Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün990
mod_vvisit_counterDün3687
mod_vvisit_counterBu Hafta990
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay127493
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16765468

IP'niz: 3.238.184.78
Bugün: 30 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189709

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

AKP ACI AKIBETİNE KOŞUYOR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Siyonist sermayenin ve "meşhur aktörler"in nihai amacı olan "Küresel Krallık"a giden yolda en önemli merhalenin; Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi olduğu biliniyor.

Uzun bir süreden beri altyapısı hazırlanan bu plan; NATO'nun geçirdiği mutasyonlardan ve ABD'nin karizmasını çizen "11 Eylül Miladı"na ve buradan da "Çok sinirlendim! Ama aynı karşılığı verip 'kaka çocuk' olmaktansa, durun siz 'haydut devletler'e bir 'demokrasi' getireyim!" diyen "şeytani deha"ya kadar "son derece bir profesyonellikle uzanıyor...

 

Ve arka planı, ancak "global emperyalizm" şeklinde yumuşatabileceğimiz bir "ilkel sömürü anlayışı"na dayanan bu "karanlık plan"ı sahneye koymada en etkili metot olan "siyasi komplikasyonlar" da kesintisiz devam ediyor...

Bu "Küresel irade!:"siyasi seçeneksizlik ortamı"nı hazırlarken, Acaba devleti koruması gereken siyasi figürler" ne yapıyor?

Söz konusu "uluslararası siyasi komplikasyonlar"ın Türkiye'deki yansımalarına bakıldığında; "siyasi pusula"nın "küresel parametreler"i işaret ettiği kolaylıkla görülüyor. Zira uzun bir süreden beri itina ile hazırlanan "siyasi seçeneksizlik ortamı"; tamamıyla bu "küresel göstergeler"in bir "ana ürün"ü durumunda.

İşe zemini temizleyerek başlayan "keskin zekalar", kazma sallamaya devam ederken; siyaset gömleğini sözde "Halka hizmet hakka hizmettir!" "düstur"u eşliğinde büyük bir eda ile giyenler ise, "Türk Siyaseti'nin determinist hastalıkları" şeklinde tanımlanabilecek "kemikleşmiş sorunsallar"ı sergilemeye devam ediyorlar.

Aslında "nüfus", "halk", "ana kitle" anlamına gelen "populatıon" ifadesinden gelen ve halkın ihtiyaç, beklenti ve söylemlerini ön plana almak şeklinde hayli pozitif bir anlama tekabül eden "popülizm"in, bugünün Türkiye'sindeki karşılığı acaba nedir? Sözkonusu temel sorunun yanıtı, tahmin edileceği üzere hiç de ümit verici bir renkte değil. Zira, aslında halkın beklentilerini ön plana almak anlamına gelen "popülist ilke", Türkiye'de son derece geniş çaplı bir deformasyona uğratılarak; en net tanımlamayla "iktidara giden yolda halkın gönlünü okşayıcı söylemlerle edebiyat parçalama ve şahsi çıkarlarını amaçlama, aktivitesi"ne dönüştürülmüş durumda. Pratikte ise bir avuç rant vampirinin ekmeğine yağ süren söylemlerin ötesinde hiçbir şey yok ortada! Hal böyle olunca, "popülist söylemler aracılığıyla ümitleri yeşertiliyor gibi yapılan geniş kitlenin verdiği oy desteği" ile "iktidar gücü"ne erişenlerin, temsilcisi oldukları halkı hüsrana uğratmaları da gayet doğal bir netice...

Bu "toplumsal hüsran"ın somut açılımları ise; "kadrolaşma", yolsuzluk", "sanal gündem oluşturma" ve "icazet - hükümet denklematiği içerisinde dış kaynaklı güçlere tabi olma" gibi hayli büyük tehlikelerle uzayıp gidiyor. Yani en açık ifade ile, "küresel aktörler" siyaseti "araç" kılıp, şeytani sistem inşaası için zemini temizleme gayretleri"ne yüklenirken; bizimkiler de kuzu kuzu yola gelip bindikleri dalı kesmeye devam ederek, kendilerine uzanan oltaları hayli sıcak tebessümlerle yutuveriyorlar!

"Uluslararası Siyasi Dalgalandırmalar"ın Perde Arkasındaki Plan; Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi!

Gelecekte Türkiye'yi bekleyen siyasi süreci tahmin edebilmek yakın plan verebilmek için, Türk Siyaseti'nin müzmin hastalıkları denebilecek "determinist hastalıklar" ile kurgudaki "sabit değişkenler"le birlikte, dünya coğrafyası üzerinde "küresel güç olma yönelimleri"ne paralel seyreden "stratejik denklem"e ve mevcut denklemdeki çıkar ilişkilerine bakmak gerekiyor. Zira Türkiye'deki "siyasi pusula"nın gelecek haritasını belirleyecek olanlar; Türkiye Siyaseti'ne dâhil oldukları zannına kapılan "rozetliler" değil, dünya gündeminde yer alan "jeo-politik ve jeo-stratejik projeler"dir

Bu bağlamda ABD - İsrail - İngiltere Üçlüsü, Avrupa Birliği, Rusya, Çin, Hindistan gibi güç dengelerinin "Soğuk Savaş Sonrası Dönem"deki konumlarına bakılacak olunursa; bu ilişkiler ağını en çok etkileyen asli unsurun PNAC, yani "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" olduğu görülür. "Vaat Edilmiş Topraklar", "Evanjelizm", "Siyonizm-Judaizm", "Kabala Felsefesi'nden Hareket Eden Kaballar Hareketi" ve "Sabatayizm" gibi etkili teolojik veriler dahilinde "tek kutuplu" bir dünya düzeni var edilmeye çalışılmakta ve bu amaca giden yolda "Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi" gibi son derece somut ve geniş ölçekli bir plan sahneye konulmaktadır.

Samuel Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" ve Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezlerine paralel bir süreçte konuşarak "Amerika için ana jeo-politik ödül Avrasya'dır. Dünya olayları beş yüz yıl boyunca; bölgesel egemenlik için birbirleriyle dövüşen küresel iktidar peşindeki Avrasyalı Güçler ve halklar tarafından belirlenmişti. Şimdi Avrasyalı olmayan bir güç Avrasya'da öncüdür ve Amerika'nın küresel önceliği, doğrudan doğruya Avrasya Kıtası'ndaki hâkimiyetini ne kadar süreyle ve nasıl bir etkiyle sürdürebileceğine bağlıdır." diyen Amerikan İdeoloğu Siyonist Zbıgnıev Brzezinski'nin net söyleminden de anlaşılacağı üzere; "Küresel Kraliyet"in müstakbel mensupları, Avrasya Coğrafyası'nda adeta girilmedik yer bırakmayarak söz konusu bu "çatışma üreten bölge"yi kendi "küresel hesaplar"ına göre yeniden düzenlemeyi dönüşü olmayan bir mantıkla kesin olarak planlamış ve bu somut planı açıkca uygulamaya koymuşlardır.

Afganistan ve Irak'taki işgaller ile girizgâh yaparak ısınma turları atan ve sözkonusu "organize hareket"in en önemli parçalarından biri olan ABD; şimdi ise daha önce siyasi sürecine müdahale ettiği için rejimdeki sert iklimiyle "geçilmez bir kale" görüntüsü veren İran'a gelip dayanmıştır. İran'ı "Katı Humeyni Rejimi"ne kadar getiren siyasi kulvarda aslında ABD'nin "TP-Ajax" kod adlı Musaddık Operasyonu'nun büyük etkisi vardır. Zira siyasi kulvarda; Musaddık Çizgisi ile oynanmayıp, süreç doğal akışına bırakılmış olsaydı; şu an İran'da çok daha ılıman bir iklimi hâkim olaacktı. Ancak kendi vatandaşı olan J. Kennedy'yi bile "demokratik takıntılar"ı sebebiyle Amerikan Ulusal Çıkarları'nı gerçekleştirmede bir engel olarak görerek devre dışı bırakan Siyonist merkezlerden, Musaddık Çizgisi'ne karşı doğalcı bir yaklaşım sergilemesini beklemek, pek de akılcı olmasa gerek! Hem de söz konusu olan belirleyici öğe, bugün de aynı konumda yer alan petrol iken...

"Türkiye'nin BOP Faturası"nda Siyasi Yansımalar!

Tüm bu veriler ışığında Türkiye'deki siyasi pusulanın işaret edeceği sonuç; Türkiye'ye "Büyük Orta Doğu Projesi" kapsamındaki yol haritası içinde biçilen role ve buna bağlı olarak sergilenecek "uyum sürecine" endeksli durumdadır. Ancak "Ilımlı İslam Modeli", "model ülke", "cephe ülke", "kilit ülke" gibi söylemlerle sırtı sıvazlanarak şimdilik "haydut devletler" kapsamına dâhil edilmeyen Türkiye'nin, açıktan bir düşman ilan edilmesinden çok daha fazla bedel ve beklenti ile karşı karşıya kalacağı da oldukça açıktır.

Zira İran'daki Musaddık Operasyonu'nda General Fazlullah Zahidi'ye verilen "geçiş misyonu" bu sefer BOP kapsamında, şu ana kadar ki performansından Edelman'ın da minnettarlığını belirttiği üzere hayli memnun olunan org. Hilmi Özkök'den istenilecek; nasıl ki General Zahidi içerideki bir adam olarak "planlı darbe operasyonu"nu omuzlamış ve yapılan plan dahilinde Şah Rıza Pehlevi'nin şartlı liderliğine kapı açmışsa, şimdi Türkiye'den de bir Müslüman ülke, yani hedef ülkelerin "içinden biri" olarak "küresel aktörlerden alınacak talimatlar" doğrultusunda hareket ederek; başta İran olmak üzere diğer Müslüman ülkelerin siyasi rejimlerinde bir "yumuşatıcı" işlevi görmesi beklenilecektir. Neticede "Ilımlı İslam Modeli" denilerek Türkiye'ye pazarlanmaya çalışılan safsatanın en net tanımlaması budur! Yani Türkiye, Siyonist Amerikanın Avrasya ve Ortadoğu hakimiyetine Truva atı olmalıdır.

Sonuç olarak; eldeki şu malzeme ile yani bugünkü yöneticilerle, bu sivil ve asker yetkililerle, Türkiye için bu temel stratejik verilerin uzağında bir siyasi model düşünmek maalesef hiç de gerçekçi değildir ve ülke uluslararası arenada, böylesi bir köklü planlar silsilesi ile başetmeye çalışırken siyaset sahnesinde boy gösterenlerin çizdiği fotoğraf da oldukça iç karartıcıdır. Ve bu nahoş fotoğrafın önemli karelerine zoom yapılacak olursa, şu net sonuçlar göze çarpmaktadır.

Şefsiz bir orkestra fotoğrafı veren Türkiye; siyasetçi bolluğundan  geçilmeyen bir ülke olmakla birlikte, uzun süreden beri büyük bir lider boşluğu ile yol almaya çalışmaktadır. Dolayısı ile bu şefsiz orkestranın kitleye sunduğu resital, estetik açıdan asla doyurucu olmadığı gibi, son derece kaygı verici bir niteliğe de haiz durumdadır.

Bu kritik siyasi sürecini, stratejik formasyondan yoksun "sözde siyasal aktörler" ile sürdüren Türkiye'de, bu eksiklikten doğan geniş bir vizyon açığı, yani ferasetsizlik ve dirayetsizlik tehlikesi mevzubahistir.

"Dış kaynaklı sosyal hipnoz operasyonu"nun da etkisiyle, maalesef zihni üretim açısından hareketsiz bırakılan toplumsal kitle politika ile ilgilenmemekte; ve halkın bu kendini tecrit hareketi de, "Gittiği yere kadar gider!" gibi endişe verici bir heyecansızlık halini körüklemektedir.

Siyasi analiz yeteneğinden yoksun, hayli dar bir bakış açısıyla salt "seçkinler"e ve "küresel baronlar"a yönelik söylemlere asılarak ilerleyen bugünkü siyasi güç odakları, ülkeyi proje üretimi bakımından neredeyse hareketsiz bir noktaya getirmekte; ve bu kör noktanın ötesine geçemeyen siyasal süreçten çözüm beklemek de beyhude bir bekleyiş halini almaktadır.

İzlenen "siyasi stratejisizlik astratejisi" ile hem teşkilatını kucaklama başarısını gösteremeyen genel merkez yapıları ile teşkilatları arasında; hem de iktidar konumunda olan siyasi yönetimle halk arasında açılan tehlikeli uçurum gitgide derinleşmektedir.

Her Genel Başkan "Lider" olamaz!

 Tabela partileriyle birlikte sayıları ortalama 50'yi bulan Türkiye'deki siyasi partiler, aslında ülkeyi müthiş bir lider bolluğuna daha doğrusu lider boşluğuna gark etmiştir. Çünkü her siyasi parti genel başkanının bir "lider" olabilmesi o kadar da kolay bir iş değildir!

"Lider karizması" - "karizmatik lider" ayırımını yaparak bakılacak olunursa; herhangi bir şekilde karizmatik olarak nitelenen her siyasi, yazık ki "lider karizması"na sahip bir kimlik olamıyor! Örneğin ağır yürüyüş tarzı ve konuşma üslübu ile "Kasımpaşalı Tayyip" imgelemi çerçevesinde kendi seçmen kitlesi tarafından karizmatik bulunan Recep Tayyip Erdoğan, acaba "lider karizması"na sahip bir siyasi midir?

Gerçek bir lider olduğunu, birçok tarihi fotoğrafıyla kerelerce ispatlamış olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "milletin efendisi" olarak nitelediği köylü ve bugün kendisinin o koltukta oturmasını sağlayan çiftçiyi azarlayıp, ABD ile İsrail yollarını gide gele aşındırarak "küresel irade"den medet uman bir başbakandır, ama Lider olabilmiş midir?

Tam da bu noktada, Erdoğan'ın ABD ziyareti sonrasında basında yer alan bir karikatürü hatırlatmadan geçmemeli! Karikatürde eli havada Özgürlük Anıtı'nın yakınından telaşla geçen R. Tayyip Erdoğan, yanında duran Gül'e şöyle diyor; "Buraya kaç kere geldik Aptullah! Baksana o bile tanıdı, el sallıyor!"

"Yağmur yağdı, yarabbi şükür!" mantığıyla yürüyen, kendi ülkesini "Türkiye'de özgürlük yok!" diyerek yabancı televizyon kanallarından dünya kamuoyuna kötüleyen ve muhalefet partisi olan CHP'yi ABD'ye şikâyet ederek "Bakın biz uslu çocuğuz ama uslu olmayanlar var! 1 Mart Tezkeresi'ni de meclisten geçirecektik ama hep bunlar mani oldu!" şeklinde mesajlar veren bir siyasi figür acaba "lider"lik vasfına sahip midir?..

Acaba şu an siyasi arenada Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne liderlik eden Recep Tayyip Erdoğan; bırakın Erbakan'la,  Özal,ya da Demirel ile kıyaslanacak olsa nasıl bir fotoğraf açığa çıkar?

Temelde Milli Görüş Mektebinin kaçaklarından olan, öncelikle sabır ve sükunet hususlarında son derece cafcaflı "söylemler"i tekrarlayan Erdoğan ne hocası Erbakan, ne yıllar yılı büyük iniş ve çıkışlara sahne olmuş hayatıyla klasikleşen Demirel, ne de vizyona koyduğu atılım projesi ile yoğun eleştirilere maruz kalmasına rağmen yol almayı başaran Özal kadar yetenekli olamadığını ispatlamıştır.. Zira bu uzun soluklu süreçler bir yana; ortada, nahoş bir soruyla karşılaşıverdi mi basın mensuplarını azarlayacak ve sivil toplum örgütleriyle sık sık bozuşacak, bugün efelenip söylediklerinden yarın cayacak bir başbakandır.

 Konuya, bir lideri lider yapan bilgi, birikim, vizyon, misyon, sağlıklı analiz yetisi, geleceği planlama becerisi, gündeme hakimiyet ve sağlıklı yorum yapabilme, hedef belirleme ve belirlenen hedefi gerçekliğe taşımada formasyon sahibi olabilme, inisiyatif kullanabilecek cesarete haiz olma, insan odaklı hareket etme anlayışı ile değişim yaratabilme gücü gibi son derece önem taşıyan olmazsa olmaz nitelikler açısından bakıldığında ise; sonuç yine hüsrandır. Zira ortada ülkeyi AB ve BOP şeklinde açılan çift kanatlı küresel kapıya sıkıştırmada gördüğü işlevin ötesinde bir işe yaramayan Acil Eylem Planı ile hayli edebi bir metin olmasına rağmen pratikte sağlıklı bir yansıması görülemeyen 59. Hükümet Programı'ndan başka birşey bulunmamaktatır. Zaten proje üretmeye gerek de yok, zira IMF gibi yeterince bizim adımıza düşünen ve küresel senaryoya uygun projelendirmeleri gerçekleştiren bir kurum varken başka gayrete gerek duyulmamaktadır.

 "Apolitizasyon Süreci"nden Nasibini Alan Siyasiler ve Kapanması Güç "Vizyon Açığı"

Erbakan'ın dediği gibi "Bakan" Çok Ama "Gören" Yok!

Eskiden adı "bakış" anlamındaki "nazar" ifadesinden gelen "nazırlık" olup, sonrasında ismi değiştirilen "bakanlıklar"; bugün mütemadiyen bakan ancak hiçbir şey göremeyen ufuksuz ve umutsuz kişilerin işgali altındadır.

Başbakanın da tekrar ettiği gibi çiftçiye "Gözünüzü toprak doyursun!" diyen tarım bakanları; "IMF bizim adımıza düşünür!" mantığıyla hareket eden ekonomi bakanları; mütemadiyen uyuyup turistlere "yolunması gereken kaz" muamelesi yapmayı tavsiye buyuran turizm bakanları; enerjisini, peşindeki sermaye gruplarına mama dağıtarak geçiren enerji ve tabii kaynaklar bakanları ile nice nice bakıp da görmeyen yönetici fotoğrafları karşımızdadır.

Sokrates'in tabiriyle; gökyüzündeki yıldızlara bakarken önündeki çukuru göremeyip içine düşen bilim adamları misali, bizim siyasilerden de ne dediklerini dahi bilmezlerken "vizyon" sahibi olmalarını bekleme boşunadır.

Sözkonusu "vizyon açığı"nın en temel sebebi ise; siyasete soyunan aktörlerin "Siyaset yapıyoruz!" zannı içinde figüran olarak oyuna alındıklarını anlamamalarıdır. Zira siyaset, bugünün siyasileri tarafından sahneye konulan bir koltuk yarışı değil, sistematik bakışı zaruri kılan hayli geniş çaplı bir sahadır. Ancak siyaset ilmini bu sistematik yapı dahilinde kavrayabilme yetisinden hayli yoksun bulunan siyasi figürler; siyasal süreci siyaset ilminden hayli uzak bir noktaya taşımışlardır. Hal böyle olunca da; apolitize olmuş siyasetçilerle yol alan Türkiye'de, kapanması bir hayli güç görünen vizyon açığı doğal bir netice halini almıştır.

Sözkonusu bu "vizyon açığı"nın "bedel" gerektiren en tehditkar yansımaları ise şüphesiz dış politika alanında yaşanmaktadır. Zira bu süreç içinde öngörü ve oyunu deşifre ederek doğru pozisyonu belirleme yetisinden bir hayli mahrum olan başbakanın Egemen Bağış gibi, Cüneyt Zapsu gibi "küresel misyonerler"in ağına düşmesi son derece kolay olmaktadır. Bu canavar danışman kadrosunun organize etmeyi başardığı ABD temasının karnesi ise; sürecin taşındığı yere işaret eden en somut fotoğraftır.

Şimdi: Reel siyasi fotoğraf bu olacak ve siz oy verdiğiniz, "Liderimdir!" dediğiniz ya da siz demeseniz de birilerinin öyle deyip iş başına getirerek sizi temsil etme noktasına ulaştırdığı siyasi figürden; heyecan doğuran ve açığa çıkardığı bu heyecanı sinerjiye taşıyan, özgüven sahibi olmakla birlikte lideri olduğu topluma özgüven kazandıran, siyaset ve devlet felsefesine vakıf, kuşatıcı bir bakış açısı ile sağlıklı bir medeniyet tasavvurunu vizyona koyan, donanım sahibi ve farklı bir kimlik olmasını bekleyeceksiniz...

Korkulur ki, bu beklenti de pek gerçekçi bir beklenti değil ve salt kendi sınırları içindeki çıkar ilişkilerini gözeterek bütüne yönelik geniş bir bakış açısı oluşturamayan siyasiler türemeye devam ettiği müddetçe de öyle kalacaktır.

Halk Adına Düşünmesi Gerekenler, Kendinden Başka Birşey Düşünemezse.!? 

Toplumsal kitle üzerinde uygulanan "kültürel sabote amaçlı gürültü programı" zaten hipnotize edilerek uyuşturulmaya çalışılan beyinleri yeterince engellemekteyken, "sözde çok katılımlı demokratik sistem içinde birer konu mankenine dönüştürülen halk" da, oluşturulan "siyasi güvensizlik" ortamında hızla politik sorunlardan uzaklaşmaktadır.

Sistemini kurarak, yönetim mekanizmasını "otomatik koruma" altına alma başarısını sağlamış, ülkelerde politikanın azalması doğal bir olaydır. Ancak bizim gibi güya gelişmekte olan ülkeler arasında yer alıp da, sistem sorunu ayyuka çıkmış ülkelerde bu durum tamamıyla bir tehlike sinyali sayılmalıdır. Zira sistemin kendi kendini koruma şansı olmadığı için, bir emniyet şeridi konumunda olan "kitlesel zihni süzgeç" de devre dışı kalınca; işlerin büsbütün karışması kaçınılmazdır.

Sonuçta halk adına düşünmesi gerekenler kendi siyasi rantları ile şahsi menfaatlerinden başka birşey düşünmezlerse ve kendi başının çaresine bakmaya terkedilen halk da siyasi sorumluluk şuurundan uzaklaşıp tepkisizleşirse; bu nemelazımcılık ve heyecansızlık ortamının toplumu götürebileceği yer ise kaos ortamıdır..!

Halkı; bu kendi kendini tecrit aşamasına getiren temel nokta ise; işi siyasilere bırakmak yönündeki bir karar değil, aksine sergilenen "siyasal yetersizlik"in bir ürünü olan "güvensizlik duygusu"dur. Zira sistemin dönüp dolaşıp aynı türden siyasetçileri piyasaya sürdüğünü gören ve demokrasinin sahteliğini sezen halk kitlesi, sonunda heyecanını tamamen yitirme noktasına getirilmiş ve adeta sistem içinde bir konu mankeni durumuna itilmiştir. Yani halka başka bir seçenek bırakılmamıştır...

Omuzlara Alınınca Burnunun Ucunu Göremeyenler ve "Proje Üretimi" Bekleyen Türkiye!

İlim sahibi olmak denilen hadise; insan olmanın en büyük sınav sorusu olan enaniyet'in, yani ben-merkezcilik şeklinde ifade edebileceğimiz ve son derece nefsani bir durum olan "ego-santrik bakış açısı"nın aşılabilmesi hadisesidir.

Ancak bu aşkınlık hali; cafcaflı söylemlerle değil, sağlıklı bir hakkaniyet bilincinden kaynak alan vicdani eylemlerle gerçekleşir. Dolayısıyla "Bilgelik; acaba yalnız hamallığı yapılmak suretiyle üstüste yığılan bilgileri toplamak mıdır, yoksa hakikatine mazhar olunan ilmin içinde gözden kaybolmak mıdır?" sorusuna verilecek yanıt, belki de en temel noktadır.

Sorunun yanıtı ise hayli açık! Eğer eylemlerinizi düzeltmek yerine, salt söylemlerinizi parlatmak yoluna giderseniz; yola çıktığınız yer her neresi olursa olsun, başa dönmeye mecbur bırakılırsınız! Yani "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!" söylemi misali, ilerlemeyi getirecek olan boş laf kalabalığı değil, icraattır!

Tam da bu noktadan siyasi düzleme bakılacak olunursa; parçalanan edebiyatlarla omuzlara alınan siyasi figüranların ayakları yerden kesilir kesilmez, hemen şımardıkları ve şaşırdıkları görülür. Bu talihsiz ve seviyesiz siyasi ahlakın anlık bir durum değil, kemikleşmiş bir yapı olması ise asıl problemdir. Zira koltuğun pompaladığı rüzgar ile burnunun ucunu görmekten aciz olan iktidar mensuplarından, ülkeyi saplandığı kör noktadan kurtaracak nitelikte proje üretimleri beklemek de son derece beyhude bir bekleyiş olacaktır...

Nitekim öyle de olmuştur ve her seçim döneminde "Bu sefer yürüyeceğiz!" diyerek sandık başına giden seçmen kitlesi hayal kırıklığına uğratılmış devam edilerek, adeta bu konuda yıllara yayılan bir alışkanlık sağlanmıştır. Son dönemde ise; "insan unsuru" tamamen gözardı edilerek, seçmene "Sen seçim oldukça çalışan bir oy makinesisin!", milletvekiline de: "genel kurulda oylama oldukça "Önemlisin!" diyen siyasi anlayış tavan yapmıştır! Belki de "siyasi anlayışsızlık" demek daha yerinde bir tespit olacaktır.

Vagonlar Lokomotiften Ayrı Düşünce Tren Nereye Gider?

Birçok açıdan artık işlevini yerine getiremeyen siyasi düzlemde bu boşluklardan doğan bir önemli problem daha yaşanmaktadır ki; bu sorun hem yaşanan olumsuzlukların bir sonucu, hem de yeni problemlerin sebebi durumundadır.

"Halk ile yönetim arasındaki uçurumun açılması" şeklinde nitelenebilecek bu sorun, aslında sözü edilen siyasi açmazlardan kaynak almakla birlikte, süreci çok daha problematik bir boyuta taşımaktadır. Zira bu uçurum sebebiyle sistemi tamir etmek yönünde bir adım atılamadığı gibi, süreç çok daha vahim bir boyuta ulaşmaktadır.

Lokomotif konumunda olan siyasi yönetim, onu takip eden vagonlar pozisyonunda olan halk ile bağlantıyı koparıp; kendi başına bir yerlere gidince; ortada ne tren kalmıştır, ne de yol! Ancak durum açıkça bu olduğu halde, hala laiklik laklakası yapılmakta ve çağdaşlaşma hayalleri kurulmaktadır.

Sonuçta halk ile yönetim arasındaki bağlantı koparılıp da konvoy parçalanınca; araya Soros gibi, IMF gibi, küresel zemin hazırlayıcılar girmekte ve milli menfaatler doğrultusunda yol alması gereken tren de kolaylıkla havaya uçurulmaktadır! Kolaylıkla diyoruz, zira treni dağıtma girişimlerinde kitle üzerinde yürütülen "sosyal hipnoz operasyonu"nun çekici gücü olan "medya", manipülasyon görevini başarıyla yerine getirmekte ve bu bilinçli olarak yaratılan gürültü ortamı, tüm karanlık planları perdeleyip bu noktaları hızla görüntü dışına taşımaktadır.

Lokomotifle ayrı düşen vagonların diğer bir örneği ise; siyasi yapılar içindeki "genel merkez - yerel teşkilatlanma ikilemi"dir. Siyasi iradenin "Siz bizim baş tacımızsınız!" diyerek aldığı oy desteğiyle koltuğa eriştikten sonra sırt döndüğü halka sergilediği tavırın bir benzeri, yerel teşkilatlar için de geçerlidir. Zira genel merkez teşkilatlanmaları ile yerel teşkilatlanmalar arasında büyük bir kopukluk yaşanmaktadır. Bu "kopukluk"un ülkeyi taşıyacağı kaçınılmaz nokta ise; yine çözümsüzlük ortamından başka bir yer olmayacaktır.

"BOP Oltası"nda Sallanan Bir "İktidarsız İktidar"

Türkiye Siyaseti sözü edilen PNAC (Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) gibi, GOKAP (Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi) gibi "küresel planlar"a endeksli bir hale getirilmişken ve Türk Siyasi Yapısı saydığımız sorunlarla düğümlenmiş durumdayken şu anki siyasi iktidar nasıl bir portre çiziyor?

Kurt Postuna Bürünmeye Çalışan Kuzu; AKP

Sözkonusu açmazlar içinde şu anki siyasi iktidarın verdiği fotoğraf, abartısız "kurt postuna bürünme" çabasında bir kuzu fotoğrafıdır. Zira iç siyaset sınırları içinde kükreyip dağları deviren Kasımpaşalı Tayyip'in, İsrail ile ABD yollarına düşünce birdenbire sesi soluğu kesiliveriyor! Yani burada aslan kesilen sayın başbakan, uluslararası ilişkiler sözkonusu oldu mu ani bir mutasyonla kediye dönüşüveriyor!

Kısacası kuyruğu küresel baronların elinde olan Erdoğan, "Bile bile lades!" mantığı ile ülkemizi AB ve BOP şeklinde açılan "çift kanatlı küresel kapan"a fena halde sıkıştırmış durumdadır. Bu vahim sıkışmanın en son örnekleri ise; giderayak BOP ile ilgili "mesaj" veren Eric Edelman'ın açıklamaları ve başbakanın talihsiz ABD ziyareti'nde yaşananlardır.

Eski ABD Ankara Büyükelçisi Edelman, daha önce de tersten okumasını yaptığımız üzere "BOP konusunda düğmeye bastık! Bu Proje, sizin coğrafyada ister istemez sıkıntılar doğuracaktır. Aslında başkaseçim yapma lüksünüz de yok; öyle ise gelin uslu uslu teslim olun, üzerinize kan sıçramasın! Aksi takdirde siz bilirsiniz!" demeye getirdi. Aslında kullandığı orjinal cümleler gayet ılımlıydı ama biz o kadife eldivenlerin altındaki demir pençeleri yakından bildiğimizden, gerçek iletileri okumakta da güçlük çekmedik. Sonuçta Edelman'ın ağzından verilen mesajlarla, Türkiye'ye yönelik psikolojik savaş da, bir kez daha kendini göstermiş oldu. Gâvurun söylediği gayet açık! Başka seçeneğiniz yok, bize zaman kaybettirmeyin!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın son derece olaylı ABD ziyareti ise; abartısız vehametin doruk noktaya çıktığı bir adım oldu. Çünkü ziyaret öncesinde yaşanılan ve aylarca devam eden randevu krizi, İsrail Yolları'nı arşınlamayı kabul eden Erdoğan'ın "uzlaşmacı tavır"ı ile çözülse de; sonuç pek parlak olmadı! Basına 45 dakikayı bulan ve Irak Meselesi, Kıbrıs Sorunu, ekonomik açmazlar gibi bir çok çetrefilli konunun masaya yatırıldığı geniş bir görüşme şeklinde yansıyan "detaylı temas", hiç de aktarıldığı gibi olmamıştı. Ayaküstü bir laflamayla beklediği ilgiyi bulamayacağını bilen Erdoğan ve canavar ekibi, Bush'u öğlen yemeği faslında yakalayabilmeyi çok arzuladılar ancak bu talep de reddedildi ve uzun süre girişte bekletilen Türk Heyeti'nin vakti, ancak "BOP'a destek veriyoruz!" demeye yetebildi! Zaten ABD'nin niyeti de, bu teyitten başka bir konunun gündeme gelmemesini temin etmekti, beklenen gerçekleşti... Ancak sayın başbakana gerçekten hak vermek gerek, zira topu topu 7 dakikalık bir görüşmeye onca konuyu nasıl sığdırabilmişti!

Tayyip Erdoğan'ın ziyaret sonrasında sürekli görüşmenin "uzun süresi"nden dem vurması ise; psikolojide "yansıtma mekanizması" şeklinde geçen bir savunma mekanizmasından başka birşey değildi! Ertesi gün manşetlere yansıyan başbakana ait "ABD'nin vizyonunu takip etmemizden daha doğal birşey olamaz!" söylemleri de, sergilenen kamuflaj çalışmasının bir diğer ayağıdır.

Ancak şu nokta çok iyi bilinmelidir ki; bu vizyonun hangi vizyon olduğu gayet açıktır ve Türkiye'nin bu tarz "küresel öngörüler"e değil, bir "milli görüş"e, "onurlu bir siyasi duruş"a gereksinimi vardır!

Ayrıca Musevi Kuruluşu Anti Defamation League'nin Erdoğan'a verdiği Cesaret Ödülü kafa karıştırmaktadır ve Fener Rum Patriği'nin "ekümenik"liğini tanımak saçmalıktır. Newyork'ta Musevilere yönelik döşediği incilerin akabinde Türkiye adına Cesaret Ödülü'nü alan Recep Erdoğan bir küresel siyaset kuryesi olabilir ama; Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimlik ve duruşu belli olan köklü bir yapıdır ve kişisel hırsları peşinde koşan siyasi piyonların gafletleri sebebiyle zaman zaman zor durumlara düşse de, milli ve haysiyetli çizgisini elbette ve ilelebet koruyacaktır!

Ve şu da çok iyi bilinmelidir ki; Recep Tayyip Erdoğan'ın geniş temaslar içinde bulunduğu (!) ABD ziyareti sırasında ABD Kongresi'nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi'nin alelacele kabul ettiği yasa tasarısı ile patriğin "evrensellik" sıfatını tanımaya mecbur bırakılmaya uğraşılan Türk Milleti, başka uluslar gibi "siyasi zorlama" ve "dayatma"lara razı olmayacaktır! Bu sebeple; Brüksel'de gerçekleştirilecek olan 16-17 Haziran Liderler Zirvesi'nin sonuç bildirgesinden genişleme ile ilgili paragrafı çıkartan AB Yetkilileri de: AB Üyeliğinin Türk Halkı'nın "olmazsa olmaz"ı sanmamalıdır!

"YENİ ANAYASA" HAZIRLIĞI  "GLOBAL REJİM"E ESTETİK GEÇİŞTİR!

BOP Oltası'nda Sallanan İktidarsız İktidar'ın bir diğer fotoğrafı ise; şüphesiz gizliden gizliye hazırlığı içinde olduğu Yeni Anayasa Çalışmasıdır. Beyni "küresel irade"ye bağlı bir "başkanlık sistemi"ne yumuşak geçiş yapacak olan bir hazırlıktır.

"Küresel senaristler"in asli amacı ise çok açıktır. Çok fazla yorulmadan Türkiye'nin yönetim sistemi üzerinde istedikleri değişiklikleri istedikleri dakika yapabilecek bir rahatlığı yakalamaktır.

"Küresel proteinler"den, neredeyse 1 Mart Tezkeresi'nden bu yana epey mahrum kalarak bünyesi bir hayli zayıf düşen iktidar ise; bu anayasa dopingi ile dış güçlerin gözüne girmeyi amaçlamaktadır.

 Bu sinsi modele göre; Yargı sistemi tamamen değişecek ve siyasallaşacaktır!

  • Şu an HSYK'nın hatalı konumu üzerinden siyasi irade ile irtibatlandırılan yargı gücü, bu değişimden sonra tamamen siyasi ellere bırakılacak ve "etkisiz eleman" pozisyonuna terkedilerek "küresel programlı siyasi manevralar" adına araçlaştırılacaktır!
  • Anayasa Mahkemesi tamamen kaldırılacak ve adli zemin sorun yaratabilecek tüm pürüzlerden temizlenerek açılacaktır!

Bilmiyoruz bu nokta size, T.B.M.M. Başkanı Bülent Arınç'ın Anayasa Mahkemesi'nin kapatılması hususunda sergilediği beylik laflarını anımsattı mı! Yani Sayın Arınç aslında bir gaf yapmıyor ve "Hazırlıklarımız son sürat devam ediyor!" mesajı ile bir yumuşak tehdit savuruyor...

  • "Askeri güç" Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanacak ve ordu gücü "küresel hedefler" doğrultusunda sorunsuzca kullanılacaktır!
  • YÖK kaldırılacak ve aydın nesillerin neyi nasıl düşünmesi gerektiğine yine siyasiler tarafından karar verilip, üniversite gençliği ile akademik camia bu büyük yükten kurtarılacaktır!
  • Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılıp; halkı dini konularda aydınlatma misyonu, otomatikman tarikat ve cemaatlere dağıtılmış olacaktır! Bununla birlikte uzun zamandır askıda kalan türban yasağı da kaldırılacaktır!
  • Danıştay, Sayıştay, RTÜK vs. gibi kurumlarda geniş çaplı bir revizyon gerçekleştirilecek ve özerklikler iptal edilecektir!
  • Ve tüm bu "matematik ayarlar" sonrasında ise; her siyasi partinin bir sermaye grubuna çalıştığı gerçeği neredeyse bir "suç" olmaktan çıkıp sistem içinde sırıtmaz hale gelecek ve küresel proteinlerle siyasi gururu okşanan sanal iktidarlar türemeye devam edecektir...

AKP İktidarı "Yeni Anayasa Planı"nı İşletmeyi Başarırsa Ne olur?

 Bu plandan istenilen düzeyde sonuç alınabildiği taktirde sergilenecek ilk hamle, şu an tüm gözlerin üzerinde olduğu Cumhurbaşkanlığı Makamı'nın el değişimini sağlayabilmek olacaktır. (Cumhurbaşkanı'nın sağlığı ile ilgili haberleri bu yazıdan sonra daha dikkatli ve başka bir gözle izlemenin önemini de yeri gelmişken hatırlatalım...)

Tam da bu noktada;

Başbakan olması sistem gereği mümkün olmayan Erdoğan'a Siirt Seçimleri üzerinden nasıl bir atraksiyon yapıldıysa, aynı yöntemle bir zemin daha inşaa edilip Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer istifaya zorlanacaktır.

(İstifanın en kuvvetli bahanesi ise sağlık sebebi olabilir!)

İstifadan sonra ise meclise Anayasa değişikliği ile ilgili teklif sunulup, onayı temin edilecektir.

Onaydan sonra ise tüm idari yapı başkanlık (ve Amerika'ya bağımlılık) sistemine entegre edilerek hayli estetik bir geçiş sağlanacaktır.

Sözkonusu Yeni Anayasa ile, tıpkı Irak Anayasası'nda hazırlanan profesyonel zeminde olduğu gibi bir "ince ayar" yapılacak ve "gevşetilmiş konfederalizm"e geçilerek GOKAP'a (Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi) sağlam bir hazırlık yapılmış olunacaktır.

BOP'a giden yolda "gevşetilmiş konfederalizm" olarak piyasaya sürülen elmalı şekerin içi ise etnik kurtlarla doldurulacak ve inşaa edilen yapının istenilen dakika alaşağı edilebilmesi adına temele "çok parçalı bir yapıya kapı açıcı kışkırtıcı unsurlar" itina ile döşenecektir.[1] 

Kimbilir belki de bütün bunlar AKP'nin başını yiyecektir.

 

 

 

 

 



[1]  Not: 14 Haziran 2005 / Sesar raporundan


Bu yazarin diger makaleleri

“PARANIN DİNİ OLMAZ” DİYENLER; “HARAMZADE”DİR!
Haram ve zıkkımdır, içine tüküreyimDini imanı olmayan paranın da!...Çirkefleşmiş, neresini...
Devami
VAR MISINIZ, MASON LOCALARINA MAHKEME AÇMAYA?!
Ey İstismarcı İslamcılarla, İnkarcı Ulusalcılar Horoz dövüşünü Bırakın  VAR MISINIZ,...
Devami
ASKER VE ASALET!
Sesar'ın hem Milli ve ilmi, hem de haysiyetli ve cesaretli...
Devami
GENERAL PRINCIPLES OF THE JUST ORDER
We can list the general principles of the "Just Order"...
Devami
ERBAKAN'IN GÜCÜ VE METAFİZİK'İN MATEMATİK'E ÜSTÜNLÜĞÜ
  SP Kongresi şeytanları çatlatan ve ağızları uçuklatan muhteşem bir...
Devami
ADNAN OKTAR, OLTAYA MI TAKILDI?
  Adnan OKTAR, 13 Eylül 2006 Milli Gazetede yayınlanan tam sayfa...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4766

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR