ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1578
mod_vvisit_counterDün10251
mod_vvisit_counterBu Hafta48999
mod_vvisit_counterGeçen hafta43879
mod_vvisit_counterBu Ay163061
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17087201

IP'niz: 18.234.247.75
Bugün: 24 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12289309

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

KEMAL DERVİŞ, KEMALİZMİ NASIL DEVİRMİŞ?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

            TÜSİAD, Derviş'li toplantı yapıyor

            Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği TÜSİAD, 2008'in ilk Yüksek İstişare Konseyi toplantısıyla, önümüzdeki sürecin gündemine damgasını vurmayı amaçlıyordu. TOBB, TİSK, TÜRKONFED gibi işveren kuruluşlarının başkanları ile DİSK Başkanı Süleyman Çelebi'nin katıldığı toplantı, bugünkü gergin ortamda Türkiye'nin gündemini etkilemeyi, insanların dikkatini başka bir gündeme çekmeyi hedefliyordu.

 

            TÜSİAD ve TOBB'un 3 aydır üzerinde çalıştıkları "Anayasa Konvansiyonu oluşturulsun" önerisinin de bu toplantıda açıkladığı konuşulmuştu. Konvansiyon; anayasa  hazırlamak için biraraya gelen ve toplumun çeşitli kesimlerinin katıldığı özel meclisten oluşuyordu.

            2005'te Fransa ve Hollanda'da reddedilen Avrupa Birliği Anayasası, Giscard d'Estaing'in başkanlığında, aralarında Kemal Derviş'in de bulunduğu, değişik ülkelerin katılımcılarından oluşan Konvansiyon tarafından hazırlandığı biliniyordu. TUSİAD'ın konvansiyon önerisi de, AB Anayasa Konvansiyonu esas alınarak şekilleniyordu.

            Toplantının onur konuğu olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP'nin Başkanı Kemal Derviş ise; küresel ekonomideki gelişmelerin Türkiye'yi nasıl etkileyebileceğini anlatıyordu. Sabataist ve Mason Kemal Derviş'in yeniden devreye sokulması pek hayra alamet sayılmıyordu.

            TÜSİAD, Derviş'i mi pazarlıyor?

Türkiye siyasetini büyük çalkantılara sokan ve başarısız bir girişimden sonra ait olduğu yere dönen Kemal Derviş'in AKP'yi kapatma davasının sonucunun beklendiği bir dönemde yeniden sahneye çıkması anlamlı bulunuyordu.

            Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği, siyasetin ve toplumun tüm kesimlerini bir araya getiren bir "Anayasa Konvansiyonu" kurulmasını önermesi şeytani hesapları çağrıştırıyordu. Ancak toplantıda bu öneriden ziyade daha önce Türkiye'de siyasi çalkantıların yaşanmasına yol açan ve siyasette başarısız olan Kemal Derviş'in davet edilmesi kafaları karıştırıyordu.

            TÜSİAD toplantısından konuşan ve tüm kesimlerin özlemlerini, ihtiyaçlarını ve kaygılarını gözetecek bir biçimde toplumsal mutabakatın yeniden sağlanması gerektiğini ifade eden TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, "Bunun bugünkü karşılığı herkes için tam demokrasiyi sağlayacak bir Anayasa değişikliğidir" sözlerinden, çok sinsi senaryolar peşinde oldukları seziliyordu.

            Arzuhan Doğan Yalçındağ'ın, "Bundan bir yıl sonra nasıl bir Türkiye ile karşı karşıya kalacağız?" sorusunun bütün heybetiyle karşılarında durduğunu ve durum böyle devam ederse, bir yıl sonra "Yönetilmesi çok zor bir Türkiye" bulacaklarını ileri sürmesi ve Türkiye'nin bir kez daha olağanüstü bir dönemden geçmekte olduğunu ifade etmesi, rantiye baronlarının endişelerini ve çaresizliğini yansıtıyordu. "Bu dönemi karakterize eden iki temel unsuru, "Siyasette başlayan, topluma yayılan ve her geçen gün artan kutuplaşma ve iç ve dış dinamiklerin etkisiyle ekonominin yüksek risk taşımaya başlar hale gelmesi" şeklindeki tespit ve tedirginlikleri de, milli ve yerli bir değişimin yaklaştığını gösteriyordu.

            Kemal Derviş yeniden devreye sokuluyor!

            Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı ve Yahudi asıllı Kemal Derviş, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısına sendikacıların katılmamasıyla ilgili olarak, "Sendikacı arkadaşlarla buluşmak güzel olurdu ama bu toplantıya neden katılmadıklarını hiç bilmiyorum" diyerek hayal kırıklığını dile getiriyordu. "Ben sadece ekonomi üzerine, bu konunun katiyen dışına çıkmayan, siyasi konulara hiçbir şekilde girmeyen bir sunum yapmayı kabul ettim. Ekonomide hakikaten dünyada ciddi gelişmeler var. Türkiye'yi de etkiliyor tabii... Bu konuyu Türkiye'den önde gelen iş adamları ile toplum önderleri ile tartışmak benim için de tabi çok yararlı olur. Ama bu bir TÜSİAD toplantısı, onlar çağırdılar ben de kabul ettim" sözleri de "yeni bir siyasi yapılanma hesaplarının ipuçlarını veriyordu.

            TÜSİAD Anayasa değişikliğinden ne bekliyor?

            Anayasa Mahkemesi'nin kararlarının eleştirilebileceğini ancak Türkiye'nin en yüksek yargı organını tanımamaya varan tepkilerin kabul edilemez olduğunu söyleyen Yalçındağ, asıl yapılması gerekenin bu karardan ders çıkarmak olduğunu belirtmesi dikkat çekerken, TBMM'nin yıpratılması konusundaki çabalara hiç değinmemesi anlamlı bulunuyordu. "Mevcut sorunlara sistemi zedelemeden dengeli çözüm aramak esastır. Öte yandan, bugünkü yapı içinde, toplumun bazı taleplerine ve beklentilerine cevap verilemediği de bir gerçektir. O zaman yapmamız gereken nedir? Yapmamız gereken, tüm kesimlerin özlemlerini, ihtiyaçlarını ve kaygılarını gözetecek bir biçimde toplumsal mutabakatı yeniden sağlamaktır. Bunun bugünkü karşılığı herkes için tam demokrasiyi sağlayacak bir Anayasa değişikliğidir" ifadeleri de TUSİAD'cı Masonların, sömürü saltanatlarını sigortalayacak ve AB esaretiyle Türkiye'yi hizaya sokacak bir anayasa arzuladıklarını gösteriyordu.

            Mustafa Koç kaygılı: "Kavgayı bırakalım!.." diye sızlanıyor

            Sabancı Center'da düzenlenen TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Toplantısı'nın açılışında konuşan Mustafa Koç ise: zor bir dönemden geçildiğine işaret ederek, ekonominin, demokrasinin ve kurumların bu dönemi yara almadan atlatması konusunda üzerlerinde ağır bir sorumluluk hissettiklerini söylüyordu. Türkiye'nin tasada ve kıvançta ortaklık ve aynı kaderi paylaşabildiği için, "az gelişmiş" bir ülke olarak anılmaktan, "gelişmekte olan" bir ülke olarak anılmaya geçebildiğini ifade eden Koç, "Ne yazık ki toplum olarak bu durumun gerektirdiği bir ruh hali içinde değiliz. Başarıyı ufukta görünce birbirleriyle kavga etmeye başlayan ortaklar, babalarının mirasını paylaşamayan kardeşler gibiyiz. Sanki her birimiz başka bir yöne gitmek istiyoruz" diye yakınıyordu. Acaba Türkiye'yi mi, yoksa tekellerini mi düşünüyordu? Ama şu gerçeği anlamaları gerekiyordu. Kemalizm kılıfı geçirilen bu soygun sistemini, bu vahşi kapitalizmi, Kemal Derviş'in kerametiyle kurtarmaları, artık mümkün görünmüyordu.

            Necati Tuncer'in dediği gibi: Herkes ayarına göre davranıyor!

            Bir önceki Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer'in Cumhuriyet gazetesini ziyareti bu ülke insanlarının yüreklerini daraltıp kafaları karıştırıyordu.

            Bu ülkede hasbel kader Cumhurbaşkanlığı yapmış biri, niçin ülkesinin malum bir gazetesini tercih adip, tuttuğunu, fanatiği olduğunu bildirmek, hatırlatmak, vurgulamak istiyordu? Sadece Cumhuriyet gazetesi kafalıların             Cumhurbaşkanı olduğunu mu ima ediyordu!

            Hatırlıyoruz;

            Beklemediği anda karşısına çıkan bir "fedai" 'Seni oraya biz getirdik!" uyarısını yaparak, Sayın Sezer'i ait olduğu "dar bölge"ye çekiveriyordu.

            Kendisini oraya getiren diğer oyların karakterlerini o an unutuveren ve "fedai"nin ne demek istediğini çok iyi anlayan Sayın Sezer bugün, hâlâ %90'lık halk kesimini hatırlamıyor  ve umursamıyor görünüyordu.

            Yoksa Sayın Sezer, kendisini savunacak başka  kale kalmadığını anladığı için mi Cumhuriyet gazetesine sığınıyordu?

            Herhalde Sayın Sezer, kendisini kollayıp gözeten ve sen bizdensin aman bir yere kaybolma diye sahiplenen Cumhuriyet gazetesine vefa borcunu ödüyordu.

            Sayın Sezer'in selefi olan Süleyman Demirel'in bugün gidebileceği ve en az Sayın Sezer kadar itibar görebileceği bir gazetesi bile bulunmuyordu.

            Umarız Sayın Sezer'in halefi olan Sn. Abdullah Gül, Bay Sezer'in selefinin düştüğü durumdan haberdardır ve bir tedbiri vardır!

            Sevindirici nokta ise şudur: İsmet İnönü'nün Ulus gazetesini ziyaret ettiğini  biliyoruz. Bu gazetenin düşük tirajı için tasalandığına ve katkı sağlamaya çalıştığına şahit olmuş çok gazeteci hâlâ hayattadır. Ama olmadı, İsmet Paşa bunu başaramadı. Ulus Gazetesinin şimdi yerinde yeller esmekte... Aynı gaflet ve gayrete düşenler unutmasın. Ulus Gazetesi İnönü'yü de kurtaramamıştı, kendisi de batmıştı.!?

            "Millî Görüş"ten önce ve sonra...

            Osmanlıların son dönemi ile Cumhuriyetin şeflik (İnönü) döneminde halkımız hafife alınmış, küçümsenmiş; 'halk ne bilir, halk ne anlar' denmiştir!..

            İttihat ve Terakki'den itibaren bir derin güç sistemleşmiştir. Bu derin güç Osmanlı'nın kullar sınıfından gelen bürokrasinin kurumsallaşması gibidir. Bu gizli ve kirli oluşum, Türkiye'ye çöreklenen küresel dış sömürü sermayesinin parasal desteği ile geliştirilmiştir. Onlara göre halk bir sürüdür; bu sürüyü işbirliği içinde yönlendirelim, yönetelim, sömürelim" düşüncesi geçerlidir.

            Bu gün, dünyada küresel sömürü sermayesi hakimdir, onlara göre, "aptal halkı" o sömürecektir; buna "kapitalizm" denir. Ayrıca "devlet gücü haline dönüşen" başka bir sistem daha var ki , aptal yerine koyduğu halkı o sömürecektir; buna da "sosyalizm" veya "komünizm" denmektedir. Bazen tek başlarına bu sömürüyü başaramadıklarından, "karma ekonomi"yi oluşturup halkı birlikte sömürme yoluna gidilmektedir.

            Türkiye'de çok partili döneme geçildikten ve özellikle de 1970'lerden itibaren halk "Millî Görüş"e oy veriyor, her seferinde "Millî Görüş"ün veya onun devamı sandıklarının oyunu artırıyor... Ancak o malum derin güç bunu sindiremiyor, müdahalelerle iktidarı rahatsız ediyor, halkın seçtiklerini indiriyor...

            Geçen yüzyılda "derin güç"; ülkelerdeki müdahaleleri askerlere yaptırıyordu. Ancak sömürü sermayesi gördü ki; askerler müdahale ediyor, iktidarı ele geçiriyor, ama tam olarak sermayenin istediğini yapmıyor... Bunun üzerine sömürü sermayesi yeni bir yöntem uyguluyor; ordusuz müdahaleyi deniyor, askerleri uzak tutuyor, sözde "halk hareketleri" ile meclisler basılıyor, yeniden hileli seçimler yapılıyor... Ukrayna, Kırgızistan ve Gürcistan'da bu oyun oynandı; şimdi de benzer oyun Türkiye'de oynanmak isteniyor...

            Asker uzak tutulacak, sokak çapulcuları ile meclis basılacak, hükümet indirilecek, sonra oralara kendi istedikleri -Kemal Derviş'vari kimseler- oturtulacak...

            İşte bu, halkın istismar edilmesidir, halkın küçümsenmesidir, halkın aşağı görülmesidir. Onlara göre halk sürüdür, dayatmacı yöneticiler ne yaparsa halk onlara uymak mecburiyetindedir.

            Ama;Kırgızistan, Ukrayna ve Gürcistan'da küresel sömürü sermayenin istediği olmamıştır. Türkiye'de de tutmayacaktır. Evet, biz burada açıkça ilan ediyoruz: Türkiye'yi, Türk milleti yönetecektir; halkı ezen, sömüren ve küçümseyen derin güç can çekişmektedir.

            "Millî Görüş"ten önceki partiler, toplumu suni kamplara ayırmak suretiyle inatlaştırmak ve horoz dövüşü ile oyalayıp oylarını almak sonucu iktidara gelip, Masonik çeteye ve dış güçlere hizmet ederlerdi. Millet ve memleket perişan vaziyetteydi.

            Ama, Millî Görüş Lideri Necmettin Erbakan bu çarpık zalim düzeni değiştirdi, "her ile fabrika" dedi; kıyametler koparıldı. Ama Hoca, birkaç fabrikası olmayan il bırakmadı. Maalesef Milli Görüş'e hıyanet eden dönekler bunların hepsini yok pahasına sattı veya kapattı.

            Bugün başörtüsü, İmam-Hatip, İlâhiyat gibi sorunlar; işsizlik, aşsızlık, evsizlik, eşsizlik gibi sıkıntılar; dış borçlar, iç borçlar, cari açık başta olmak üzere her türlü çatlaklar; halkı oyalayan kötü yönetimlerin sonuçlarıdır. Bu sorunlardan kurtuluşun tek reçetesi vardır; Millî Görüş. Bu gömleği çıkaranların başarı şansı sıfırdır. Türkiye'de sorunlar ve siyaset artık "Millî Görüş'ten Önce" ve "Millî Görüş'ten Sonra" diye ayrılacaktır. 57

            AKP: CHP'nin rolünü çalan parti

            Mehmet Barlas AKP'yi içeriden ve kültürel kodlarıyla birlikte en iyi analiz edebilecek evsaftaki isimlerden birisidir. Zira Barlas'ın AKP'nin kuruluş ve olgunlaşmasında katkısı olduğu bilinmektedir. Onu bizden iyi tanıdığı da söylenebilir.

Başbakanın daha önce de İshak Alaton'un tezgahından geçtiğini ifade edilmişti. Dolayısıyla AKP'yi en iyi analiz edecek durumda olan isimler arasında sırasıyla Mehmet Barlas'la birlikte İshak Alaton gibi isimler gelmektedir. 22 Temmuz seçimlerinden sonra AKP ile ilgili sistematik analiz türünden yazdığım yazılarımda AKP'nin CHP'nin reformcu veya deformcu çizgisini devraldığını ve CHP'nin en önemli misyonları arasında yer alan 'dinde reform' çığırının bir şekilde AKP'ye intikal ettiğini hatırlatmıştık. Fazla etki göstermedi ve yankı bulmadı. Besbelli ki yazı bu yönüyle kaale alınmadı ve insanlar 'bu da amma abarttı ha' nazarıyla baktı. Ardından bir yazısında Avni Özgürel, AKP'nin simyasını ortaya koyan bir tanım ve tahlil yaptı.

            AKP'nin başkalarından rol kaptığını veya çaldığını vurguladı. AKP'nin başkalarından devraldığı roller çıkarılsa acaba geride AKP namına bırakın bir fikir demetini kırıntısı kalır mıydı? AKP kendisi olmayan bir parti görüntüsü veriyor. Bundan dolayı partiden ziyade Recep Tayyip Erdoğan ismiyle anılıyor. Bu durum sadece bizde de böyle değil. Sözgelimi Sarkozy'nin yerine Fransa'da Mehmet Ali Erbil aday olsaydı Fransız halkının kahiri ekserisinin teveccühüne mazhar olurdu belki fazlasından tulum da çıkarırdı. Kimileri Sarkozy için 'soytarı' diyerekten burun kıvırabilir ama bu gerçekleri değiştirmiyor. Yine İtalya'da Berlusconi yerine Hıncal Ulıç adaylığını koysaydı (Tabii ki özbe öz İtalyan olmak kaydıyla) bütün verileri altüst edebilirdi. (Çünkü Yahudi Lobilerinin ve Masonik merkezlerin vize verdiği ve vitrine yerleştirdiği  aday kazanıyor. M.Ç.)

Mehmet Barlas tarihi ve ilginç yazısında şuna dikkat çekiyor: (Kendisinin de dahil olduğu münafıkların iki yüzlü tavrını ortaya koyuyor. M.Ç.) Çünkü bunların iktidar duruşları ile muhalefet duruşları farklı farklı oluyor. 'Karakolda doğru söyler mahkemede şaşırır' hesabı. Bakın Mehmet Barlas bu hususta neler yazıyor: "Von Moltke'nin en çarpıcı gözlemi, iktidara (veya Padişaha) yakın olmak ve olmamak durumlarına göre, aynı kişilerin en temel davranış ve düşüncelerindeki değişimdir. Örneğin 2'nci Mahmut döneminde valilik ve seraskerlik yapan, 1'inci Abdülmecit döneminde Sadrazam da olan Hüsrev Paşa portresi, bugünün siyasetine de ışık tutar.

            Hüsrev Paşa 2'nci Mahmut Reformları'nda önemli roller almış, Yeniçeri'nin yerine modern ordunun (Asakiri Mansurei Muhammediyye) kurulmasında öncülük etmiş, bir Tunus Cezayir gezisinde gördüğü "fes"i, sarığın yerine geçmesi için İstanbul'a getirmiştir. Yani Atatürk'ün "Şapka Devrimi"ni, ondan 100 yıl önce "Fes Devrimi" olarak 2'nci Mahmut'a benimsetmiştir. İşte bu Hüsrev Paşa iktidar sahibiyken ve Padişah'a yakınken, reformcudur, redingot ve fes giyer. Ama gözden düştüğü dönemlerde Boğaz'daki yalısına çekilir, sarık sarar, entarisi ile bir köşedeki şiltesine oturup, nargilesinden nefesler, tespihinden zikirler çeker. Bu tabloyu bugüne aktardığımızda, Türk siyasetçilerinin ve idarecilerinin de iktidarda olmak ve olmamak arasındaki eylem ve söylem farklarında hep çelişkiler yaşandığını kolayca görürüz. Örneğin AK Parti eğer AB'ye üyelik hedefine sahip çıkmasaydı, Batı ile ilişkileri geliştirmeye çalışmak yerine "İslam Ortak Pazarı" benzeri projelere sarılsaydı (yani Milli ve haysiyetli bir tavır takınsaydı M.Ç.), bugün CHP iktidar olur, AB'nin bayrağını taşırdı. İlkel bir 3'üncü Dünyacı söylem sahibi olmak yerine, CHP sözcüleri Batı ile entegrasyonun bayraktarlığını yapardı..."

            Rol aşırma veya rol kapma; hem AKP'yi hem de CHP'yi kabından çıkarmış ve bu suretle külahları değiştirmişlerdir. Barlas, AKP'nin bu tutumunun CHP'yi raydan çıkardığını yazıyor. Daha doğrusu rol değiştirme, ikisini de raydan çıkardı ve tanınamaz hale getirdi. AKP, CHP raylarına girince ister istemez CHP mecburiyet veya rekabetle kendi rayından çıkmak durumunda kaldı...

            Kısaca, Barlas iki tarafı da birbirlerinden rol çalan iki oportünist olarak takdim ediyor. Abdullatif Şener vakasına gelince: Galiba AKP'nin CHP'den kaptığı rolde, sığ kaldığı alanlarda, daha da  derinleşmek (ve bütün çıbanlarını deşmek M.Ç.) istiyor."58


57R. Nuri Erol

58 Mustafa Özcan / Yeni Asya





Bu yazarin diger makaleleri

SİYONİST NETANYAHU’NUN “ORDUSUZ FİLİSTİN” AMACI… BİZDEKİ SABATAİST İSLAMCILARIN; ORDUYU ZAYIFLATMA ÇABASI!
İsrail baş belası Netanyahu’nun: “Ordusuz bir Filistin’e razı oluruz” sözleri,...
Devami
OLGUN İNSANIN VASIFLARI
  OLGUN İNSANIN VASIFLARI        Olgun insan, nefsani ve hayvani heveslerini aşmış,...
Devami
Ey Rafet Ballı!.. HAKSIZLIK VE AHLAKSIZLIK Sabatayistlerin ve Siyonistlerin Karakteridir!
Aydınlık Gazetesi’nin karanlık kafalı yazarlarından Rafet Ballı: “Önce ahlak ve...
Devami
Emine Şenlikoğlu’nun Tutarsızlığı ve AKP’NİN KİRLİ BAĞLANTILARI!
25 Mart 2017 tarihinde Konya’daki “3. Dünya savaşı Hazırlıkları ve...
Devami
ERBAKAN HOCA’YA GÖRE:TÜRKİYE’DEKİ İNSİ ŞEYTANLAR VE ŞAKİRTLERİ!
 “Türkiye’de tehlikeli 3 şeytan bulunuyor” Yıllar önce bir Hac dönemiydi. Sıra,...
Devami
İSTİSMARIN DANİSKASI
  Moon tarikatını hepiniz duymuşsunuzdur. Dünyanın birçok yerinde, çeşitli programlara...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2446

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR