yapılardan oluşur. En temelde nükleotid isimli yapıtaşlarının birleşimiyle oluşan küçük DNA dizi modülleri bulunur. Genomda ilk etapta DNA modülleri, protein kodlayan ve kodlamayan diziler şeklinde örgütlenmesi, mucizevi bir durumdur. Protein kodlamayan ve çeşitli sıklıklarda tekrarlanan DNA dizileri, genomu şekillendirici, düzenleyici fonksiyonlarda görev alır. Tekrarlayan DNA dizileri, veriler için fonksiyonel adresler oluşturur. Her organizma türünün genomik sistem mimarisinin şekillenmesinde, protein kodlayan diziler kadar, tekrarlayan diziler de önemli bir fonksiyondur. Tekrarlayan DNA dizilerinin fonksiyonları arasında replikasyon, transkripsiyon, DNA paketlenmesi ve bölünen hücrelere genomun dağıtımı gibi işler hikmet ve kudretle yapılıp durur. DNA polimerlerinin hücre faaliyetlerine katılabilmesi için, RNA ve protein sistemleriyle dinamik olarak etkileşmesi gerekli bir durumdur. Hücrelerin içine yerleştirilen genom, İmam-ı Mübîn unvanıyla bilinen kaderi programın görünür âlemdeki küçük bir misalidir. Kader defterinin levh-i mahv ve isbatı (yaz-boz tahtası) olarak isimlendirilen kudret ve iradenin tecelli ettiği genom değişiklikleri, sisteme yerleştirilen fıtrî genetik mühendislik işlemleriyle gerçekleştirilmiş olur.

Genomdaki bütün diziler analiz edildiğinde ilk göze çarpan; duplikasyon (eşini üretmesi), gen amplifikasyonu (çoğalıp gelişmesi), genetik modüllerin yeniden düzenlenmesi, mevcut genomik sistemlerin farklı şekilde yeniden değerlendirilmesi gibi mucizevî faaliyetler, hücrenin hayatiyeti için olmazsa olmaz moleküler değişiklikler ve uyum sistemleridir. Hücre içindeki fıtrî genetik mühendisliği araçları, biyolojik uyarılara çok duyarlı olup, hücrenin cevabının üretilmesinde kendilerine düşen vazifeyi eksiksiz yapar. Dolayısıyla hücre içindeki hiçbir hâdise ve mekanizma rastgele ve tesadüfî olmayıp, her şey kaderi planın bir yansıması olan genetik programa göre gerçekleştirilmektedir.

Bilincin görünmez kaynağı ve Allah’ın varlığı!

İnsan vücudundaki sistemler görevlerini yerine getirirken, yapılan işin koordinasyonunu, uyumunu ve organizasyonunu da sağlamaktadır. Bir vücuttaki yapıların "akıllı" olarak tanımlanması ve buradan yola çıkarak bu aklın kaynağının açıklanmaya çalışılması bu amaçlıdır. Kuşkusuz "akıllı bir hücre" veya "akıllı bir organ" yakıştırması mecazi bir yakıştırmadır. Çünkü bir beyni ve sinir sistemi olmayan hücre veya dokuların kendi başlarına bir bilinç sahibi olmaları imkânsızdır. Ancak tümünün yaptıkları işlerde şaşırtıcı bir bilinç ortaya çıkmaktadır. Bu ise Darwinistler ve tüm materyalistler için büyük bir çıkmazdır. Çünkü materyalistler de, bilincin beyindeki hücrelerden ve bu hücrelerin arasındaki kimyasal reaksiyonlardan doğduğunu savunmaktadır. Kısacası materyalist iddiaya göre, "bilinç, beyinden ibarettir".

Materyalistler bilinci beyne indirgemeye çalışırlarken, bilimsel gözlemler beyni bile olmayan canlıların bilinç sahibi olduklarını göstermektedir. İşte bazılarınca "akıllı hücreler" bunun bir örneğidir. Son yıllarda bakteriler ve diğer tek hücreliler üzerinde yapılan gözlemler de, bu mikroskobik canlıların son derece "akıllı" hareket ettiklerini ve adeta içinde bulundukları ortamı değerlendirip karar verdiklerini göstermektedir. Moleküler biyolog Michael Denton şöyle demektedir:

"Amipler bir toz zerresinden bile daha küçük olmalarına rağmen, çok daha kompleks canlılara benzer yaşam stratejileri izlerler. Eğer bir amibi alıp onu bir kedinin boyutlarına getirebilseydik, bu memeliyle yaklaşık aynı derecede bir zekâya sahip olduğunu görecektik. Peki ama bu küçücük canlılar nasıl olup da bu denli iyi hesaplanmış kararlar alabilmektedirler?... Bir amip yakalamak istediği avını bilinçli olarak kovalayıp takip etmektedir, avı yön değiştirdiğinde o da onun ardından yön değiştirir, bu takibi uzun süre devam ettirir. Bu davranışları sadece moleküler düzeyde açıklamak mümkün değildir."

Üstteki alıntının son cümlesine dikkat etmek gerekir. Amiplerin davranışları, "moleküler" düzeyde, yani kimyasal reaksiyonlarla, fiziksel etkilerle açıklanabilecek türden değildir. Bu canlılar, bilinçli olarak adeta karar vererek hareket etmektedirler. Dikkat çekici olan ise, bunların ne bir beyne, ne de sinir sistemine sahip olmamalarıdır. Sadece protein, yağ ve sudan oluşan birer hücredirler. Bakterilerin akıllı davranışlarını gösteren başka örnekler de vardır.

Ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie'nin Temmuz 1999 sayısında bildirildiğine göre, bakteriler birbirleri ile haberleşmekte ve bu haberlere dayanarak karar vermektedirler.

Science et Vie'de bu haberleşmenin son derece kompleks bir sistemle işlediği vurgulanmaktadır. Bakterilerin yüzeyinde elektrik sinyalleri yayan ve algılayan mekanizmalar vardır. Bakteriler bu sayede birbirlerine sinyaller yollamakta, içinde bulundukları ortamın özellikleri, bu ortamdaki besin durumu gibi bilgiler aktarmaktadırlar. Bu bilgilere göre de, daha ne kadar çoğalmaları ve çoğalmayı ne zaman durdurmaları gerektiği konusunda karar vermektedirler.

Kısacası, gözle görülmeyecek kadar küçük canlılar, etrafları hakkında bilgi toplamakta, sonra bunları yorumlayıp birbirlerine aktarmakta ve sonra da belirli bir yönde karar verip uygulamaktadır. Hem de grup halinde...

Tüm bu örnekler, canlılarda asla maddeye indirgenemeyecek bir bilinç olduğunu göstermektedir. "En kompleks canlı" sayılan insandan, "en basit canlı" sayılan tek hücrelilere kadar, bütün canlılarda madde-ötesi bir kaynaktan gelen şaşırtıcı bir bilinç vardır.

Peki, bu madde ötesi kaynak nedir?

Kur’an'da, bizlere bu konuda çok önemli bilgiler verilir. Örneğin bal arısından söz edilen ayetlerde, bu canlıların gösterdikleri "bilinçli" davranışları kendilerine Allah'ın ilham ettiği bildirilmektedir:

"Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır."[8] 

Bir başka ayette de tüm canlıların Allah'ın hâkimiyetinde olduğu haber verilmektedir. Kur’an'da bildirildiği üzere, "O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur."[9] 

İşte Kur’an'da açıklanan bu sır, canlılardaki gizemli bilincin kaynağıdır. Yani bilinç, materyalistlerin sandığı gibi maddenin bir özelliği değildir. Maddeyi oluşturan atomları her ne yaparsanız yapın, bilinç sahibi kılmanız imkânsız bir şeydir. Bilincin, mutlaka bir başka bilinçten gelmesi gerekir. Bu nedenle tüm canlılardaki bilinç, elbette Allah'ın ilhamından kaynaklanmaktadır.

İnsan bedeninde veya bir başka organizmadaki hücrelerde ortaya çıkan akıl da, Allah'ın varlıklar üzerindeki mutlak hâkimiyetinin bir tecellisidir. Allah, yarattığı varlıklar vesilesiyle Kendisi'ni tanıtmakta ve insanlar bu eserlere bakarak Allah'ın sonsuz gücünü ve kudretini tanıyıp takdir edebilmektedirler. Bu nedenle varlıklardaki şuur örneklerini sıralarken, bu önemli gerçeğin sürekli olarak akılda tutulması gerekmektedir.

Dinsizlik, densizliktir:

• Küçücük bir hücredeki ve minnacık bir “gen”deki mucize mühendislik harikasının ve mükemmel tasarım mekanizmasının yegâne yapıcısı ve yaratıcı olan Allah, insanın da Rabbi ve sahibidir.

• Bütün dünyayı ve topyekûn kâinatı yine böylesine misilsiz, eksiksiz ve örneksiz varlığa çıkaran ve yeryüzünde kendisine halife makamında yarattığı insana musahhar kılan Allah’ın, bunların hepsini boş yere, hikmetsiz ve hedefsiz olarak yaptığını düşünmek elbette cahillik, divanelik ve dinsizliktir.

• Öyle ise, insana yaratılış gayesini, olgunlaşma yöntemi ve gayretini, kulluk ve hilafet (yeryüzünde Allah’ın adaletini temsiliyet) görevini nasıl yerine getireceğini; adil ve asil bir yönetimi ve “silm”i (barış ve bereket) düzenini nasıl gerçekleştireceğini, Kur’an-ı Kerim’i ve Resulü Ekrem’i göndermemesi elbette mümkün değildir.

• İlim ve akıl, ABD, AB ve İsrail gibi zalimlerin ve Deccallerin elinde felaket ve rezalet aleti; ama mü’minlerin ve İslami prensiplerin emrinde saadet ve selamet sebebidir.

Zerre kadar bir hücredeki bu harika kudretin sahibini bilip de, hâlâ emperyalist ve Siyonist güçlerden korkanlar ve onlara sığınanlar, Kur’an’a göre asla mü’min kabul edilmemektedir. Çünkü iman, sadece Allah’ın varlığını ve Kur’an’ın haklılığını kabullenmek değil, zulme ve küfre karşı, Batıl’ı bırakıp Hak’kın safına geçmektir. Yoksa örneğin; şeytan ne Allah’ı ve ahireti, ne de diğer iman esaslarını asla inkâr etmemiştir. O sadece, İlahi Hükümlerin işine gelmeyen tarafına, itiraz ve isyana yönelmiştir.

 

Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] https://www.youtube.com/watch?v=4WKqg4C6KTs&feature=youtu.be

[2] Bak: Taberî, Razî, İbn Aşur, Nahl, 16/15. ayetinin tefsiri

[3] Bak: Razî, ilgili ayetin tefsiri

[4] (Bak: Muhakemat, 73-74; Niyazi Beki, Kur’an ilimleri ve tefsir açısından Bediüzzaman’ın eserleri, s. 226-227).

[5] Al-i İmran Suresi: 189 - 190

[6] Fatır Suresi: 41

[7] Kaf Suresi: 6

[8] Nahl Suresi, 68-69

[9] Hud Suresi, 56

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

MÜNAFIKLAR UZAYDA DEĞİL, YANIMIZDADIR!
Bugün Müslümanlar olarak, belki de en büyük gafletimiz; Kur’an’ın ısrarla...
Devami
KATI KEMALİZM – ILIMLI İSLAMİZM KALDIRACI
  Saygıdeğer okurlarımız Lütfen, aktaracaklarımı hoş sohbet olsun diye değil, bilgi dağarcığımız...
Devami
KUR'ANIN, MÜNAFIKLARLA MÜCADELE TAVRI VE ABDURRAHMAN DİLİPAK'A BİR ÇAĞRI
  Kur'anın, şerlerinden Allah'a sığınmamız gerektiği bildirilen "İnsanların göğüslerine vesvese...
Devami
YENİ ANAYASA HAZIRLIKLARI VE GERÇEK DEĞİŞİMİN ESASLARI
AB talimatıyla ve AKP çıkarına değişiklik paketi neyi amaçlamıştı? AKP'de Anayasa...
Devami
YENİ MEAL İÇİN ÖNSÖZ
Milli Çözüm Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Osman Eraydın ve İzmit’teki...
Devami
KUR’AN’A GÖRE: ŞİRKİN SEBEPLERİ VE ALAMETLERİ
Giriş: Şirkin tarifi a) Müşrikler Allah’ın varlığını değil, sıfatlarını ve...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 59

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR