ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3261
mod_vvisit_counterDün5894
mod_vvisit_counterBu Hafta36634
mod_vvisit_counterGeçen hafta38986
mod_vvisit_counterBu Ay106817
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17030957

IP'niz: 3.238.70.175
Bugün: 17 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12273263

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

İRAN'A NİÇİN SALDIRACAKLAR?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 


Irkçı emperyalizm, önce kendi çıkarlarını ve vahşi amaçlarını belirler, sonra bunlara gerekçe olacak bahaneler üretir.

Yahudi siyonizminin güdümündeki ABD'nin Irak, Afganistan'ın ardından şimdi İran'a saldırı hazırlıkları da bu açıdan değerlendirilmelidir. Bizim, bazı gerçekleri halkımıza hatırlatmak ve AKP iktidarını uyarmak için yaptığımız tahlilleri; "komplo teorisi ve felaket davetiyesi" olarak kötüleyenler, aslında; yaklaşan musibetleri gizlemek isteyenlerdir.


İsrail'in yaklaşık 1400 ölü 6000 yaralıya mal olan son Gazze saldırısı da, bir İran müdahalesi sırasında, başını ağrıtacak Hamas ve Hizbullahı etkisiz bırakma girişimidir. Ayrıca, daha önce Lübnan'da Hizbullah karşısında aldığı acı yenilginin yarasını tamir etme ve imaj tazeleme hareketidir.

Bu arada, iki yıllık geçici üyeliğine seçilmekle hava atan AKP'nin, BM Güvenlik Konseyindeki etkisizliklerini ve çaresizliklerini görmeleri de milletimiz için uyarıcı bir gelişmedir. İsrail vahşetine karşı, BM'den medet beklemek safdilliktir. Çünkü BM, zaten İsrail'i kurmak ve korumakla görevlidir.

İşte Doç. Dr. Yaşar Onay'ın iki sene öncesinden tespit ettiği şu girişimler çok ciddi ve gerçekçi verilere dayanmakta ve muhtemel gelişmeleri haber vermektedir.

Ve zaten ülke ve bölge dengelerini değiştirecek tarihi olayların "vukuundan önce şuyu bulması!" yani, meydana gelmeden önce o konunun sıkça konuşulur ve tartışılır olması, tecrübelerle sabittir ve ortak önsezidir.

İran'ın Nükleer Güç Olmasında ABD'nin Katkısı

Soğuk Savaş'ın devam ettiği dönemde, ABD için İran'ın jeopolitik önemi tartışılmayacak kadar büyüktü. Bir başka ifadeyle İran, ABD için İranlıların yönetimine bırakılmayacak kadar önemliydi. Ancak Musaddık olayından çok etkilenen ABD, İran'da bir daha hata yapmak niyetinde değildi. Bu nedenle de Şah'ın iktidarının mutlak haline getirilmesi gerekliydi. Bu amaçla 1957'den başlayarak İran'daki ABD askeri varlığının arttırılmasına ve İran'ın nükleer çalışma programlarının desteklenmesine karar verildi ve ABD, İran'a sağlanan nükleer teknoloji desteğinin sadece barışçıl amaçlarla kullanılacağını tüm dünyaya ilan etti. Bunu 1958'de İran'ın Uluslararası Nükleer Enerji Ajansı'na (İAEA) üye olması izledi. Görünürde yanlış hiçbir şey yoktu, İran tümüyle barışçıl amaçlar taşıyarak, nükleer teknolojiyi elde etmeye başlamıştı.

1968'de ABD tarafından beş megavatlık bir araştırma reaktörü kuruldu. Amerikan AMF firması tarafından Tahran Üniversitesi'nde kurulan bu reaktör, %93 saf zenginleştirilmiş uranyum kullanıyordu ve bu reaktörle birlikte yüksek seviyede zenginleştirilmiş 5 kg uranyum da İran'a verildi.[1]

Şah Rıza Pehlevi, İran'ın nükleer bir güç olmasını ve bölgesel güç olmaktan daha da öte küresel bir güç olmasını hedefliyordu. 1973 Dünya Petrol Krizi, İran'a nükleer güç olmak için büyük fırsat sağlamıştı ve bu dönemlerde altı nükleer reaktör kuruldu. Gene 1974'te 20 bin megavat gücünde 20 adet nükleer reaktör inşa etmek istediğini açıklaması da bu isteğinin bir yansımasıydı.

1974'te İran Atom Enerjisi Kurumu (İAEK) kuruldu ve Dr. İtimad, kurumun ilk başkanı olarak atandı. Hızlı bir şekilde gelişen bu kurum, 4 nükleer santral (Buşehr ve Darhuveyn), Buşehr'de içme suyu tesisleri, İsfahan ve Arak'ta 4 yeni nükleer santralin inşa edilmesi ve yine nükleer santrallerin yakıt ve teknolojik desteğinin teminini üsttendi. Bu merkez daha sonra nükleer araştırma merkezi (NRC) olarak adlandırıldı. Bu konuda Şah'a destek, sadece ABD'den gelmiyordu. Almanya, Fransa, Belçika ve Rusya da akla gelen ilk Avrupalı ülkeler arasındaydı. Bir Alman şirketi olan Kraftwerk Union (KWU) 1974'te İran'ın Buşehr kentinde 1200 megavatlık bir santralin kurulmasını üstlenmişti. Yine aynı yıl Fransa'da Benderabbas'ta 900 megavatlık bir nükleer santral kuracağını ilan etti. Aynı dönemde Belçikalılar tarafından Karj'da Nükleer Tıp Merkezi kurulmuştu.

Gene aynı dönemde Tahran üniversitesi de faaliyete geçti ve bu alanda öğrenci yetiştirmeye başladı. Öte yandan Şiraz üniversitesi de nükleer mühendis yetiştirmeye başladı ve bazı öğrencileri bu dalda yurt dışına gönderdi.

Görüldüğü gibi 1974 yılı İran'ın nükleer araştırmalarında bir dönüm noktasıydı. Bu dönemde Stanford Araştırma Enstitüsü (SRİ), Şah'ın isteğiyle İran'da bir araştırma yaparak, İran'ın orta vadede sosyal, iktisadi ve sanayi alanlarında kalkınabilmesi için nasıl bir yol izlemesi gerektiğini 20 ciltlik bir rapor hazırlayarak Şah'a sundu. Raporda, İran'ın sanayi ve iktisadi kalkınmasının 1995 yılına dek nükleer santraller aracılığı ile 20 bin megavat elektrik üretmesine endeksli olduğunu belirtilmişti. Bunun üzerine Şah, Alman Ziemens firmasıyla Buşehr'de 1300 megavatlık hafif su reaktörü yapımı anlaşması imzaladı. Bu bağlamda 2 bin İranlı ve Alman uzman çalışmalara başladı. Bu projenin 1980 yılında tamamlanması hedeflenmişti.

Gene raporda çizilen yol haritasına göre Şah, 1974'te Amerika ile 1976'da Almanya ile ve 1977'de Fransa ile uzatılması mümkün olan 10 yıllık nükleer yakıt sirkülasyonu anlaşması imzaladı. Bu doğrultuda İran, o dönemde büyük ilerlemeler kaydeden Hindistan'la nükleer işbirliği anlaşması imzaladı. Ağustos 1975'te Alman Kraftwerk Union firması İran'da nükleer santral inşa çalışmalarına başladı. Gene 1975'te Amerikan Kongresi'nden, İran'a nükleer ticaret izni veren bir karar çıktı ve İran'ın nükleer çalışmaları doğal olarak tanımlandı. Aynı yıl İran, Fransa'da kurulacak Eurodif adında uranyumu zenginleştirme tesislerinin %10'luk payını satın aldı. Şah'ın imzaladığı anlaşma ile İran, bu firmanın zenginleştirme teknolojisine kavuşup ayrıca tıbbi amaçlarla kullanılan reaktörlerin radyoizotoplarının üretimi için lazım olan zenginleştirilmiş uranyumu da elde edecekti. İran Eurodif tesislerinde toplam 2 milyar dolar yatırım yaptı ki bir milyarı nükleer reaktör anlaşması yaptığı firma tarafından temin edilirken, bir milyarı da yatırım kredisi olarak gerçekleşti.[2] 1976'da İngiltere ve Fransa, ortak bir anlaşma çerçevesinde nükleer yakıtla ilgili İsfahan tesislerini inşa araştırmasına başladılar. Ekim 1977'de Fransa, iki nükleer santral inşası için İran'la anlaştı ve Framatom firması bu projeyi üstlendi. Aralık 1977'de Batı Almanya 4.8 milyar dolar karşılığında 4 nükleer santralın inşa iznini Kraft Work Union (KWU) firmasına verdi.

İran'ın hızla nükleer bir güç olması, İsrail'i tedirgin etmeye başlamıştı. Özellikle ABD'de de oldukça güçlü olan Musevi Lobisi, ABD hükümetine, İran'a verilen nükleer desteğin kesilmesi konusunda baskı yapmaya başlamıştı. Şah, ABD'nin ve Avrupa ülkelerinin bu baskılar karşısında direnemeyeceğini düşünerek, kendisine yeni nükleer ortaklar aramaya başladı ve bu doğrultuda 1976 yılında Güney Afrika ile nükleer malzeme ve teçhizat tedariki için gizli bir anlaşma imzaladı. Bu dönemde ABD'li uzmanlara göre Şah, nükleer silah üretmek için gerekli alt yapıya sahipti ve Tahran'da kurulan nükleer araştırma merkezi, bu amacın bir sonucuydu. Ancak Soğuk Savaş döneminin kendine özgü dinamikleri yüzünden ABD, İran'ın nükleer silah yapma olasılığını kendisi için bir tehdit olarak algılamıyordu. ABD'nin 1978'den önce 16 mikron hassasiyetinde 4 lazer sistemini İran'a vermesi, bu anlayışın sonucuydu.

İslam Devrimi Sonrasında İran'ın Nükleer Çalışmaları

Bilindiği gibi İslam Devrimi ile İran'da sistem bütünüyle değişti. Ayetullah Humeyni, nükleer enerjinin İslam dinince yasaklandığını ileri sürerek, Şahlık zamanında başlatılan bütün çalışmaları durdurdu. Ancak Humeyni'nin bu yaklaşımı dini olduğu kadar, realist politikanın da bir ürünüydü. Humeyni, nükleer güç olma isteğinin İran'ı dışa bağımlı yapacağından endişe ediyordu. Ancak savaşın başlarında Irak'ın elde ettiği askeri başarı, mollalar arasında da güçlü bir İran'ın yaratılması için, İran'ın nükleer bir güç olmasının şart olduğu düşüncesinin yaygınlaşmasına neden oldu ve 1979-86 yılları arasında ara verilen nükleer çalışmalara, 1986'dan sonra yeniden başlandı. Bu dönemde İran, nükleer reaktör çalışmalarını hızlandırmak için Almanya, Fransa, Rusya, Arjantin, ispanya, Çin, Kuzey Kore ve Belçika ile işbirliğine girdi. Bu işbirliği sonucunda İran, 20'den fazla nükleer tesise sahip oldu. Günümüzde İsfahan, Natanz, Arak ve Buşehr'deki nükleer tesisler, İran'ın en önemli nükleer tesisleridirler. Bu tesislerden en eskisi, Buşehr Nükleer Enerji Santrali'dir. Yapımına 1974'te başlanan santralin inşaatında, şimdi Rus uzmanlar görev yapmaktadır.

İsfahan'daki tesis, Uranyum Dönüştürme Santralidir. Ham uranyumdan zenginleştirilmiş uranyuma kadar uzanan nükleer yakıt döngüsünde, ilk aşama burada gerçekleştirilmektedir. Bilindiği gibi düşük düzeyde zenginleştirilen Uranyum, nükleer enerji sahasında kullanılmaktadır. Ancak nükleer silah yapımında kullanılacak uranyumunun çok daha yüksek düzeyde zenginleştirilmesi gereklidir. Natanz Nükleer Santrali, İran'da uranyumun zenginleştirilmesi amacıyla kurulmuş oldukça önemli bir santraldir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın verilerine göre İran, Natanz'da az miktarda da olsa nükleer silah yapımında kullanılabilecek kalitede uranyum zenginleştirmeyi başarmıştır.

İran'ın güneybatısındaki Arak Santrali'nde ise zenginleştirilmiş uranyumun alternatifi olan plütonyumun üretiminde kullanılan 'ağır su' üretilmektedir.

Bu dört önemli tesisin dışında, Bonob, Ramsar ve Tahran'da da nükleer araştırma reaktörleri bulunmaktadır. Tesisler, olası bir saldırıyı en az zararla atlatmak amacıyla yüzlerce kilometrelik geniş bir alana dağıtılmış durumdadır. Ayrıca çok sayıda tesis, yeraltında inşa edilmiştir.

İran'da Nükleer Silah Hazırlıkları

İran'ın Nükleer güç olması yönünde yürütülen bütün çalışmalar, Dini Lider Hameney tarafından idare edilmektedir. İran nükleer diplomasisi ise İran Güvenlik Yüksek Konsey (Şuray-e Aliy-e Emniyet-e Milli) sekreteri olan Hasan Ruhani tarafından yürütülmektedir. Bugün İran'ın, konu ile ilgili resmi görüşü, nükleer enerji ve nükleer silah ayrımı esasına dayanmaktadır. İranlı yetkililer sürekli olarak, nükleer silah ve nükleer enerji arasında ayırımın dikkate alınması gerektiğini vurgulamakta ve İran'ın nükleer enerji elde etme çabalarının farklı değerlendirilmemesini istemektedirler. İran nükleer enerjiyi; teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçı amaçlarla kullanma hedefi doğrultusunda sahip olmak istediğini ileri sürmektedir. Nükleer silah üretmek niyet ve iradesinde olmadıklarını ısrarla vurgulayan İran'a göre nükleer silah üretmek, zaten İslam dini açısından da doğru değildir.

Ancak öte yandan İran'dan Batıya kaçan İranlı rejim muhalifleri, resmi açıklamaların aksine İran'ın nükleer silah üretmek için faaliyetlerini sürdürdüğünü iddia etmektedirler. Bu iddialar doğru olabilir ama rejim karşıtlarının, uluslararası sistemin önde gelen aktörlerini kendi yanlarına çekerek, İran'da molla rejimini değiştirmek adına kendi güçsüzlüklerini örtmek için ortaya atılan ve aslı olmayan iddialar da olabilirler. Ancak eldeki gerçeklerden yola çıkarsak, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Şubat 2003'te İran'da yaptığı denetleme sonrasında, İran'ın 1992'den günümüze kadar Uluslararası Atom Enerji Kurumu'na eksik bilgi verdiği ortaya çıkmıştır. İran'ın nükleer silah ürettiği konusunda kuşku yaratan diğer konu ise uranyum zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojisinden vazgeçmek istememesidir. Zira söz konusu maddeler nükleer silah üretimi sağlayan maddelerdir ve uranyum zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojisine sahip olan bir ülke, kolayca nükleer silah üretme kapasitesine de sahip olabilir. İran söz konusu teknolojilere sahip olduğunu ve bu güçten vazgeçmeyeceğini açıkça bildirmektedir. UAEK'nın İran'ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması'na (Nuclear Non Proliferation Treaty) aykırı hareket ettiğini ve İran'da nükleer silah üretmek için gerekli alt yapının hazır olduğunu açıklaması da bu açıdan değerlendirildiğinde oldukça önemlidir. Ancak İran'da nükleer silah üretimi için alt yapının hazır olduğunun söylenmesi farklı bir şeydir, İran'ın nükleer silah yaptığının söylenmesi farklı bir şeydir. Bugün gelinen noktada İran'ın elinde nükleer silah sahibi olduğuna dair iddiaların dışında, kabul görecek bir kanıt yoktur. Bu durumda görünen odur ki, İran belki de yapmadığı bir silahı yapmış gibi gösterilmekte, bunun için uluslararası kamuoyu yoğun bir yanlış bilgi bombardımanına tutulmakta, İran'da bu silahı yapmadığını ispat etmeye çalışmaktadır.

Öte yandan, İran'ın nükleer silaha sahip olmak istemesi çok da şaşırtıcı değildir. Bugünkü İran rejimi, 1979'ta gerçekleşen İslam Devrimi'nin ürünüdür. Iran, siyasal İslam olgusu çerçevesinde Devrim ihraç politikasını benimsemiştir. Bu çerçeve içinde ABD ve İsrail düşmanlığı, İran dış politikasının temel söylemi haline getirmiştir. Dünyanın en büyük gücünü düşman olarak tanımlayan ve bu bağlamda, sürekli tehdit algılaması içinde bulunan bir ülkenin kendisini korumak adına her türlü yönteme başvurması, realist değerler dizisinin kabul ettiği bir olgu değil midir? 1980-88 İran-Irak Savaşı, ardından Sovyetler Birliği'nin yıkılmasına bağlı olarak uluslararası sistemde ortaya çıkan ve belirsizliklerle dolu ortam, İran'ın yalnızlaşmasına ve ABD ile tek başına karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. Bu dönemden sonra İran, dış politikasında pragmatist davranış çerçevesinde komşuları ile iyi ilişki kurma çabaları ve savunma gücünün geliştirilmesi, temel politika haline gelmiş ve İran nükleer silah üretme çabasına bu dönemden itibaren girmeye başlamıştır. Bu çabalar ile ilgili olarak Pakistan'da nükleer silah yapım programının başında olan Prof. Dr. Abdülkadir Han, İran'a nükleer silah yapımı ile ilgili olarak teknoloji transferinde bulunduğunu ve danışmanlık yaptığını açıkladı. İleri sürüldüğüne göre, Abdülkadir Han'ın İran'a kazandırdığı teknoloji, teorik olarak nükleer silah üretimini gerçekleştirmeye yetecek düzeydeydi.[3] Ancak İran'ın teorik olarak gerekli donanıma sahip olması ile bu teoriyi kullanarak nükleer silah yaptığını düşünmek, biraz abartılı bir yaklaşımdır. Zira bugün zeki ve araştırmacı bir üniversite öğrencisi bile üniversite kütüphanelerinden ve internet kaynaklarından faydalanarak nükleer silah yapımı ile ilgili teorik bilgiye ulaşabilir. Burada üzerinde durulması gereken, İran'ın teoriden uygulamaya dönüşümün hangi noktasında olduğudur. Ancak öte yandan İran'ın nükleer silah elde etme isteğinin temelinde, ABD ve İsrail'in tehditlerine karşı koyma isteğinin yattığı da bilinmektedir.

Bugün varılan noktada ABD, İran'ın nükleer çalışmalarından rahatsızlık duymaktadır ve bu çalışmaların sonlandırılmasını istemektedir. ABD'nin, İran'ı "şer ekseni" olarak tanımlayarak, "bölge ve dünya barışı için bir tehdit" olarak göstermesi, bu amacın somutlaşmış bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını felaket senaryosu olarak gören ABD, İran'dan bütün nükleer çalışmalarını durdurmasını istemektedir. Hatırlanacağı gibi ABD daha önce de Kuzey Kore'den benzer isteklerde bulunmuş, sorunu tırmandırmış ve askeri müdahale aşamasına gelinmiş iken geri adım atmıştı. Oysa İran konusunda geri adım atmak bir yana, savaş olasılığını da gündemde tutmaktadır. Ancak uluslararası ilişkilerde savaş, ilk başvurulan çözüm değildir. Asıl niyet savaş bile olsa, savaşın uluslararası alanda haklılığının sağlanması şarttır. Savaş aşamasına gelinmeden, diplomasi tekniklerinin kullanılması gerekir. Bunun ilk adımı hedef ülkenin gizlice uyarılarak, izlediği politikadan vazgeçmesi istenir. İran-ABD ilişkilerinin geçmişi göze alındığında, bu gizli uyarının yapılıp yapılmadığını tam olarak bilemiyoruz, ikinci aşamada, hedef ülkenin kendisinden beklenen politika değişikliğine gitmemesi halinde uygulanır. Burada aynı uyarı bu kez kamuoyu önünde gerçekleştirilir ve izlenen politikadan vazgeçilmesi halinde iki devlet arasındaki ilişkilerin düzeleceği söylenir. Bu aşamanın önemi, üçüncü tarafların da sorunun varlığından haberdar olmasıdır. Ancak beklenen politika değişikliği gerçekleşmezse, bu sefer sorun uluslararası alana taşınır ve beklenen politika değişikliğine gidilmemesi halinde yapılacak müdahaleye meşruiyet sağlanmasına çalışılır, işte ABD-İran ilişkileri, şimdi bu aşamadadır. ABD'nin sorunun çözümü için konunun ilk önce BM Güvenlik Konseyi'ne taşınmasını istemesinin nedeni budur. Beklenen, ABD'nin askeri operasyon ihtimalinin, dünya devletlerini harekete geçirmesi ve İran'ın geri adım atmasını sağlamalarıdır.

Ancak ABD'nin Kuzey Kore ile İran'ı aynı görmesi hatalı bir yaklaşımdır. Her şeyden önce İran, Kuzey Kore ile karşılaştırıldığında ekonomik olarak çok daha iyi bir durumdadır. Halkının okuma yazma oranı oldukça yüksektir ve kendisini bölgesel bir güç olarak görmek için yeterli birçok özelliğe sahiptir. İki ülke arasında ciddi anlamda rejim farklılıkları vardır. İran, halkın desteğini belli ölçülerde yanına almışken, Kuzey Kore'de bunu görebilmek çok zordur. İkinci olarak İran Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması'na (Nuclear Non Proliferation Treaty) taraf ülkelerden birisiyken, Kuzey Kore 2003 senesinde bu anlaşmadan imzasını geri çekmiştir. Üçüncü olarak İran, sürekli olarak çalışmalarının barışçıl amaçlar taşıdığını ve nükleer silah yapmadığını ve yapmayacağını vurgularken, Kuzey Kore açıkça nükleer silah yapmak azminde ve kararlılığında olduğunu ve bu silahı yaptığını açıklamakta bir tereddüt görmemektedir. Dördüncü olarak İran, dünyanın önde gelen ülkeleriyle yakın ekonomik ilişkiler içindedir. Oysa Kuzey Kore, bu dünyaya ait olmayan bir ülke görünümündedir. Bu durumda ABD'nin İran'da askeri çözüm arayışlarına gitmesinin nedenlerini başka konularda aramak gerekir.

Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında, ABD'nin Afganistan ve Irak'a yerleşmesi ve de bu coğrafyada varlığını kalıcı hale getirmesinin önünde, İran; jeopolitik konumu, ideolojik kimliği, ABD'ye karşı duruşu ile çok ciddi bir engeldir. İran, Orta Asya ve Kafkasya ile geniş toprak sınırları olan bir ülkedir. İran'ın bu bölgelerde ABD'den bağımsız, Rusya merkezli bir dış politika takip etmesi, ABD'nin bölgedeki siyasi varlığını tehdit etmektedir. Bu nedenle ABD'nin, Orta Asya ve Kafkasya'da İran sorununu çözmeden istediği ortamı gerçekleştirmesi, pek mümkün görünmemektedir.

İran bugünkü duruşuyla ABD'nin Büyük Orta Doğu Projesi'nde anahtar ülke konumundadır. Söz konusu projenin hayata geçirilmesi ve ABD'nin, Avrasya bölgesinde proje kapsamında istediklerini hayata geçirebilmesi için, önce İran sorununu çözmek zorundadır. Bu nedenle iki devlet arasında ortaya çıkacak gelişmeler, tüm dünyayı çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü İran'ın, ABD'nin küresel amaçlarının gerçekleşmesinde önemli bir yeri vardır ve burada yaşanacaklar doğrudan ABD'nin geleceğini belirleyecektir. Her şeyden önce ABD'nin İran'a yönelik olası askeri müdahalesi, son yıllarda bölgede ve dünyada yükselen anti-Amerikanizm dalgasını çok ciddi şekilde körükleyecek gelişmelere neden olabilir. Başta El Kaide olmak üzere her türlü terör örgütüne kanlı eylemleri için meşru bir zemin oluşturabilir. Batı dünyasındaki (ABD ve AB) ilişkileri de çatışmalı hale getirebilir. Her şeyden önemlisi, ABD'nin kendi çözülme sürecini başlatabilir.

Amerika Birleşik Devletleri, İran'ı Vuracak mı?

Bu çalışmanın yapılmasının en önemli nedeni, ABD'nin neden ne olursa olsun İran'ı vuracağıdır. Anadolu'da halk arasında anlatılan bir hikâye vardır. Hikâyeye göre kurt ile kuzu, aynı nehirden su içmektedirler. Kuzu, kurda göre daha yukarılarda bir yerdedir. Kurt kuzuya bakar ve ona seslenir. "Hey kuzucuk, içtiğim suyu kirletiyorsun. Bu yüzden seni yiyeceğim." Bunun üzerine kuzu yerini değiştirir ve kurttan daha aşağı bir yere iner ve suyunu içmeye başlar ve kurda seslenir. "Kurt kardeş, bak artık senin suyunu kirletmiyorum. Beni yemeyeceksin değil mi?" Kurt, kuzuya bakar ve "suyu nereden içersen iç, fark etmez, ben seni yiyeceğim" der. Bu hikâyenin ana fikri bellidir. Kurt, bir kere kuzuyu yemeye karar vermiştir. Kuzunun suyu nereden içtiğinin önemi yoktur. Hikâyenin konumuzla olan bağlantısına gelince, ABD'nin İran'a saldıracağına dair ileri sürülen iddiaları yalnızca İran'ın sahip olduğu nükleer tesislere bağlamak doğru değildir. Buna etki eden nedenleri jeopolitik nedenler, ekonomik nedenler ve de yaşamsal nedenler olmak üzere üç ana başlıkta toplamak mümkündür. Jeopolitik nedenlerin başında, Amerika'nın Avrasya'ya yönelik hedefleri gelmektedir. Bu hedefe ulaşabilmek; Hazar Havzası, Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz gibi Soğuk Savaş sonrası jeopolitik atlasın önemli noktalarını ABD denetimindeki çekirdeğe bağlayarak, ABD aleyhine boşluk bırakmamakla gerçekleşebilir. Asıl hedef, Avrasya'dır. Avrasya'da kalıcı ve sorunsuz ABD egemenliği için temel alınan yöntem; kilit coğrafi bölgeler ve ülkelerin, siyasal açıdan yeniden düzenlenmesidir. Bunun için sadece rejim değişiklikleri değil, harita değişimleri de öngörülmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın "Fas'tan Çin sınırına kadar 22 ülkenin sınırları değişecek" sözleri, ABD'nin Avrasya'ya yönelik hedeflerinin en çarpıcı ifade biçimidir. Bu stratejinin ana hedefi; Avrasya'nın can damarlarını denetim altına alarak, hem Avrasya'nın potansiyellerine hükmetmek, hem de Avrasya'nın bir araya gelebilme ve dayanışma yeteneğini köreltmektir. Bu durum aynı zamanda Avrasya'nın kendi kendini yönetme iradesini zaafa uğratmak, ortak hedef belirleme, ortak tehdide karşı savunma refleksleri geliştirme iddiasını ortadan kaldırmak, bağımlılığı kabullenmiş bölgeler ve ülkeler yaratmaktır.[4] Ekonomik nedenlere gelince; İran, günlük yaklaşık 4 milyon varil ham petrol üretimiyle dünyanın dördüncü büyük petrol üreticisi, Petrol ihraç Eden Ülkeler Örgütü'nün (OPEC) ise ikinci büyük petrol ihracatçısı durumundadır. Ayrıca Rusya'dan sonra dünyanın en zengin doğalgaz kaynaklarına sahiptir. Ve İran'ın elinde petrolden elde ettiği döviz rezervi, 45 milyar dolardır. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'nin diğer önemli bir özelliği de, özellikle petrol ve maden rezervlerinin bulunduğu alanları kapsamasıdır. Suudi Arabistan'dan sonra petrol rezervleri açısından dünyanın ikinci büyük petrol rezervlerine sahip İran, bu nedenle de ABD'nin hedef olarak gördüğü ülkelerin arasında olabilir. Ancak ABD'nin İran'ı vurmak istemesinin altında yatan en önemli neden, doğrudan ABD'nin kendi geleceği ile ilgili olan yaşamsal nedendir. Yaşamsal neden, ABD'nin bir bütün olarak uluslararası sistemde var olmaya devam edip etmeyeceği ile ilintilidir. İran'ın vurulması kararının alınması, aslında ABD'nin Mart 2003'te Irak'ı vurmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Bilindiği gibi Irak lideri Saddam Hüseyin'in sonunu getiren Kasım 2000'de petrol ihracatını dolar yerine euro ile yapma kararı almasıydı. Şimdilerde aynı kararı alan diğer bölge ülkesi ise İran'dır. O halde petrolün euro ile satılması ile ABD'nin geleceği arasında doğrudan bir bağlantı olmalıdır. Zira ABD'nin Irak'a yönelik müdahalesinin gerçek nedeni buydu, ancak haksız işgali meşru kılmak adına, aslında ABD gibi bir ülkeye hiç yakışmayacak kadar basit yalanlar üzerine oluşturulmuş bir nedenler zinciri oluşturuldu. Saddam Hüseyin'in gücü abartıldı, hatta o kadar abartıldı ki, Saddam Hüseyin'in kendisi bile buna inandı, ama artık Irak diye bir ülke kalmadı. Şimdilerde Ahmedinecad'ın Tahran Petrol Borsası kurma ve petrolü euro üzerinden satmaya karar vermesi, onu ve ülkesini hedef haline getirdi. Üstelik bu sefer üretilen neden, Irak için üretilmiş nedenlerin yanında çok daha ciddiydi. Öyle ki İran'ın en yakın müttefikleri arasında sayılan Rusya, Çin, Fransa ve Almanya bile tereddüt içinde.

Londra'da yayımlanan El Kuds El Arabî Gazetesi'ne göre İran'a yönelik ABD hava harekâtı, 2008 sonrasında başlayacak. Bu tarihe gelene kadarki ABD senaryosu, El Kuds Gazetesi'nde şu şekilde özetlenmişti:[5]

- Güvenlik Konseyi'nden İran'ı kınama yönünde mümkün olduğundan fazla karar çıkarmak ve askeri operasyona zemin hazırlamak için Irak'ta yaşandığı şekilde İran'ı uluslararası hukuku ihlal etmekle suçlamak.

- Dünya kamuoyuna 'güç kullanımının olası bütün barışçı adımların tüketilmesi ardından son tercih olduğu' yollu bir mesaj vermek için diplomatik bağlantılara ve aracılık çabalarına mümkün olan en fazla süreyi tanımak.

- İran'ı nükleer programından vazgeçirme adımları arkasında, Arap ülkelerini özellikle de Körfez ülkelerini kapsayan sağlam bir uluslararası koalisyon oluşturmak ve bölgede Arap-Fars milliyetçi çekişmeyi yeniden canlandırmak.

ABD ve İran arasında askeri çatışma kaçınılmazdır. Zira İran yönetimi, uluslararası baskılara karşı direneceğini ve nükleer programlarından asla vazgeçmeyeceklerini birçok kez dile getirmiştir. Ayrıca İran yönetimi geri adım atamayacağı bir noktaya gelmiştir. Varılan noktadan geriye dönüş, iktidarı kaybetmelerine neden olabilir. Diğer yandan ABD de geri adım atmayacak gibidir. Zengin petrol rezervlerine, nükleer teknolojiye, hatta nükleer silahlara sahip bir İran, Tahran'da petrol borsasını da açabilirse, ABD'nin küresel hegemonyasını tehdit edecek çok önemli bir güç haline gelecektir. Şimdi gelelim ABD'nin İran'a yönelik savaş hazırlıklarına ne zaman başladığına... Bu konuda Washington Times Gazetesi'nin 16 Nisan 2006 nüshasında Willim Arkin'in "The Pentagon Preps for Iran" (Pentagon İran'ı Vurmaya Hazır) başlıklı yazısı, olağanüstü bir belge niteliğinde. Bu nedenle söz konusu yazı, aslına sadık kalınarak Türkçeleştirildi. Sanırım bu yazıyı okuduktan sonra nükleer silahlarla ilgili yapılan açıklamalar sizlere gülünç gelmeye başlayacak ve biz bu filmin devamını biliyoruz diyeceksiniz.





[1] Bu uranyum UAEA gözetiminde Tahranda depolandı ve günümüze dek sürekli UAEA denetçileri tarafından denetlenmektedir.

[2] http://turkish.irib.ir/makale/94.htm

[3] Doğu Silahçıoğlu, ABD/İsrail/İran Denklemi ve Türkiye, İstanbul: Günizi Yayıncılık, Nisan 2006, s.71-72

[4] Yaşar Hacısalihoğlu, "Anadolu Sentezine Güvenmek", http://www.kenthaber.com/Arsiv/Haberler/2005/Mart/14/Haber 51963.aspx

[5] http://www.ntvmsnbc.com/news/371780.asp


Bu yazarin diger makaleleri

AKP ERBAKAN’IN GÜDÜMÜNDE MİYDİ?
Bir konuya yaklaşım ve yorumlarımızda: Kuranı Kerim’in zahiri ve muhkem (herkesin...
Devami
“Masonluk” la ilgili, Orhan Koloğlu’nun: SAPTIRDIKLARI VE SAKLADIKLARI - 1
  Masonluk; farklı din ve kavimden, farklı köken ve kültürden, farklı...
Devami
BİR İHTİLAL DAHA VAR! (ŞİİR)
  BİR İHTİLAL DAHA VAR!      Ne güne kaldık, vah be Büyük ihmal,...
Devami
TARİH BİLİNCİ VE SABATAİZM GERÇEĞİ
  Öncelikle ve özellikle belirtelim ki; bizim hiç kimsenin kökeni ve...
Devami
YA MİLLİ MUTABAKAT SAĞLANACAKTI VEYA KAOS VE TAHRİBAT KAÇINILMAZDI
  YA MİLLİ MUTABAKAT SAĞLANACAKTI VEYA KAOS VE TAHRİBAT KAÇINILMAZDI        Güney sınırımızda ve...
Devami
"MEDENİTETLER İTTİFAKI" PROJESİ VE "EŞDİNSELLER" TRAJEDİSİ
Her bakımdan Tam Bağımsız ve Güçlü Türkiye'yi kuracak bir Devrim...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1753

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR