Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün7358
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta38723
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay28846
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16803201

IP'niz: 18.234.255.5
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200538

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

AYIN AYNASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

İRANDA HALKIN BAŞARISI ve BATILI GÜÇLERİN TELAŞI

Mahmud Ahmedi Necad, İran'ın 9. Cumhurbaşkanı oldu

İran cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turuna kalması sürpriz sayılan, asıl sürprizi ise seçimi kazanarak yapan politikacı Mahmud Ahmedi Necad, büyük hızla yükselerek devlet başkanlığı görevine uzandı. 2003 yılında Tahran belediye başkanı seçilinceye kadar pek fazla tanınmayan Mahmud Ahmedi Necad, dini lider Ali Hamaney'e bağlı yeni nesil muhafazakar siyasetçilerin başında geliyor. Eski Devrim Muhafızları Ordusu üyesi 49 yaşındaki Ahmedi Necad, sade giyimi ve gösterişsiz tarzıyla tanınıyor. Ahmedi Necad, 1979 İran İslam devrimi ilkelerini titiz şekilde izleyen Besiç adlı dini milis grubunun yönlendiricilerinden ve Devrim Muhafızları'nın yetkililerinden biri. Ahmedi Necad, Tahran Belediye Başkanlığı yapmıştı. Orta sınıf bir ailenin yedi çocuğundan biri olarak başkent Tahran'ın Garmsar semtinde dünyaya gelen Ahmedi Necad, öğrencilik yıllarında muhafazakar kesimlerle tanışarak onlara katıldı. İnşaat mühendisi olan Ahmedi Necad, Irak'ın İran'a saldırısından sonra gönüllü olarak orduya yazılmış ve Devrim Muhafızları bünyesinde Irak'ta yapılan çok sayıda operasyona katılmıştı. Ahmedi Necad, savaşın ardından siyasete atılmış, ilk olarak da kuzeybatı vilayeti Maku'nun valisi olmuştu.

 

ABD: İran'a ilişkin görüşümüz değişmedi

Mahmud Ahmedi Necad'in seçimi kazandığının ortaya çıkmasının ardından ABD'den yapılan ilk değerlendirmede, Washington'ın İran'a ilişkin görüşlerinin değişmediği bildirildi. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Joanne Moore, ''kadınların da dahil olduğu çok sayıda adayın katılmasına izin verilmeyen İran seçimlerinde temel yanlışlıklar bulunduğunu'' iddia etti. Moore, ''İran'da seçimlerin sona ermesiyle birlikte İran'ın, Ortadoğu'nun diğer bölgelerinde, özellikle Irak, Afganistan ve Lübnan'da bariz şekilde esen özgürlük ve demokrasi rüzgarlarının dışında kaldığı yönündeki görüşümüzü değiştirecek herhangi bir şey görmedik'' dedi.

RAFSANCANİ ABD'YE YEŞİL IŞIK YAKMIŞTI!

İran eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani, ABD ile ilişkilerinde ''yeni bir sayfa'' açmak için zamanın uygun olduğunu düşündüğünü açıklamıştı. CNN'e verdiği demeçte, "Gerilimi yumuşatma ve ılımlı davranma siyaseti izleyeceğim ve bu siyaseti ABD'ye karşı da yürüteceğim" diyen cumhurbaşkanı adayı Rafsancani ''İran halkının güvenini kazanabilmek için Amerikalıların yeni ve farklı bir yol izlemeleri ve iyi niyet işaretleri gibi yeni bir şeyler yaptıklarını göstermeleri gerekiyor. Bunlar yapılırsa ABD ile konuşup anlaşmakta herhangi bir mahzur görmüyorum.'' Sözleriyle ABD'ye yaranmaya çalışmıştı.

Bu arada Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin eski yardımcısı Ali Abtahi, Hatemi'nin, ABD ile İran arasındaki buzları eritmeyi umduğunu, ancak rejime hakim din adamlarının engellemesiyle karşılaştığını söyledi.

Abtahi, "Hatemi 1990'lı yıllarda ABD ile diyaloğun yeniden başlaması için bazı fırsatların doğduğunu gördü, ancak 1979 yılındaki İslam devrimi'nden buyana İran'ı yöneten "seçilmemiş güçlü teokrasi" tarafından engellendi" dedi.

İran Seçimleri ve AKP'nin Yanlış Tercihi

İran'da seçimler bitti ama tartışmalar daha da alevlendi. Türkiye yanı başındaki bu denli önemli bir gelişmeyi, yabancı ve ürkek gözlerle izledi. Şimdi, gelişmelerin daha da hızlanması karşısında doğrusu pek de hazırlıklı görünmüyor. Her ülkenin, daha doğrusu ciddi devlet geleneğine sahip ülkelerin bazı refleksleri vardır. Kendi içinizdeki dinamiklerin yanı sıra, etrafınızda olup biteni, muhtemel gelişmeleri önceden görebilme/yönlendirebilme yeteneğiniz ne kadar fazlaysa, o kadar etkin devlet olursunuz.

Devlet, olup biten karşısında tutukluk gösterme lüksü olan bir mekanizma değildir. Dünyanın pür dikkat izlediği ve başından beri yönlendirme çabasında olduğu bir seçimin sonuçlanmasının ardından, iki gün boyunca tepki veremeyen bir yapının, bundan sonraki acil meseleler karşısında doğru çözümler üretebileceğini kim söyleyebilir. İki tane yabancı gazeteden kendi coğrafyasını tanıyanlar [hoş yerlilere baksalar ne fark edecek], nasıl olsa Rafsancani kazanacak diye rahatlarını bozmazken, beklemedikleri sonuç karşısında ne hale geldiler, hep birlikte gördük. Altını çizmekte yarar var: Batı'nın İran konusunda hata yapmasının onlara getireceği bedelle, bizim yapacağımız hata sonunda ödeyeceğimiz bedel kıyaslanamaz.

Peki, Türkiye'nin İran politikası nedir?

İran'da yeni seçilen cumhurbaşkanı ve bu ülkenin geleceğinin bizi nasıl etkileyeceği konusunda, acaba Türkiye Dışişleri'nin, hükümetin ve devletin diğer ilgili birimlerini nasıl bir hazırlığı vardır? Bizim bildiğimiz sinsi bir hazırlık vardır. Daha doğrusu gizli bir tartışma yaşanmaktadır. Yaklaşık bir yıldır Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde yapılacak değişikliklerde "İran'ın birinci derecede tehdit olduğunu" yazıp yazmamak tartışılıyor. Hepsi bundan ibaret. Böyle bir tehdit ifadesinin yazılması için kimlerin lobi yaptığını burada ifade etmek bile gereksiz olacaktır. İran'da, medyamızın deyimiyle "aşırı muhafazakâr" bir ismin cumhurbaşkanı olması, ABD-İsrail ittifakının bu ülkeye yönelik saldırgan tutumunu daha da ateşledi. Hatta yahudi lobisinin önemli isimleri, "İsrail'in İran'ı vurabileceğinden" açıkça söz etmeye başladı. Buna ihtimal verenler şimdilik çok az. Ancak ortada zaten bir büyük askeri harekattan bahseden kimse yok. Daha çok İran'daki nokta hedeflere yönelik bir saldırı planından söz ediliyor ki, doğrusu gelişmelere bakılırsa bu konuda iyimser olmak kolay değil.

ABD'de Irak'ta yenilgi üstüne yenilgi yaşıyor. Memleketimizdeki birtakım zevatın "tavuğun başının kesildikten sonraki çırpınışı" diye tarif ettiği direniş giderek daha nokta hedeflere yönelik olarak büyüyor. Ancak tüm bunlar ABD-İsrail ittifakının yeni bir cephe açmasına engel değil. Peki Türkiye, mesela 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi son dakika manevralarıyla mı durumu idare edecek? Önüne kısa süre sonra konulacak olan yeni "işgal ortaklığı" teklifleri karşısında nasıl bir politika belirleyecek? Bu sorulara bazı cevaplar vermek mümkün olabilirdi. Ancak Türkiye Başbakanı'nın, sıkıntılı ABD ziyaretinin ardından yeniden bu ülkeye gitmek için hazırlık yapması ve bu kez daha farklı bir program oluşturması, işleri iyice karmaşık hale getiriyor. Bush ve ekibi tarafından eskisi kadar heyecanla karşılanmayan AKP iktidarının yeni hedefi, dünyada finans kapitali yöneten güç merkezleri mi? Bilderberg toplantılarına Türkiye'den yapılan davetlerin ekonomi merkezli olmasını bir kez daha hatırlamakta yarar var. George Soros'un, önce Başbakan tarafından yatırım için davet edilmesi, ardından Türkiye'deki uzun temasları, Erdoğan'ın yeni ABD ziyaretinde dünyanın önemli bir medya patronu ile görüşme çabası. Tüm bunlar, AKP açısından tuhaf bir makas değişikliğinin işaretleri. Makasın ayarını Soros'un yaptığını düşünürsek, AKP'nin her geçen gün dünyadaki finans kapital merkezleri ile biraz daha yakınlaştığını görebiliriz.

AKP'nin böyle bir  "değişim" için gerekçesi hazır. "Bush'un saldırgan politikalarından Soros'un "özgürlükçü" yaklaşımlarına doğru bir tercihte bulunduklarını düşünüyorlar"[1] Bu arada unutmadan, Dünya Mimarlar Kongresi niçin İstanbul'da yapılıyor? Yoksa ekümenlik patrikliğin, yani yeni Vatikan din devletinin alt yapısı mı hazırlanıyor?

ABD ve Avrupa'da Ahmedi Necad'ın Cumhurbaşkanı Seçilmesinin Şoku Sürüyor!

Fransız basınından Liberation gazetesi, İran'da cumhurbaşkanlığına Ahmedi Necad'ın seçilmesini, ABD Başkanı George W. Bush'a ağır  bir darbe olarak niteledi. Gazete Ahmedi Necad'ın büyük çoğunlukla cumhurbaşkanlığına gelmesinin de Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi'nin uygulanmasına ciddi engeller oluşturacağını yazdı. Liberation gazetesi, bu saatten sonra Bush'un Ortadoğu işinin zor olduğuna dikkati çekti. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi ile Ortadoğu ülkelerinde büyük siyasi gelişmelerin yaşanmasından yana olduğunu ama  Ahmedi Necad'ın seçilmesiyle bu hedeflerinin şimdiden ağır yenilgi aldığına dikkat çeken Liberation gazetesi, Amerika'nın Ortadoğu hedeflerinin şimdiden çıkmaza girdiğini belirtti.

İngiltere için büyük fiyasko!

Londra'da yayınlanan Guardian gazetesi, Mahmud Ahmedi Necad'ın cumhurbaşkanı seçilmesini İngiltere için yenilgi şeklinde değerlendirdi. Guardian, Tahran Belediye Başkanı Ahmedi Necad'ın cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle ilgili yayınladığı bir haberde, "İran'daki gelişmeler İngiliz istihbaratı için büyük bir hezimettir. Çünkü bu sonucu tahmin edememiştir dedi.

Gazete, İran'daki İngiltere Büyükelçiliği'nin seçimlerle ilgili olarak İngiltere'ye aktardığı bilgilerin aslında çok büyük hata olduğunu bir daha gösterdiğini çünkü  gelişmelerin büyükelçiliğin tahminlerinin tam aksine olduğunu bildirdi.

İngiltere'nin 11 Eylül'ü sayılacak Londra'daki patlamalar ise, korkarız ki İran'a yönelik bir saldırının bahanesi haline getirilecektir.

İran'ın dış politikası değişmeyecek

İran'ın nükleer konulardaki görüşmecilerinden Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi (UYGK) sözcüsü Ali Ağa Muhammedi, cumhurbaşkanlığına Mahmud Ahmedi Necad'ın seçilmesinin ardından İran dış politikasının değişmeyeceğini belirtti. İSNA Öğrenci Ajansının haberine göre, Ağa Muhammedi yaptığı açıklamada, Ahmedi Necad'ın 3 Ağustos'ta görevi devralmasının yönetim kademesinde bazı değişiklikleri de beraberinde getireceğini kabul ederek, ''Ülkenin dış politikası ana hatlarıyla değişmeyecek. Yönetim kademesinde kan değişimi olacak, ancak bu, tüm yöneticilerin değişeceği anlamına gelmemeli, bu kişiler uzman'' dedi. Ağa Muhammedi, ''yeni cumhurbaşkanının, görevi devralana kadar nükleer dosyalardan haberdar edileceğini ve hükümetin kurulmasının ardından da tüm dosyalar hakkında bilgi sahibi olacağını'' belirtti.

İsrail, Ahmedi Necad'tan çok rahatsız!

Ortadoğu'nun nükleer silah deposu olan İsrail, yine utanmadan İran'ı suçladı. Dünyanın 4. nükleer silah gücü olduğu söylenen İsrail'in Cumhurbaşkanı Moşe Katsav,  İran'da cumhurbaşkanı seçilen Mahmud Ahmedi Necad'ın tutumunu ''çok olumsuz'' olarak değerlendirerek, ''İran'ın nükleer programının sadece İsrail'i değil, Avrupa'yı da tehdit ettiğini'' öne sürüp saldırdı. Resmi bir ziyaret için İspanya'da bulunan Katsav, düzenlediği basın toplantısında, ''Yeni İran cumhurbaşkanının tutumunun çok olumsuz olduğunu düşünüyorum. Tehdit sadece İsrail'i kapsamıyor. İran 2000-3000 kilometre menzile sahip füzeler geliştirmeye çalışıyor. Bu, Avrupa için de büyük bir tehdittir iddiasını ortaya attı.

Katsav, ''İran'ın nükleer alanda üstünlüğe ulaşmasının bu ülkeyi dünyadaki barış ve istikrar için bir felaket haline getireceğini'' öne sürdü. Uluslararası toplumu İran karşısında kararlı olmaya çağıran Katsav, ''Dünya kararlılık gösterirse, İran'ın nükleer silah edinme çalışmalarını durduracağına inanıyorum diyerek avrupayı İrana karşı kışkırttı.

İran'da cumhurbaşkanı seçilen Ahmedi Necad, ise ''barışçı nükleer programlarını sürdüreceklerini'' açıkladı. Öte yandan, İran'ın dini lideri Ayetullah Seyyid Ali Hameney, 9. dönem cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna bir önceki tur gibi halkın görkemli ve coşkulu bir katılım sergilemesini, ‘İran halkının, izzet, azamet ve mantığının tecellisi' olarak niteledi ve Ahmedi Necad'a destek çıktı. İranlı muzaffer lider Nejad'ın  barışcı nüklüer silah yapımında ısrarlı olacaklarına ve ABD'ye kulak asmayacakarına dair verdiği ilk demeçlerin, ABD'nin İran'a saldırması için kafi bir sebep oluşturabileceğine dair yorumlar yapılıyor. Artık CENTOYA, NATO'ya AB'ye, BOP'a, BİP'e sadakat yemini ederken, JİNSA'dan ve ADL'den ( ABD'deki bir takım Yahudi örgütleri) ödül almakla yetinen" ve tatmin olan liderler devri İslam aleminde kapanıyor galiba. Suudilerin Condeleezza RİCE'a bu yakında "sen işine bak" tarzındaki haysiyetli cevapları; Erbakan, Mahattir kuşağı liderlerinin güçlendiğini gösterir. Buna batıdan mı diyelim Güney Amerika'dan mı diyelim, benzer sesleri ilave ederseniz, İslam liderleri ve bağımsızlıkçı batılı liderler" küresel güç" lere karşı uzun ve sağlam bir cephe oluşturuyor. ABD hakkından gelebilseydi Venezuella seçimlerinde başarılı olurdu... Chavez'in başarına engel olabilirdi ama Chavez dünya milli cephesinin hatırı sayılır liderlerinden biri oldu. Suriye'nin her şeye rağmen fazla taviz vermeyen tavrı, Kore, Rusya; Hindistan'la Pakistan'ın aralarındaki ihtilafları çözmedeki dirençleri artık dünyanın yeniden şekillendiğini, bununda milli bağımsız hükümetler eliyle yapılacağı gösteriyor.

İran seçimleri kimleri korkutuyor

İran'da Cumhurbaşkanlığı seçimini ikinci turda Ahmedi Necad'ın kazanması başta ABD olmak üzere bu ülkenin yanlıları ile İslam'a karşı şartlanmış kafaları telaşlandırdırmışa benziyor!
Yeni İran Cumhurbaşkanı Ahmedi Necad radikal bir çizgide gösteriliyor. "Önderim Humeyni", " "Önceliğimiz İslam ülkeleri" diyor. Böyle dediği için de aşırı olarak nitelendiriliyor ve bazıları rahatsız oluyor. Ahmedi Necad aynı konuşmasında İran'a düşmanlık beslemeyen her ülke ile iyi ilişki kurmak istediklerini de söylüyor. Ama bu sözler belli çevreler tarafından nedense duyulmak istenmiyor. Çünkü bu çevreler başından beri İran'dan rahatsızlar ve İran'a karşı düşmanca bir tavır sergiliyor. "Siyasetimizde öncelik; başta komşu ülkeler olmak üzere, bütün ülkelerle ve özellikle de İslam ülkeleriyle ilişkileri geliştirmektir" diyen İran'ın yeni Cumhurbaşkanı Ahmedi Necad buna bir istisna olarak İsrail'i gösteriyor... İsrail dışında tüm ülkelerle ilişkileri geliştirmek istediklerini vurguluyor.

İran'a karşı ortak cephe arayışları

ABD Başkanı Bush ile Almanya Başbakanı Schröder'in İran'la ilgili sıkı pazarlık yaptıkları anlaşıldı
ABD'nin başkenti Washington'da biraraya gelen ABD Başkanı George W Bush ve Alman Başbakan Gerhard Schröder ABD-Almanya ilişkilerinde yeni, sıcak bir dönemin açılışını yaptı.
Schröder'e Almanya'nın BM Güvenlik Konseyi'nde daimi koltuk talebini bloke etmeyeceği sözü veren Başkan Bush, Alman lider ile "dürüst" bir görüşme gerçekleştirdiklerini belirtti. Bush'un "hiç bir ülkenin Güvenlik Konseyi bahsine karşı çıkmıyoruz" sözleri Alman lider tarafından memnuniyetle karşılandı. Öncelikle BM reformlarının tamamlanması, ardından da potansiyel üyelerin belirlenmesi gerektiğini belirten Schröder,  "Bush'un, Almanya'nın üyelik talebine karşı çıkmamasından büyük memnunluk duyuyorum" dedi. Schröder, Başkan Bush'a Almanya'nın Afganistan ve Balkanlar'da barış ve istikrarın sağlanmasında gösterdiği çabaları da hatırlattığını ifade etti. Schröder, "Bütün bu uluslararası işleri yaptığımıza göre günün birinde Güvenlik Konseyi'nde de daimi üyelik hakkını elde edebileceğimizi umuyoruz" diye konuştu. Bu sözler Bush tarafından "eğer irana karşı ABD'yi desteklerseniz, Almanya'ya BM'de daimi üyelik hakkı tanırız" şeklinde bir teklif getirildiği tarzında yorumlandı.

İran ve gönüllü cehalet

Türkiye medyasının önemli bir bölümünün İran konusundaki tavrı "gönüllü cehalet"ten öteye gitmiyor. Sınır komşumuz olan bu ülkeyle ilgili bilgi, değerlendirme ve öngörüler, Amerikan medyasının egemenliğinden kurtulamıyor bir türlü. Dolayısıyla da bunlar, ABD'nin son birkaç yıldır aktif hale getirdiği saldırgan politikaların sözcüsü haline gelmekten başka bir işe yaramıyor.

İran'ın sahip olduğu düşünce ve kültür atmosferi, onun açısından iki önemli sorunu beraberinde getiriyor. Birincisi: felsefe ve düşünce ekollerinin, Zerdüştilik'ten İslam'ın Şii (ve elbette batıni) yorumlarına kadar inanılmaz bir çeşitliliğin varolduğu ve  halen yaşadığı bir ülkeyi yönetmek başlı başına bir problem.. İkincisi bu denli karmaşık bir dokuyu kavrayıp, o ülke hakkında söz söylemenin ciddi bir malumat gerektirdiği. (Başka bir deyişle, hariçten gazel okumanın biraz ayıp olduğu.)İşte bu noktadan, günümüze ve siyasete hızlı bir dönüş yaparsak; İran seçimlerini değerlendirirken, batı medyasının ürettiği "muhafazakar" ve "reformcu" ayrımının, ne kadar tutarlı olduğunu sorgulamak gerekiyor. Bu tür yaklaşımlar ve üretilen kavramlar, böyle bir ülkeyi anlamamıza yardımcı olmuyor. Aksine gözümüze yeni perdeler çekiyor ve işte o zaman, görmemizi engelleyenlerin isteği yerine geliyor. Seçimlerle ilgili değerlendirmelere şöyle bir göz atın. Hatta mümkünse birkaç aylık kısa bir tarama yapın. Belli merkezlerde üretilen tahminlerin, seçimlerin birinci turunda ortaya çıkan sonuçlardan ne kadar farklı olduğunu göreceksiniz. Rafsancani'yi "ılımlı muhafazakar", Ahmedinecat'ı da "aşırı muhafazakar" ilan etmekle iş bitmiyor. Hadi tarihsel perspektifleri bir kenara bırakalım. Ama hiç olmazsa İran'da halen çok ciddi bir güç merkezi olan dini rehberliği, onun kontrolünde olan kurumları, siyaseti belirleyen karmaşık güç merkezlerini (mesela Kum'daki farklı yapıları), Şiiliğin tarihsel olarak sahip olduğu siyasi kıvraklığı/derinliği anlamadan, "liberal", "reformcu" ya da "tutucu" gibi kavramlara sığınarak bu ülkeyi değerlendirmek, en başta kendimize haksızlık olacaktır. İran'ı doğru değerlendirmeme lüksüne herkes sahip olabilir. Ama Türkiye asla böyle kolaycı yaklaşımlara mahkum olmamalıdır. Yaklaşan tehlike, bu iki ülkenin tarihlerinde başaramadıkları bir işbirliğinin kapısını aralayabilir.[2] Unutmayalım... İran, yanı başımızda... Gönüllü cehalet maalesef kafamızda ve felaket kapımızda.

Nasıl Bir Sürpriz Bu..?

İran'daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucu bütün dünyada "sürpriz" olarak nitelendirildi. 24 Haziran 2005 Cuma günü yapılan ikinci turun sonunda beklendiği gibi Haşimi Rafsancani'nin değil, 49 yaşındaki Tahran Belediye Başkanı Mahmud Ahmedi Necad'ın, hem de yüzde 61 gibi ezici bir oy alarak seçilmesi, bazı hesapları bozdu. Reform ve ABD ile ilişkileri düzeltme sloganlarını öne alan Rafsancani'nin kaybetmesi, İran halkının tercihinde başka faktörlerin belirleyici olduğunu ortaya koydu. Bu faktörleri iyi değerlendirerek, hem İran'ın geleceğini hem de bölgesel düzeydeki sarsıcı gelişmelerin Iran halkı üzerinde nasıl etki uyandırdığını anlayabiliriz. Reformları ABD'ye davet olarak algılayanlar için sonuç elbette sürpriz olacaktır. Çünkü onlar için, ne anlama geldiğini bile sorgulamadıkları reform, ABD'nin Lübnan'dan Basra Körfezi'ne kadar yaptığını İran üzerinde de denemesidir. Onlar reform çabalarını özgürlük alanlarının genişletilmesi olarak değil, sözcülüğünü üslendikleri güçlerin önünün açılması olarak algılıyor.

Seçim sonucu, bundan sonra İran'da "kontrollü reform" döneminin başlayacağına yönelik işaretleri ortaya koydu. Reform taleplerinin birilerinin dış politika malzemesi olmasının önüne geçecek, İran halkının tercihlerini esas alacak irade taraftar buldu. "Kimin ne giyeceğinin bugün ülkenin temel sorunu olmadığını" söyleyen yeni Cumhurbaşkanı, Pazar günü yaptığı basın toplantısında, "Ilımlı bir hükümetin kurulacağını, ılımlılığın 70 milyon İranlı'yı temsil edecek yönetimin temel politikası olacağını, yeni yönetimde aşırı uçlara yer verilmeyeceğini, adaleti ve uzlaşmayı esas alacaklarını, halkın iradesini önde tutacaklarını" açıkladı. Bunların yanında; "İran'ın ulusal çıkarlarından taviz verilmeyeceğini, İran'a dostça bakan her ülkeyle işbirliği yapacaklarını" belirterek, "İran ilerleme ve kalkınma yolundadır. Bu yolda Amerika'ya ihtiyacımız yok" ifadesini kullandı.

Seçim sonuçlarına saygı duymayanları sadece son cümle ilgilendiriyor. Çünkü özgürlük de, demokrasi de, meşruiyet de onlara göre ABD çıkarlarıyla örtüştüğü zaman değer ifade ediyor. ABD'nin bölgesel ve küresel çıkarlarına ters düşen her söylem ve hareket, kaynağını nereden alırsa alsın onlara göre asla meşru değildir. Bu, sadece İran için değil, Türkiye dahil, bölgedeki her ülke için geçerlidir. Bugün Türk-Amerikan ilişkilerindeki soğukluğu sorgulayanların, neden sürekli Türkiye'yi mahkum edip ABD'yi haklı çıkardığının cevabı işte burada.

ABD, sonuçların demokrasiyle hiçbir ilgisi bulunmadığını söyleyedursun, Ağustos ayında görevi devralacak yeni Cumhurbaşkanı, Halkın Mücahitleri ve Amerikancı örgütlerden oluşan 3 milyonluk İran diasporasının iddialarının aksine, halkın güvenini kazanmış bir isim. Özellikle fakir kesimlere yönelik çalışmaları ve mesajları, yolsuzlukla mücadele azmi, mafyaya yönelik çalışmaları kazanmasında etkili oldu.

Ancak bana göre İran halkının tercihinde güvenlik endişesi çok büyük rol oynadı. Her taraftan kuşatılmış bir ülkede bundan daha doğal ne olabilir? İran'ın doğusundaki Afganistan ABD işgali altında. Pakistan ABD üsleriyle dolu. Batısındaki Irak ABD işgali altında. Daha batısındaki Suriye ve Lübnan'a yönelik müdahaleler ortada. Türkiye'de ABD üsleri var ve Türkiye ABD ile müttefik. Güneyi, yani Basra Körfezi ABD denetiminde, bölgedeki emirlikler ABD'nin adeta işgali altında ve üslerle dolu. Kuzeyindeki Azerbaycan ABD üsleriyle donatılıyor. Yine Gürcistan son renkli darbeyle tamamen ABD'nin kontrolüne girdi. ABD ayrıca Türkiye'den hem güneyde hem de Karadeniz'de yeni üsler istiyor. Bütün yönlerden kuşatılmış, her an saldırıyla tehdit edilen bir ülkenin halkı ne düşünür? Seçimden hemen önce İran'ın petrol kaynaklarının yüzde seksenini barındıran Huzistan'daki ve Tahran'daki patlamaları düşünelim... ABD ve İsrail, Huzistan'daki Arap örgütleri besleyip büyütüyor ve onların mücadelesini "İntifada" olarak niteliyor. Dahası, yakında İran'daki Kürtler üzerinde yeni bir çalışma başlatılacak: Örgütlenmeleri güçlendirilecek ve askeri olarak eğitilecekler. Özel operasyon birlikleri kurulacak. Daha önce Halkın Mücahitleri örgütüyle resmen anlaşma imzalanmıştı. Türkiye'nin PKK konusunda buraya dikkat etmesi gerekiyor! Yine İran'ın Lübnan'a ulaşmak için Türkiye hava sahasını kullanmasının önüne geçmek amacıyla Ankara'ya baskı yapılacak. Sonbahara doğru bu ülkeye yönelik tazyiklerin daha da artacağı, nükleer çalışmalarının hedef alınacağı, bunlar yapılırken Afganistan, Irak ve Azerbaycan'ın kullanılacağı ifade ediliyor.

İran halkının tercihini etkileyen en temel faktör bu tehdit algılamasıdır. Kuşatılmış bir ülkenin savunma refleksidir. İngiliz Guardian gazetesi, "Rafsancani'nin temsilcileri ile İngiliz yetkililerin seçim öncesi Tahran'da biraya geldiğini ve İran'ı Batı'ya yakınlaştıracak planları görüştüğünü yazdı. Kendini "İran'ın son şansı gören" Rafsancani böyle kaybetti.

Bundan sonra siyaseten kontrollü ama ekonomik açıdan radikal reformların yapılacağı bir İran göreceğiz. Güvenlik endişesi devletin ve halkın en öncelikli gündemlerinden biri olacak. Reformcuların sesini kesen temel faktör de bu güvenlik meselesi olacaktır.

İran'ın bölgesel güç olduğunu, ABD tehdidi altında olmasına ve kuşatılmışlığına rağmen etkin bir dış politika yürüttüğünü, Asyalı güçlerin desteğine sahip olduğunu (Rusya, Çin, Hindistan-milyarlarca dolarlık enerji ve silah anlaşmaları), ABD tehdidine rağmen Avrupa ile diyaloglarının güçlü olduğunu, Irak başta olmak üzere Ortadoğu'da hareketli ve etkin bir diplomasi yürütebildiğini, nükleer silahlara ulaştığında dokunulmazlık zırhına bürüneceğini unutmayalım. Türkiye'nin, yakın gelecekte İran ve Suriye konusunda hayati kararlarla yüzleşeceğini de... Ama dikkat etmemiz gereken en önemli şey; İran'ı ABD ve İsrail'in gözüyle değil, kendi gözlerimizle görmeye başlamamızdır.[3]

İRAN SEÇİMLERİ İÇİN ARAP BASINI NE DEDİ?

Şarkulevsat gazetesi: İran devrimin kucağına dönüyor

Londra'da Arapça yayınlanan Şarkulevsat gazetesi ‘İran, devrimin kucağına dönüyor' manşetiyle verdiği haberinde ‘Mahmut Ahmedi Necad hedefini dünyanın bugünkü talepleri temelinde büyük bir millet oluşturmak olarak belirledi, Rafsancani kendisine karşı kullanılan ‘kirli oyundan' şikayetçi. Washington özgürlüğün gerilediğini belirtti' alt başlıklarını kullandı. İran başkanlık seçimleri sonuçlarının ‘Tahran'ın baharının bitişi' mesabesinde olduğuna işaret eden gazete, iktidardaki elit kesimle sokak arasındaki uçurumun boyutunun gözler önüne serildiğini ve muhafazakarların ülkenin temel kurumlarını kontrollerine geçirdiklerini yazdı.

El Hayat gazetesi:

İran, devlet idaresinde rakipsizleşti!

Bir diğer Londra kaynaklı Arap gazetesi El Hayat ise ‘Ahmedi Necad'ın kazanması İran yönetimini devlet idaresinde rakipsizleştirdi' başlığını kullandığı haberinde, yeni liderin sadece İran yönetiminin üreteceği politikaları hayata geçirmek ve uygulamakla sorumlu olacağını ifade etti. Gazete ayrıca İran dış politikasının cumhurbaşkanı tarafından belirlenmediğine dikkat çekerek, Ahmedi Necad'ın yönetime gelmesinin, "ABD'nin İran'da demokrasinin güçlendirilmesi ve şer ekseninin hizaya getirilmesi girişimlerine bahane oluşturacağını" yazdı.

Kuveyt El-RayulAm gazetesi:

Ahmedi Necad tsunamisi

Kuveyt'in yüksek trajlı gazetelerinden El-RayulAm gazetesi ‘İran'da Ahmedi Necad tsunamisi' başlığını kullandığı haberinde Necad'ın seçimleri kazanmasıyla birlikte muhafazakarların kontrolleri dışında kalan son mevkiyi de ellerine geçirdiğini yazarak bu sonucun İran'ın Batı'yla ilişkilerinde köklü değişikliklere götürecek tsunamiye yol açacağını vurguladı.

Riyad gazetesi:

‘Necad... Fakirlerin adayı'

Suudi Arabistan gazetesi Riyad ise ‘Necad... Fakirlerin adayı' başlığıyla verdiği haberinde üçüncü dünya ülkeleri seçimlerinin genelde sonuçlarının önceden belli olduğunu, yüzde 90 veya 99 oyla seçimlerin sonuçlandığını belirterek İran'daki farklılığa dikkat çekti. Yönetimin dinî rehberin elinde olmasına rağmen Necad'ın kazanmasının alışılmadık bir sürpriz olduğunu belirten gazete: "Necad'ın, ayetullahlar ve mollalar listesinin pazara hükmettiği geleneksel aileden olmadığını ve bu yüzden yeni liderin fakirlerin adayı olarak görülebileceğini" yazdı.

El Haliç gazetesi:

Necad tüm dünyayı şaşırttı

Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi El Haliç ise ‘Necad tüm dünyayı şaşırttı' manşetiyle verdiği haberinde muhafazakar aday Mahmud Ahmedi Necad'ın, rakibi eski cumhurbaşkanı Rafsancani'yi ezici çoğunlukla geride bırakarak dünyadaki bütün tahminleri altüst ettiğini ifade etti. Dinî lider Hamaney'in seçim sonuçlarının kesinleşmesi sonrası ABD'ye yönelik yaptığı sert açıklamalara yer veren gazete ‘Necad zor sınavda' başlıklı başyazısında ise sonucun sürpriz karşılanmasıyla birlikte İran halkına tercihi nedeniyle saygı gösterilmesi gerektiğini yazdı. Gazete yeni dönemde İran'ın iç ve dış politikasının sertleşeceği yönündeki gözlemlere rağmen Necad'ın halk desteğinden beslendiğini ve Tahran belediye başkanı olması sebebiyle İranlıların güvenini kazandığının altını çizdi. Gazete, pragmatist bir Necad'ın İran'ın askerî yığınak, siyasi baskılar ve stratejik planlarla kuşatıldığının idrakinde olduğuna dikkat çekti.

El Ehram gazetesi:

Fakirlerin oyuyla cumhurbaşkanı

Mısır'ın en yüksek trajlı gazetelerinden El Ehram ise ‘Mühendis Necad fakirlerin oyuyla cumhurbaşkanı, Rafsancani yenilgiyi kabullendi' başlığıyla verdiği haberinde Necad'ın kazanmasıyla ülkede 24 yıldan bu yana ilk kez din adamı dışında bir ismin cumhurbaşkanı olduğunu belirtti. Necad'ın başarısının Rafsancani'nin temsil ettiği zenginlerle mücadelede fakirlerin haklarını savunmak üzerinde yoğunlaşan konuşmalarından etkilenmiş fakir seçmenlerin oylarında saklı olduğunu belirten gazete, Hatemi'nin izlediği Batı'yla yakınlaşma politikasının ve İran reform hareketinin sona erdiğini yazdı.

El Vefagh gazetesi: Demokrasinin zirvesi!

İran'da Arapça yayınlanan El Vefagh gazetesi ise ‘Demokrasinin zirvesi' başlıklı haberinde seçimleri Ahmedi Necad'ın kazandığının açıklanması sonrası yeni bir dönemin başladığını ve herkesin bakışlarını yeni dönemde gerçekleştirilecek başarılara çevirdiğini belirterek kendisini göreve getiren vaatlerini göz önüne alması, maddi ve manevi kalkınmanın gerçekleşmesi için herkese güven vermesi çağrısında bulundu. Yeni yönetimin uluslararası ilişkileri, özellikle de Arap ve İslam dünyasıyla ilişkilerini güçlendireceğinden emin olduğunu yazan gazete, İran demokrasi yürüyüşünün Batı medyasının saldırılarından uzakta devam edeceğinin altını çizdi.

 

**********************************************************

 

 

LONDRA CHİRAC VE HAKAN ALBAYRAK

Londra'da, aylardır beklendiği ve olağanüstü tedbirler geliştirildiği halde hem de G-8'lerin İngiltere-İskoçya'da toplandığı günde ve aynı anda dört ayrı mahalde bombalar patladı... Sadece Londra değil, bütün Avrupa ve Amerika dehşete kapılmıştı... Resmi makamlar gizlese de, yüze yakın ölü bini aşan yaralı vardı...

Amerika'da 11 Eylül saldırılarını tezgâhlayıp Afganistan ve Irak işgaline bahane hazırlayanların, şimdi de Londra patlamalarıyla İran ve Suriye saldırısına gerekçe üretmeye çalıştıkları yüksek bir olasılıktı...

Bu durum zaten Siyonizm'in bilinen sinsi bir sanatıydı...

Rahata alışmış Avrupalı Yahudileri İsrail'e göçe zorlamak için Hitleri İktidara taşıyan ve anlaşmalı katliamlar yaptıran bunlardı...

Avrupa'dan ayrıldıktan sonra İsrail yerine başka bir ülkeye gitmek isteyince yüzlerce Yahudi yüklü gemiyi Akdeniz'de acımasızca batıran bunlardı...

Amerika ve Londra saldırılarının hemen arkasından El-Kaide'nin bu olayları üstlendiği yolundaki açıklamalarda da bir şeytanlık sırıtmaktaydı. El-Kaide denen "paravan örgütün", bu denli ileri teknoloji, uluslar arası MOSAD gibi istihbarat birimleriyle işbirliği oldukça organizeli ve koordineli bir disiplin gerektiren saldırıları yapamayacağı ortadaydı...

Zaten EL-Kaide'nin

  • Müslümanları terörist, İslam'ı tehlike göstermek
  • İslam ülkelerine yapılacak Amerikan müdahalelerine bahane üretmek üzere uydurulmuş bir taşeron teşkilat olduğu çoktan anlaşılmıştı...

Mahir Kaynak'ın "Mağaralardan yönetilen bir garip örgüt mü dünyayı şaşkına çeviriyor ve çaresiz bırakıyor?!" sorusu oldukça anlamıydı ve böyle düşünenleri alaya almaktaydı...

Ama gelin görün kü, Hakan Albayrak, Milli Gazetedeki "Londra ve Srebrenitsa" başlıklı yazısında Londra'daki patlamaların, "Makyevelist Müslüman mücahit(!)"lerin yaptığına inanmaktaydı.

Oysa aynı günkü Milli Gazete manşetinde değerli ve deneyimli yazar Hüsnü Mahalli'nin, "Bu saldırı ABD, İngiltere ve İsrail'in İslam ülkelerine yönelik planladıkları yeni saldırıların gerekçesi yapılacak..." şeklindeki doğru ve doyurucu tespitleri yer almaktaydı...

Ama Hakan Albayrak, yazdığı Gazetenin haklı yaklaşım ve anlayışına da, iz'an ve vicdan kurallarına da aykırı olarak Londra patlamaları için:

"Keşke provokasyon diyebilseydik... Ne yazık ki diyemiyoruz. Makyavelizm'i benimsemiş mücahitlerin olduğunu biliyoruz" diyerek, Siyonist hainlerin ağzıyla konuşmakta ve bu terörist saldırıların suçunu ve sorumluluğu bu "makyavelist mücahit"lerin üstüne yıkmaktaydı...

Bağdat, Basra, Kerkük, Felluce bombalarla yıkılırken mazlum Müslümanlar diri diri yakılırken oralı olmayan, ama Saddam'ın bir serseri füzesi Telaviv'e düşünce üzüntüsünden gözyaşlarını tutamayan Fetullah Gülen tavrıyla, Hakan Albayrak denen entel edebiyatçı da bakınız şöyle sızlanmaktaydı:

Londra ve Srebrenitsa

Londra'yı kimler kana buladı? O metrolara, o çift katlı otobüse bombaları kimler koydu? Koyarken ne düşündüler? Besmele çektiler mi? Çoluğun-çocuğun paramparça olmasını nasıl karşıladılar? Elhamdulillahirabbilamenin mi dediler? Bu amansız zulüm hangi zalimlerin işi? Bu akıl almaz vahşet hangi barbarların işi? Kendilerini İslam mücahidi sanan gafiller mi bunlar? Yoksa İslam güneşini masum kanıyla sıvamaya çalışan provokatörler mi? Batılı fitne odaklarının bir operasyonuyla mı karşı karşıyayız? İnşallah öyledir. İnşallah öyledir. İnşallah öyledir. Bu katliam, Rahmet Peygamberi Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetine mensup insanların işi değildir inşallah.

Keşke bundan emin olabilseydik. Keşke tereddütsüz ‘provokasyon' diyebilseydik. Ne yazık ki diyemiyoruz. Tereddüt ediyoruz. Makyavelizmi benimsemiş mücahit(!)lerin olduğunu biliyoruz, çünkü Gayenin vasıtayı meşru kıldığına inanıyor, bunlar..."[4]

Acaba bu sözler, ahmaklığın mı, yok alçaklığın mı alametiydi? Bunu değerlendirmek, artık okurlara kalıyordu. Çünkü bu terörü bütün Müslümanlar lanetliyordu.

Taliban: Londra'daki saldırılarla bağlantımız yok

Taliban gerillalarının sözcüsü Abdüllatif Hekimi, "Biz, Afganistan'daki İngiliz askerlerine saldıracağız, Londra'daki saldırılarla hiçbir bağlantımız yok. Bu saldırılar İngiliz askeri hedeflerine veya İngiliz hükümetinin zararına yönelik olsaydı çok sevinirdik" açıklamasını yapılıyordu.

HAMAS: Saldırıları kınıyor, taziyelerimizi iletiyoruz

Londra'da meydana gelen saldırıları kınayan Hamas açıklamasında ayrıca, "Dünyanın ve özellikle de İngiliz halkının dikkatini, Siyonist işgalci ordusunun Filistinliler'e karşı uyguladığı günlük terörist aktivitelerine çekiyoruz" mesajı veriliyordu.

Hizb ut-Tahrir: İslam, masum insanların öldürülmesine izin vermez

"İslam, masum insanların öldürülmesine izin vermez" denilen Hizb ut Tahrir grubunun açıklamasında, kanıt olmadan bu tür terör saldırılarının Müslümanlara baskı unsuru olarak kullanılmasının kabul edilemez olduğu vurgulanıyordu.

Hüznü Mahalli:

Londra'da meydana gelen terör olayları ile Lübnan, İran ve Suriye'ye müdahale konusunda yeni gerekçe oluşturulmaya çalışıldığını söyleyerek, "11 Eylül'den sonra İslam'a ve Müslümanlara karşı aleyhte bir kampanya başlatıldı. Basit bir dil sürçmesi diye nitelendirilen Haçlı Savaşı devam ediyor. Kimse kimseyi aldatmasın. ABD, İngiltere, Fransa; İsrail için bütün Müslümanları, Müslüman ülkeleri perişan edinceye kadar bu savaşı devam ettirecektir." Diyordu.

Londra olaylarını Milli Gazeteye değerlendiren: Ortadoğu konusunda arap asıllı uzman Gazeteci Hüsnü Mahalli, 11 Eylül'den sonra El-Kaide örgütünü çökertmek için iki tane koca ülkenin işgal edildiğini, ancak hala bu örgütün nedense yok edilmediğine dikkat çekiyor. Afganistan ve Irak'ın işgal gerekçelerinin hepsinin yalan çıktığını, hatta ABD'nin dünya ile alay ettiğini hatırlattı. Mahalli, uluslar arası medyayı kullanarak ABD'nin insanları aldattığını ve yine aldatacağını söylüyordu.

Zaten 11 Eylül'den bu yana İslam'a Müslümanlara karşı bir kampanya başlattıklarını kaydeden Mahalli, "11 Eylül'den sonra Bush'un sürçü lisan ettiği şey haçlı seferdir. Hala bunu ciddiye almayan insanlar varsa otursun bunu bir daha düşünsün. Londra'daki ya da İspanya'daki eylemleri göstererek başka bir gerekçe göstermesinler. Bu savaş zaten başlamıştı.

Bulgaristan'daki faşist partinin bu kadar oy almasının arkasındaki gerekçe ne? Almanya'daki Hıristiyan demokratlar niye yükseliyor? Fransa'daki yarı Yahudi, yarı ermeni, yarı Hıristiyan olan Sarkozy neden yükseliyor. Bunun sebebi bu savaştır. Bütün bunları başka bir şeye bağlamaya gerek yok" şeklinde gerçekleri haykırıyordu.[5]

PROF. MAHİR KAYNAK:

Prof. Dr. Mahir Kaynak, İngiltere'nin başkenti Londra'daki saldırılarda adı geçen El Kaide örgütüyle ilgili, "Eğer dünya birkaç kişinin kuracağı bir örgüt tarafından tehdit ediliyorsa, bütün dünya çok büyük bir tehdit altındadır. Üstelik amaçlarını da bilmiyoruz" açıklamasını yapıyordu.

Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu'nda Tokat Sanayicileri ve İşadamları Derneği'nin (TOSİAD) düzenlediği 3. Ballıca Toplantıları'nda yaptığı konuşmada, Londra'da meydana gelen saldırıların sorumluluğunu El Kaide'nin üstlendiğini ifade eden Mahir Kaynak, "Bu örgüt G-8'lerin İskoçya'da toplantı yaptığını sırada geliyor ve Londra'nın altını üstüne getiriyor. Acaba bunlara meydan okuma mı? Eğer meydan okuma ise dünyanın en gelişmiş devletine meydan okuyan güç kim? El Kaide midir?" diye soruyordu.

El Kaide örgütünün ABD tarafından takip edildiğini ve üyelerinin sürekli arandığını anlatan Kaynak, "Bundan kurtulmanın yolu örgütü bertaraf etmek. Şu anda görüyoruz ki bu garip bir örgüt. Bütün dünya onunla baş etmekte aciz durumda. Böyle bir şey mümkün olabilir mi?

Söylendiği gibi Afganistan dağlarında bir mağarada oturan Usame Bin Ladin adında bir adam, hiçbir iletişim aracı olmadan, kimseyle konuşamıyor, para transferi yapamıyor.

Eğer dünya böylesine birkaç kişinin kuracağı bir örgüt tarafından tehdit edilebiliyorsa siz, biz ve bütün dünya çok büyük bir tehdit altındadır. Üstelik amaçlarını da bilmiyoruz." Diyerek dikkatlerimizi çekiyordu.

FRANSA CUMHURBAŞKANI CHİRAC:

Chiracın: Saldırılar G-8'deki dayanışmayı güçlendirdi" sözleri bazı ipuçları veriyordu:

Fransa Cumhurbaşkanı Jacgues Chirac Londra'daki patlamalarla ilgili yaptığı açıklamada, "Saldırılar hiç şüphesiz, 8'ler arasındaki dayanışmayı güçlendirdiği gibi, 8'ler ve zirvenin konukları olan ekonomileri gelişen beş ülke (Brezilya, Hindistan, Meksika, Güney Afrika ve Çin) arasındaki dayanışmayı da güçlendirmiştir" diyordu.

Bu saldırıların zirveye katılanları "derin bir şoka uğrattığını"belirten Chirac, "Teröristlerin, çalışmalarımızı engellemek gibi bir istekleri olup olmadığını bilmiyorum, ancak eğer amaçları bu idiyse, bunu başaramadılar. Bazılarına çalışmalarımızı kesintiye uğratabilmeyi görme zevkini vermemek gerekliydi" şeklinde konuşuyordu...

İnsaflı İngiliz gazeteci Robert

Fisk: Iraklılar'ın öldürülmesi barbarlık değil mi? Diye soruyordu.

  • Ünlü İngiliz gazetesi Independent'ın Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, İngiliz halkından neyin barbarca olduğunu bir kez daha oturup düşünmesini istiyordu. Robert Fisk, "Londra'yı vuran bombalar, evet, barbarcaydı ama 2003'te Amerikan-İngiliz ittifakının işgal ettiği Irak'ta sivillerin öldürülmesi, Iraklı çocukların atılan misket bombalarıyla paramparça olması, Amerikan Ordusu'nun kontrol noktalarında masum Iraklılar'ın vurulması da barbarca değil mi?" diyordu.

"Bu bir çelişkidir" diyen Fisk, "Onlar öldüğü zaman savaş zayiatı oluyor, biz öldüğümüz zaman barbarca bir terörün kurbanı oluyoruz" ifadesini kullanıyordu.

Ve Bağdat yanarken, İstanbul'da mimarlık kongresi yapılıyordu!?

Mimarlar, Dünya Mimarlık Kongresi için dünyanın dört bir köşesinden gelerek, doğu ve batı uygarlıklarının ve zengin kuzeyle yoksul güneyin ara kesitinde bulunan dünya mirası İstanbul'da buluşuyordu.

Mimarlık kongresinin yapıldığı bu günlerde, hemen yanı başımızda Irak'ta, ABD ve müttefikleri kentleri, yıkmaya devam ediyordu. Mezopotamya tarihinin her kesitinden örnekler barındıran ve dünyanın sayılı tarih müzelerinden olan Bağdat Müzesi'nin yerinde bu gün yeller esiyordu.  Amerikan ordusu kasıtlı olarak Bağdat Müzesi'nin güvenliğini sağlamıyor ve böylece binlerce tarihi eserin müzeden çalınarak dışarıya satılmasına ve binlercesinin de izinin kaybolmasına göz yumuyordu.

Aynı şekilde bu kültür soykırımından camiler, hamamlar, köprüler ve daha sayılamayacak binlerce mabette nasibini alıyordu. Öyle ki Amerikan ordusu hızını alamayarak Hz. Ali Camisi'ne bile bomba yağdırıyor ve hali hazırda da binlerce tarihi esere de bombalar yağmaya devam ediyordu.

Bu olay bile Batının çifte standardını ve sahtekârlığını yansıtıyordu ve Londra saldırılarının perde arkasını hatırlatıyordu.

Biz bu yazıyı hazırladıktan 1 gün sonraki Milli Gazetenin başyazısı bu kafalara şamar gibi bir cevaptı:

Müslümanları terörist gösteren soytarılar:

 Terörün nedenlerini bulmak için öncelikle şu sorunun cevabının bulunması gerekir: Hemen hemen tüm ülkeleri kendisine adres yapmış terör örgütleri var. Ama ABD ve İsrail'de üstlenen bildik bir terör örgütü yok. Acaba neden?

Bu sorunun cevabı terörün önlenmesinde önemli veriler ortaya koyacak niteliktedir.
İnsanlığa aykırı şiddet olaylarıyla netice almaya çalışmak bugün ABD ve İsrail'de devletin fiili görüşüdür.

Dünyanın diğer bölgelerinde bunu terör örgütleri yapmaya çalışırken ABD ve İsrail'de terörün görevini bizzat devletin kendisi üstlenmiştir. Dahası, diğer yerlerdeki terör örgütleri bu iki devletin bizzat destekleyip terörü amaçlarına ulaşmak için bir araç kılmalarının tabii sonucudur.

Hiç kimse bugün İslâm dünyasının terörü lânetlemesinden hareketle Müslümanları "terörist" gösterme soytarılığına yeltenmesin.[6]

Sonuç  :

 Londra'da son yaşanan olayları ilk etapta değerlendirdiğimizde, olimpiyatların Londra'da yapılmasının da kesinleştiği andan itibaren saldırıların başlaması, saldırıların çok boyutlu planlandığını görüyoruz.

 Aslında bu ve benzeri olaylarda öncelikli amacın ABD'nin İslam ülkelerine yönelik Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'nin önündeki sivil, askeri ve istihbari dirençleri yok etmek olduğunu savunuyoruz.

 Bunun dışındaki "örtülü amaçlar" ise; görünen hedeften çok daha nitelikli ve etkili olduğunu anlıyoruz:

  • 1- "Ilımlı İslam'ı" İslam dünyasında da arzu ve talep edilir hale getirmek.
  • 2- Radikal İslami örgütleri teröre çekerek, veya onları terörle ilişkili göstererek İslam imajını zedelemek.
  • 3- "İslami terör" uydurmasında uzman olan batılı ülkelerin çok önceden beri özenle örerek ortaya koyduğu verileri artık "sorgulamadan" benimsetmek.
  • 4- Batı'da yaşayan Müslümanları asimilasyon potasına itmek, asimile olmayanları ise hedef haline getirmek.
  • 5- Türkiye'nin AB'ye alınmasını Avrupa halklarına kabul ettirmek.
  • 6- İslam ülkelerindeki batılı anlayışı ve hayasız hayat tarzını perçinlemek.
  • 7- Gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkeleri tek bir istihbarat ve güvenlik beynine teslim etmek.
  • 8- İsrail'in güvenliğini ve geleceğini garantilemek.

Bu amaçları harmanladığımızda, aşağıdaki analize ulaşıyoruz:

Çünkü Siyonist sistem: Küresel kontrolü tesis etmeye yönelik eylemler dizisini gerektiriyor. Bu sürece İslam üzerinden gidilmesinin sebebi ise; "cihad" kavramını safdışı etmeyi amaçlıyor. "Cihad" kavramı, yani inanç ve idealleri uğruna "ölebilme kabiliyeti" yeryüzünde Hak ve Adaleti yerleştirme gayreti... Şeytani güçleri korkutuyor ve Batı'nın en zayıf noktasını oluşturuyor.

 Bunun dışında en önemli nokta ise, radikal İslam'la radikal Siyonizm'in aynı şey olduğu gerçeğidir. Türkiye'deki AKP iktidarı da siyasal İslam'ın bir ekolünün radikal Siyonizm'le ittifakı olarak algılanabilir. AKP liderinin ve bakanlarının katıldığı yurtdışındaki toplantıların analizi ve arka planı çok şaşırtıcı düşüncelere ve bilgilere kapı açabilir.

 İstihbarat analizinde çok usta olanlar, bir terör olayının faillerinin izinin nasıl kaybedileceğini çok iyi bilmektedir. Sonuçta adı geçen saldırılar analiz edildiği zaman, faillerin zikredilen örgüt olma ihtimalinin "sıfır" olduğu görülecektir.

 Büyük Avrupa şehirleri olan İstanbul, Madrid ve Londra'dan sonra sıranın Berlin, Paris veya Amsterdam'da olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu söylenebilir.[7]



[1] Nasuhi Güngör  29.06.2005 Milli Gazete

[2] Nasuhi Güngör  22.06.2005 Milli Gazete

[3] Yeni Şafak / İbrahim KARAGÜL

[4] Milli Gazete / 09 07 2005 / Hakan Albayrak

[5] Milli Gazete / Ali Cura-Ankara

[6] Milli Gazete / 09 07 2005 / Başyazı

[7] http://www.sesar.com.tr/ / 07 07 2005

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

YARGININ YAMULMASI VE HAKİMEVİ SKANDALI
  Türk hukuk sisteminin üç büyük sakatlığı vardır:   1-   Milli...
Devami
ASKERE DÜŞMANLIK; DÜŞMANA ASKERLİK SAYILIRDI!
  Numan Kurtulmuş’un ifadesiyle: “TSK’yı tamamen sivil iradenin emrine girdirme ve bir...
Devami
“MİLLİ GÜÇ”LERİN, KİRLİ ŞEBEKELERİ VURUŞTURMASI
Üç yıl kadar önce ABD Yahudi Lobileri güdümündeki düşünce kuruluşlarında...
Devami
SON KALEMİZ TSK’YA SALDIRI
  Temmuz 2011 tarihinde Milli Çözüm Dergimizde yayınladığımız bu yazı; sanki...
Devami
SİYASİ MÜCADELEDE STRATEJİK KADROLARIN HAZIRLANMASI
  Büyük Liderler hem hazırlık sürecinde hem de iktidar döneminde, kendilerinden...
Devami
ERDOĞAN’IN KARANLIK YÖNLERİ
  Sn. Başbakan bugünlerde PKK elebaşıyla resmen uzlaşma sürecini demokratik(!) bir...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4067

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR