ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1757
mod_vvisit_counterDün4484
mod_vvisit_counterBu Hafta36089
mod_vvisit_counterGeçen hafta58521
mod_vvisit_counterBu Ay114234
mod_vvisit_counterGeçen Ay122941
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17565173

IP'niz: 3.235.25.169
Bugün: 18 Nis 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12490937

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

AKP’NİN VURGUN ŞEBEKESİ VE MAFYA EKONOMİSİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

Türk-İş sonunda uyanmıştı: “IMF'den Türkiye'ye dost olmaz!”

Türk-İş tarafından hazırlanan raporda, "IMF'den Türkiye'ye dost olmayacağı, önerilerinden iyileştirici bir reçete çıkmayacağı" ifade edilerek, "Türk-İş olarak IMF-Dünya Bankası patentli politikaların terk edilmesi çağrımızı yineliyor ve siyasi tercihin bu yönde oluşmasını talep ediyoruz" yazılmıştı. Konfederasyon IMF ve Dünya Bankası yıllık toplantılarının Türkiye'de gerçekleştirilmesi dolayısıyla Türkiye'nin IMF ve Dünya Bankası ile ilişkileri konusunda bir rapor hazırlamıştı.

"IMF-Dünya Bankası Kavşağında Türkiye-Sendikal Yaklaşım" isimli raporda, Türkiye'de ve dünyada başta IMF ve Dünya Bankası olmak üzere "uluslararası sermaye örgütlerine" yönelik tepkilerin temelinde, bu kurumların ülkelere önerdiği politikaların ulusal çıkarlara aykırı olması ve başta çalışanlar olmak üzere, dar ve sabit gelirli kesimlerin yaşama ve çalışma koşullarını kötüleştirmesi bulunduğu tespiti yapılmıştı. Bu politikaların aynı zamanda "sosyal devlet" yapısını tasfiyeyi öngören uygulamaları beraberinde getirdiği öne sürülen raporda Türkiye'nin çeyrek yüzyılı aşan süredir üretim, yatırım, sanayileşme, yani ekonominin reel kesimlerini, reel katkı yapacak alanlarını yeterince teşvik etmekten uzak kaldığı eleştirisi yer almıştı.

Raporda, yıllık dış gelirin sürekli ve önemli ölçüde giderlerin altında kaldığı belirtilerek, "Bu süre içinde dış borcumuz da yükselmiştir. İlginç olan nokta ise bu borçların ödendikçe azalmayıp artmasıdır."

“Çözüm yerine sorunlar birikiyor”

Türkiye'de olduğu gibi IMF-Dünya Bankası politikalarının geçerli olduğu ekonomilerde birikim, kalıcı büyüme, yapısal değişme, insani gelişim, istihdam, sanayileşme, teknolojik dönüşüm, adil gelir dağılımı, sosyal adalet, ekonomik bağımsızlık gibi temel ve orta uzun döneme dönük hedeflerin göz ardı edildiği belirtilen raporda, uygulanan ekonomik politikalarla yapısal sorunların çözülmek bir yana ertelendiği, daha da kronikleştiği ve çözülmeyen sorunların giderek biriktiği savunulmaktaydı.

IMF’nin: “Türkiye bu yıl yüzde 6,5 daralır” tespitleri ise AKP iktidarının iflasını açıklamaktaydı.

Ekonominin rakamlarla iflas itirafı

Türkiye'nin "orta vadeli ekonomik programı" Ekonomiden Sorumlu Bakan Ali Babacan tarafından açıklanmıştı.

Bugüne kadar, yani yedi yıldan beri böyle nice rakamlı programlar gördük... Halkımız açısından ise sonuç ortada; ülke ekonomisinin durumu ayan beyan meydanda... Bu arada "halkımızın ana sorunları" çare ve çözüm beklemeye devam ediyor...

Rakamları konuşturacaksak, birkaç rakam da biz verelim:

Ekonomik daralmanın yüzde 6'yı geçeğini bizzat yine Bakan Bey ifade etti!

Bütçe açığı zirve yaptı:

-Temmuz ayında bütçe açığı yüzde 100 artmış!

-Ağustos ayındaki bütçe açığı daha da yükselerek yüzde 125 artmış!

Yaz ayları böyle geçtikten sonra, kış aylarında daha neler olacağını göreceğiz...

Bütün bu olumsuz gelişmelerin sonucunda;

İşsizlik şaha kalkmış; yeri geldiğinde varlığıyla öğünmekten geri kalmadığımız genç nüfusumuz aş-iş-eş derdiyle müptela, ailelerimiz perişan...

Dış borçlar faizleriyle birlikte yuvarlanan kartopu misali giderek büyümeye ve dolayısıyla sadece hükümetlerin değil, ülkemizin bekasını tehdit etmeye devam ediyor...

Bütçe açığı dedik. Cumhuriyet tarihinde böyle bir bütçe açığı yok. Rakamlara ve gidişata bakılırsa, açık yılsonunda korkutucu seviyelere ulaşacak ve 50 milyar doları geçecek gibi görünüyor... 2009 yılını ilk sekiz ayında ortaya çıkan ve 31,3 milyar dolar olan açık, yüzde 780 gibi çok yüksek bir artış miktarını ortaya koyuyor... Hâlbuki geçen yıl, bu yılın bütçesi yapılırken açık sadece 10 milyar dolar olarak hesaplanıyordu... Ne oldu da evdeki hesap, yani hükümetteki planlama, çarşıya uymadı?..

Hani geçen yıla kadar ekonomi iyiye gidiyordu; nerede o iyi ekonomi?

Sonunda ne oldu; sadece ve sadece faizciler yani faizli bankalar kazandı!

2009 yılında ekonomi daha da kötüye gidiyor... Böyle giderse 2010 yılı daha kötü olur, daha da kötüye gider... Ama bütün bunlar olurken fahiş faizciler hep daha fazla, daha çok, daha fahiş kazanmaya devam ediyor!.. Birileri (yani faizli bankalar) kazanırken, başka birileri (yani halkımız) hep kaybediyor, kaybediyor, kaybediyor...

Hükümetin açıkladığı ve 2010-2012 yıllarını kapsayan "orta vadeli ekonomik program", neresinden bakılırsa bakılsın, ayakları yere basmayan, denk bütçe olma özelliğinden fersah fersah uzaklarda ve Türkiye'nin içine düşürüldüğü acınası durumu rakamlarla itiraf edip iflas edildiğinin adeta resmî belgesi. Tek kelimeyle fiyasko!

Bir tarafta devletin borçları, diğer tarafta giderek artan özel sektörün borçları...

İç pazar ithal mallara teslim, ihracat ise felaket derecede ithal girdilere bağımlı...

Bütçe açığı yılsonuna kadar değil 50 milyar doları, 60 milyar doları bile geçecek!..

Çalışan nüfusumuzun, genç nüfusumuzun neredeyse yarısı işsiz bulunuyor.

İthalatımız azalırken ihracatımız durmadan azalıyor.

Devletin ve özel sektörün borçları ise daha da artıyor.[1]

Türkiye küçülüyor, Tayyip Holding büyüyor!

Başbakan Recep Erdoğan, New York’da Levin Enstitüsü’nde “Küresel Etki” başlıklı bir konuşma yapmış ve yoksulluktan söz ederken şu sözleri kullanmıştı: “Küçük Tayyip okula yaya giderdi. Okula giderken annem elimden tutmazdı. Ayakkabılarım delik deşikti. Yağmurda, kışta, sıcakta ayaklarımın kızardığını bilirdim. Şimdi bu ayakkabıları çocuklarımıza layık görmüyoruz.”

Peki, Recep Erdoğan bugünkü servet ve saltanata nasıl ulaştı?

12 Eylül 2007 tarihinde Erdoğan’ın resmi olarak açıklanan mal varlığı şunlardı:

1) Arnavutköy - bolluca köyü 376 metrekare arsa (40 bin YTL)

2) Güneysu - Dumankaya köyü 2.000 metrekare arsa (10 bin YTL)

3) Banka hesaplarında 1.803.854 YTL ile 9.890 euro (şirket hisselerinin satış geliri, emekli ikramiyesi, emekli maaşı ve milletvekili maaşlarının toplamı.)

4) 312.500 YTL alacak

5) Emine Erdoğan’a ait 2006 model Wolkswagen Passat araba.

Erdoğan’ın çocuklarının da büyük bir serveti olduğu biliniyor. Basına yansıyanlara göre Erdoğan'ın oğulları Ahmet Burak ile Bilal Erdoğan, 2006 yılında İstanbul'da 1 milyon YTL'ye villa satın aldılar. Bilal Erdoğan ve eşi Reyyan Erdoğan 261 bin 500 dolara ABD'de de bir ev sahibi oldular.

Erdoğan'ın oğlu Ahmet Burak’a, Erdoğan'ın başbakanlık koltuğuna oturduktan sonra kurduğu Yenidoğan Gıda AŞ'de, 2005 rakamlarıyla "500 milyon (yani sadece 500 YTL) lira dolayında” maaş veriliyordu. Nasıl olduysa Ahmet Burak Erdoğan'ın yüzde 50 hissesine sahip olduğu MB Denizcilik Taşımacılık Limited Şirketi, Safran 1 adlı kuru yük gemisini satın alıyordu. 95,54 metrelik, 4 bin 300 tonluk gemi 2 milyon 350 bin dolara mal oldu. Geminin 500 bin dolarını peşin ödeyen Ahmet Burak Erdoğan, geri kalan kısmını 36 ay taksite bağlıyordu.

Erdoğan’ın çocuklarının bunun dışında servetinin büyüklüğü ayrıntılı olarak bilinmiyor.

1994 yılında belediye başkanlığına başlarken tüm serveti yalnızca 5 bin 110 YTL olan Tayyip Erdoğan’ın serveti 2005’e kadar 355 kat artıyordu. Forbes Dergisi en zengin liderle sıralamasında Erdoğan’ı en zengin 8. lider olarak gösteriliyordu. Erdoğan İngiltere kraliçesi, Monako Prensi, Norveç kralı gibi köklü aileleri serveti ile geride bırakıyordu.

Özetle davasını ve eski dostlarını satıyor, Siyonist patronlara sığınıyor ve işte alın teriyle ve helal kazancı ile bu servet ve saltanata kavuşuyordu. [2]

Recep Bey ve avanesi böylesine saltanat sürerken, Türk insanı çaresizlikten böbreklerini satıyordu.

İşte 30 Eylül 2009 tarihli gazetelerin manşeti: “800 nüfuslu köyde 20 kişi satmış böbreğini…”

Bunlar Fatih’in bedduasıyla “Allah'ın gazabına uğrayacaklar!”

Elimde ilginç bir kitap var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 1995 yılında yayınlanmış. Adı İstanbul Risaleleri.

Milli Görüşçü Recep Tayyip Erdoğan, o zaman belediye başkanı. Refah Partisi'nden seçilmiş. Henüz gömleğini ve kimliğini değiştirmemiş… Kitabın önsözünü de kendisi yazmış. Özetle şöyle diyor:

İstanbul bu manada en çok zarar gören şehirlerin başında gelmektedir.

Bu güzel şehir korkunç bir yağmaya uğramış, tarihi ve tabii dokusu, dili, kültürü ve gelenekleriyle birlikte yok olmaya yüz tutmuştur.

Biz sorumluluğunu üstlendiğimiz bu şehrin kimliğini korumayı da asli görevlerimizden sayıyoruz.

Bu güzel kitabı İstanbullu hemşehrilerime sunmaktan gurur ve bahtiyarlık duyuyorum.

“Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı."

Bu sözlere itiraz etmek mümkün değil. Milli Görüşçü iken doğruları görüyormuş.

Şimdi aynı kitabın 158. sayfasını okuyalım. Başlığı "Allah'ın gazabına uğrasınlar" olan bölüm ilginç.

“Fatih (1453 yılında) İstanbul'u alıp Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi. Hali perişan bir keşiş (papaz) getirdiler. Huzura çıkardılar. 'Niçin hapsedildin' diye sordular. Keşiş fala da baktığını ve muhasara (kuşatma) hazırlıkları sırasında (Bizans İmparatoru) Konstantin'in kendisini çağırıp İstanbul'u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remil atmasını (gaipten haber vermesini, bir çeşit fal açmasını) söylediğini, remilde İstanbul'un Türklerin eline geçeceğini bildirmesi üzerine Konstantin'in kızarak onu zindana attırdığını hikâye etti ve 'şimdi karşınızda bulunuyorum, demek falım doğru imiş' dedi.

 Bunun üzerine Fatih de İstanbul’un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse mükâfatlandırılacağını (ödül alacağını) bildirdi. Keşiş remil attı ve şöyle dedi:   

- 'İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak. Ancak öyle bir zaman gelecek ki, elinizdeki emlak ve arazi azalacak. Bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak.'

Bu falın bildirdiği neticeden müteessir olan (üzülen) Fatih ellerini kaldırarak 'İstanbul'da edindiği yerleri ecnebilere (yabancılara) satanlar Allah'ın gazabına uğrasınlar' diye beddua etti.''

AKP’nin vurgun ve soygun alanları

AKP hükümetleri döneminde yolsuzluklar Cumhuriyet tarihinin en büyük rakamlarına ulaşmıştı. Kamu kaynaklarının organize bir şekilde talan edilmesi için 4 yöntem kullanmıştı.

  • Özelleştirmelerdeki oyunlar
  • TMSF'den aktarılan kaynaklar
  • TOKİ ihalelerindeki yolsuzluklar
  • Belediye ihaleleri ve imar rantındaki vurgunlar

Bu dört başlıkta Türkiye'de servet transferi yapıldı, kamudan AKP yandaşlarına; yani Görünmez Holding'e (GH) mülkiyet el değiştirdi.

22 bankanın içleri boşaltılarak TMSF'ye devredilmesi AKP'nin iktidara gelişinin en önemli nedenleri arasındaydı. Bankalar hortumlanmış, zarar Hazine'ye yani milletin sırtına yüklenmişti. AKP iktidar olduğunda; "hortumla mücadele yöntemi geliştirdim" diyerek bazı kanunlarda değişiklik yapacak, TMSF'ye padişah yetkileri tanıyacak, bu yetkiler yeni hortumlara neden olacaktı! Yolsuzluklar nedeniyle el konulan mallar; AKP yandaşı ve yanaşmalarından oluşan şirketler birliğine; Görünmez Holding'e satılacaktı. Hortumcu özel sektörden kamuya (TMSF), kamudan yeni hortumculara (Görünmez Holding'e) mülkiyet ve servet transferi yapılacaktı.

 AKP'nin en büyük vurgun ve talan süreçlerinden biri TMSF'nin el koyduğu bankaların, medya kuruluşlarının, şirketlerin, gayrimenkullerin satışı sırasında yaşandı. Katrilyonlar değerindeki varlıklar AKP yandaşlarının eline geçti.

Özelleştirmeler de bir başka vurgun aracı olarak kullanıldı. Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en hızlı özelleştirmesiyle Türkiye'de değerli ne kadar kuruluş varsa, toprak, liman, deniz, su, akarsu, orman demeden peşkeş çekildi. Milyarlarca dolar bu satış ve pazarlama sürecinde GH'e aktarıldı. Ulus ötesi sermaye ile kapalı kapılar ardında yapılan gizli görüşmelerin ardından kamu varlıkları bu şirketlere satıldı!

Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) üzerinden yapılan talanda ilk belirlemelere göre 16 katrilyonluk ihalenin 10 katrilyonu AKP yandaşı şirketlere aktarıldı. TOKİ olağanüstü yetkilerle donatıldı ve direkt Başbakan Erdoğan'a bağlandı!

Belediyelerin yaptığı ihalelerde ise yerel yandaşlar palazlandırıldı. Bu yolsuzluklar; Ali Dibo düzeni olarak deşifre oldu. Yolsuzluk ve Yoksulluk Programı'nda; bu düzenin içinde yer alan, AKP'nin il ve ilçe bazındaki yöneticilerinden Ankara'ya uzanan saadet zincirini açıklayan Harun Özkan, Türkiye'nin gündemine oturdu.

AKP; bir piramit şeklinde en tepede özelleştirmeler yer almak üzere aşağıya doğru, TMSF, TOKİ ve belediyeler üzerinden servet transferini tüm yandaşlarını kapsayacak şekilde gerçekleştirdi. AKP'nin Türkiye yağmasından "kazanmayan" yandaş kalmayacaktı!

Türkiye'yi kuşatan Görünmez Holding'i üç ana grup oluşturuyor. Birinci grup tarikat ve cemaat bağlantılı, yeşil sermaye olarak da adlandırılan, çoğunlukla MÜSİAD ve TUSKON'a üye olan şirketler. Ben bunlara yandaş şirketler diyorum.

İkinci grup ise kendi çıkarlarına uygun olduğu sürece hemen her hükümeti destekleyen ve AKP'den önce Türkiye'nin büyük sermayesi olarak adlandırılan laik sermaye, TÜSİAD bu sermayenin çatısını oluşturuyor. Kitapta bu grubu ise yanaşma sermaye olarak değerlendiriyorum.

 Üçüncü ve son grup ise AKP'nin iktidara taşınmasında önemli rol oynayan küresel sermaye. Bu üç farklı sermaye grubu Türkiye yağmasında adeta bir Görünmez Holding oluşturacak, AKP'nin yönetim kadrosu bu şirketleri bir orkestra şefi edası ile yönetecekti.

GH'nin gücü yasaların da üzerindeydi. Yargı kararları uygulanmayacak, gerekirse GH'nin şirketleri için özel yasalar çıkarılacak, emniyetten maliyeye kadar kamu gücü bu holdingin emrine verilecekti.

Recep Holding ve "yanaşma sermaye"

Erdoğan'ın "Milli Görüş"çü geçmişi Türkiye oligarşisi için bir tehdit unsuruydu. Yüzünü Batı'ya dönmüş büyük sermayenin; tarikatçı iş çevrelerinden haz etmediği biliniyordu. Bu iki kesim İçin uzlaşma yolları aranıyordu. Erdoğan'ı iktidara taşımak isteyenlerin önlerindeki en büyük soru işareti buydu. Bu ilişkinin harcını ne oluşturacaktı?

Recep Erdoğan'ın Yahudi Lobileriyle ilişkileri, aslında bu sorunun da dolaylı bir yanıtını veriyordu. Erdoğan'ın Gulbettin Hikmetyar, Fetih El Hassaneyn, Yasin El Kadı gibi siyasal İslamcı isimlerle kurduğu dostluk ilişkileri o dönemde Türkiye oligarşisi için "tehlikeli" görünse de aslında her iki kesim de aynı gücün yönlendirmesi ile hareket ediyordu. Amerika Birleşik Devletleri ve tabi İsrail…

ABD'nin İslam coğrafyasına nüfuz etmek ve bir zamanlar Sovyetler Birliği'ne karşı savaştırmak için kullandığı Siyasal İslamcılarla ilişkiler Erdoğan için bir engel değil tersine önünü açan birlikteliklerdi. Türk oligarşisi ile Amerikancı / tarikatçı AKP yandaşı sermayenin uyum aşısını küresel sermaye yapacaktı."

Türkiye'de çıkarlarına uygun olduğu sürece hemen her dönem iktidarları destekleyen yanaşma sermaye, küresel sermayenin (Batı sermayesi) harcı ile AKP hükümetine de tam destek sağlamıştı. Erdoğan siyaset sahnesindeki ilk büyük hamlesi öncesinde, 2002 yılı seçimlerine kısa bir zaman kala Türkiye'deki büyük sermayenin desteğini almayı başarmıştı. Karşılıklı sözler verilmiş, düzenin değişmeyeceğine dair yazılı olmayan bir mutabakata varılmıştı. Erdoğan bu görüşmelerde Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci ile ilgili taahhütlerde bulunmuştu. Türkiye'nin gördüğü en AB'ci Başbakan olacaktı. AKP verdiği sözleri tuttu. AB kapısında Türkiye Cumhuriyeti'nin onurunu ayaklar altına alan anlaşmalara imza attı. AB sürecinin Recep Holding açısından önemi; Türkiye'yi çökertecek ve ekonomiyi yabancılaştıracak yasaların bu dönemde çıkarılmış olmasıydı. Batı sermayesi, bir önceki hükümetin Ekonomi Bakanı Kemal Derviş'e istediği yağma yasalarını çıkarttırmış, AKP hükümetine Derviş'in bile cesaret edemediği yasal değişiklikleri gerçekleştirmek kalmıştı.

Recep Holding ve "küresel sermaye"

Türkiye'yi kuşatan Görünmez Holding'in en önemli ayaklarından birini başta ABD olmak üzere küresel sermaye oluşturuyordu. AKP'nin iktidara gelmesini destekleyen küresel sermaye-ki bunlar yoğun olarak Türkiye'ye borç verenlerdir- verdiği desteğin karşılığını fazlasıyla alıyordu.

Para; yolsuzluk ekonomisi ve borçlanma ile sağlanıyordu. Her iki yolla aktarılan kaynak, siyasetin finansmanında ve yandaş zengin yaratmada kullanılıyordu. AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin en yüksek borçlanmasını yaparak, küresel para baronlarına ve Siyonist patronlarına diyet ödüyordu. Türkiye ekonomisi dünyanın en yüksek faizi ile sömürülürken, diğer yandan rekor seviyelerde cari açık vererek (cari açık = borç) küresel sermayenin tam istediği gibi davranıyordu. Onlar için Türkiye; sağmal inek görülüyordu. AKP ineğin yularını ellerine vermiş, Türkiye sağılırken her türlü yardımı yaparak efendilerine hizmet ediyordu. Özelleştirmelerde hiçbir şekilde ulusal güvenlik kaygısı taşımayan, Türk ekonomisinde bankacılık sektörü başta olmak üzere yabancılaşmanın önünü açan AKP hükümeti, kendilerini iktidara taşıyan küresel sermayeye istediklerini fazlasıyla veriyordu. Özellikle banka satışları; sanayiden, tarıma Türk ekonomisinin teslimiyetinin ilk büyük adımı oluyordu.

AKP Hükümeti'nin en "başarılı" olduğu konu; yolsuzluk kokan projeleri, halkı yanına çekecek olanlar arasından dikkatle seçmesiydi. Gizli Recep Holding'in şirketlerine milyarlarca dolar aktarılması ile sonuçlanacak konut yapım işleri bu projelerin en önemli ayaklarından biriydi. Çoğunluğu yoksul olan ve "kiraya çalışan'" Türk insanı "başını sokacak bir ev" hayali içindeydi. AKP seçim öncesinde verdiği sözü yerine getirmek için Türkiye'nin en büyük konut projesini başlattığını söylemekteydi. “Kira öder gibi ev sahibi olunacak” sloganı medyada öylesine yaygın şekilde pompalandı ki; daha konutlar ortada yokken halk neredeyse ev sahibi olmuş gibi sevinmekteydi. Konut yapımında en büyük sıkıntı yeterli arsanın bulunamayışıydı.

Hükümet çözüm olarak “Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü”nü (AOGM) kapatarak, görev ve yetkilerinin “Toplu Konut İdaresi”ne (TOKİ) devri için yasa hazırladı. AOGM'nin taşınmaz mallarıyla birlikte tüm personeli Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'na, araçları ve tüm hakları da TOKİ'ye verilecekti. Mevcut paralar ise "duble yol" yapımında kullanılacaktı.

 Yağmaya karşı kurulan AOGM'nin amacı; kapatılması halinde ortaya çıkacak manzarayı da özetliyordu:

"Türkiye genelinde, planlı kentleşme için kamusal amaçla ihtiyaç duyulan arsaları üretmek; arazilerin aşırı fiyat artışlarını önlemek; bu amaçla tanzim alış ve satışı yapmak, ayrıca konut, sanayi, eğitim, sağlık ve turizm yatırımları ile kamu tesisleri için arazi ve arsa sağlamak…"

AKP sayesinde Hazine arazilerinin planlı kentlere dönüşmesi hayali yıkıldı. TOKİ üzerinden Hazine arazileri Görünmez Holding'in talanına açıldı. Kat karşılığı arsa modeli ile uygulanan bu talanda hiçbir tecrübesi bulunmayan yandaş /mantar müteahhitler trilyonlar kazanmaya başladı.

Planlı kentleşme söz konusu bile olmadı. Halk "size ucuz konut yapıyoruz" diyerek uyutuluyor, müteahhitler ceplerini kamu arazilerini yağmalayarak dolduruyorlardı.

Hükümet TOKİ'yi olağanüstü yetkilerle donatmıştı! TOKİ konut yapacağı arsanın tapusunu almadan, kamulaştırma yapmadan, imar planı bile olmadan ihaleye çıkarmaktaydı.[3] Öyle projeler yapıldı ki; TOKİ önce binaları yapmakta, imar planları daha sonra bu binalara uydurulmaktaydı!

TOKİ kendi arsasını üretiyor, istediği projeyi istediği koşullarda, istediği müteahhide yaptırıyordu. Denetimsizliği de cabasıydı. Katrilyonluk rant denizinin üzerinde, dolaylı biçimde Başbakan Erdoğan'a bağlı bir vurgun krallığı ortaya çıkmıştı.

Görünmez Holding'in gözlerden uzak en çarpıcı palazlanma süreçlerinden biri burada yaşandı. Onlar için dikensiz bir gül bahçesi yaratılmıştı! Dünün küçük esnafları inşaatçı olmuş, önce büyük şirketlerin taşeronluğunu yaparak işi öğrenmiş ardından ihaleler bu şirketlere akmaya başlamıştı.

TOKİ'nin başına İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı KİPTAŞ'ın eski genel müdürü Erdoğan Bayraktar getirilmişti. Bayraktar, Başbakan Erdoğan'a en yakın isimlerden biriydi. Gazeteci Harun Gürek AKP devrindeki TOKI ihalelerini araştırıp kitaplaştırdı. TOKİ'nin açlığı konut, altyapı, sosyal donatı ihalelerinden bin tanesini mercek altına alan Gürek; ANAP'ın başlatıp DYP'nin tamamlayamadığı konut vurgununda AKP'nin önemli ölçüde hedefe ulaştığını anlatmaktaydı. Araştırma, çarpıcı sonuçları ve Görünmez Holding'in TOKİ'ye konumlanan şirketleri açısından önemli tespitlerde bulunmaktaydı.

16 katrilyonun 10 katrilyonu yandaşlara

TOKİ ve EGYO'nun gerçekleştirdiği konut, altyapı, sosyal donatı ihaleleri 16 milyar YTL’yi (16 katrilyonu) buluyordu. Bu ihalelerin 10 milyar YTL'si ( 10 katrilyon lirası) yani yüzde 68'i AKP'ye üye ya da AKP'ye yakın işadamları ile Fetullah Gülen Cemaati başta olmak üzere çeşitli işbirlikçi tarikat ve cemaatlere yakın işadamlarına veriliyordu.

Bu işadamları çoğunlukla MÜSİAD, TUSKON, ASKON, KASTOB gibi demek, konfederasyon ve birliklere üye görünüyordu. Bazı ihalelerin, bu müteahhitlerle konsorsiyum oluşturan şirketlerce alındığı da hesaba katıldığında bu kez dolaylı olarak AKP'ye yakın müteahhitlerin aldıkları işlerin (belediyeler ve diğer kamu kuruluşları, bakanlıklar hariç!) tutarı 11-12 milyar YTL’ye, (11-12 katrilyon lira) ulaşıyordu. Yani TOKİ ve EGYO'nun toplam ihaleler içindeki payları da yüzde 75-78'e çıkıyordu.

 Mafya, Küresel Kapitalizm ve Devlet

Dünya sömürü sistemi olan küresel kapitalizm, kendi bağrında taşıdığı mafyatik yapıyı yer kürenin her yerine taşımıştır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde bile işler ve ihaleler mafyanın kontrolü altındadır.

Örneğin, mafyanın isim babalığını yapan İtalya’da, mafya ekonomisinin büyüklüğü milli gelirin yüzde yirmisine yakındır. Milano Ticaret Odasının araştırmasına göre, mafyanın İtalya’daki yıllık cirosu yaklaşık 133 milyar dolardır. Dünya mafyasının kontrol ettiği toplam sermayenin 8,4 trilyon dolar olduğu ve bunun %70’inin ABD mafyası tarafından kontrol edildiği tahmin ediliyor.

Dünyada kara para dolaşımının ve aklanmasının sağlandığı 55 mali cennet bulunuyor. Örneğin Cayman Adaları dünyanın beşinci büyük bankacılık merkezi sayılıyor. Bu adadaki banka ve şirket sayısı, nüfustan bile fazla gözüküyor. Bu malî cennetlerden yönetilen para hacminin en az 3 trilyon dolarla dünyanın toplam gelirinin yüzde 15’ini bulduğu sanılıyor.

Büyük bankalar da, off-shore bankacılığı adı verilen sistemle, hem yüksek komisyonlar karşılığı kara para aklıyor, hem de bu yolla elde edilen gelirlerle mafya örgütlerini finanse ediyor.

Bir dönem bu sistem Türkiye’de de özellikle batan veya el konulan bankalarda yaşanıyordu. Şimdi buna daha yumuşak ve yağlı kılıflar uydurulmuştu.

Kara para bankacılık sisteminde aklanarak dolaşıyor ve hem yasal faaliyetlere (yani kapitalizmin güya temiz para kazandığı faaliyetlere) hem de yine yeraltının finansmanına akıyordu. Kara paranın makbul yatırım araçları arasında devlet tahvilleri, hazine bonoları vardı. Pek çok ülkede mafya örgütleri devletin önemli borç kaynağı durumunda ve böylesi araçlar vesilesiyle hükümetlerin kısa vadeli ekonomik politikalarını belirlemede dahi etkili oluyorlardı.

Tayland’da uyuşturucudan elde edilen milyarlarca dolar mafya tarafından tekstil sanayine yatırım yapılarak değerlendirilmiş durumdaydı.

Çin mafyası kara parayı serbest bölgeye akıtmaktaydı ve yıllık iş hacmi 200 milyar dolar civarındaydı.

Rusya’da 1300 civarında olduğu tahmin edilen, birbirlerine karmaşık ilişkilerle bağlı mafya örgütleri ekonominin yüzde 40’ını, 35-40 bin işletmeyi, en az 400 bankayı kontrolünde tutuyordu.  Putin yönetimi, çoğu Siyonist Yahudilerin kontrolündeki bu şebekelere savaş açtığı ve millileştirmeye çalıştığı için hedef yapılıyordu.

Hatta küresel sömürü sermayesi bu yüzden Rusya’daki sisteme “mafya kapitalizmi” diyordu.

Bu tanımlama gerçekliğin bir yönüne işaret etse de Rusya’da, Kolombiya’da ve dahası Amerika’da mevcut sistemleri “mafya kapitalizmi” olarak niteleyenler, aslında mafya ve kapitalizmin genelde nasıl iç içe geçtiğini saklamaya çalışıyordu.

Tüm bu anlatılanların ve yukarda belirtilen verilerin işaret ettiği gerçeklik, sistemin niteliği gereği oluşan ve kısaca mafya adı verilen yapıların kapitalizmin hamurunda var olduğu ve kapitalizm yıkılmadığı sürece ortadan kalkmayacağıdır. Bugün mafya ve kapitalist devletler aynı bütünlüğün parçalarıdır ve birbirlerinden ayrılması imkânsızdır. Yani mafya örgütlerinin faaliyetleri, devletlerin engellemek isteyip de engellemeyi başaramadığı faaliyetler değil, gayri resmi ortaklarıdır. Mafyaya yönelik çeşitli dönemlerde düzenlenen operasyonlarsa mafyayı ortadan kaldırmak amacıyla değil, devletin mafya üzerindeki denetimini pekiştirmek için yapılır. Yıllardır yapılan tutuklamalara ve “çökertilen” mafya örgütlerine rağmen yeraltı faaliyetlerinin artarak sürmesi, Küresel kapitalistlerin ve işbirlikçi hükümetlerin niyetlerinin mafyayı ortadan kaldırmak olmadığının en açık kanıtıdır.

Kapitalist sistemin canından bezdirdiği kesimlerin bağrındaki öfkeyi kullanarak yine sistemi besleyen bir mecraya akıtan mafya örgütleri özellikle kapitalizmin kriz dönemlerindeki başlıca soygun aracıdır. Kapitalizm kendisine yönelecek tehdidin bir bölümünü böyle kontrol etmeye çalışmaktadır.

1930’ların Amerika’sında etkinliği yükselen mafyanın bu durumu tesadüfî sanılmamalıdır. Bugün de, sefaletin ve toplumsal adaletsizliğin kırbacı altında yaşayan yoksul gençler, kurtuluşlarını; televizyon dizilerinden görerek özendikleri, mafya delikanlıları gibi sağlayacakları hayaline kapılmaktadır.

Gerçek hayatta buna yeltenenlerin her birinin, sırası geldiğinde böcek gibi ezildiklerini bile bile, bu kirli şebekelere av olmaktadır. Ama maalesef bugün onların aldanışını dağıtacak ve mafyanın yerine onlara umut olacak başka bir güç ortada bulunmamaktadır.

İnsanlar içinde yaşadıkları insanlık dışı toplumsal sistemi değiştirmedikçe, hiçbir şekilde kendi yaşam koşullarını da değiştirme imkânına kavuşamayacaktır…

Bu yüzden, bu toplumda var olan her türlü melanetle mücadelenin siyonist kapitalizme karşı mücadele merkezinde toplanmadıkça bir sonuç elde edilemeyeceği iyi kavranmalıdır. (İşte bu yüzden, Erbakan Hoca’nın Milli Görüş Davası ve faizsiz Adil Düzen programları oldukça önemli sayılmaktadır.)

Gün geçtikçe insanlığı daha büyük sorunlarla yüz yüze bırakan kapitalist sistemin ideologları ne kadar yanıltmaya kalksalar da, mafyayı da kapitalizm yaratmıştır. Mafyasız bir kapitalizm imkânsızdır. Devleti mafyayla daha yoğun bir mücadeleye çağırmak devleti de mafyayı da anlamamaktır.

Unutmayalım ki, mafyanın varlığını, sadece iyi işlemeyen hukuk düzenine ya da ahlakı bozuk yöneticilerin rezilliğine dayanarak açıklamak ta safça bir yanılgıdan kaynaklanır. Kapitalizmin papazları, pis kokuların ayyuka çıktığı böylesi zamanlarda, “sistemin iyileştirilebilir olduğu yalanını” insanların zihninde yaygınlaştırmak için bu görüşleri pazarlamakta ve masonik medya eliyle kafalara kazınmaktadır.

Faizci kapitalizm çürüyor ve kapitalizm dâhilinde hiçbir sorunun gerçek çözümünün sağlanamayacağı gerçeği, insanlık için tek kurtuluş yolunun: her yönden kalkınmanın ve gerçek bağımsızlığın Milli Görüş’le ve Adil Düzen’le mümkün olduğunu gösteriyor.

“Kapitalizm insanlık arabasının yönünü barbarlığa doğru kırmıştır ve uçurumdan aşağı son sürat kaymaktadır” diyen Miktat Algül yerden göğe kadar haklıdır.

 



[1] Reşat Nuri Erol / Milli Gazete

[2] 24 Eylül 2009 / Odatv.com

[3] AKP’nin Müteahhitleri / Harun Gürek / Güncel yayıncılık


Bu yazarin diger makaleleri

ÖFKENİN DİZGİNİ VE BEYİN DİSİPLİNİ
Öfke, ya haklı nedenlerle ve ayarlı ölçülerde verilen bir tersleme...
Devami
ERBAKAN VE ŞEYTANIN “DOKUZ”LU ÇETESİ
“Kur’an’daki her ayetin, değişen ve gelişen bütün asırlara ve farklı...
Devami
AT İZİNİ İT İZİNE KARIŞTIRMAK VE
TSK’yı şüpheli ve şaibeli göstermek kasıtlıydı! “Asıl şüpheli olanlar, meşruiyet dışı...
Devami
TÜRKLER APTAL MI?
  Avrupalılar Türklerin zeka seviyesinin düşük olduğunu söyleyip saçmalıyorlar. Oysa...
Devami
ACİLEN, ERBAKAN'A İHTİYAÇ VAR!..
  Erbakan Hoca'nın Başbakan olduğu Refah-Yol hükümeti, hem ülkemizde hem...
Devami
FETULLAH HOCA ESİRDİR;TEŞKİLATLARI İŞGAL EDİLMİŞTİR!
Çağımızın en önemli ve en verimli (üretken) ilim adamlarından Muhterem...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3430

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR