Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2196
mod_vvisit_counterDün3126
mod_vvisit_counterBu Hafta27097
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay125012
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16762987

IP'niz: 34.200.252.156
Bugün: 29 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189092

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

BOP: ORTAK ZEMİN-ORTAK DİN VE ORTAK YEMİN

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfMükemmel 

 

 İbrahim Karagül, çok önemli tespit ve tahlillerde bulunuyor:

 "Beyaz, Protestan ve Hıristiyan olup İsa'nın gelişini hazırlamaya çalışan, İslam'ı tek engel gören Hıristiyan/Yahudi koalisyonunun bize demokrasi ve özgürlük getirme gibi bir niyeti yok, olmayacak da. Onlar, kendilerine meydan okuduğuna inandıkları İslam'a karşı bir savaş yürütüyorlar. Bunu, bir yandan Felluce ve Ebu Gureyb'de yaptıkları gibi kıyım, yıkım ve aşağılama ile diğer yandan "sivil" projelerle bölgenin direnç noktalarını kırarak yürütüyorlar. Her ne kadar bu işgaller ABD'yi karşı nefreti beslese ve söz konusu projelerin etkisini kırıyor gibi görünse de, en az yirmi yıllık çalışmaların başarısız olacağı konusunda fazla emin olmamak gerekir.

 

Hızla yayılan Evangelistler'in etkisinin zamanla Amerika sınırlarını aşıp Avrupa'ya da yayılması muhtemel. İslam dünyasına karşı kutsal savaş başlatanların tahmin edilenden daha fazla siyasi nüfuzu var. ABD yönetimi bizim için yeni bir "din inşası"na girişirken onlar işi "kutsal kitap" yazmaya kadar vardırdı.

Turan Kışlakçı'nın hazırladığı ve bugün "BOP'un kutsal kitabı" başlığı ile yayınlanan haber varılan uç noktayı gözler önüne seriyor. Texas gibi Evangelistlerin merkezinde yayınlanan ve "üç dinin kitabı" olarak tanıtılan soytarılığa yakında yeni örnekler eklenecek. Kur'an ayetleri tahrif edildiği, surelerin isimlerinin kullanıldığı kitap, 20 dile çevrilip dağıtılacak.

Körfez ülkelerinde ve Müslüman öğrencilerin okuduğu yabancı okullarda okutulduğu belirtilen kitabın önsözünde Üçüncü Dünya Savaşı'nın "İnsanlığa Hizmet İçin Dünyanın Birliği" adı altında yürütüleceği belirtiliyor. Tıpkı şimdiki savaş ve katliamların teröre karşı savaş, "demokratikleşme" ya da "özgürlük operasyonu" olarak pazarlandığı gibi. Kitapta, Müslüman coğrafyanın aslında Hıristiyan/Yahudi mirası olduğu vurgulanarak BOP kapsamına alınan bölgelere atıfta bulunuluyor. ABD'nin bu bölgedeki demokrasi operasyonunun 20 yıl içinde başarıya ulaşacağı farz edilerek, bu sürede bölgenin Hıristiyanlaşacağı gibi bir kehanette bulunuluyor. Belçika Roma Katolik Kilisesi Kardinali Godfreied Danneels'in İslam'ın sekülerleştirilmesini, aksi takdirde Avrupa ile bütünleşmesinin önlenmesini ve İslam içinde bir devrim yapılmasını öneren sözleri ile Bush yönetiminin ve Evangelistler'in projeleri ne kadar da birbirini tamamlıyor."[1]  

Ve Fetullah Gülen, Dinler arası diyalog kapsamında ve Moon tarikatıyla ilişkileri dolayısıyla, Siyonistlerin planladığı bu yeni "Ortak İnsanlık Dini"ne ve bu dinin (Türkçesi dinsizliğin) "ortak kitabı) nın hazırlanmasına sıcak bakıyormuş, hatta önemli katkılarda bulunmuş...

Şimdi, kendilerine ait http://www.fgulen.com.tr/ sitesinde yayınlanan şu sözlerini birlikte okuyalım:

"İşin içinde baştan beri olmadığımızdan, oyunun kuralları başkaları tarafından belirlendiğinden dolayı bugün için yararımıza görünse dahi tarih karşısında bizi sorumlu duruma düşürecek şekilde çok kötü neticeler doğurabilir.

Keşke bu projeyi hususiyle o bölgede şuuraltı müktesebatı itibarıyla yüksek bir krediye sahip olan Türkiye, değişik strateji merkezleriyle, Ortadoğu ülkelerinin de iştirakiyle hazırlasaydı ve ardından o süper güçlere teklif etseydi. Avrupalılara, "Benim böyle bir planım var, siz terörden korkuyorsunuz, Ortadoğu insanından endişe duyuyorsunuz. Aksine biz burada bir güven, bir teminat kaynağıyız. Burada olduğumuz sürece size kimse ilişmez" deseydi. Nitekim bölge ülkelerinden bazıları Türkiye'nin bu konumu ve nüfuzunu sezdiğinden dolayı "Şöyle ya da böyle veya hangi ölçüde Türkiye'nin desteğini alırsam kârdır" diyor ve münasebetleri iyi tutmaya çalışıyor. Çünkü bu beraberlikle bölgede güçlenmiş olacak. Ne de olsa Türkiye'nin Müslüman bir geçmişi var. Hâlihazırda Müslümanlığa müsamaha ile bakan bir demokrasi anlayışına ve bir rejime sahip. Ortadoğu ülkeleri ile müşterek bir geçmişi var. Bin sene beraber yaşamış bu dünya ile. Dolayısıyla, ülke olarak, şuur altlarında çok önemli bir krediye sahibiz. Evet; bizim birkaç bin senelik bir tarihimiz, şanlı bir geçmişimiz var. Avrupa'nın yarısına kadar hükmetmiş bir milletiz. Bugün fakir olsak da, ekonomik durumumuz iyi olmasa da, bazı yönlerimiz itibarıyla Batı ülkelerinden çok geride bulunsak da, yine de bölgede itibarlı bir devletiz. Bir manada, bizimle beraber çalışan, bizim vasıtamızla o dünyaya da hükmedebilir. Hatalı yanlarımıza rağmen bölge ülkeleri nezdinde bir faikıyetimiz var. Eğer illa bir şey yapacaksak bu itibarı kullanmalıyız. Bölge insanlarının bize olan teveccühlerini değerlendirmeliyiz."

Bu sözlerin anlamı: Keşke Büyük Ortadoğu Projesini, dış güçler Türkiye'ye dikte edip, bizim bir planımız gibi İslam Alemine sunsaydık... Böylece Onları aldatmak daha kolay olurdu. Çünkü Türkiye'ye, İsrail'den ve ABD'den daha çok güveniyorlar!?

Soru: BOP'u nasıl değerlendiriyorsunuz?

F.Gülen: Bu projeye aceleden "hayır" dememiz de çok yanlış olabilir. Kim bilir, büyük bir zararı önlemeye kalkmadığımızdan, bir yanlışı bertaraf etme teşebbüsünde bulunmadığımızdan dolayı hata etmiş de olabiliriz. Meseleye hemencecik "hayır" deyip kenara çekilmek de doğru bir şey değildir. Peki, Dinler arası diyalogun kurallarını biz mi koyduk. Onun için de devlet kemal-i hassasiyetle bu mesele üzerine eğilmeli, bu işi çok iyi gözden geçirmeli, evet mi yoksa hayır mı diyecek, ondan sonra diyeceğini demelidir. Ben buradan "hayır" diyebilirim; ama Türkiye devreye girerse, o projenin rengini, şeklini ve desenini değiştirebilir; değiştirebilir ve mesele hem Türkiye'nin hem de o bölgenin hayrına da olabilir. Dolayısıyla, milletimiz tarih nazarında bir yâd-ı cemîl olur, yâd-ı cemîl olarak anılmayı bir kere daha hak eder. Ama hâl-i hazırdaki durum itibarıyla "evet" demem ve tasvip etmem mümkün değildir. Evet, bu aceleye getirilecek bir mesele değil, hem bugünleri hem de yarınları alakadar eden ciddi bir meseledir. Onun için bunu devlet kurumları, bürokrasi, askeriye, iktidar, muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelip müştereken görüşmeleri ve karar vermeleri gerekir.

Soru: Orta Asya'nın kalkınması ve eğitimi için yaptığınız teşvikleriniz Ortadoğu için de geçerli midir?

F.Gülen: Herhangi bir hareket ya da faaliyet ne kadar isabetli, ne kadar makbul ve ne kadar doğru olursa olsun, bence devlete sorulmadan hareket etmek ve teşebbüste bulunmak kat'iyen doğru değildir. Size göre çok isabetli de olsa, meseleyi yerli yerine tamamen oturmuş da görseniz, yine de devletin yetkili birimlerine sormadan yapmamalısınız. Orta Asya'ya açılım sürecinde de bu esasa uygun olarak davranılmıştır. Dönemin merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal Bey, onun ardından da Sayın Süleyman Demirel değişik ülke başkanlarına eğitim faaliyetlerini, müteşebbislerini tezkiye eden, yardımcı olmalarını isteyen onlarca mektup yazmışlardır. Bazı muhalefet edenler olmakla birlikte, genelde devletin yetkili makamları da "Biz bu hareketin desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu arkadaşlarımız samimi ve hasbi insanlardır. Türk milletinin yararına hizmet ettikleri gibi sizin ülkenizin de faydasına hizmet edeceklerinden emin olabilirsiniz. Bunların temel felsefeleri insanlığa hizmettir" demişlerdir. Kuzey Irak gibi yerlerde askerlerimizin de ciddi destekleri olmuştur.

Evet, ister Ortadoğu isterse de başka yerlerde, devletten "evet" tasdiki almadan bu türlü girişimlerde bulunmak doğru değildir. Devletimizi bazı hususlarda zor durumlara düşürmeme bakımından böyle davranmak şarttır.

Bu gayretlerin isabetli mi, isabetsiz mi olduğunun her zaman münakaşası yapılabilir. Bu ayrı meseledir. Ama birileri bizi kendi gayeleri istikametinde figüre eder mi, edemez mi meselesine gelince; hayır, kat'iyen birilerinin hedef ve gayesine alet olmamız mümkün değildir. Kimse bizi alet olarak kullanamaz; kullanamaz çünkü kimseye diyet ödeme mecburiyetinde değiliz."

Peki, yurt dışındaki ve Türkiye'deki okulların çok zor olan diplomatik ve bürokratik engellerini kimler ve niye kaldırdı? Ve yine çok büyük ekonomik gereksinimlerinizi kim sağladı?

Böylece Fetullah Gülen hem Demirel ve Özal gibi Masonik mahfillerin ve Kirli derin devletin adamı olduğunu ve dolayısıyla Süleyman Demirel'i, Turgut Özal'ı ve Tayyip Erdoğan'ı iktidara taşıyan ve karşılığında taşeron olarak kullanan Dış güçlerin, hain hedeflerine hizmette bulunduğunu itiraf ediyor!...

 "Hak Furkan" Hezeyanı!

Avengelik (Siyonist Hıristiyan) çevrelerin, Bush yönetimini de özel desteği ile çok uzun yıllardır gizlilik ve titizlikle yürüttükleri şeytani bir çalışma bir çalışma sonucu "insanlığın ortak Dini" nin kutsal kitabı olarak "Hak Furkan"ı yüz binlerce bastırıp piyasaya sürdüler.

İncil ve Tevrat'tan tahrif edilmiş bölümlerle, Kur'an ayetlerine benzetilen uyduruk cümleler bir araya getirilerek ve konu başlıklarına Kur'an surelerini çağrıştıran isimler verilerek Kutsak Kitabımızın bir ismi olan "Furkan" adı altında, Kur'anın alternatifi gibi gündeme getirdiler.

Aytunç Altındal gibi uzmanların tarihi uyarıları:

"Dinler arası diyalog diye bilinen Yahudi Hahamların, Papanın ve Hıristiyanlığın farklı mezheplerine bağlı papazların, Patrikhanenin ve Fetullah Gülen'in desteklediği oluşumu da bu "Hak Furkan" adı verilen şeytani düzmeceye öncülük ettiğini özellikle dile getirdiler..

Kuzey Irak'ta Kürdistanı Dfacto olarak (yani resmen değil ama fiilen) tanıyan AKP, şimdi İstanbul'un ortasında bir "Patrik devletini" de fiilen tanımış gibidir. Ekümenik (evrensel) Patrik Devleti bir din devletidir ve Hıristiyanlık şeriatına göre şekillenmektedir.

Kızlarımızın başını kapatmasını ve İmam Hatipte okumasını "irtica hortladı. Laiklik çatladı" diye takdim edip tepinen tereslerin, Patrikhane Şeriat Devletine saygı ile yaklaşması ve tepkisiz kalması da, ibretle izlenmektedir.

Ve daha da utandırıcı olanı, Kendi milletine şahin, ABD'ye serçe gibi davranan AKP'li M. Ali Şahin, bu sırada Amerika'ya uçup, "Ruhban okulunun geciktirilmesi ve Mehmet Elkatmış'ın "Irak'ta soykırım" sözleri nedeniyle, Siyonistlerden özür dilemektedir. Evet hidayeti kararanlar, hassasiyetini de yitirmektedir.

AB'den tarih isteyen "Türkiye'nin önce Kıbrıs Rum Devletini tanıması gerektiğini düşünüyorum" "Ben Ankara'dan sonra Kürdistan'a gidiyorum.(Güneydoğumuzu kastediyor) gibi küstahça açıklamalarının ödülü olarak, AKP hükümetince özel davet edilip TBMM'de konuşturulan AB parlamento başkanı Josef Borrel: "Güney Kıbrıs'ı tanımadan AB kapısının size açılacağını düşünmeyin" tehdidini, hem de Milletvekillerinin gözüne baka baka tekrar ettikten sonra tam Siyonist ağzıyla (ki kendisi Yahudi asıllıdır ve azılı bir İsrail taraftarıdır) 3 Aralık 2004 tarihindeki Meclis konuşmasında Dünya ülkeleri globalleşip birbirine yaklaştıkça, ortak bir kültür ve ortak bir kimlik oluşacak ve dünyanın barış içinde yönetilmesi kolaylaşacaktır.

Şimdi sorun: Türkiye, bu küreselleşme ve Batı dünyası ile bütünleşme amacına hazır mıdır ve kararlımıdır? Gibi, resmen ve alenen, Türkiye'nin kendi asli kimlik ve kültüründen, İslami değer ve dinamiklerinden uzaklaşmadan, AB üyeliğinin ve Küreselleşme hevesinin ciddiye alınmayacağını vurgulamıştır.

Ama bizim marazlı ve İslama garazlı medyamızın küfrü, yani bile bile gerçekleri örtüp gizlemesi sayesinde, aziz milletimiz bu gerçeklerden ve tehlikeli gelişmelerden habersiz bırakılıyor.

Çarpıcı bir örnek olarak, bakınız bu millet, yüzde yüz yerli ilk otomobilinin, Erbakan Hoca tarafından yapıldığını, bu medya sayesinde tam 43 sene sonra ATO Başkanı Sinan Aygün'ün gayretiyle yeni öğrenmiş bulunuyor. Evet ilk Türk otomobili 1961 yılının 29 Ekim günü zamanın Devlet Başkanı Cemal Gürsel'e hediye edilmek üzere hazırlanmıştı. 4 silindirli ve 60 beygir gücünde motoru bulunan bu otomobilin 100 km'ye kadar sürat yaptığı, denemeler sonucu anlaşılmıştı. Devlet Başkanı Cemal Gürsel'e takdim edilen otomobil 50 mt gittikten sonra durmuştu. Daha sonra görevlilerin otomobilin deposuna benzin koymayı unuttukları anlaşılmıştı. Hatta Hoca hain rakiplerinin bunu kasıtlı olarak yaptığı da ortaya atılmıştır.

Başta motoru olmak üzere bütün aksamı yerli olarak imal edilen bu otomobili yapan kişi ise Prof. Dr. Necmettin Erbakan'dı.

Tam bu sırada Türkiye'ye gelen Rauf Denktaş'ın "Rumların ve Yunanistan'ın silahla ve savaşla bizden koparamadıkları Kıbrıs'ı şimdi, AB tuzağıyla elimizden almak istiyorlar... Bu oyunlara gelmek sonumuz olur" feryatları da maalesef duyulmamaktadır.

Amerikan Beyaz Saray sözcüsü Richard Boucher Patrik davetine Hükümet yetkililerinin az sayıda katılmasına öfkelenip: "Bu durumu not ettiklerini" söyleyerek, ülkemize tehditler savurmaktadır.

   Soros, Edelman, Fener Rum Patriği ve Fetullah Gülen

Bugünlerde pazarlık masasında Ukrayna var. Gürcistan'da tezgâhlanan oyun farklı bir versiyonla da olsa tarım, sanayi ve teknoloji alanında önemli özelliklere sahip olan bu 'sınır ülkesi'nde arz-ı endam ediyor.

Ukrayna krizinde AB-ABD'nin birlikte eski gücüne kavuşmayı hedefleyen Rusya'yla karşı karşıya gelmesi, son birkaç yıldır uluslararası arenadaki 'yeni kutuplaşmaların test edilmesine de imkân tanıyor.

"Turuncu devrim" teşebbüsü ile artık 'blok politikaların' yerini tek tek meselelere odaklanan ittifak ve çatışmalar almış durumda.

Irak'ta çıkarları uyuşan 'eski' Avrupa ve Rusya, Doğu Avrupa'da karşı karşıyalar. Ancak yine de Almanya ve Fransa'nın sessizliği, ABD'yi dengeleme arayışının daha ağır basışının göstergesi olarak okunabilir.

Bütün bu 'stratejik hesaplar', 'demokrasi havariliği' ile ambalajlanırken, örneğin Kırım Türklerinin dramına nasıl son verilebileceği gibi sorular, gündemin alt sırasında bile yer almıyor.

Kiev sokaklarında günlerdir soğuk altında gösteri yapan muhaliflerin kimler tarafından desteklendiği, nasıl finanse edildikleri sorusu da ortada duruyor.

Eski Sovyet Bloku ülkelerinde başarılı sonuçlar veren "sivil darbe" girişimleri, küresel sömürgeciliğin yeni stratejisinde müstesna bir yere sahip. Nitekim Yugoslavya ve Gürcistan'daki başarılı uygulamalardan edinilen tecrübe, Ukrayna'daki devlet başkanlığı seçimlerine de taşındı. Bir Amerikan vatandaşıyla evli olan 'Batıcı' aday Viktor Yuşenko'nun seçimi kaybettiğinin açıklanmasıyla birlikte, Soros tarafından "demokrasi ve özgürlük eylemcisi" olarak eğitilen gençlerden oluşan organize kadroların eşliğinde muhalefet sokaklara döküldü.

Türkiye'de de Açık Toplum Enstitüsü adlı bir kuruluşla faaliyet gösteren 'Sivil darbe'lerin meşhur mimarı George Soros'un vakıflarının, Ukrayna'da yıllardır faaliyet gösterdikleri biliniyor. (Soros'la ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Patrik Barthelemeos ve Fetullah Gülen ilişkileri de düşündürüyor)

Irak Savaşı tipindeki eylemlerin Amerikan imparatorluk projesine zarar verdiğini düşünen Soros, Bush yönetimine muhalefetiyle tanınıyor. Seçimler öncesinde, Gürcistan'da kazanılan 'başarı'yla Irak 'bataklığını' karşılaştırarak eleştiriyordu yeni muhafazakârları. Dünyada birkaç milyon dolarla 'kotarılabilecek' sürüyle ülke varken Amerika niçin elini ateşe sokuyordu? İçerdeki bütün siyasi sürtüşmelere rağmen Amerikan yönetimi, Ukrayna'daki gelişmelere en üst düzeyde müdahil olmaktan çekinmedi.

Gösteriler günlerdir devam ediyor. Ülke bölünmenin eşiğine gelmiş durumda. Şimdi gözler barutun fitilini kimin ateşleyeceğini bekliyor.

Ukrayna'nın bir başka özelliği de yoğun bir şekilde yaşanan mezhep ayrılığıdır. Ukrayna'da Ortodokslar ve Katoliklerin gizli ve derinden bir çekişmesi yaşanmaktadır. Ülkenin Doğu Avrupa'ya sınır olan Batı bölgelerinde Katolikler, doğuda ise Ortodokslar yaşamaktadır. Ukrayna açısından içinden çıkılmaz en zor tablo budur. Çünkü ülkenin batısında yaşayan Katolikler özellikle sınır komşuları olan Polonyalı Katoliklerle işbirliği halindedir. Polonyalı Katoliklerin en ünlüsü ise bu 'krizi' çözmek için arabulucu olmaya heveslenen Walesa'dır. Walesa ise emirlerini Vatikan'dan yani Papa'dan almaktadır. Polonya'nın SSCB'den ayrılan ilk ülkeden biri olduğunu unutmadan, Vatikan-Papa-Katoliklik-Walesa-Ukrayna Muhalefeti arasındaki bağlantıyı iyi değerlendirmek gerekir.

Vaktiyle Polonya'daki muhalefetin başı olan maden işçisi Walesa'ya Papanın nasıl destek verdiğini de unutmamak gerekir. Rus Ortodoksların desteğini alan adaya karşı Vatikan, yani Papa karşı taraftaki adayı destekleyecektir.

Bütün bu bilgilerin ışığı altında Ukrayna'da neler olup bitecek hep beraber bekleyip göreceğiz. Gürcistan'da iktidarı kendi elleriyle ABD'nin adamına teslim eden Putin'i çok zor günler beklemektedir. ABD ve AB resmen Putin'i hedef alarak Ukrayna'daki seçim sonuçlarını tanımadığını ilan etmiştir. Bakalım Putin bu resti görecek mi yoksa Gürcistan'da olduğu gibi büyük bir prestij kaybına mı uğrayacaktır?[2]

Yeni Roma Patriği ve Edelman

Patrik'le, stratejik ortağımız ABD'nin arası çok iyi. Bunu Edelman'ın onuruna verilen bugünkü resepsiyondan anlamak zaten mümkün.

Ama Patrikhane-Amerika ilişkisi sadece bununla sınırlı değil.

Patrikhane'nin www.patriarchate.org isimli web sayfası Amerika'nın Newyork eyaletinde bulunan ABD-Yunan Ortodoks Cemaati tarafından hazırlanıyor.

İstanbul'dan Constantinople diye bahsediliyor. Patrik Bartholemeos'tan da Constantinople Ecumenik Patrik ve Yeni Roma Patriği diye. Yani "New Roma Ecumenical Patriarch"

Dikkatinizi çekmiştir mutlaka. Edelman'ın ABD büyükelçisi olarak atanmasından sonra ABD-Patrikhane ilişkileri daha bir hız kazandı. Bugünkü Resepsiyon Patrik himayesinde Edelman'ın onuruna veriliyor. Ama doğrusu gerçekte kim kimin hamisi o biraz karışık. Hatta Patrik'in uzun süredir ABD himayesinde olduğu açık.

Ama dikkat çekici olan ABD-Patrik ilişkisinde Edelman boyutu. Edelman'ın ilk göreve başladığı günlerde "nasıl biri?" olduğunu yazmıştık. Sovyetler Birliği'nin çöküşünde Rusya'da, Kudüs'ün başkent ilan edilişinde İsrail'de, Varşova Paktı'nın çökmesinde Doğu Avrupa'da, Çekoslovakya'nın bölünmesinde Çekoslovakya'da Edelman bir şekilde görevde...

Bartholemeos-Edelman dostluğu bu bilgilerle ayrıca dikkat çekicidir. Birileri İstanbul'da Vatikan benzeri Evrensel bir devlet kurma hesabı yaparken Başbakan'ın "Resepsiyona katılmayın" demesi ise ayrıca komik kalmaktadır.

Oysa Mustafa Kemal İstanbul'a Kostantin denilmesini yasaklamış ve Meclis kararıyla adresinde Kostantin yazan mektup ve malzemeleri bile geri göndermişti!...

Toplumu, tabanlarını ve teşkilatını yatıştırmaya yönelik cılız ve yararsız açıklamalar yapan Başbakan Erdoğan ve AK Parti­li Elkatmıs'ın Irak'taki katliamı kınamasını "bu sözler Türkiye-Amerika ilişkilerine zarar verir" diyerek cevap veren Edelman, simdi de Türk basınını tek taraflı yayın yapmakla suçladı. Edel­man, Türk basınında yer alan Irak'la ilgili haberlerin tek yanlı olduğunu ve Felluce'de olup bi­tenlerle ilgili bütün manzarayı göstermediğini iddia etti.

İnal Batu: Sömürge Valisi gibi...

Gazetemize konuşan TBMM Dışsisleri Komisyonu üyesi, Eski Bü­yükelçi ve Ankara Milletvekili İnal Batu, ABD Büyükelçisi Eric Edelman'ı "sömürge valisi" ola­rak tanımladı.

Edelman'ın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Felluce'de ölenler için yüzlerce şehit tanı­mını kullanmasından rahatsız ol­masına tepki gösteren Batu, "Ben de yıllarca büyükelçilik yap­tım. Büyükelçiler devlet memu­rudur, kendilerine verilen tali­matı yerine getirirler, önemli olan Amerikan politikasının yanlışlığıdır. Büyükelçinin Başbakan'ı eleştirmesi kesin­likle yanlıştır. Büyükelçinin görevi, görevli olduğu ülke ile kendi ülkesi arasındaki ilişkileri geliştir­mektir. Bir sömürge valisi gibi hareket etmek de­ğil. Amerikalılar önce kendilerini eleştirsinler. Amerika, çok büyük nefret topluyor. Irak'a müda­halenin özü ve hareket noktası yanlış. Haksız ge­rekçelerle ve uluslararası hukuku çiğneyerek Irak'ı işgal ederseniz, bataklığa saplanırsınız. Bu batak­lığa batarsınız. Bugün Amerika'nın Irak'ta basına gelen budur. Amerikalılar herkese gücenmesinler, kendi özeleştirisini yapsınlar" dedi.

Batu, ABD Büyükelçisi'nin Mehmet Elkaltmıs'ın, "ABD işgalinin, benzeri daha önce yaşanmamış bir soykırım ve barbarlığa dönüştü" seklindeki sözlerinin Türkiye-Amerika ilişkilerinin zarar göreceğini iddia ettiğini hatırlattı.

Batu, "Türkiye ve Amerikan ilişkilerinin zarar görmesinin nedeni Sayın Erdoğan ve Sayın Elkaltmıs'ın ağlamaları değil, Amerika'nın genelde Irak'ta ve özelde de Felluce'de giriştiği son derece insanlık dışı eylemlerdir. Amerika Irak'ta katliam gerçekleştiriyor. Savaş hukuku ayaklar altına alınmıştır" diye konuştu.

Eric Edelman'ın, "Türk basınında yer alan bazı haberlerin tek yanlı olduğu ve Felluce'de olup bitenlerle ilgili bütün manzarayı göstermediğine" yönelik açıklamasını değerlendiren- Batu, "Bu haksız eleştiri... Amerika'nın kendi başarını ve kamuoyunda dahi Irak politikalarına karsı yayınlar yapılıyor" dedi.[3]

Bu işler hep böyle olur

Fener Rum Patriği Bartholemeos, "ekümeniklik" için, "Bu siyasi değil tarihi bir unvandır" diyerek kendini savunmaktadır:

Külliyen yalan söylüyor!..

Çünkü "ekümeniklik" hem "tarihi" hem de "siyasi" bir unvandır.

Bartholomeos'u destekleyen AB üyesi ülkeler ve ABD'nin asıl amacı da bu "tarihi" ve "siyasi" gücü elle tutulur hale getirerek Bizans'ı hortlatmak ve İstanbul'da Vatikan tipi bir devleti kurmaktır.

Eğer patrik ekümenik sıfatını alırsa Türkiye, bir daha asla patrikhaneye müdahalede bulunamayacaktır. Bunun için Bartholomeos'un masum gözüken bu isteği Türkiye için tehdit oluşturmaktadır. Önce; Lozan'la da sabit olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin vermediği bir unvanı kullanamaya kalkması bir başkaldırıdır. Kaldı ki, bu ülkede profesör olma unvanını almak için bile Bakanlar Kurulu kararı gerekir!.. Ve tabii, patrik efendinin istekleri bununla sınırlı kalmayacaktır!

Nerde!.. Hep birlikte göreceğiz, eğer patrik ekümenik ünvanını alsın ertesi gün kalkıp toprak isteyecek. Zaten asıl hedefleri de bu değimlidir?

Bartholomeos'un ekümenik olma sevdasını destekleyenler de iyice azıttı bugünlerde...

Ancak, suçun hepsini onlara yüklemeyelim. Çünkü AKP iktidarı bugüne kadar devlet başkanı muamelesi gösterildi, özel uçaklarla seyahat etmesine ve A protokolde yer almasına göz yumuldu. Kimler tarafından? Ve hangi diyet borçları ve dayatmalar karşılığında?! Elbette ki bu patrik haddini bilmeyecek...

Bakın bir örnek:

Ertuğrul Özkök yazdı; Tansu Çiller'in başbakanlığı döneminde İstanbul, olimpiyatlar için aday olur.

Çiller, Türkiye'nin başvurusunu kuvvetlendirmek için Fener Patriği, Hahambaşı ve Ermeni Patriği'nden birer mektup ister.

Fener Patriği'de o mektubu "ekümenik" sıfatı ile imzalar ve gerekli yerlere gönderir.

Peki, Çiller mektubun altındaki bu imzayı, bu sıfatı görünce ne yapar?

Hiçbir şey!.. Gıkını bile çıkarmaz...

Peki, patriği gıdıklayan diğerleri...

Onlar, yani AB ve ABD...

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher'in şu sözlerine dikkat kesilin: "Uzun süredir biz patriği ekümenik, yani Türkiye içinde ve dışında pek çok kişinin dini lideri olarak kabul ediyoruz."

Ardından...

Abdullah Gül'ü ziyaret eden ABD Ortodoks Cemaati Lideri Dr. Antony Limberakis'in sözleri: "Ruhban Okulu'nun 33 yıldır kapalı olması endişe verici. Binlerce malımıza Türk hükümeti tarafından el konuldu. Ekümenik Partikhane 3 milyon Ortodoks'un lideri. Onun için seçimi uyruk esasına göre değil herhangi bir ülkenin inanç esasına göre yapılmalı ve hükümet müdahalesinden uzak olmalı."

Bu iş hep böyle oluyor. AB ile her ilerleme raporu ve onların her istekleri ile biraz sarsılıyoruz. Sonra birileri görevlerini yapıyor ortamı yumuşatıyor ve biz AB masallarıyla uyumaya devam ediyoruz.

Son durumu özetleyeyim; 17 Aralık'taki Zirve'de bir müzakere tarihi verecekler. Vermemeleri artık ayıp olur, hem de Türkiye'yi başka istikametlere gitmesin diye kendi oltaları ucunda tutmak isterler. Bizimkilerin avam deyimiyle "gargaraya getirmek" istedikleri veya akıllarınca "sıtmayı gösterip, vereme alıştırmak istedikleri" salt gerçek şu; asıl tuzaklar dayatmalar on-onbeş yıl sürecek sürüngenlikte başlayacak.. Gene teyit etmişler; bu sürecin ucu da içi de açık...[4]

Bizansın Kutsal Emanetleri İstanbul'a:

Son aylarda öyle gelişmeler yaşanıyor ki, bu gelişmelere ne yetişmek mümkün, ne de akıl sır erdirmek. Daha bir işin ne olduğunu anlamadan, başka işler oluyor. Hem de birden fazla. İşte bu işlerden, gelişmelerden sadece bir tanesi:

Fener Rum Patriğinin "ekümenik" sıfatını yazılı (resmi) olarak kullanmaya başladığı şu günlerde, çok önemli bir şey oldu. Sekiz yüz yıldır Vatikan'da bulunan ve Ortodoks dünyasına ait olduğu söylenen "kutsal emanetler", İstanbul'a, yani Fener Rum Patrikhanesine geri verildi.

Bu önemli gelişme, bizim medyamızda ya hiç görülmedi ya da "Hıristiyanlığın iki mezhebi arasındaki küslük sona erdi" gibi masum bir başlıkla geçiştirildi.

Söz konusu kutsal emanetlerin hikâyesi kısaca şu: Haçlılar, 1204 yılında İstanbul'u işgal ederler ve Bizans hanedanını tahtan indirip Latin İmparatorluğunu kurarlar. Bu imparatorluk, 57 yıl sonra Bizanslılar tarafından yıkılır. Ve Haçlılar, ülkelerine geri dönerken, İstanbul'da (Kostantinapolis) bulunan bazı kutsal emanetleri yanlarında götürürler. Mesela, Ortodoks dünyasının ünlü azizleri Gregor Nizaianzen ve John Hrissostom'un kemiklerini.

İki gün önce, Fener Rum Patrikhanesinde, bu emanetlerin geri gelmesinden dolayı büyükçe bir kutlama ayini yapıldı. Ayine, Yunanistan'dan bile devlet büyükleri geldi.

Sekiz yüz yıldır Vatikan'da bulunan bu emanetlerin, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Avrupa Birliğine girmek uğruna taviz üstüne taviz verdiği, Müslüman Türk milletinin bin yıllık politikasının değişmeye başladığı bir döneme denk gelmesi; hiç de masum görünmüyor. Hatta, planlı programlı bir gelişme olarak görünüyor.

Demek ki, genelde Hıristiyanlar, özelde Ortodokslar için artık "işler yoluna" girdi; korkacak, çekinecek, endişe edilecek bir şey kalmadı. Artık güven içindeler.

Bu olayı, bizim kutsal emanetlerimizden yola çıkıp yorumlamak, eminim daha sağlıklı olacaktır.

İstanbul Topkapı Sarayında, Peygamber Efendimize ve dinimizin büyüklerine ait kutsal emanetler var. Bu emanetleri, Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferi dönüşünde, hilafetle birlikte getirmişti.

Şimdi, bu emanetlerin geri verilmesi, ait olduğu yere gitmesi söz konusu olsa, akla gelen yerler ya Mısır'dır ya Mekke. Emanetlerin bu iki beldeye gitmesinde bir sakınca yoktur, çünkü buralar İslam beldeleridir. Ama bu emanetlerin Hollanda veya Almanya'da olmasında sakınca vardır, çünkü oralar İslam beldeleri değildir.

Şimdi, akla şu soru gelebilir: Ortodoks dünyasına ait olan emanetlerin asıl yeri zaten İstanbul'du. Dolayısıyla, bu emanetlerin İstanbul'a geri gelmesinde ne sakınca olabilir?

Açıklayayım: Mısır ve Mekke hâlâ İslam beldesidir, fakat İstanbul Hıristiyan beldesi değildir.

İşte asıl tehlike de buradan kaynaklanıyor. Demek ki Hıristiyanlar, artık İstanbul'u İslam beldesi olarak değil, kendi beldeleri olarak görüyorlar. Birileri onlara, bu imkanı, bu bakış açısını tanımış.

Bugün emanetleri geri getirenler, yarın başka şeyleri geri getirmeye çalışmazlar mı?

Bence, olması gereken şudur: Vatikan'da bulunan ve Hıristiyan büyüklerine ait olan kemiklerin İstanbul'a geri gelmesi yerine, eğer hâlâ varsa, İstanbul'daki kemiklerin de Vatikan'a gönderilmesidir.

Türkler Balkanları kaybedip çekildikten sonra, oralarda yatan mühim şahsiyetlerin mezarlarını açmışlar ve kemiklerini İstanbul'a, Anadolu'ya getirip gömmüşlerdir. Hatta ve hatta, Osmanlı'ya isyan eden ve binlerce masum Müslümanın ölümüne neden olan Şeyh Bedreddin'in kemikleri bile İstanbul'a getirilmiştir.

Demek ki Hıristiyanlar, İstanbul'u kaybettiklerini düşünmüyorlar. Demek ki birileri, onlara böyle düşünme cesareti veriyor.[5]

Nasıl gittiğiniz kadar nereye gittiğiniz de önemli

 Alevileri azınlık saymamızı isteyen Avrupa Parlamentosu küstahlığını daha da ileri götürerek Alevilerle Ortodoks Hıristiyanları aynı kefede değerlendirmesini Türkiye'ye dayatıyor.

İktidardakilerin esip gürlemesine, "Bunların hepsini değiştirteceğiz" demelerine bakmayın. Artık tecrübelerle sabit olmuştur ki, değiştirtseler bile lehimize değil aleyhimize değiştirtirler.

Sonra neyi değiştirtecekler? Türkiye'nin Kıbrıs Rumlarını devlet olarak tanıma teklifini mi? Buna ancak gülünür. Bu gerçekleştirileli bir yıl oluyor. KKTC'yi kendi elleriyle boğdular. Rum'u kendi elleriyle dirilttiler. Rumlarla gümrük birliğini kendi imzalarıyla gerçekleştirdiler.

Yarın bir gün yaptıklarını anlatmak, eksik bıraktıkları için yeni talimatlar almak için karşısında esas duruşa geçecekleri unsurlardan biri de Kıbrıs Rumları değil mi? Hatta girmek için can attıkları Hıristiyan Birliği'ne girişleri, o, "Merak etmeyin tanımayız" dedikleri "Rum Devleti"nin imzasına bağlı değil mi?

Zaten Başbakan'ın kendisi "Kıbrıs'ta verecek daha ne kaldı?" diye sormuyor mu?

Bu işin sadece bir ayrıntısı. Sırada daha başkaları var. Kürtlerin azınlık olarak tanınmasından, Ermenistan'ın isteklerine kadar, İstanbul'un özel statüsünden Güneydoğu'nun uluslararası bir komisyona devredilmesine kadar bir yığın hayati mesele...

Gerine gerine anlattıkları şey AB üyeliği için ABD'nin desteğini aldıkları. Bu, eşkıyadan kaçarken eşkıyaya yakalanmak gibi bir şey. Çünkü ABD, Avrupa'dan da önce istiyor Türkiye'nin bölünüp parçalanmasını.

Daha yeni büyükelçisi, vereceği bir balonun davetiyelerini "Ekümenlik Patrik Bartholomeos'un himayesinde..." diye bastırıp dağıttı.

Yazık ki Türkiye'yi yönetenlerin böyle bir vahim aykırılık karşısındaki tek tepkileri emirleri altındaki kamu personeline "bu davete katılmamalarını" emretmekten ibaret..

Artık uyanın! Gittiğiniz yerin nasıl bir cehennem kuyusu olduğunu fark edin. ABD'nin ve Avrupa'nın el ele vererek sizlerin BOP, bizim ısrarla BİP dediğimiz Siyonist proje için adım adım ilerlediğini görün; bu projede sadece size değil, hiçbir İslam ülkesine yer olmadığını anlayın artık.

Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Nurullah Aydın'dan Theodor Herzl'in anılmasına tepki... Ve tarihi itiraflar:

Skandal toplantı

Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Nurullah Aydın, İsrail Büyükelçiliği tarafından Ankara'da düzenlenen Siyonistlerin Lideri Teodor Herzl'in anma törenine dikkat edilmesi gerektiğini belirtti. 6 Aralıkta Ankara'da Milli Kütüphane'de düzenlenen bir törenle anılacak olan kişinin; dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Yahudileri bir araya getirerek Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının ve İsrail Devleti'nin kurulmasının fikir ve aksiyon babası Teodor Herzl olduğunu hatırlatan Aydın, önce Yahudilerin 1997'de Büyük İsrail Projesinin gerçekleştirilmesi toplantısına Milli Görüş Lideri Erbakan'ın engel olduğunu belirtti.

Teodor Herzl'in 1897'de İşviçre'nin Basel Kentinde düzenlediği Siyonist Kongre'yle İsrail devletini kurma planlarını başlattığı ve belirli bir takvim içerisinde bunu uygulamaya koyduğuna dikkat çeken Nurullah Aydın, kongreyi takip eden 50 yıl içerisinde Filistin toprakları üzerinde İsrail Devleti'nin kurulmasının belirlendiğini, 100'üncü yılında ise Nil'den Fırat'a Arz-ı Mev'ud'u kurmayı hedeflediklerinin bütün dünya kamuoyu tarafından bilindiğini kaydetti. Bu plana göre 1997 yılında Büyük İsrail Devleti'nin nüfuz alanlarının şekillendirilmesi gerektiğini, bunun için yapılacak olan kongrenin ve Türkiye toprakları üzerinde uygulanacak olan planın Refah-Yol hükümetinin Başbakanı ve Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından engellendiğini dile getiren Aydın, "1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde ekonomik ve siyasi etkileri yükselen Yahudiler yan kuruluş olan Masonik yapılanmanın da etkisiyle Siyonist kongreyi topladılar. 50 yıl içinde Filistin'de devlet kurmayı, 100'ncü yılda ise Nil'den Fırat'a Arz-ı Mev'ud'u gerçek kılmayı planlamışlardı. 50 yıl sonra 1948'de İsrail devletini kurdular. 1997'de ise Büyük İsrail Devleti'nin nüfuz alanlarını şekillendireceklerdi. Yahudilerin İkinci Yahudi Devleti diye de tanımladıkları Türkiye Cumhuriyeti Devletine ilişkin projeleri iktidara gelen Necmettin Erbakan'ın D-8'ler projesiyle akim bırakıldı" dedi.

Yahudilerin bu projelerinin akamete uğraması sonrasında hedeflerine ulaşabilmek için dünyanın her yerini kana buladıklarını ve planlarının yürüyebilmesi için ABD ile İngiltere'yi taşeron olarak kullandıklarını belirten Nurullah Aydın, Siyonistlerin Türkiye üzerinde oynamak istedikleri oyunlara karşı hassas ve uyanık olunması gerektiğini kaydetti. Türk tarihinin emsalsiz liderleri dururken milletimiz tarafından hiç bilinmeyen Teodor Herzl'in Türkiye'nin Başkenti Ankara'da Milli Kütüphanede İsrail Büyükelçiliği'nin organize ettiği bir törenle anılmasının çok manidar olduğunu ve dikkat edilmesi gerektiğini önemle vurgulayan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Nurullah Aydın, "100'üncü yıl projelerinin Erbakan tarafından akamete uğratılmasından sonra Siyonizm Büyük İsrail Projesi'ni ABD ve İngiltere eliyle uygulamaya çalışmaktadır. Teodor Herzl'in siyonizmi siyasi anlamda sistemleştirmesine paralel olarak Avrupa ve Amerika'daki Yahudiler, Bilderberg gurubunu, İllimunate grubunu, Dış İlişkiler Konseyini, Rotary ve Lions örgütlerini de kurdular. Böylece tüm dünyada örgütlenen bu Siyonist yan kuruluşlar ülkelerin gerek ekonomi, gerek üniversiteler, gerek medya ve gerekse siyasi yapılanmalarında etkin konuma geldiler. Herzl'in attığı tohum dünyanın her yerinde yeşermiş, büyümüş, dal budak salmıştır. İnsanımızın oynanan oyunlara, düzenlenen entrikalara, fitne ve fesat merkezlerine, yanıltıcı dezenformasyon amaçlı haberlere karşı uyanık olmaları zorunludur. Türk tarihinin emsalsiz liderleri olan Ortadoğu birliğini yüzyıllarca sağlayan kişilere yönelik Ankara'da herhangi bir kutlama yapılmazken Osmanlı'nın yıkılmasına, Ortadoğu'nun parçalanmasına, Ortadoğu halklarının kan, gözyaşı ve yıkım yaşamasına neden olan Teodor Herzl'in Ankara'da, Türk devletinin başkentinde anılmasını esefle karşılıyorum" diyerek milletimizin uyanık olması gerektiğini söyledi.

Halkımızın bizden olmadığı halde bizdenmiş gibi görünen idarecilere karşı da çok dikkatli olması gerektiğini belirten Nurullah Aydın, "Müslümanların özellikle dikkat etmesi gereken bir diğer konu ise şudur: İslami kimlikli, gizli din değiştiren, makam ve ünvan için gizli mahfillere üye olan ama ‘ben sizinleyim' diyen dönmeleri iyi tanımamız gerekir. İslam dünyası ve ülkemiz ne çekmişse bunlardan çekmiştir. Oynanan oyunlara karşı son derece duyarlı ve uyanık olmak, kişilerin önceki çizgileri yerine son söz ve davranışlarına göre değerlendirme yapılması gerekir kanaatindeyim. Hz. Ömer'in İslam'la müşerref olması ile geçmiş tüm hayatını yok sayması gibi bugün de ülkeyi yönetenler içerisinde ‘Biz değiştik, geçmişle bağımız yok' demekte ve Kur'an'daki ‘Hıristiyan ve Yahudileri dost edinmeyin her kim onları dost edinirse onlardandır' ayetine aykırı şekilde Avrupalı liderleri sürekli dostlar diye tanımlamakta olan ve Irak'ta binlerce Müslüman'ın kanını döken vahşi Amerikalıların başarılı olmaları için dua eden tiplere dikkat etmeleri gerekir" şeklindeki çok önemli tespit ve tenkitlerini dile getirdi.

Osmanlı'yı Yıkan Siyonist Lider Herzl'in Ruhu, Şimdi Türkiye Cumhuriyeti'ni Yıkmak Üzere Ankara'da!

Siyonizmin devlet olmasının fikir babası ünlü Siyonist Teodor Herzl, bundan yaklaşık 150 yıl önce Osmanlı'nın payitahtına, başkentine geldi. Maksadı, yeryüzünün her yanına dağılmış Siyonistleri yeniden örgütlü bir güç haline getirerek onları bir devlete kavuşturmaktı.

Cennet mekân Sultan Abdulhamit'ten masum (!) bir istekte bulunuyordu: "Efendimiz, yeryüzünün çeşitli yerlerinde bulunan Yahudi kullarınız için sizden Filistin'de bir çiftlik kuracak kadar toprak istiyoruz. Size bunun karşılığında yüce imparatorluğunuzun bütün dış borçlarını ödemeyi teklif ediyoruz."

Uzak görüşlülüğüyle meşhur padişah, "Size Filistin toprakları üzerinde bir kurabiye büyüklüğünde dahi yer vermem" diyerek Teodor Herzl'i huzurundan kovdu.

Onların bu masum (!) çiftlik isteklerinin arka planını bugün yeryüzünde bilmeyen yoktur. Herzl'in kovuluşunun akabinde, 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde, yine onun başkanlığında toplandılar. Madem Sultanhamid'i ikna edemiyorlar, öyleyse onu devirmeleri gerekiyordu. Osmanlı'yı ikna edemiyorlarsa Onu da yıkacaklardı. Siyonist kongrede bundan başka kararlar da alındı.

Bu kararların birinci adımı "İlk 50 yıl içinde Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulması" idi. İkinci elli yıl içerisinde ise onların "Nil'den Fırat'a kadar" diye tarif ettikleri, kitaplarının arz-ı mevud diye adlandırdığı yerleri İsrail devletinin tabi sınırları yapmaktı. Bu söylediklerimizle ilgili olarak bugün hiç kimsenin ne tereddütü, ne de itirazı var.

Biz burada ilk kongreyi yaptıkları tarihin üzerinden geçen 107 yıl içinde siyonistlerin neler yaptıklarını, dünyayı nasıl iki kez bütünüyle yakıp yıktıklarını ve bugün hala yakıp yıkmaya devam ettiklerini tek tek sıralayacak değiliz.

Bizim esas yapmak istediğimiz şey, Teodor Herzl'in 150 yıla yakın bir aradan sonra, bir kez daha bizim başkentimize neden geldiği sorusuna cevap aramak.

Önceki gün İsrail elçiliğinin düzenlediği toplantıda bildiğimize göre Teodor Herzl anıldı. Sanıyoruz, elçi onun hatırası önünde esas duruşa geçip şöyle bir tekmil vermiştir: "Ey büyük siyonist, senin proje ve öngörülerin doğrultusunda bugün arz-ı mevud sınırlarını tabi ve resmi sınırımız olarak açıklayamıyoruz ama rahat uyu; öngördüğün sınırlardan çok daha genişini emrimiz ve nüfuzumuz altında bulunduruyoruz." Bunu sadece tahmin ediyoruz.

 Türkiye'deki iktidar ne yapıyor? Onlar da ülkemizin dört bir yanında "hoşgörü ve diyalog" kılıfıyla harıl harıl havra ve sinegog açıyorlar. Bütün ihtişamıyla siyon yıldızını ve haçı en tepelere yerleştirirken, onların koltuğunun altına da adına cami dedikleri bir garabet örneğini sıkıştırmaya çalışıyorlar. Bu söylediğimiz ise bir tahmin değil, haftada bir iki kez televizyon ekranlarından izlemek zorunda kaldığımız reel olaylar.[6]

Sonuç: Bu uğursuz zihniyet ve bu şuursuz hükümet yıkılmazsa, Türkiye yıkılacak!

Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han, yaptırdığı "Darül acaze" (Huzurevin)de Mescit yanında kilise ve sinagok da inşa ettirmişti. Ve bunları, hiç kimseye yaranmak için değil, inancının gereği ve Osmanlı Medeniyetinin, bir geleneği olarak yerine getirmişti.

Ama hem Siyonist Yahudiler, hem de emperyalist Hristiyan kesimler, ona sürekli kin beslemiş ve tahttan indirmişlerdi..

Şimdi ise, Bay Recep T. Erdoğan Antalya'da, içinde cami, Kilise ve havra bulunan "Dinler Bahçesinin" açılış konuşmasında, Sultan Abdülhamid'i ve Sultan Fatih'i de bu girişiminde örnek aldığını ifade etti...

Ama aklı olanın kafasını karıştıran bir mesele var...

Sultan Fatihi zehirleten ve ölüm gününü dini bayram ilan edenler, Abdülhamit Han'a "Kızıl Sultan" diye iftira atan ve tahtından indirenler, acaba niye Bay Recep T. Erdoğan'ı, ayartıp Milli Görüşten ayırarak iktidara getirmişlerdi?..

Sultan Fatih ve Abdülhamid için ölüm fermanları çıkaranlar, niye Bay Recep T. Erdoğan'a cesaret madalyası vermişlerdi?

Evet, niyet ve hedef, yapılan işin maliyetini değiştiriyor. Sultan Abdülhamid'te, Bay Tayyip'te görünürdü aynı işi yapıyor... Aynı gerekçeleri gösteriyor... Ama niyetleri ve tiyniyetleri farklı olduğu için, çok ayrı muamele görüyor!

Böbreğimizdeki taşı çıkarıp, bedenimizi rahata kavuşturmak için ameliyat eden doktorla, böbreğimizi çıkarıp başkasına satmak isteyen doktorun, her ikisinin de yaptığı zahirde aynı iştir... Ama biri sevap diğeri günah işlemektedir. Biri şefkatli bir tabip, öteki ise şahsi çıkarı için, Kendisine güvenen hastalarına hıyanet eden bir kalleştir.

Sn. Başbakan "şecaat arz ederken, şeraatını göstermek" cinsinde, İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında da, Barthelemeos ve Hahambaşıyla yakın ilişki ve işbirliklerini de hatırlatarak, başbakanlığa nasıl hazırlandığının ipuçlarını da vermiştir.

Güler Kömürcü de konuyla bağlantılı olarak şunları nakletmiştir.   

ABD "Hilafet"i getirir mi?

Duyduğuma göre SAM AMCAMIZ kulağımızı çekmeye hazırlanıyormuş efendim, nasıl mı? Öncelikle ekonomik yaptırımlarla elbette. Bundan sonrasını Washington'ın etkin düşünce kuruluşlarından Nixon Center'ın uzmanlarından Zeyno Baran'ın bize özel açıklamalarından öğreniyoruz, Zeyno Hanım diyor ki; "Felluce konusunda Ankara'dan yükselen sesler Washington'ı son derece rahatsız etti, Washington hepsini "not aldı."... Washington Ankara'ya ne derece kırgın olduğunun ilk tepkisini yakında serbest bırakılması beklenen 1 milyar dolarlık hibeyi iptal ederek gösterebilir. Önümüzdeki yıl sonbaharda seçim olabilir ve barajın yüzde 10'un altına çekilmesiyle Türkiye'yi çok farklı bir siyasi tablo bekleyebilir... Yeni Osmanlı modeli Türkiye için ideal bir modeldir, bu çerçevede, Türkiye, İslam dünyasına ‘Hilafet' kurumunun tekrar canlandırılmasıyla önderlik edebilir. İslam dünyasında şu anda yaşanan çok seslilik-her kafadan çıkan farklı görüşü toparlayıcı olacak tek kurum ‘yüksek İslam konseyinin oluşturulması' ya da hilafettir, neden olmasın?[7] 

Yani?!

"Amerika; ılımlı İslam'ın simsarı Fetullah Gülen'i halife ilan edip, hem Türk halkını onura etmek(!) hem Atatürk'ün vasiyetini yerine getirmek(!), hem de Türkiye'yi tamamen ele geçirmek." İstiyor.

Vah ki vah... AKP Halifeliği Amerika'dan, Aleviliği Avrupa'dan öğreniyor!.. 



[1] Yeni Şafak / 30.11.2004 / İbrahim Karagül

[2] Milli Gazete / 02 12 2004 / Necmettin Çakmak

[3] Vakit / 30 11 2004

[4] Milli Gazete / 04 12 2004 / Necmettin Çakmak

[5] Milli Gazete / 02 12 2004 / İ. Tenekeci

[6] Milli Gazete / 09 12 2004 / Başyazı

[7] Milli Gazete / 11 12 2004 / Güler Kömürcü


Bu yazarin diger makaleleri

AMERİKA CAN ÇEKİŞİRKEN, ASYA'NIN DİRİLİŞİ
İran'a müdahaleye karşı çıkan Oramiral William Fallon, görevinden istifa ediyor! ABD'nin...
Devami
AP'LEŞEN AKP
  Recep Tayyib'e Süleyman Demirel misyonu verilmiştir. Her ikisi de, ABD...
Devami
AKP ELİYLE KİMYAMIZ KİRLETİLDİ!
  Özel Kalem Sekreterliğinden BOP Eş Başkanlığı görevine!? Turgut Özal'dan Erdoğan'a:...
Devami
MİLLİ DUYARSIZLIK VE TUTARSIZLIK
  Ufuk Efe Kardeşim şöyle bir fıkra göndermişti. Yolcuların çığlıklarına...
Devami
TÜRKİYE'NİN ÖNÜNÜ AKP TIKIYOR!
  Chicago Sun-Times: "Ermeni Soykırımı Karar Tasarısının Yaratacağı Tepki Irak'taki...
Devami
KIBRIS; SATRANÇ TAHTASI VE STRATEJİ HATASI
  Kıbrıs'ta dönen dolapları dış güçler ve işbirlikçiler çeviriyor. Bir kaç...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4973

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR