Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1550
mod_vvisit_counterDün6304
mod_vvisit_counterBu Hafta20870
mod_vvisit_counterGeçen hafta43778
mod_vvisit_counterBu Ay143373
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16578289

IP'niz: 3.235.85.115
Bugün: 22 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12095820

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

STRATEJİK HEDEF

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Ahmet Hocamızdan dinlemiştik:

1970'li yılların ikinci yarısında katıldığımız Erbakan Hocamızın özel sohbet ve seminerleri sırasında, not aldığım: 4x7 cm. ebadında, yarım cm. kalınlığındaki küçücük defterimin baş tarafına ilmi ve insani hikmet ve öğütleri, son kısmına ise, tespit edip yazabildiğim kadar, bunlarla ilgili ayet ve hadisleri yazmıştım. Sürekli yanımda taşıdığım ve okuyup feyiz aldığım bu not defterimi bir ev değiştirme sırasında kaybetmiştim. Yaklaşık yirmi yıl sonra, kütüphanemi düzenlerken, ona yeniden ulaştım:

 

İşte, Aziz Hocamızın hikmet ve hakikat derslerinden bazı notlar:

"İslam, bizim zamanımıza ve arzularımıza uymaya mecbur değildir. Herkes ve her şey İslam'ın adalet ve saadet prensiplerine uymakla mükelleftir. Çünkü İslam; değişen ve gelişen bütün zaman ve mekânların ve her türlü ihtiyaç ve sorunların ilahi reçetesi ve kurtuluş çaresidir."

"Trabzon'un Fethi ve Pontus'un devrilmesi sırasında, çok zahmetli dağ geçitlerini aşma esnasında, Uzun Hasan'ın annesi Sara Hatun'un: "Ey oğul onca mülkün sana yetmez mi? Bir Trabzon için bunca meşakkate değer mi?" sözlerine karşılık Sultan Fatih'in cevabı:

"Ben bütün bu zahmet ve mihnetlere, yeni bir ülke daha fethetmek, mülkümü genişletmek ve kahramanlık göstermek için değil; Alllah'ın adalet hükümleri buralarda da uygulansın; Buradaki insanlar da gerçek huzur ve hürriyetle tanışsın, ve böylece benim kulluk görevimde bir eksiklik kalmasın ve bunların hesabı benden sorulmasın diye katlanıyorum!..."

"Şimdi maalesef bütün İslam Alemi ve özellikle Türkiyemiz, Üstü açık umumi bir Siyonist sömürü ve sindirme hapishanesine çevrilmiştir. Ve ülkemiz, bir nevi esir kampı görünümündedir. Bu nedenle farklı din ve düşünceden bütün insanlarımızın, gerçek bir huzur ve hürriyete, refaha ve saadete ulaşması için, ilmi ve insani ölçüler içerisinde her türlü cehdü gayreti göstermek, İslamiyetimizin ve insaniyetimizin bir gereğidir."

"Tasavvuf: tarihimiz boyunca İslam'ın, usta-çırak metoduyla örnek alarak, yaparak ve yaşayarak öğrenildiği bir talim ve terbiye mektebi olarak hizmet vermiştir. Nefisle mücadelenin ve kötü düşüncelere karşı direnmenin manevi kışlası hükmündedir.

Kur'anın, Beytullah'ın damına veya bir dağın başına, hazır bir kitap şeklinde gönderilmeyip, onu bizzat tarif, tatbik ve talim etmek üzere Hz. Peygamber Aleyhisselama indirilmesi de, bu hikmetledir."

"Müslümanın ve sorumluluk sahibi inançlı bir insanın vazifesi: "Şu farzdır, şu haramdır. Şunlar günahtır, şunlar sevaptır!..." diye konuşmak ve edebiyat yapmak değildir.. Asıl görevimiz: İyilikleri yürütecek, kötülükleri önleyecek bir adalet düzenini kurup yerleştirmektir. Yani Cenabı Hak bize: "Faiz haramdır, alan da veren de günahkârdır" diye konuşmamızı değil, faiz sistemini değiştirmemizi emretmektedir.

Bakınız, "Faiz, haramdır, günahtır" şeklinde papağan gibi milyonlarca kere tekrarlanan sözler, vaizler, nasihatler, faiz oranını ve tahribatını artırmaktan başka bir netice vermemiştir.

Halbuki, "Faiz kaldırılmıştır" kararnamesinin mürekkebi 1 mg. bile tutacak değildir..Ancak bunun gerçekleşebilmesi için ilmi, siyasi ve disiplinli, ciddi bir gayret gerekmektedir.

İşte bu nedenle, şu anda MSP'nin mevcudiyeti; ülkemizde ve yeryüzünde, adalet düzenini gerçekleştirmek ve hasretle beklenen, barış ve bereket medeniyetini ilan etmek kadar önemlidir!

"MSP, sinsi Siyonist ve emperyalist güçlere karşı kurduğumuz bir siperdir. Bize ve ülkemize yönelik tehdit ve tehlikeleri savuşturmak üzere böyle bir imkândan yararlanmak, akli ve dini bir vecibedir, bir vesiledir. Ülkemize ve milletimize hizmet için her münasip fırsatı değerlendirmek görevimizdir."

"Dikkatle incelenirse, Bedir Harbi'nin de, müşriklerin koyduğu savaş usulleriyle yapıldığı görülecektir. Çünkü asıl olan ve amaçlanan, usul ve şekil değil; niyet ve neticedir."

"Siyaset bizi ilgilendirmiyor" demek; "Kur'anın yarısı ve insanlığın sorunları bizi alakadar etmiyor" demekle aynı anlama gelir.

Kur'anın prensipleri, Müslümanların ve insanlığın problemleri, kendilerini ilgilendirmeyen kimselerin: şefkat, merhamet, huzur ve hoş görüyle alakalı sözleri sahtedir.

Böyleleri ya İslam'ı tam bilmeyen ve Kur'anı incelemeyen gafil ve cahil kesimlerdir. Veya bile bile gerçekleri ve kulluk görevlerini görmezlikten gelen kötü niyetli kimselerdir."

"Cenabı Hakkın, şer cephesine ve şeytan ekibine, bizden daha çok maddi imkân ve eleman vermesi, inananlar için bir nevi rahmettir. Çünkü böylece, daha dikkatli olmamız, daha çok çalışmamız ve neticede daha büyük şeref ve sevap kazanmamız murat edilmiştir."

"Herhangi bir konuda, en uygunu ve en doğruyu bulmak için gayret gösterip gerçeği ve gerekeni öğrenmek, ilahi bir nimet ve inayettir.

Ancak bu durumun, yani bulduğumuz doğrunun, hakkımızda hayırlı ve yararlı olup olmadığını fark etmek de, ayrı bir fazilet ve ferasettir."

"Biz bütün esbaba tevessül etsek ve her türlü gayreti göstersek bile, Cenabı Hak istediğimiz neticeyi vermeye mecbur değildir. Beş mi çok, bin mi çok?  Bu akılla ve matematikle tespit edilir. Ama bazı durumlarda bizim hakkımızda beş mi hayırlı, bin mi hayırlı, işte bu ancak imanla, İslamiyet'le ve kadere teslimiyetle bilinir."

"Her şuurlu Müslüman kendisini: Hz. Peygamber Efendimizin Uhud'ta diktiği nöbetçi yerinde görmeli, dünyalık heves ve hesaplarla görev yerini terk etmenin, nelere mal olacağını devamlı düşünmelidir."

"Bir Hak davaya makam ve menfaat düşüncesiyle girenlerin veya nefsi ve dünyevi hesaplarla yan çizenlerin; cehenneme atılmak için kendilerine başka günah aramaları gereksizdir."

"Cenabı Hakkın en sevdiği insan, kendi görevlerini en iyi şekilde yerine getirmekten ve şahsi hatalarını ve noksanlarını düzeltmekten, başkalarıyla uğraşmaya vakit bulamayan müminlerdir."

"Askerlikte, malum ve makbul eğitim süreci ve hizmet kademeleriyle, terfi ederek sadece orgeneralliğe erişilir.

Ancak; mareşal olabilmek için, mutlaka birkaç meydan muharebesini kazanmış olmak gerekir!"

Bunları okuyunca aklıma geldi:

"Erbakan'ı siyaseten öldürüp gömdük. Ama yetmez, üzerine beton dökmemiz gerekir!" Diyen Siyonist lobiler acaba bu meydan muharebesinin telaşı ve tedirginliği içinde mi, bu sözleri sarf etmişlerdir!?.

İçerisindeki çarpıcı tespitlerin kime ait olduğunu çok iyi bildiğimiz ve canu gönülden desteklediğimiz "stratejik hedef" Kitapçığının, ciltler dolusu gerçeği özetleyen kapağındaki resim, İsrail'i göstermektedir. Ve buna O muhteşem Zatın dışında hiç kimsenin, ne feraseti ne de cesareti yetmeyecektir!...[1]

Aşağıdaki satırlar bu kitapçığın bir özetidir:

Bugünkü Tevrat'ın büyük kısmını yazanlar, Yahudilerin üzerinde tarih boyunca kontrollerini sürdürmüş olan hahamlardır. Beni İsrail Tevrat'tan önce kendi ananelerini, örflerini kabbala adlı bir kitapta toplamışlardı ve bu kabbala'ya sıkı sıkıya bağlı idiler. Kabbala'daki görüşlerini Tevrat gönderildikten sonra da muhafaza ettiler. Kendileri Tevrat'a uyacaklarına, Tevrat'ı eski ananelerine uydurmak yoluna saptılar.

Kendilerine, kabbala'nın bir hedefi olarak, kesin dünya hâkimiyeti vadedildiğine inanıyorlardı. Bunun için de yapılması gerekenleri şöyle özetliyorlardı.

  • 1- Bütün Yahudiler toplanıp, Filistin (Kudüs)'e yerleşecekler.
  • 2- Süleyman mabedini inşa edecekler. (bunun için Mescid-i Aksa'nın yıkılması gerekir)
  • 3- Fırat ve Nil arasındaki topraklara (Arz-ı Mev'ud) sahip olunarak bu bölge merkezli (Büyük İsrail Projesini) gerçekleştirecekler.

Osmanlı Topraklarına Yerleşme

İspanya'daki Yahudi katliamı yapıldığı sırada Osmanlı'da, 1481'de vefat eden Sultan Fatih'in yerine geçen oğlu II. Beyazıt padişahtır. II. Beyazıt son derece merhametli, maneviyatçı bir insan. Osmanlı'da çok eskiden beri yaşayan Yahudiler de var. Onlar bu yapılan katliamı kendisine haber vererek padişahtan yardım istediler. Padişah da "Gelin ben size yaşayacak yer vereyim, hayatınızı kurtarayım" dedi ve o zamanki şartlara göre bunların Selanik, İzmir, Bursa, Edirne ve kısmen de İstanbul'da yerleşmelerine müsaade etti. Ancak Yahudiler yoğun olarak Selanik'te yerleştiler. Örneğin, 1654 yılında Selanik'te 10.000 Türk, 4.000 Yunanlı ve 22.000 Yahudi yaşamaktaydı.

İspanya'dan sürgün edilen Yahudiler Osmanlı topraklarına gelip yerleşmişler ve Osmanlıdan büyük bir merhamet ve şefkat görmüşlerdir. (Türkiye'de 1989 yılında kurulan 500. Yıl Vakfı işte bu münasebetle kurulmuş bir vakıftır.) Gördükleri hüsnü kabul nedeniyle, gece gündüz Osmanlı'ya dua etmeleri beklenirken içlerinden bir kısmı, aynen İspanya'da olduğu gibi, Büyük İsrail'in kurulması için, tam tersine bu şeytani emelleri peşinde koşmuşlardır.

Bunlarla ilgili olarak Osmanlı tarihinde yaşanan önemli bir fitne de, Sabatay Sevi'nin sebep olduğu harekettir. Sabatay Sevi, 1626 yılında İspanyol asıllı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak İzmir'de dünyaya geldi. Haham İsac d'Alba ona Tevrat, Talmut ve kabbala'yı öğretti. 18 yaşında kabbala eğitimi verebilecek seviyedeydi. Kabbala'dan çıkardığı işaretlere dayanarak kendisinin beklenen Mesih olduğuna inanıyordu. Mesihlik iddiasıyla ilk çıkışı 1648 yılında olmuştur. İlk zamanları pek rağbet görmese de çalışmalarına azimle devam etmiştir. İkinci çıkışı ise 1665 yılına rastlar. Artık Yahudilerin büyük bir çoğunluğu kendisini Mesih olarak görmektedir. Ancak bu gelişmelerden sonra yakalanarak Edirne'ye getirilir ve 16 Eylül 1666 yılında Edirne'de imtihan edilir. Sultan IV. Mehmet (Avcı Mehmet; 1648-1686), imtihandan önce Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman alimlerden Sabatay Sevi ve gerçek Mesih konusunda teferruatlı bilgi öğrenir. Bu her üç raporda da "mesih'e ok, mızrak, kılıç v.s. işlemez" şeklinde not düşülmüştür. Bu konudan da imtihan edilmek istenince, kendisi canını kurtarmak için dinini değiştirmiş, Müslüman olmuş ve Mehmet Aziz ismini almıştır. Hanımı Sera'da Ayşe ismini almıştır.

Padişah, Müslüman olunca hayatını bağışladığı Sabatay Sevi'yi daha fazla fitne ve fesat yapmasın diye sarayda mecburi ikamete tabi tuttu. Ancak Haham Sevi, belli bir zaman sonra kendisine gelen adamlarına dedi ki "sakın ha ben bunları yaptım diye, sahiden Müslüman oldum zannetmeyin. Bundan sonra siz de benim gibi yapacaksınız. Müslüman adı alacaksınız, ama asıl dininizden, inançlarınızdan yani siyonizme hizmet amacınızdan vaz geçmeyeceksiniz".

İşte yakın geçmiş tarihimizde etkili olan dönmeler bu şekilde ortaya çıktı. Bunlara haham Sabatay Sevi'nin adına atfen Sabataistler de denmektedir. O günden günümüze kadar gittikçe kuvvetlenerek gelmişlerdir. Hala kendilerini gizlemektedirler. Bu konuda Yalçın Küçük, Mehmet Şevket Eygi ve Ilgaz Zorlu gibi daha birçok araştırmacı oldukça kapsamlı ve doyurucu bilgiler vermektedirler.

Siyasi Siyonizmin öncüsü Theodor Herzl'in 1897 Basel Konferansı akabinde gerçekleşen sürece ve neticelere bakıldığında, bu konferansın 3 önemli karar etrafında şekillendiği rahatlıkla ifade edilebilir:

  • 1- Sultan II. Abdulhamit en kısa zamanda tahtından indirilecek.
  • 2- Osmanlı Devleti yıkılıp, tarihten silinecek.
  • 3- 100 sene içerisinde de Türkler (Müslümanlar) bütün idari mekanizmalardan uzaklaştırılacak, yeryüzünde İslam yok edilecektir.

Bu arada bu ilginç "Tevafuk"u ifade etmek yararlı olacaktır. Bu Konferansın 100. sene-i devriyesinde (1997) aynı salonda Müslümanlar "Avrupa Müslümanlar Birliği" toplantısını yapmışlardır.

İkinci Meşrutiyet ile birlikte, padişahın geleneksel otoritesi yıkılırken, çok gizli çalışan Mason Cemiyetin mistik gücü ön plana çıkmıştı. Ama Cemiyet hiçbir zaman ön plana çıkıp işlerin başına geçmemiştir. Hep perde arkasında kalarak esas yönlendirici ve tanzim edici güç olmayı yeğlemiştir.

Sultan II. Abdulhamid'in ilk meclisi kapatma nedenine bakarsak şunları görüyoruz. Osmanlı Devleti'nde Rum, Ermeni ve Yahudiler azınlık olmalarına rağmen, Osmanlı Meclisi Milletvekillerinin içinde Rum, Ermeni ve Yahudi çoğunluktaydı. 96 kişilik Meclis-i Mebusan'ın 56'sı Müslümanlardan, 40'ı gayri Müslimlerden müteşekkil olup, Müslümanların içerisinde de dönmeler çoğunluktaydı.

Osmanlı'nın çöküşü ve Milli Mücadele

1908-1914 arasında, 6 yılda tam 13 tane hükümet kuruldu! Osmanlı'yı Osmanlı yapan kadrolar hallaç pamuğu gibi atıldı ve tasfiye edildi. Örneğin, İttihat ve Terakki yöneticileri Trablus'ta Garp Cephesi'ndeki bütün yetişmiş askerleri başka yerlere tayin ettirip, oraya da Harbiye'den yeni mezun subayları "komutan" olarak gönderiyordu. Garp Cephesi'ndeki ehil komutanlar başka yerlere tayin edilince, iki yıl içerisinde, 1911 yılında Trablus İtalyan'ların eline geçti. Her ne kadar bir savaş yapıldıysa da, daha önceden bir takım sabotajlar planlandığı için bu savaşta başarılı olunamadı.

Sevr anlaşmasını imzalaması için Osmanlı'dan birçok heyet gitti ancak hiçbiri böyle bir yok oluş anlaşmasını imzalamaya yanaşmadı. Bu anlaşmayı imzalamaya sadece "işbirlikçi başbakan" Sadrazam Damat Ferit yanaştı. Damat Ferit'in bu anlaşmayı imzalamasını yeterli bulmayan İtilaf Devletleri, Ferit'ten anlaşmayı Sultan Vahdettin'e de imzalatmasını istediler. Ancak Sultan Vahdettin böyle bir anlaşmanın imzalanmasının Osmanlı'nın yok oluşu anlamına geleceğini bildiği için, Damat Ferit'i azarlayarak reddetti. Akabinde de "divan"ı topladı ve Anadolu'da bir direniş hareketi başlatılması kararına ulaştı. Bu çerçevede gizliden gizliye İstanbul'dan Anadolu'ya intikal başladı.

Anadolu'daki direniş hareketi, paşaların irtibat ve ittifakıyla Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde bir Kuvayi Milliye hareketine dönüşerek, Osmanlı'nın küllerinden yeni bir devlet kuruldu. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli, Milli Mücadele'ye, Milli Görüş'e yani Kuvayi Milliye direniş ruhuna dayanır. Dokuz sene gibi kısa bir sürede Osmanlı'nın yıkılmasına sebep olan İttihat ve Terakkiciler'in bazıları Kurtuluş Savaşı'na etkin bir şekilde iştirak etmek istemişlerse de Atatürk bunları kabul etmemiştir. Onlar da çeşitli yan kuruluşlar/örgütler ile bu harbe bir şekilde dahil olmaya çalışmışlardır.

İttihatçı dönme unsurlar, bütün bunları yapmakla yetinmediler. Yeni devlet kurulurken bu devletin, dış mihrakların etkisiyle, Müslümanlıkla bağlarının kesilmesine, çok özel bir önem verdiler. Nitekim onların bütün gayretleri en güzel şekilde şu tarihi gerçek ile izah edilebilir. İngiliz Sömürge Bakanı, Parlamentoda Kur'an-ı Kerim'i eline alarak şu mealde bir konuşma yapmıştır: "Bu Kur'an Müslümanların elinde kaldığı müddetçe biz onlara gerçek manada hakim olamayız... Bu Kur'anı da resmen yasaklamakla değil; fikren ve fiilen bunların elinden almalı: Adları Müslüman kalsa da anlayışları ve yaşayışları batılı olan bir toplum oluşturmalıyız..."

Bunu, İsmet İnönü'nün kendisi de, 24 Temmuz 1973 senesinde yaptığı bir televizyon konuşmasında şu şekilde ifade etmiştir; "Benim Lozan'da en büyük güçlüğüm bize olan itimadı sağlayabilmekti. Bize hiçbir zaman itimat etmediler, biz de açık konuşamıyorduk, Çünkü halkın arzusuyla batılıların arzusu çatışıyordu. Bize dediler ki Lozan'a özel maddeler koyacağız. Kanunlarınızı kontrol edeceğiz. Biz memnuniyetle kabul ettik. Lozan'daki bu maddeye dayanarak, Adalet Bakanlığı'nda 10 sene müddetle birkaç müşavir çalışacak ve uygunluk konusunu takip ve tetkik edeceklerdi. (Tıpkı bugün IMF'nin, ekonomimizi kontrol için gönderdikleri heyetler gibi!!!)"

Yaklaşık üç sene sonra bu heyetler, ihtiyaç kalmadığı gerekçesiyle geri çekilmişlerdir. Diğer bir ifade ile: Batılılar önce bize itimat etmediler, (Atatürk'ün gizli ve Milli hedefler gütmesinden çekindiler ama itimatlarını kazanmak için çok uğraştık. Adalet Bakanlığı'na müşavirler gönderdiler ve bunlar üç sene boyunca gelişme ve çalışmaları tetkik ettiler.)

Tüm bunlar, dış mihrakların yeni devletin kurulmasında nasıl tedbirler aldıklarını açıkça göstermektedir.

Bu dış mihraklar sadece siyasi sahada değil, ekonomi sahasında da yeni devlet kurulurken bir çok entrika yapmıştır. Bunları da yine İsmet İnönü: "Lozan Anlaşması esnasında edindiğim başlıca tecrübe, Lord Curzon'un bana verdiği şu derstir;‘... Lozan'dan Memnun değiliz. Çünkü Lozan müzakerelerinde, istediğimizi yaptıramadık. Ancak, reddettiklerinizin hepsini şimdilik cebimize atıyoruz. Siz harap bir memleket alıyorsunuz, bunu kalkındırmak için mutlaka paraya ihtiyacınız olacak. Bu parayı almak için de gelip bize diz çökeceksiniz. O zaman, cebime attıklarımın hepsini çıkarıp tek tek size yaptıracağım..."

Stratejik Rakiplerin Bilerek veya bilmeyerek alet oldukları oyunlar:

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından sonra, Cumhuriyet Halk Partisi kuruldu. Cumhuriyet Halk Partisi, başlangıçta Cumhuriyeti kuran Kuvayı Milliye şuuruna sahip kadrolar tarafından oluşturuldu ise de zamanla İttihat ve Terakki zihniyetli ekiplerin eline geçti. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi'nin bütün illerdeki yetkilileri arasında, İttihat ve Terakki Partisi'nin eski il idare heyeti üyeleri görülmekteydi.

Daha sonra; ülkeleri kendi içinde kamplara ayırıp masonların güdümündeki sağcı ve solcu kadrolar eliyle birbirine karşı kullanmak üzere Avrupa ve Amerika'da çok partili hayata geçildi. Dışımızdaki ülkelerde yaşanan bu gelişmeler, Türkiye'ye "çok partili hayata gireceksiniz" baskısını getirdi. İşte, bu dayatma üzerine Türkiye'de de, 1946'da, çok partili hayata geçildi.

Çok partili hayata geçildi ama, yine de İttihat ve Terakki zihniyeti kontrolü elden bırakmadı. Yahudi okullarında yetişmiş bir İttihat ve Terakkici olan Celal Bayar'a Demokrat Parti'yi kurma görevi verildi. Dolayısıyla İttihat ve Terakki zihniyeti böylece, hem Halk Partisi'nde hem de Demokrat Parti'de devam ettirilmek istendi. Tezgâhlanan oyun, günümüzde ABD'deki siyasi senaryonun bir benzeriydi. ABD'de Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti bulunuyor. Ancak her iki partiyi de aynı görünmez güçler yönetiyor. Kısacası, ister demokratlar gelsin isterse cumhuriyetçiler, sonuçta siyasi Siyonistlerin dediği oluyor.

Zamanla, Demokrat Parti'nin içerisinden çıkan Mareşal Fevzi Çakmak ve arkadaşlarının (Prof. Dr. Vasfi Raşit Seviğ, Osman Bölükbaşı, Prof. Dr. Kemal Öner, Ahmet Tahtakılıç, Sadık Aldoğan, ...) kurduğu Millet Partisi (1948-1954), yine DP'den ayrılan 19 milletvekilinin Ekrem Hayri Üstündağ başkanlığında kurduğu Hürriyet Partisi (1955-1958) gibi hareketler, bu çizgiyi kabul etmeyip ayrı partiler kurdular ama onların içinde bile masonik çizgi maalesef önemli ölçüde bugüne kadar devam ede gelmiştir.

İşte şimdi tüm bu tarihi süreç ile gelişmelere baktığımızda anlaşılıyor ki, Milli Görüş'ün dışındaki bütün partilerin zihniyetleri, bu stratejik çizginin çeşitli varyasyonu olan zihniyetlerdir. İstisnasız bütün partiler, tarihi gelişimini ifade ettiğimiz bu tezgâhın içinde -bilerek yada bilmeyerek- var olmaya çalışan partilerdir. Örneğin AKP'nin iktidardaki söylemleri ve icraatları: (dini referans almayacağız, IMF ile birlikte çalışacağız, Amerikan askerlerine dua ve destekte bulunacağız!, Irak'ı işgal eden kuvvetlerle aynı saftayız... Vb. gibi) bu tezgâh içerisinde aynı düzlemde ve aynı koordinatlarda yürüyeceğiz, anlamına gelir. Yani biz de onlardan bir tanesi olacağız demektir.

Milli Görüş'ün Siyasi Kurumsallaşması ve Gayreti:

Milli Görüş'ün siyasi kurumsallaşması, 1969 yılında Bağımsızlar Hareketi ile başlamıştır. Başlangıçta 1970 yılında Milli Nizam Partisi kurulmuş ancak 1971 yılında kapatılmıştır. O günkü basında, kapatılma gerekçelerinden biri olarak... "Bu millet henüz bu partiye hazır değildir" gibi sözler sarf edilmiştir. Aslında bu sözlerin ardında gizlenmeye çalışılan gerçek şudur; "Bu ülkede eğer böyle bir parti kurulmasına ihtiyaç duyarsak, biz kurarız. Gerekirse İslamcı bir partiyi biz oluşturup kullanırız. Ama biz henüz böyle bir partiye ihtiyaç duymamaktayız."

Milli Görüş ne zaman iktidara gelse hep çok büyük projeler başlatmış ve hizmetler yapmıştır. 1974 yılında Milli Selamet Partisi iktidar ortağı olmuş ve Ağır Sanayi Hamlesi adı altında 547 tane endüstriyel tesisin kuruluş çalışmalarını başlatmıştır. 1996-1997 yıllarında 54. Erbakan Hükümeti'nde (Refahyol Hükümeti) yapılanlar ile Milli Görüş kadroları Cumhuriyet tarihi boyunca gelmiş geçmiş en başarılı hükümet ünvanını kazanmıştır.

Türkiye gibi güçlü bir ülkede 54. Erbakan Hükümeti'nin başarılı olması onları kaygılandırmış ve "Erbakan'ın hakkından gelmek" için gerekli planları yapmışlardır.

Refah Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından antidemokratik bir şekilde kapatıldı. Milli Görüş kadroları bu sefer, hâlihazırda kurulu/örgütlü olan Fazilet Partisi'nde siyaset yapmaya mecbur bırakıldı. Bir müddet sonra, onun kapatılması için de bir mahkeme süreci başlatıldı. Bu arada birçok mahfillerde Refah Partisi'nin kapatılmasının yetmeyeceği, onların bölünmesi gerektiği (ve hatta kökünün kurutulması gerektiği) ifade edilmeye başlandı. Aslında bütün bunlar, bir büyük oyunun parçasıydı. O da, "Erbakan'ın hakkından gelmek" yani Milli Görüş hareketini Erbakan gibi müstesna bir beyin ve beceriden yoksun bırakmak amacıydı.

Fazilet Partisi'nin Büyük Kongresi'nde Recai Kutan'a alternatif olarak Abdullah Gül'de bir liste çıkardı. Maksatları reformist bir yaklaşımla İslami anlayış da dahil olmak üzere Milli Görüş fikrini tamamen yozlaştırmaktı.

Ardından ülkeyi hızla 3 Kasım 2002 seçimlerine sürüklediler. Seçimlerde AKP dört cümlelik bir propaganda ile tek başına iktidar oldu. O dört cümle de şuydu;

  • 1- Biz de Milli Görüşçüyüz, Erbakan hocamızı çok seviyoruz. Onu köşke göndereceğiz. Bize güvenin (köşk yerine cezaevine göndereceklermiş!?)
  • 2- SP barajı geçemez, oylarınızı boşa vermeyin.
  • 3- AKP tek başına iktidara gidiyor, sakın oyları bölmeyin.
  • 4- Eğer AKP gelmezse, Baykal gelir. Ecevit döneminden daha da kötü bir durum yaşarız. Aman dikkat edin!

Bu büyük kumpas neticesinde 3 Kasım seçimleri sonunda AKP hemen hemen anayasayı değiştirecek çoğunlukta milletvekili ile iktidara geldi. Geldi ama, yaptığı stratejik hatalar ile de hemen bir yok oluş sürecine girdi.

Rantiyeci Zümre: Menfi Sermaye- Menfi Medya- Menfi Siyaset Üçgeni:

Bu anlatılan süreç içerisinde, dış mihraklarla da bağlantılı olan "dönme/Sabataist" çekirdek çete; Türkiye'de büyük sermaye sahibidir. Dünyadaki durum da aynı şekildedir. Bu rantiyeci zümre, sermayenin yanında medya ve partilerle de birlikte hareket etmektedir. Biz bunlara menfi sermaye-menfi medya ve menfi siyaset üçgeni diyoruz. Dış mihraklar çeşitli siyasi enstrümanları kullanarak bu partileri yönlendirmekte ve yönetmektedirler. Hatta konjonktürel olarak gerektiğinde de, AKP örneğinde olduğu gibi, yeni parti kurulması için her türlü çalışmayı da yapabilmektedirler.

Bugün, dönme azınlığın Türkiye'de istediğini, istediği gibi yapabilme kolaylığı; birazda dış mihraklarla olan kuvvetli bağlarından ileri geliyor. Altyapı var, mekanizmalar var, konu dış mihraklar tarafından planlanır planlanmaz kolayca düğmeye basılıyor. Ve işler (çalışmalar) yürüyor.  

Türkiye'de sosyal yapı dediğimiz zaman: bir büyük Müslüman halk çoğunluğu bulunuyor. Ancak bu büyük halk çoğunluğunun içerisinde öyle bir tam donanımlı rantiyeci azınlık var ki; bunlar çeşitli hile ve saptırmalarla halkı yanına alarak Türkiye'ye istediği şekilde yön veriyor. Bu rantiyeci zümre, bütün dünyada olduğu gibi, siyonizmin idealleri için çalışıyor. Türkiye, dünyanın en önemli ülkesi olduğu için dünyadaki bu yapı ülkemize özel bir plan uyguluyor.

Bugün ne ilginçtir ki Siyonizmin ideallerine, ABD'de ve Avrupa'da bazı yaygın Hıristiyan tarikatlar da destek veriyor. İşin iç yüzü incelendiğinde, Siyonistlerin bu tarikatlara sızarak onların ahir zamana ilişkin inançlarını kendi istekleri doğrultusunda yeniden yorumladıkları anlaşılıyor.

Dış mihrakların dünya hakimiyetini kurma emellerine bir an önce ulaşmak için öncelikle Hıristiyanları ürkütüp yanlarına çektikleri gibi, Türkiye'de de sömürülerine devam etmek, emellerine ulaşabilmek için, halka Milli Görüşle ilgili korku ve kuşkular pompalıyor.

Bu dış mihraklar, siyasi sahada mertce mücadele edemedikleri için bu uydurma korku tünellerini oluşturuyor. Halbuki Milli Görüş kaç defa iktidar oldu, kimi çarşaf giymeye zorladı, peçe taktırdı, kime baskıyla ne yaptırdı? Ama sistem, kasıtlı olarak bu korkuları yayıyor. Suni kuşkularla varlığını ve sömürü saltanatını devam ettirmeye çalışıyor.

Aslında rantiyeciler Milli Görüşü ve Erbakan'ı:

  • 1- Saltanat ve Sömürülerine engel,
  • 2- Şeytani gayelerine engel ve
  • 3- Nefislerine, heva ve heveslerine engel olarak gördükleri için istemiyorlar.

Gerçek nedir? Hırsız, en çok ev sahibinden korkar. Milli Görüş ev sahibidir. Bunlar ise hırsız!

Biz Milli Görüş olarak, Birinci Sevr Planı'nı İstiklal Harbi vererek yırtıp attık ve Türkiye Cumhuriyetimizi kurduk. Şimdi aynı süreci AKP'yi kullanarak tekrar başlatmak istiyorlar. Bunun için de Milli Görüş'ü sindirmek istiyorlar.

Matematiksel ifadesiyle, iki noktadan bir doğru geçer. Bu tek doğru, Milli ve Manevi değerleri üstün tutan Milli Görüş çizgisidir. Ancak, aynı iki noktadan sonsuz sayıda eğri geçer.

"Gerçekten onlar düzenlerini kurmuşlar. Halbuki dağları oynatacak olsa bile bu düzenleri hep Allah'ın elindedir. Sakın Allah'ın peygamberine verdiği vaadinden cayacağını sanma. Muhakkak Allah azizdir. İntikam sahibidir."[2]

Erbakan'ın başlattığı kutlu kervan, yine onun komutasında mutlu ve muhteşem hedefine ulaşacaktır. Bütün dış güçler (Siyonist ve emperyalist merkezler) de... Sabataist hainler ve masonik mahfiller de... Milli Görüş'teki İbni Sebe'ler ve fırsat fareleri de; bu tarihi ve talihli devrim ve dönüşüme asla engel olamayacaktır!

Zafer, bunları iyi bilip gereği gibi yeterince çalışanların olacaktır.

Zafer, inananlarındır.

Ve zafer yakındır.



[1] Bak. Keşif yayınları / Ocak 2005 / Ankara

[2] İbrahim: 46-47


Bu yazarin diger makaleleri

HAKAN FİDAN: BAŞÇAVUŞLUKTAN, BAŞBAKANLIĞA MI?
NATO tezgâhından, ABD ve İngiliz tornasından geçip basamakları hızla tırmanmıştı. Hakan...
Devami
SAHİ BU AKP, KİMLERE HİZMET EDİYORDU?
  Tam 13 sene önce Milli Çözüm şunları yazıyor ve AKP...
Devami
AVRUPA’NIN HAYÂSIZLIĞI İKTİDARIN “HAYIR” HAZIMSIZLIĞI
Hollanda'nın ırkçı lideri Geert Wilders, hızını ve hıncını alamayıp Türkiye...
Devami
AB'CİLİK, HEM GERİCİLİK, HEM KAHBELİKTİR!..
  Gericiliktir.. Çünkü kurtuluş savaşı öncesi işgal ve esaret dönemine...
Devami
"BEYİN" LER DEVRE DIŞI
    Kültür emperyalizmiyle, bireyler uzaktan kumandalı robotlara çevriliyor, beyinler devre...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4553

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR