Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün400
mod_vvisit_counterDün3480
mod_vvisit_counterBu Hafta30442
mod_vvisit_counterGeçen hafta29375
mod_vvisit_counterBu Ay16878
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16791233

IP'niz: 3.237.67.179
Bugün: 04 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12195835

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

VAHDETTİN VE ATATÜRK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Sultan Vahideddin'in "hicret"i nasıl gerçekleşti?

Sultan Vahideddin Hân'ın yurt dışına çıkışı, kendi ifadesiyle "Hicret"i 16/17 Kasım 1922 Perşembe/Cuma gecesine rastlar. 4 Temmuz 1918 Perşembe günü tahta çıkan, yine kendi ifadesiyle: "Saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine gömülmeyip, vatanın ateşli külleri üzerine oturan" Sultan Vahideddin'in bu acı saltanatı dört sene, üç ay, yirmi sekiz gün devam etmiştir.

 

Daha evvel kaydettiğimiz gibi Vahideddin Hân'ın yurt dışına çıkışından/hicretinden on altı gün evvel 1 Kasım 1922'de Büyük Millet Meclisi'ne saltanatla hilâfet birbirinden ayrılıp saltanat lağvedilmiş/kaldırılmış ve Sultan Vahideddin'in üzerinde yalnız "Halife" ünvanı kalmıştır. O tarihte İstanbul henüz düşman işgalinde olup, Ankara hükümeti adına Trakya'yı teslim almaya giden Refet (Bele) Paşa İstanbul'dadır.

Sultan Vahideddin'in yurt dışına mecburi hicreti, Ankara hükümeti adına kendisini ziyaret eden Refet Paşa'nın görüşmesi sonrasıdır. Münevver Ayaşlı padişahın pek acı bir muameleye ma'ruz kaldığını bizzat paşadan işittiği, başka bir iddiaya göre Büyük Millet Meclisi'nin, padişahı hiyanet-i vataniyye ile ithama karar verdiği günlere rastlamaktadır.

 Sultan Vahideddin'i Ankara hükümetindeki ve yüksek mevkilerdeki sabataist dönmelerle işbirliği yapan İngilizler kaçırmışlardır.Ve İngilizlerin bu hazırlıklarından Refet Paşa haberdardır!.. Nitekim Ankara hükümetince tayin ettirilen Padişah yaverlerinden genç bir bahriyeli, Refet Paşa'ya "Padişahı, İngilizler yarın sabah kaçırıyorlar" diye ağlamaklı bir sesle haber verdiğinde Refet Paşa, yavere:

 "-Budala, ne üzülüyor, ne ağlıyorsun?.. Padişahı İngilizler kaçırırsa, Türk milleti hiçbir gün Vahideddin'in bu hareketini afv etmeyecektir. Biz tutar ve yakalarsak, bu sefer millet bizi afv etmeyecektir. Bırak gitsin, Vahideddin işimizi kolaylaştırıyor" demiş, padişahın yurt dışına çıkarılmasından sonra da, İngiliz işgal kuvvetleri başkumandanı Harrington'un: "Haber vermeden Hünkârı kaçırmış olduğumuz için size karşı mahcubum" sözüne ise şu cevabı vermiştir: "Bizi bir yükten kurtarmış olduğunuz için ben de size teşekkür edecektim."

Ve aynı Refet Paşa, Sultan Vahideddin'i ziyaretinde "Pâdişaha çok ürkütücü sözler söyleyip tavırlar takındığını" bizzat itiraf ettiğine göre, İngiliz işgâl kuvvetleri başkumandanı Harrington'un, Vahdeddin Hân'ın İstanbul'dan ayrılmasını müteâkib yayınladığı beyannâmede "Zât-ı Şâhâne'nin (Vahideddin'in) vaziyet-i hazıra neticesinde hürriyet ve hayatını tehlikede gördüğünden" bahsetmesi, mutlaka araştırılması gereken önemli bir iddiadır.

Sultan Vahideddin yurt dışına çıktıktan sonra Mekke'de bir beyannâme yayınlamıştır. Daha evvel tamamını MİLLİ GAZETE'de neşrettiğimiz bu beyannâme Türkçe ve Arapça olarak yayınlanmıştır. "Şevketlû Sultan Mehmed Vahideddin Efendimiz Hazretlerinin Beyannâme-i Hümâyûnlarıdır" başlığını taşıyan ve "Besmele" ile başlayan bu beyannâmede Sultan Vahideddin yurt dışına çıkışına temasla:

"-Bu ayrılığım, bilhassa harb-i umumiden sonra kendi ef'alinin hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı ef'alimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi, emr-i ilâhinin ve akl-ı selîmin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek ve hem de "Elfirâru mimmâ la-yutak min sünenil mürselin fetva-yı şerîfi üzere müekkil-i zî-şânımın hicret-i nebeviyyelerine aid olan sünnet-i seniyyeye ittiba etmekten ibarettir" demiştir.

Bu sözlerin sadeleştirilmiş şekli şöyledir;

"Bu, ülkemden ayrılışımın sebebi, özellikle ve herkesten önce, 1. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası hıyanet ve hatalarının hesabını vermek mecburiyetinde olanlara, kendi yaptıklarımın hesabını vermekten korkmam değildir.

Kendimi savunma ve gerçekleri rahatlıkla konuşma bakımından mahrum edilip ve hainlerin günahları sırtıma yüklenip, göz göre göre ölüme gitmeyi ilahi emirlere ve aklı selime aykırı bulduğum içindir.

Bunun yanında, yüreğim kan ağlayarak aziz vatanımdan ayrılmamın diğer bir sebebi de bütün peygamberlerin sünneti olan Hicret sevabına erişmek ve gurbet kahrını çekmek üzeredir"

Ve bizce, Sultan Vahidettin dile getirmek istemese de, Türkiye'yi terk edişi bazı fesatlıklara fırsat vermemek niyetiyledir.

Yurt dışına çıkışını böyle "hicret"le izah eden Sultan Vahideddin, kıymetli müdekkik İsmail Hami Danişmend'e göre "malî ahlâk bakımından da yeryüzünde misli ender bulunabilecek kadar namusludur." Vahideddin bu meziyetini yurt dışına çıkarken de göstermiş ve âkibeti meçhul bir yolculuğun eşiğinde, kendisine babasından intikal eden meşrû servetini dahi götürmeyip, kızı Sabiha-Sultan'ın ifadesine göre, yalnız elli bin Türk lirası alıp gurbet yolunu tutmuş, bu arada sarayda kendi nezdinde bulunan "musanna" ve "murassa" bir altın çekmeceyi de Hazîne Dairesi'ne iade etmiştir ki, bu mühim husus, "Hesapları İnceleme Komisyonu Reisi Salih Keçeci'nin itirafıyla sabittir!" Ve bu gerçek yine İsmail Hami Danişmend'e göre: "Efsanevî bir namus ve istikamet eseridir." Ayrıca Hazine Dairesi'nde yapılan kontrolde, hiçbir şeyin noksan olmadığına dair tutulan ve Vali-vekilinden Hazine kâtibine kadar bütün ilgililerce imzalanan zabıt da, Topkapı Sarayı Arşiv Dairesi'ndedir.

Sultan Vahideddin, İngilizlerin "Malaya" adlı zırhlısıyla İstanbul'dan ayrılmış ve bu hazin yolculukta kendisine oğlu Ertuğrul Efendi ile başmâbeynci, musahib, doktor gibi bâzı kimseler refakat etmişlerdir. İngilizler tarafından Malta adasına götürülen Vahideddin bir müddet bu adada kalmış, bilâhare vaki dâvet üzerine Hicaz'a geçmiştir. Hicaz'a vardığında bir müddet Mekke'de kalmış, sonra Taif'e geçmiş, bu arada sarı-hummaya yakalanıp onbeş günden fazla ölümle pençeleşmiş ve hastalıktan kurtulup nekahat devresini geçirdikten sonra Taif'ten ayrılmıştır.

Hicaz'dan ayrılıp Mısır'a yerleşmek isteyen Vahideddin, Mısır Kralı Fuad'ın basit hesaplarla buna izin vermemesi üzerine İtalya'ya gitmiştir. Cenova limanına çıkan ve oradan San-Remo şehrine geçen Sultan Vahideddin ömrünün son yıllarını bu şehirde tamamlamıştır.İstanbul'da kalan efrad-ı âilesiyle maiyyet halkından bâzılarını da San-Remo'ya getiren Vahideddin Hân bu kalabalık nüfusu geçindirebilmek için çok ıstırab çekmiş, fakr-ı zarurete düşmüş, ancak hiç kimseden yardım kabul etmemiş, "Al-i Osman" nişanının kıymetli taşlarına varıncaya kadar söktürüp satmış, yükte hafif pahada ağır ne varsa cümlesi gizli gizli elden çıkarılmış ve böylece Sultan Vahdeddin çektiği ıstırabı harem halkına dahi sezdirmeden eriyip gitmiştir!..

Sultan Vahideddin'in hiç kimseden yardım kabul etmediği hususunda şu olay ilginçtir: Prof Ali Genceli diyor ki:

"-Pakistan'ın çok basan, aynı zamanda çok sahifeli günlük gazetelerinden biri olan "Sindhî Hürriyet" gazetesinin 22 Cemaziyelevvel 1388 tarihli yedinci sayısında, Hindistan'ın Sind ülkesinin basın tarihine aid uzun bir yazı vardı. Bu ülkede gazeteciliğin nasıl başladı anlatılırken, söz Hilâfet meselesi konusuna başlanmış Haydarabad (Sind Haydarabadı) şehrinde merhum Vahideddin Hân'ın hakkını korumak maksadıyla "El-Vahid-Müslüman" isimli Sind dilinde bir gazete çıkmış, bunun arkasından Karaçi'de yine Sind dilinde aynı maksadı güden "Halifet'ül-Müslimin Vahid" adlı başka bir gazete daha neşredilmeye başlanmıştır.

 Verilen bilgiden bu iki gazetenin neşir gayesinden daha mühim bir mesele öğreniyoruz. O yıllarda bu ülkede bâzı müteşebbis zevatın himmetiyle bir heyet kurulup, Vahideddin Hân Avrupa'da sıkıntı içinde iken külliyetli bir miktar para toplanıp, Ağa Muhammed Nureddin Cafer isminde bir zat vasıtasıyla kendisine gönderilmiştir. Bu zatın bildirdiğine göre, Vahideddin Hân, bu parayı kabul etmemiş ve "hamdolsun şimdi ihtiyacım yoktur" demiş. Parayı götüren zat ise: "Bu parayı Müslümanlar İslâmî bir hizmete sarf etmeniz için göndermişlerdir" diyerek Halîfenin gönlünü almak suretiyle parayı kabul ettirmek istemiş, o zaman Halîfe, parayı getiren zata, "Sizin ülkenizde İslâmî bir medrese veya buna benzer bir müessese var mıdır?.." diye sormuş, o zat da: "Sind İslâmiye Medresesi"nden ve diğer iki medreseden bahsetmiş, bunun üzerine Vahideddin Hân:

 "-Mademki, bu parayı benim bir İslâmî işe sarf etmem için getirdiniz, ben de Halife sıfatıyla sizi nâib tayin ettim. Bu parayı alıp götürün "Sind İslâmiyye Medresesi" ile onun yanındaki diğer medreselere Halîfe namına sarf edin" demiştir!..

Vahideddin Hân'dan bu sözleri duyan zat diyor ki: "Halife bu sözü söylediği zaman, onun huzurunda ağlamamak için kendimi zor tuttum. Zira ihtiyacı olduğunu biliyordum. Huzurundan ayrıldım ve parayı dediği yerlere sarf eyledim.[1] "İşte sabataist ve masonların hain damgası vurdukları Sultan Vahidettin Han böylesine asil bir şahsiyettir.

Mustafa Kemal tarafından, yaverliğini yaptığı ve Avrupa'ya yaptığı seyahatlere birlikte katıldığı için, yakinen tanınan...

Ve büyük bir servet sayılacak miktarda altınla ve Anadolu'da rağbet görmesi için özel mühürlü fermanla birlikte; Afyon Kocatepe'de kalbini hedefleyen bir düşman kurşunundan kendini koruyacak kıymetli bir cep saatini hediye ederek Samsuna uğurlayan Sultan Vahdetine Atatürk sahip çıkamazdı... Çünkü böyle bir davranış, hiç değilse; sınırları belirlenmiş ve dünyaca kabul edilmiş bir Türkiye'yi kurtarmak mecburiyetiyle" oynadığı role uygun olmazdı...

Ve zaten Sultan Vahdettinde, kendisini ve ailesini, bu ülkenin ve milletin hatırına feda etmekten sakınmazdı. Atatürk'ün, onunla ilgili bazı sözlerini ve sitemlerini, bir de bu açıdan değerlendirmekte fayda vardır.

Üstelik Hilafet sıfatını da üzerinde taşıyan son padişahın, bazı dış çevreler ve yerli işbirlikçilerce istismar ve suistimale kalkışılma ve Atatürk'e karşı bir şantaj unsuru olarak kullanılma ihtimali de hesaba katılmalıdır. Aksi halde, Mustafa Kemal'in 4 Mart 1920 tarihinde, Ankara'dan Sultan Vahdetine Heyeti Temsiliye namına yolladığı "Atabei Seniyei Hazreti Padişahiye" yani (padişah hazretlerinin yüksek eşiğine) diye başladığı telgrafında:

Saltanat ve kutlu Hilafet makamınız etrafında, görüş, gaye ve gayret birliği ederek; bağımsızlığımız, yüze dokunulmazlığınız ve yüksek Osmanlı Devleti ülkesinin tamamen korunması için, her türlü fedakârlığı göze almış bulunan ve size tabi olan bütün vatandaşlarınız: Düşmanlar tarafından kullanılan ve kışkırtılan (İttihatçılar gibi) nifak ve fesat odaklarından dolayı, zaten üzgün ve (ülkenin geleceği için) endişeli bir vaziyette iken, mümkün olan en kısa ve en çabuk zamanda, hükümet buhranına son vermenizi ve Milli beklentilerimizi hakkiyle tatmin edecek bir hükümet teşkil etmenizi beklemektedir. Milli Meclisin çoğunluğunun odaklaştığı Milli girişim ve gayretlerin, zatı şahaneniz tarafından da kabul ve destek göreceğinden bütün "tebaai hümayun"larınız (vatandaşınız olmakla şeref bulanlarınız) gibi, bizim heyetimizde emindir."[2]

Şeklinde hürmetkâr ve ümitvar bir tavır takınan Mustafa Kemal'in daha sonra, Sultan Vahdettin'den "Aciz, adi, his ve idrakten mahrum bir mahlûk..."[3] Şeklinde bahsetmesini, onun karakteriyle bağlaştırmak imkânsızdır. Ve zaten Vahdettin'den sonra TBMM tarafından "halife" ünvanı verilen Abdulmecit Efendiye Atatürk:

"Vahdettin'in ismini zikretmeksizin onun döneminde düşülen talihsizlik ve tedbirsizliklerden bahsetmesini" istemiş, ancak Abdülmecit Efendi "böyle bir beyanatı, kendi ahlak ve anlayışına uygun bulmadığını" bildirince Atatürk bu yaklaşımına ses çıkarmamış ve onu zorlamamıştır.[4]

Hatta Sultan Vahdettin'in, bu hükümet buhranı sırasında, Mustafa Kemali sadrazam tayin etmeyi bile tasarladığı, ancak Mustafa Kemal'in buna yanaşmadığı, bizzat Atatürk'ün kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır.[5]

Aziz Vatanımızı işgal eden ve İstanbul'a yerleşen ve dönemin süper güçleri bilinen; İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan temsilcilerine, Heyeti Temsiliye adına gönderdiği 16 Mart 1920 protesto telgrafında:

Bu hareket ve hakaretlerinin; ne medeniyetle ne de insaniyetle asla bağdaşmadığını ifade ettikten sonra;

"Biz her türlü haklarımızı ve bağımsızlığımızı savunmak üzere giriştiğimiz mücahade ve mücadelenin kutsiyetine inanmış ve hiçbir kuvvetin bir milleti yaşama hakkından mahrum edemeyeceğine kanaat getirmişizdir. Davamızın meşrutiyet ve kutsiyeti, bu en zor zamanımızda, Cenab-ı Hak'tan sonra, en büyük güvencemiz ve desteğimizdir.[6] Şeklinde yüksek bir cesaret ve Allah'a teslimiyet örneği sergileyen Atatürk'ün, Sultan Vahdettin'den korkarak veya bazı makamlar umarak, bu protestodan 12 gün önce, iltifat ve İtimat edici bir telgraf çektiğini söylemek herhalde dengeli ve değerli bir iddia olmaktan uzaktır.

Zaten, meşhur Nutku'nun 1. Cildi'nin ilk konusunda, ülkenin genel durumunu tarif ederken:

"Milleti ve memleketi 1. Dünya savaşına sokan (İttihatçı hainler) kendi canlarının derdine düşüp, ülkeden kaçıp gitmişlerdir. Saltanat ve Hilafet makamını işgal eden Vahdettin mütereddi (şahsiyeti bitmiş), kendi hayatını ve yalnız tahtını koruyabileceğini hayal ettiği bayağı ve faydasız tedbirler peşinde... Aciz, haysiyetsiz cebin (yüreksiz) Damat Ferit Paşa kabinesi ise; kendilerini koruyacak her vaziyete hazır ve çaresiz."[7] Tespitinde bulunan Atatürk, Tanzimat'tan sonra bütün padişahların; İttihatçı sabataist dönmelerin ve mason hainlerin kontrolündeki sadece bir vitrin bekçisi ve günah keçisi olduğunu da dolaylı biçimde ortaya koymaktadır.

Mustafa Kemal dönemin Avrupa ve Amerika devletlerini Osmanlı aleyhine kışkırtan ve kullanan ve Türkiye cumhuriyetini, Büyük İsrail'in ilk basamağı yapılacak bir siyon devleti olarak kurmayı amaçlayan etkin Yahudi lobilerinin, bu şeytani heves ve hedeflerine yakın ve yatkın bir rol oynayarak, büyük bir deha ile, asıl davası ve sevdası olan Türkiye Cumhuriyetini kurmayı ve kurtarmayı başarmıştır.

Yeri gelmişken Atatürk'ün Meclisten geçirdiği ilk anayasanın (Teşkilatı Esasiye Kanunu)nun temel esası olan şu 10 maddeyi yazmakta fayda vardır:

  • 1- Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim biçimi; halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil (yine kendisinin tayin ve) idare etmesi esasına dayanır.
  • 2- İcra kudreti ve teşri selahiyeti (yürütme ve yasama yetkisi) milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde toplanır.
  • 3- Türkiye devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümet. "TBMM Hükümeti" ünvanını taşır.
  • 4- Büyük Millet Meclisi, vilayetler halkınca seçilmiş üyelerden oluşacaktır.
  • 5- Seçilen Meclis üyeleri, sadece kendilerinin değil, tüm Türkiye'nin vekili sayılır ve yapılacak seçimlerle yeni Meclis oluşuncaya kadar görevde kalır.
  • 6- Büyük Millet Meclisi'nin genel kurulu, Kasım ayı başladığında davetsiz toplanır.
  • 7- Şeri hükümlerin yürütülmesi, bütün kanunların hazırlanıp kesinleşmesi, düzeltilip değiştirilmesi, fesh ve iptal edilmesi, her türlü anlaşma ve barış sözleşmesi ve vatan savunması için savaş ilan edilmesi gibi hukuku esasiye, sadece Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri arasındadır. Kanun ve nizamların tanziminde, insanların yaşam tarzına yatkın ve yumuşak, zamanın ihtiyaçlarına ve şartlarına muvafık ahkamı fıkhiye (İslam hukukunun kanun ve kaideleri) ile, süregelen örf ve adetler esas alınır.
  • 8- Büyük Millet Meclisi, hükümetin taksim ve tayin ettiği devlet dairelerini, özel kanunlar çerçevesinde ve seçilip gelmiş milletvekilleri eliyle idare etmeye çalışır.
  • 9- Büyük Millet Meclisi genel kurulu tarafından bir Meclis başkanı seçilir. Bakanlar kuruluda yine kendi içlerinden bir başbakan seçer. Ancak B.M.M. Başkanı, aynı zamanda Bakanlar Kurulunun da tabii başkanıdır.
  • 10- Kanuni Esasi'nin, bu maddeleriyle çelişmeyen diğer hükümleri, eskisi gibi yürümeye devam olunacaktır." 20 Kanuni Sani-1920[8]

21 Nisan 1924 teki Teşkilatı Esasiye'nin 2. maddesinde ise: "Türkiye Devletinin dini; İslam dinidir." Yazılıdır.[9]



[1] Milli Gazete / Mustafa Müftüoğlu

[2] Nutuk C.1 S.398 sadeleştirilmiş. M.E. Basımevi 11. Baskı İST.1971

[3] Nutuk C.2 Sh.694

[4] Bak. Nutuk C.2 Sh.696-697

[5] Bak. Nutuk C.1 Sh.402

[6] Bak. Nutuk C.1 Sh.417

[7] Nutuk C.1 Sh.1 (sadeleştirilerek)

[8] Nutuk C.2 Sh.562-563

[9] Nutuk C.2 Sh.715


Bu yazarin diger makaleleri

1934 TRAKYA OLAYLARI VE PERDE ARKASI
21 Haziran 1934 – 4 Temmuz tarihlerinde Trakya bölgesinde Yahudilere...
Devami
ÇOK PARTİLİ SİYASET ÇARKI VE ERBAKAN’IN FARKI
Erbakan Hoca’nın, ta 1968’lerde öncülük ettiği ve “Pancar Motor” olarak...
Devami
TAYYİP ERDOĞAN'A "İMPARATOR"U KİM TAVSİYE ETTİ?
  Recep Tayyip Erdoğan'a: "yükselmek istiyorsa Amerika'nın gözüne girmesi gerektiğini... Bunun...
Devami
ERDOĞAN’IN KUŞKULARI VE BARIŞ KORİDORU PALAVRALARI
  ERDOĞAN’IN KUŞKULARI VE BARIŞ KORİDORU PALAVRALARI          “Fırat’ın Doğusu Türkiye için en ciddi...
Devami
MİLLİ GÜÇLERLE İŞBİRLİKÇİLERİN DERİN MÜCADELESİ VE FÜZE KALKANI PROJESİ
Türkiye’de işbirlikçi AKP yönetimiyle, “milli devlet” arasında çok ciddi bir...
Devami
Erbakan Hocamızın İzmit Konferansı (2010): “İSLAMSIZ SAADET MÜMKÜN DEĞİLDİR”
Euzübillahi-mineşŞeytanir-Racim Bismillah’ir-Rahman’ir-Rahim. Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Vesselatü Vesselamü Ala Seyyidina Muhammedin...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5796

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR