Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1343
mod_vvisit_counterDün9526
mod_vvisit_counterBu Hafta20746
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay10869
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16785224

IP'niz: 3.219.31.204
Bugün: 02 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12194186

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

IRKÇILIK ÇAĞ DIŞIDIR!..

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Cenabı Hak, insanları kolayca tanışıp kaynaşsın ve birbirinin fazilet ve kabiliyetlerinden, birikim ve becerilerinden yararlansınlar diye farklı kavim ve kabileler şeklinde yaratmıştır. Hakka inanıp tabi olma, hayırda yarışma ve başkalarına yararlı olma dışında, bir üstünlük ölçüsü koymamıştır.

Ancak, her insanın kendi kavim ve kabilesine yakınlık duyması, kendi milli karakter ve kabiliyetlerine yatkın davranması, doğrudur ve doğaldır.

 

Yanlış olan, inancımıza göre haksız ve hayırsız bulunan "kendi ırkını üstün görmek, başkalarını küçümsemek" veya "kendi kavmini çok özel ve yüksek yetenek ve yetkilerle donatılmış, başka kavimleri ise kendilerine köle ve hizmetçi olarak yaratılmış olduğunu ileri sürmek" şeklindeki bir anlayıştır.

Tarihe damgasını vurmuş İslam Medeniyetlerini ve 7 asır şanlı Osmanlı Devleti'ni zirveye taşıyan ve ayakta tutan en önemli temellerden birisi, değişik din ve kavimden herkese adil davranmaları ve insanca yaşama hakkı ve imkânı tanımalarıdır. Türkiye Cumhuriyetindeki "Türk Milliyetçiliği" ise, bizzat Mustafa Kemal'in de vurguladığı gibi, batı tipi şövenist ırkçılık değil, Anadolu coğrafyasındaki farklı köken ve kültürden herkesimi tanıtan ve kaynaştıran bir "üst kimlik" olarak konulduğu vurgulanmıştır.

Daha sonra, dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerin de baskısıyla, Türk Milliyetçiliği, ırkçı ve kafatasçı bir anlayışa kaydırılmış; özellikle Kürt kökenli kardeşlerimizi kırıcı ve kızdırıcı yanlış ve kasıtlı bir tavır takınılmış... Bu yetmemiş; Sünni-Alevi kışkırtması yapılmış, Laik-Dindar ayırımı ve kayırımları; maalesef birlik ve dirliğimizi yıkacak noktalara ulaşmıştır.

Asla unutmayalım ki, Millet ve devlet olmamızın mayası İslam'dır, ülkemiz ve bölgemiz; İslam coğrafyasıdır!..

Evet:

Burası Ortadoğu, burası Mezopotamya, burası Asya, burası Kafkasya, burası Balkanlar, burası Akdeniz, burası Ege, burası Karadeniz, burası İslam Dünyasının en tabii ve tarihi parçasıdır.

Burası farklı etnisitelerin Müslüman olduğu, her Türk'ün Müslüman, her Müslüman'ın Türk olmayabildiği, her Türk'ün etnik kökeninin Türk olmayabileceği, her vatandaşın etnik Türk sayılmayabileceği, her Müslüman'ın aynı mezhepten görülemeyeceği... Tarihi ne kadar övünmeyle ya da dövünmeyle yoksullaştırmaya uğraşırsanız uğraşın... Akıyla, karasıyla, bin bir rengiyle zenginlik ve çeşitlilik topraklarıydı. Burası İslam coğrafyasıydı...[1]

Kökünden, kültüründen ve kimliğinden koparılan bir ülke; sadece yabancı güçlerin kuklası olacaktır.

Bu saplantılardan ve bu sosyolojik ve psikolojik hastalıklardan kurtulmamız noktasında, Akevler Ekibinin hazırladığı "İslam Düzeni"ndeki şu tesbit ve tahliller oldukça anlamlı ve aydınlatıcıdır:

                        

Kavmiyetçilik Batı Hastalığıdır!

Osmanlılarda Kavmiyetçilik Görülmemiştir.

İslâmiyet Arabistan'da doğdu.

İran İslâmiyet'i kabul etti, ancak kendi millî kültürünü korumak gayreti, Şiî olmalarında etkili oldu.

Türkler daha sonra İslâmiyet'i kabul ettiler, ancak onların da Hanefi olmalarında kendi kül­türlerini İranlılara karşı koruyabilmek amacının payı yok değildir. Kürtlerin de benzer endişelerle Şafiî oldukları söylenebilir. Arapların Hanbelî, Mağribîlerin / Kuzey Afrikalıların da Maliki olmalarında, hep bu kendi kültürlerini koruma gayretinin etkili olduğu sezilir.

Türkler, Sünnî olmaları sebebiyle Araplarla hep iyi münasebetler içinde oldular ve iyi geçindiler. İslâm tarihi dikkatli incelendiğinde, İran'ın zaman zaman Şii ihracı dışında Müslümanlar arasında Batı dünyasında olduğu gibi pek öyle kavmiyetçilik kavgaları ve savaşları olmadığı açıkça görülecektir.

Osmanlı Devletini yıkmak ve Müslümanlar arasındaki birliği or­tadan kaldırmak amacıyla, İslâm dünyasının arasına milliyetçilik fikirle­rini Batılılar aşıladılar ve yaydılar. Bunda da maalesef büyük ölçüde başarılı oldular.  Batılılar bu kendi hastalıklarını Müslümanlar arasında aşıladılar ve Osmanlı Devleti'ni yıkma aracı olarak kullandılar. Kavmiyetçilik hastalığını yerleş­tirdikten sonra da, farklı ve rakip taraflardan satın aldıkları kalemlere saldırgan yazılar yazdırdılar. Irkçılık damarıyla, Müslümanları birbirine kışkırttılar.

 Bazıları hala bu saldırgan geleneği sürdürüyor ve görevini yerine getiriyor. Bütün yazdıklarının kime hizmet ettiği açıktır.

İslâmiyet'te;

Bir kavmin diğer bir kavmi maskaraya yani alaya alıp küçük görmesi yerilmiş ve yasak edilmiştir. Bazı kavimlerin diğerlerinden farklı özelliklere sahip olabileceği; Üstünlüğün ise sadece ve ancak takvada ve hayırda yarışla elde edileceği gibi kriterler getirilmiştir: İslâm tarihi boyunca kurulan devletlerde ve özellikle Osmanlılar'da despotizm ve kavmiyetçilik görülmemiştir.

Despotizmin Gerçek Kaynağı Dinsizliktir.

"Adil Yönetim İbadetlerin En Büyüğüdür"

Bir toplumda gerçek bir Allah ve ahiret inancı yoksa bu durumda halk etkili ve kuvvetli olan kim­seyi tanrılaştırır ve böylece imkân ve iktidar sahibine adeta tapmaya başlar; güç ve kuvvet sa­hibi kimseler ise; kendisini gerçekten tanrı sanıp halka zulmetmeye başlar ve böylece despotizm doğar.

Oysa Allah'a ve Ahirete inanan topluluklarda insanlar; sürekli olarak yöneticileri uyarıp; kendilerinden büyük ve yüce bir varlığın olduğunu ifade ederek her zaman zulme karşı direnirler. Hükümdarlar da sürekli taze tutulan ve yeni­lenen bu uyarılar sayesinde Allah'tan korkar ve ülkelerini adaletle yönetir­ler. Şuurlu ve onurlu halka zulmedemezler. Bu ülkelerde bütün zulüm yolları ve mekanizmaları dirençli ve denetleyici inananlar tarafından kapanmıştır. Sistem bu denge üzerine kurulmuştur.

Diktatörler bu gerçeği iyi bildikleri için her şeyden önce dine ve inanç­lara karşı saldırıya geçerler. Dinin afyon olduğunu ve toplumları uyuttuğunu iddia ederler. Bu düşüncelerle halkı uyuttuktan sonra da dikta rejimlerini kurup halka zulmederler. Dinsiz dikta yönetimlerinde dünyada varolabile­cek her türlü zulüm işlerler. İslam'daki Cihad ise; sadece bir araçtır ve saldırı değil,  sa­vunma gayesi, Hak ve adaleti koruma gayreti ile yapılır.

Zaman zaman diktatörler de bazı dini motifleri kötü emellerine alet edip istismar etmişlerdir. Dini tamamen yıkamayınca gerektiğinde dinden yararlanmasını bilmişlerdir.

Haçlı Seferleri bu istismarın en büyük tarihî belgesidir.

Sefalet ve fakirlik, kötü ve zalim yönetimlerin tabiî bir sonucudur. Millete değil "devletli"lere hizmeti amaçlayan, Devleti merkez alan totaliter dikta rejimlerinde; "doğal insan hakları" kavramı ve düşüncesi yoktur.

İslâmiyet'te;

  • İnsanı adaletli ve asaletli düşünmeye ve davranmaya götüren bir Allah ve ahiret inancı var­dır. Herkes âhirette dünyada yaptıklarının hesabını vereceğine inanır ve dav­ranışları ona göre ayarlanır. İnsanlara zulmedenlerin mutlaka cezalarını çekecekleri hesaba katılır. Adil yöneticilik ve insanlara hizmet ise ibadetlerin en büyü­ğü sayılır.
  • İslâmiyet'te resmî ve tek tip eğitim yoktur, ama insanların ilim öğ­renmesi ve ilmî seviyesini yükseltmesi emredilmiştir. Devletin görevi buna zemin hazırlamaktır.
  • İslâmiyet'te savaş ve cihad, fitneyi bertaraf etmek ve din hürriyetini sağlamak amacıyla meşru kılınmıştır. Başkalarını sömürme ve esir edip sindirme yasaktır.
  • Zekât kurumu ve faizin kaldırılması ile sefalet bertaraf edilmiştir. Zekâtın tam olarak uygulandığı topluluklarda sefalet ve fakirlik sözkonusu olmayacaktır.
  • İslâmiyet'e göre, Allah kâinatı insanoğlu için yaratmış ve onu yer­yüzünde kendisine halife yapmıştır. Farklı din ve düşünceden herkesin temel insan hakları kutsaldır ve korunmalıdır.
  • Devlet, insan haklarını korumak için vardır ve bunu gerçekleştirmek amacıyla da sosyal kurumlar kurulup ihtiyaçlara göre geliştirilip uygulanacaktır.
  • İslâmiyet, insanlar arasında doğuştan gelen farklılıkları kaldırmış, insanların eşit olduğunu belirtmiş ve üstünlüğün sadece takvada olduğunu açıklamıştır.

Türkler; Özgürlüklerini Önemseyip Sahip Çıkan; Kutsalları İçin Savaşmaktan Sakınmayan Ve Gittiği Her Yere Adalet Ve Medeniyet Taşıyan Bir Kavimdir!

Yeryüzündeki kavimlerin bir kısmı: Serbest düşünceli, ferdiyetçi ve keyfine ya­şamayı seven yapıdadır. Diğer bazı kavimler ise bir başkanın çevre­sinde toplanıp ona itaat etmeyi seven, büyüğü sayan, küçükleri koruyan, hayatlarını da buna benzer değerlere göre disipline edip kuran topluluklardır.

İbni Haldun'un yediyüz yıl önceki tesbitleriyle de sabittir ki, bu durum­lar, biraz da iklim ve coğrafi şartların oluşturduğu sonuçlardır. Mezopo­tamya benzeri bölgelerde: Tek başlarına ayrı ayrı yaşayabilen insanlar, ser­best fikirli ve bağımsız ruhludurlar. Dolayısıyla birliği çok zor sağlayabi­lirler. Topluca ve düşmanla savaşma kabiliyetlerinden çok, birbirleriyle kavga etme yetenekleri vardır. Oysa Mısırlılar, Nil nehri kenarındaki toprakların tek başına işlenemeyişi sebe­biyle son derece saygılı, yumuşak, büyüğü ve küçüğü bilen, sınıflaşmış top­luluklar oluştururlar. Bu tür özellikleri olan kavimler büyük devletler kurabilirler.

Türkler de, son derece zor tabiat şartları içinde göçebe hayatı yaşayan bir kavmin varisi oldukları için çok iyi savaşacak ve devletlerinin bağımsız kalma­sını sağlayacak yeteneklere sahiptirler. Bu tür özellikleri olan kavimler ancak; varolan medeniyetleri güçlendirip yeryüzüne yayabilirler.

İslâmiyet'e göre;

Bir medeniyeti oluşturmak kadar o medeniyeti korumak, geliştirmek ve yaymak da önemli ve kıymetli bir hizmettir.

Türkler İslâmiyet'ten Önce de Sonra da; İnsani Değerlere Önem Vermişlerdir!

Topluluklar kendi devletlerinin tarihini hükümdarlarıyla birlikte anar, yazar, öğrenir ve öğretirler. Müslümanlar tarihlerini Hicret olayı ile; Selçuklular Selçuklular ile; Osmanlılar Osmanoğulları ile başlatıp anla­tırlar. Bu durum, o toplulukların kastettikleri dönem dışındaki tarihi be­nimsemedikleri ve gizledikleri anlamında değildir. Sadece o döneme öncelik vermekte veya nirengi noktası kabul etmektedirler. Nitekim biz de lise ve üniversitelerimizde İnkılâp Tarihi ile Cumhuriyet Dönemini özel ders ola­rak okutuyoruz. Bu durumda bir anormallik yoktur. Bazıları bir milletin varlığını o devletin kuruluşu ile bir görmüşlerdir. Meselâ, Türklük yerine Osmanlıcılık akımları bu tür akımlardandır? Bazılarının kısıtlı olarak "Atatürk gibi unvanlarla'' Türklerin tarihini Cumhuriyet Dönemi ile başlatma hevesleri vardır. Ve tabiî ki bu yanlıştır ve geçmişi inkârdır. Çünkü köksüz ve kültürsüz millet yaşayamayacaktır. Bu bizzat Atatürk'ün inancına ve amacına da aykırıdır.

Tonyukuk gibi Türk hakanları tarihi belgelerde anlatıldığı ve aktarıldığı şekliyle; insani ve İslami anlayışı benimsemiştir. Demek ki Türk Hakanları ve Yöneticileri, İslamiyet'ten önce de fıtri ve tabii değerlere bağlı ve saygın kimselerdi. Zaten bu tür belgelerden Türklerin neden hiç zorlanmadan İslâmiyet'i benimsedikleri daha kolay anlaşılmakta­dır. Allah yeryüzünü yaratmış, belirli tabiî ve sosyal kanunlar koymuştur. Bu kanunlar akıl yoluyla anlaşılır ve kavranır. Bu âlemin bir yaratıcısı ve yöneticisi olduğu gerçeğini kavrayıp ona uyanlar kurtuluşa ermekte; inkâr edenler ise helak olmaktadırlar.

İslâmiyet'e göre;

Kâinatı Allah yaratmış, sosyal ve tabiî kanunları varetmiştir.

O kanunlar, insanların aklı ve ilmî metodlarıyla anlaşılıp kavranır ve hayat sistemi haline getirilir.

Allah; peygamber ve kitapları da göndermiş ve aklın kâinatı kavraması usullerini öğretmiştir. Böylece öğrenilerek benimsenen ilâhî yani tabiî ve sosyal kanunlara inanıp uyanlar kurtulmakta; inanmayıp inkâr eden ve uy­mayanlar ise helak olup gitmektedirler.

İnsanların yaptıklarını diğer insanlar, gizli niyetlerine ve hele hele peşin hü­kümlerine göre değerlendiremezler. Bu değerlendirme ilmî ve İslâmî de­ğildir.

Allah'a İnanmak Ve Akıldan Yararlanmak: Tabiattaki Sistem Ve Düzeni Allah Yaratıp Yerleştirmiştir!

İnsanı ve kâinatı Allah yarattı. Allah o insana akıl verdi. Allah, yine o insana yol gösterici rehberler olan pey­gamberler veya mücedditler gönderdi; kimi büyük peygamberlerle birlikte kitaplar gönderdi. Allah'ın peygamberler vasıtasıyla gösterdiği yola 'şeriat' dendi; onu anlayan ve onu yorumlayarak katkıda bulunan güce de 'akıl' dendi.

Allah'ın emirlerine yahut kanunlarına uyarsanız doğru yolu bulur ve kurtulursunuz; Hakkı ve hayrı arayıp bulamazsanız her iki dünyada da helak olursunuz! Yazılı metinlerden de anlaşıldığına göre İslâmiyet'ten önceki hü­kümdarlar ve elbette İslâmiyet'in kabulünden sonraki hükümdarlar, tabiata değil Allah'a inanmışlar ve Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu aklı kullanmışlardır. Tabii kanunlarla ilahi kanunlar arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü her ikisi de Allah yapısıdır.

İnsanın gerçekten insan olabilmesi için kural ve kriterlerinde objektif olması gerekir.

Yukarıda bahsedilen kural yani: Hem Allah'a inanmak hem de onun verdiği akıl nimetinden yararlanmak hayırlı ve yararlı ise; Tonyukuk için de, Fatih için de, Mustafa Kemal için de bu geçerlidir. Yok, eğer doğal ve sosyal yasalara ve İslam'ın temel esaslarına uygun olarak aklını kullanmayı yersiz ve gereksiz bulan varsa, onların ki sadece zevzekliktir.

İslâmiyet'e göre;

  • Tabiatta mevcut sistem ve düzen Allah tarafından yaratılıp yerleştirilmiştir. Bazıları gaflet ve cehalet neticesi, Allah'ın yarattığı kanunlar olan tabiatı, tanrı zannetmektedir.
  • Allah insanoğlunu yaratmış ve evreni öğrenip kavraması için akıl vermiştir.
  • Allah'a inanıp bildirdiği yola uyanlar kurtulacak ve huzura erecek, İnkâr edip uymayanlar ise helak olup gideceklerdir.
  • Bütün mesele doğru yolu arayıp bulmaktır:
  • Bu yolu, kendi başlarına bulanlar (yani ilim ve içtihat ehli olanlar)da; başkalarının yardımı ve yol göstermesi ile bulanlar da kurtuluşa erecektir.
  • Asıl mesele, hak ve hakikatin kavranması ve ispatlanmasıdır. Çünkü: İspata götüren ve insanlığa huzur veren her yol doğrudur ve değerlidir.


[1] Sabah / 24.4.2005 / Umur Talu


Bu yazarin diger makaleleri

ATATÜRK’ÜN “İSLAM BİRLİĞİ” GAYRETLERİ
  ATATÜRK’ÜN “İSLAM BİRLİĞİ” GAYRETLERİ        Davos’ta, önceden hazırlanan ve Müslüman halkımızın havasını almayı amaçlayan “One...
Devami
ERDOĞAN’IN İNSİ ŞEYTANLARI VE YERLİ ŞAŞIRTANLARI Veya: FEHMİ KORU’NUN İTİRAFLARI
Eskilerin “Hubb-u cah” dedikleri baş olma sevdasına kapılan, makam ve...
Devami
İRAN TURAN'DIR, TAHRAN TATVAN'DIR!..
  "ABD Dışbakanı Bayan Rice (Rays'ın)  rüyası gerçekleşti:" Bu Umur...
Devami
MUSTAFA KEMAL VE MİLLİ GÖRÜŞ GERÇEĞİ
  Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki en büyük başarısı, bizzat kumanda ettiği...
Devami
BAZI ULUSALCILARIN ARSIZLIĞI
  Aydınlık yazarı ve Ulusalcı Özdemir İnce sözde Fetullah Gülen’i eleştirirken,...
Devami
1934 TRAKYA OLAYLARI VE PERDE ARKASI
21 Haziran 1934 – 4 Temmuz tarihlerinde Trakya bölgesinde Yahudilere...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5018

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR