ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1073
mod_vvisit_counterDün3040
mod_vvisit_counterBu Hafta9265
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay113895
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18330882

IP'niz: 3.227.235.216
Bugün: 23 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12769581

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

7SABAH.COM’DAN AYDIN ALTAY BEY’İN AHMET AKGÜL HOCAMIZLA YAPTIĞI SÖYLEŞİ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 66
ZayıfMükemmel 

 

7SABAH.COM’DAN AYDIN ALTAY BEY’İN

AHMET AKGÜL HOCAMIZLA YAPTIĞI SÖYLEŞİ!

      

Seçimlerden yaklaşık iki ay kadar önce, Ahmet Akgül Hocamız bir internet sitesine verdiği röportajda bugünkü sonuçları öngörüp aktarmıştı.

7sabah.com’dan Aydın Altay Bey’in: Türkiye’nin tamamen 7 Haziran seçimlerine odaklandığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu süreç birçok yönüyle konuşulması gereken bir süreçtir. Sizinle bu süreci ve seçim sonrası olası ihtimalleri konuşmak istiyoruz, ancak onun öncesinde Ortadoğu’da hâlâ devam eden çatışmaları sormak istiyorum; “Ortadoğu’nun kaderi” olarak lanse edilmeye çalışılan kan ve gözyaşlarının asıl sebepleri nelerdir?” sorusunu Ahmet Akgül Hocamız: Sizi tebrik ve takdir ediyorum. Sorular insanın aklını ve duyarlılığını yansıtır. Evet, Allah davasına sadık ve Mevlâ’sına âşık insanların; algıları, anlayışları, fıkıhları-yani kavrayışları ve olayları yorumlama zekâları nurlanıp açılmaktadır. Bakınız Frankfurt’ta, Avrupa Merkez Bankası’nın açılışına karşı çıkan ve “Almanya tarih oluyor ve sömürü sermayesinin güdümüne giriyor!” diye, on binlerce kişinin protestosu acımasızca bastırılmış, onlarca polis arabası yakılmış, 50 kadar polis yaralanmış, 160 gösterici hastaneye kaldırılmış, 350 kişi tutuklanmış, ama hem Alman medyası hem de yerli Mason medyası buna gözünü kulağını kapamıştır. Ve daha acısı, “AB’ye girmek bizim stratejik hedefimizdir!” diyen AKP, hâlâ dindar halkımızdan alkış ve oy almaktadır, ama yakında oyunları bozulacaktır.

Yahu, bugün hiç yüzü kızarmadan Cemaat beni 11 yıl aldattı!” diyenlerin yarın çıkıp: “Şu Abdullah Öcalan da beni kandırıp kullandı!” demeyeceğinin garantisi var mı? diye hiç kimse sormamaktadır. Sn. Cumhurbaşkanı, kendi başlattığı ve en büyük başarısı saydığı Çözüm Süreci ve İmralı heyetiyle ilgili, daha şimdiden karşı tavır almaya ve bu girişimleri yanlış bulduğunu açıklamaya başlamıştır. Acaba bu açık bir tutarsızlık mıdır, yoksa çifte standart yani ikili oynamak mıdır? İnşaallah tarihi yanlışlık ve tahribatlarının farkına varmıştır! Hatta terörist başı Öcalan’ın Nevruz gibi mesajları önce Hükümet’e ulaşmakta, düzeltilip değiştirilmeler yapılmakta, sonra halka okunmakta; ama hiç utanmadan bir de AKP’li yetkililer kalkıp bu mesajlara karşı çıkmaktadır.

Ülkemizdeki ve bölgemizdeki bu sorunların asıl kaynağı İsrail’in Arz-ı Mev’ud hesaplarıdır, BOP bu şeytani amacın bir aracıdır ve Eşbaşkanları hâlâ İslamcılık oynamaktadır.

Siyonist senaryoda dindarlık rolü oynayanlar münafıktır!

Maalesef bütün dünya bir Siyonist tiyatrosuna çevrilmiş durumdadır. Bu zulüm ve sömürü tiyatrosunda, Siyonist Yahudilerin yazdığı senaryoda, devlet, parti (siyaset) ve büyük şirket yöneticilerinin kimisi Hristiyanlık, kimisi Müslümanlık, kimisi puta tapıcılık, kimisi solculuk, kimisi de sağcılık rolü oynamaktadır. Halk ise kendilerinden sandığı bu yöneticilerin kurusıkı palavraları ve gönül okşayıcı propagandaları ile oyalanıp avutulmaktadır. Gizli Dünya Devleti; dolardan modaya, finans kurumlarından medyaya, silah ve sanayi fabrikalarından sinemaya, Birleşmiş Milletlerden NATO’ya, GDO’lu gıdadan meşrubatlara kadar hemen her şeyi kontrolüne almış bulunmaktadır. Bugün insanlık ekonomik ve siyasi yönden bunalmıştır, sosyal tufanlar başlamıştır, özellikle İslam coğrafyası anarşi, iç savaş, işgal altında buhrandadır. Artık tarihi bir patlama ve hesaplaşma kaçınılmazdır, mevcut Siyonist sistem mutlaka yıkılacak, Adil Düzen kurulacaktır. Bu kutlu dönüşüm, derin dengelerin yer değiştirmesi şeklinde olacak ve umarız kan dökülmeden başarıya ulaşacaktır. Çünkü, ABD, İsrail ve NATO güçlerinin; nükleer başlıklı füzelerini ve diğer saldırı sistemlerini kilitleyip çalışmaz hale getirecek, uçak gemilerini ele geçirecek teknoloji harikaları hazırlanıp tamamlanmıştır.

Bütün dünya, 13 Yahudi ailesinin çiftliği konumundadır

Sivil toplum örgütü İntermon Oxfam'ın raporunda, dünyadaki zenginliğin neredeyse yarısının (yüzde 46) dünya nüfusunun yüzde 1'inin elinde olduğu ortaya çıkarılmıştı. Davos'ta, 22 Ocak'ta başlayan Dünya Ekonomi Forumu öncesinde ilginç kıyaslamalar yapılan raporda, dünyanın en zengin yüzde 1'lik nüfusunun zenginliğinin, dünya nüfusunun en fakir yarısının toplam zenginliğinin 65 katına denk geldiği açıklanmıştı. Raporda, dünyadaki fakir nüfusun yarısının gelirinin dünyanın en zengini olan 85 kişinin varlığına ulaşmadığı, 2009'dan itibaren ABD'deki yüzde 1'lik en zengin nüfus daha fazla zenginleşirken, dünyadaki fakir nüfusun yüzde 90'ının daha da fakirleştiği aktarılmıştı. Dünyadaki sosyal dengenin geçmişte örneği görülmemiş bir şekilde bozulduğu saptanan raporda, zenginler ve fakirler arasındaki korkunç uçurumların, geri dönüşü olmayan bir sürekliliğe girme tehdidiyle karşı karşıya olduğu vurgulanmıştı. Raporun sonuç metninde; "Ekonominin elit kısmı, ekonomi oyununun kurallarını istedikleri gibi değiştirebilmek için siyaset gücünü tutsak almıştır" tespiti yer almıştı. Bu raporda, dünyanın %1’lik en zengin tabakasının toplam servetinin yarıdan fazlasının 13 Yahudi ailesinin elinde bulunduğu gerçeği ise, malum korkular ve baskılar yüzünden saklanmıştı.

Sabah namazını, ama medya eşliğinde Hacı Bayram’da kılacak kadar dindar Davutoğlu, Siyonist CFR’ye sığınmıştı!

Siyonist sömürü sermayesinin güdümündeki ABD’nin, faizleri arttıracağını açıklamasından sonra sıcak paranın yavaş yavaş kaçtığı Türkiye, yeni borçlar bulmak ve yabancı yatırımcıları Türkiye’den gitmemeye ikna etmek için küresel rantiyenin kapısını çalmıştı. Yahudi lobisinin en etkili ve tehlikeli kuruluşlarından CFR’nin (Council on Foreign Affairs-Dış İlişkiler Konseyi) 4-7 Mart tarihlerindeki yıllık kurumsal toplantısına “Onur Konuğu” yaftasıyla katılan Başbakan Ahmet Davutoğlu, hem Citibank ve Goldman Sachs gibi küresel rantiye şirketlerine, “Türkiye, ekonomik dinamizm ve siyasi istikrar açısından gelecek için size umut vadeden bir ülke, gelin yatırım yapın” diye yalvarmış, hem de yabancı yatırımcılar için referans niteliğinde olan Siyonist CFR’nin desteğini almaya çalışmıştı. Başbakan Davutoğlu, CFR’de “sözlüye kalkmış bir öğrenci” gibi Siyonist lobinin sorularını yanıtlamıştı. Davutoğlu, “Onur Konuğu” pozuyla katıldığı programın moderatörü CFR Başkanı Richard N. Haass’ın iç güvenlik paketine dair sorusunu yanıtlayıp, “komşularla sıfır sorun” palavrasıyla ilgili açıklamalar yapmıştı. Siyonist Haass, Türkiye’nin iç meselelerine dair soruların ardından daha da ileri giderek, Davutoğlu’nu, “Rusya ile ilişkilerinizde sorun yoksa, bu da bizim için bir sorun sayılır. Türkiye’nin Rusya’dan tam bağımsız hareket ettiğini savunuyorsunuz ama bizim buradan gördüğümüz doğalgaz ihtiyacınızın yüzde 60’ını Rusya’dan karşılıyorsunuz. Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’da sebep olduğu sorundan dolayı izole edilmesini istemiyor” şeklinde suçlayacak kadar küstahlaşmıştı.

Aydın Altay: Özellikle Osmanlı’nın son yıllarında Arap yarımadasında birtakım senaryolar devreye koyuldu. Elbette başta İngilizler olmak üzere Batı dünyası çok ciddi operasyonlar yaptı. Bugün yaşananları doğru okumak için BOP sürecini bizimle paylaşır mısınız?

Ahmet Akgül: Aziz Erbakan Hocamız bu gerçekleri yıllarca ve defalarca anlatmıştır.

İslam; bütün insanlığı eşit haklara sahip tanır, Hakkı üstün tutar, sömürüye karşı çıkar, kimsenin kimseye kul ve köle olmaması için çalışır. Bu yüzden Siyonizm, tarihi boyunca, hep Hakkı üstün tutan İslam'ı hedef almıştır. Hadis-i Şerifte, "El-küfrü milletun vahideh" (Küfür tek millettir) buyurulmaktadır. Her ne kadar haritaya baktığımızda çeşit çeşit, renk renk birçok soylar, soplar, ülkeler görsek de bunun manası küfür tek bir merkezden idare edilir, demektir; ki bu merkez dünya Siyonizm’i olmaktadır. İsterseniz muharref Tevrat'a, isterseniz Kabbala'ya bakın, Siyonizm’in şeytani inanç esaslarının şunlar olduğu yazılıdır: Bunların birincisi; Benî İsrail üstün ırktır. İkincisi; Benî İsrail dünyanın efendisi, diğerleri kölesi olacaktır. Diğer ırklar maymun olarak yaratılmış, sonradan insana dönmüş hayvanlardır. Çünkü diğer insanlar, Benî İsrail'e hizmetkâr olsun diye yaratılmıştır. Nihai hedef Siyonizm’in dünya hâkimiyetini kurmaktır. Bunun için birinci adım olarak sürgündeki Yahudiler Filistin'de toplanacaktır. İkinci adımda, Fırat'la Nil arasındaki va’ad edilmiş topraklarda Büyük İsrail kurulacaktır. İsrail Devleti'nin emniyetini sağlamak için Fas'tan Endonezya'ya kadar 28 ülkenin yönetimi elde tutulacak, bölünüp parçalanacaktır. BOP bunun son aşamasıdır. İsrail'in güvenliği için Anadolu'da on dokuz Haçlı Seferini püskürten Selçuklu ve Osmanlı'nın mirasçısı, bağımsız bir devlet olmayacaktır.

Mescid-i Aksa'nın yerine Süleyman Mabedi yeniden inşa edilecek ve bütün bunlar gerçekleştiği zaman, Mesih yeryüzüne inecek, Davut Aleyhisselamın tahtına bir Yahudi Kralı olarak oturacaktır. Bu kral Siyonistlerin dünya hâkimiyetini kuracak ve İsrailoğullarının dünya hâkimiyeti gerçekleşmiş olacaktır. Siyonizm’in bâtıl inancı bunlardır. Dikkat edin bunlar İsrail'in dini inancıdır, dinlerini değiştirmelerini beklemek ahmaklıktır. Nitekim bu gayeler çerçevesinde, 20. asır başlarında, Theodor Herzl vasıtasıyla İsrail'i kurmak için Sultan Abdülhamit'ten Filistin'de toprak almaya kalkışmıştı. Sultan Abdülhamit Han bu teklifi reddedince, 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde Birinci Siyonist Kongresi toplandı ve burada 3 önemli karar alındı: a) Sultan Abdülhamit tahttan uzaklaştırılacak. b) Osmanlı mutlaka yıkılacak. c) 100 sene içinde İslamiyet’in ılımlaştırılıp yozlaştırılıp, tehlike olmaktan çıkarılması sağlanacak.

Bu kararların uygulanması, Siyonizm’in mürşitleri tarafından İtalyan Hahambaşısı Emanuel Karasu'ya tevdi edildi. Emanuel Karasu, bu planı uygulamak için önce hazırlığını yaptı ve sonra uygulamaya geçti. Bunun için İtalya'dan gelerek, Osmanlı topraklarındaki Selanik'e yerleşti. Burada "İttihat ve Terakki"yi önce dernek olarak faaliyete başlattı. Mason localarını açtı. Böylece etrafında kiralık bir ekip oluşturmayı başardı. Bu bölgedeki bazı askerî bürokratları etkileyerek bunları tahrik edip Padişah'a karşı İstanbul'a yürümelerini sağladı. Barışçı bir sultan olan Abdülhamit Han bunları telef edebileceği hâlde şefkatli davrandı, kan dökülmesine gönlü razı olmadı. Ve bunların baskısıyla 1878'de kapattığı Meclis-i Mebusan'ı otuz sene sonra 1908'de yeniden açtı.

Emanuel Karasu, bu meclise Selanik Milletvekili olarak katıldı. O, çoğunluğu gayrimüslimlerden oluşan ve kendisinin kontrolündeki bu Meclis'ten bir yılda Sultan Abdülhamit'in halli için karar çıkarttı. Bu kararı tebliğ eden heyetin başında saraya bizzat kendisi çıktı. 1909'da Sultan Abdülhamit, Selanik'e sürgüne yollandı. Bunun sonrasında İttihat ve Terakki parti hüviyeti kazandı ve Meclis'e hâkim konuma ulaştı. Birçok askerî bürokrat etki altına alındı. Böylece Emanuel Karasu, Basel Konferansı'nın kararlarının birinci adımını gerçekleştirmiş olmaktaydı.

Sıra ikinci adıma gelmişti; önce Libya, İtalyanlara verildi. Sonra Balkan Harbi çıkartıldı. Sonra hiç lüzum yokken Osmanlı Birinci Cihan Harbi'ne sokuldu. Birinci Cihan Harbi esnasında 1914'ten 1918'e kadar 4 yıl boyunca Galiçya'dan Yemen'e kadar 30 ayrı cephede çarpışan Osmanlı, bütün cephelerde Çanakkale Destanı gibi büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen bütün dünyaya karşı savaşmaktan bitap düştü. Mason İttihatçıların tezgâhıyla Sevr'i imzalamak mecburiyetinde bırakıldı.

Sevr, temelde Büyük İsrail projesinin bir adımıdır. İngilizler, Filistin'e bu toprakları kendilerinin olması için değil, "Arz-ı Mev'ud"a dahil olduğu için burayı alıp İsrail'e vermek amacıyla almıştır. Siyonizm, Büyük İsrail'i kurmak amacıyla Sevr'i uygulayabilmek için 5 yıl uğraştı. Fakat daha 1919'da Kahramanmaraş'ta Sütçü İmam ve Rıdvan Hoca gibi millî kahramanlar öne çıktı. Mustafa Kemal’in önderliğinde Aziz ve asil halkımız, kazma kürekle Fransızları kovup kaçırdı. Yunanlılar 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktılar, ancak orada da Balıkesirli Hasan Basri Çantay ve Vehbi Çıkrıkçı gibi milli kahramanların öncülük ettiği, büyük bir millî direnişle karşılaştılar ve Atatürk’ün dehasıyla 30 Ağustos’ta Büyük Zafere ulaşıldı. Bu büyük kahramanların oluşturduğu Milis teşkilatları sayesinde bu Haçlı güçleri istedikleri hedefe bir türlü ulaşamamıştı.

Bunları takiben 23 Nisan 1920'de TBMM'nin kurulması ve Anadolu'da işgalcilerin kovulması için topyekûn Millî Kurtuluş Savaşı'nın başlaması üzerine Sevr uygulanamadı. Bunun üzerine ırkçı emperyalizm dediğimiz Siyonizm, 5 yıllık Birinci Cihan Harbi ve İstiklal Savaşı'na rağmen bir türlü hedefine ulaşamayınca stratejisini değiştirdi. Savaşarak işgal yerine, Haim Nahum Doktrini ile Anadolu'yu yumuşak lokma yapıp Büyük İsrail'i kurma stratejisini uygulamaya başladı. Başta petrol, İslam coğrafyasındaki zenginlik kaynaklarına ve stratejik avantajlarına konmak isteyen Batılıları da kışkırtıp kullanan yine bu Siyonist odaklardı.

Nitekim Mısır Hahamı olan Siyonist Haim Nahum'un, İnönü'nün danışmanı sıfatıyla katıldığı, 1923 yılında Lozan Antlaşması öncesinde Avrupalı dostlarına ve Mason loca şeflerine söylediği sözler bu stratejinin yansımasıydı. Nahum, Avrupalı dostlarına şöyle diyordu: "Yanlış yapıyorsunuz; Anadolu'yu işgal etmekle Müslüman Türkleri sindireceğinizi mi sanıyorsunuz? Hayır, Türkleri savaşla yıkamazsınız. Birkaç yıl içinde bu milletin yeniden dirileceğini, toparlanıp derleneceğini hesaba katmıyorsunuz! Öyleyse yapılacak şey, Lozan Antlaşması'yla bunlara bir fırsat tanıyıp bu zaman içinde İslamiyet'ten uzaklaştıracak, din ve tarih şuurunu unutturacaksınız. Müslüman Türkler, bir iman ve ahlâk tahribatı süreci geçirmelidirler. Ekonomileri çökertilmeli, siyasi partilerden gazetelere, hepsi ele geçirilmelidir. Yumuşak ve kolay lokma yapıldıktan sonra, Türkiye parçalanıp Büyük İsrail'e katılmalıdır. Bu şartları yerine getirmeden Türk milletini tarih sahnesinden silmek mümkün değildir. Bu şartlar tekâmül etmeden savaşırsanız, kazanamaz yenilirsiniz."

Böylece Türkiye Cumhuriyeti devletimizin resmi tapusu olan Lozan, bir mola olarak imzalanmak zorunda kalınmıştır. Siyonizm bir yandan Haim Nahum doktrinini uygularken, öbür yandan da hedefini gerçekleştirmek için şu planı adım adım uygulamaktadır: İşbirlikçiler vasıtasıyla Türkiye, AB'ye girme teşebbüsleriyle yıpratılmakta, gücü ve itibarı zayıflatılmaktadır. Uygun zaman geldiğinde Türkiye özel statüyle AB'ye alınacak, hemen arkasından İsrail'in de AB'ye girmesi suretiyle Türkiye, İsrail ile aynı birliğin parçası olacaktır. Bunun ardından "AB çok genişledi, artık Ortadoğu'yu ayrı bir kısım yapalım" denecek, Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölge İsrail ile birlikte ayrı bir birlik, ayrı bir devlet olarak tanınacaktır.

Siyonizm’i bir timsaha benzetirsek; bu timsahın üst çenesi Amerika ise alt çenesi Avrupa Birliği olmaktadır. Beyni Siyonizm, gövdesi ise işbirlikçi iktidarlardır. Türkiye üzerinde oynanan oyunları bilmek için milletimizin iki asırdır sürüklendiği Batılılaşma macerasını ve Avrupa Birliği'ni çok iyi tanımalıdır. Rahmetli Erbakan 1980'li yıllardan itibaren Milli Görüş olarak bütün Anadolu'yu dolaşıp Ortak Pazar'la ilgili konferanslar vererek, bu birliğin gerçek mahiyeti noktasında Türkiye'mizi ve insanımızı uyarma görevini yapmıştır.

Aydın Altay: Son yıllarda İslam coğrafyasında birtakım yeni senaryolar hayata geçirildi. İsimler çok cezbedici; “Dinler Arası Diyalog”, “Medeniyetler İttifakı” ve “Büyük Ortadoğu Projesi”… Bu üç önemli projenin eş başkanları, mimarları, figüranları ve hedeflerini bize anlatır mısınız?

Ahmet Akgül: Dilipak’ın itirafıyla: Bizzat AKP zaten karanlık odakların ve Ortadoğu’ya yönelik şeytani hesapların bir planıdır.

Hatırlarsanız Dilipak, Merkez Parti Genel Başkanı Abdurrahim Karslı’nın evinde özetle şunları anlatmıştı: Batılı ülkeler, 1990’lı yılların başlarından itibaren Türkiye’ye sıklıkla gidip gelmeye başlamıştı ve siyasal İslamcı gruplarla, birtakım taahhütler karşılığında yol arkadaşlığı yapmaya çalışılmıştı. Bu teklif önce Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’a yapılmış, O’nun kesinlikle reddetmesi üzerine arayışa giren ABD, İngiltere ve İsrail temsilcileri, aynı teklifi bu kez Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’e taşımıştı. Her iki isme yabancı odaklarca alınan taahhüt karşılığında destek çıkılmış ve AKP kurularak iktidar yolu açılmıştı. Dilipak da bunları doğrulamış, ama zoraki yorumlarla kıvırmaya başlamıştı.

Acaba, Fetullah Gülen de Haham olacak mıydı?

Paralel yapının deşifre olmasıyla köşeye sıkışan Fetullah Gülen Türkiye’ye iade edilmemek için Kanada’ya gitme hazırlığına başlamıştı. Türkiye ile suçluları iade anlaşması bulunmayan Kanada’ya daha önce de Tuncay Güney kaçmıştı. Verdiği yalan yanlış ifadelerle Ergenekon soruşturmasının başlamasını sağlayan ve ardından Kanada’ya kaçarak haham olan Tuncay Güney, paralel yapının elebaşı Fetullah Gülen’e ilham kaynağı mı olacaktı? Türkiye ile suçluları iade anlaşması olmayan Kanada’ya kaçmak isteyen Fetullah Gülen’e yakın isimlerin Kanada hükümetiyle temas kurup izin istedikleri ve Toronto’da ikamet baktıkları ortaya çıkmıştı.

Elbette yaklaşan seçimler büyük bir fırsattır ve tabi imtihandır. Çünkü OY manevi emanettir, OY milli mesuliyettir, OY tarafımızı ve safımızı tercihtir; bu nedenle en haklı ve hayırlı zihniyet ve hedeflerin adresi olan SAADET PARTİ’mize mutlaka sahip çıkılacaktır. Ancak topluma ve tabanımıza güven aşılamak ve baraj çemberini kırmak için, partiye çöreklenen bazı yamuk kafalardan ve pinti politikalardan artık kurtulmamız da şarttır.

 Aydın Altay: “Hocam, bu AKP döneminde hiç mi iyi şeyler yapılmamıştı?” soruları nasıl yanıtlanmalıydı?

Ahmet Akgül: Evet, AKP iktidarları döneminde, duble yollarla şehirlerarası trafik oldukça rahatlamıştı… TOKİ’lerle halkımızın konut ihtiyacı önemli ölçüde karşılanmıştı… Hastane ve sağlık hizmetleri kolaylaşıp yaygınlaşmıştı… Pek çok ilimize havaalanları yapılıp ulaşım çabuklaşmıştı… Eğitimde imkân ve fırsatlar arttırılıp yeni üniversiteler açılmıştı… Keyfi başörtüsü yasağı pek çok resmi kurumda kaldırılıp birtakım temel haklar sağlanmıştı… Sosyal yardımlarla birçok mağdur aileye el atılmıştı… Ancaaak… Bütün bunlar, kanser tümörleri bütün iç organlarını sararken ve kan damarları kangrenleşirken, hastanın ağrı-sızılarını dindiren uyuşturucular verilerek, yüzüne estetik yapıp pudra sürmekten ve güzel elbiseler giydirip süslemekten farksızdı!..

AKP “Dini siyasete”, Cemaat ise “Dini Siyonizm’e” alet ediyordu!

Sn. Recep T. Erdoğan, 30 Mart 2014 Yerel Seçim sonrası yaptığı balkon konuşmasında, başta Cemaat’e ve tüm muhaliflere yine ağır hakaretlerle saldırıyor, bir nevi intikam çığlıkları atarak: “Bunların kaçmasına bile izin vermeyeceğiz, inlerine girip temizleyeceğiz!” şeklinde tehditler savuruyordu. İngiliz Financial Times, Başbakan’ın bu sözleri üzerine; “Gülencilere yönelik sert önlemler geliyor!” şeklinde yorumlar yapıyordu. Özetle seçim zaferi sonucu yumuşaması ve her kesimi kucaklaması beklenen ve zaten öyle olması gereken Recep T. Erdoğan, tam aksine daha da şımarıp taşkınlaşıyor ve; “İşte bu (acı ve alçaltıcı akıbet) sizin yeryüzünde haksız yere şımarıp şaşırmanız ve azgınca ölçüyü kaçırıp taşkınlaşmanız dolayısıyladır!” (Mü’min: 75) ayetinin tokadına uğrayacak günlere hazırlanıyordu.

Evet, hırsızlıkların, yolsuzlukların, hukuki suçların ve ahlâki sorumlulukların seçim sandığında alınan sonuçlarla aklandığı havası oluşturanların ve hele ülkesinin geleceğini ve güvenliğini, şahsi ikbal ve ihtirasları uğruna malum odaklara rüşvet sunanların, Allah’ın “KAHHAR” sıfatından ve şehit atalarımızın bedduasından asla kurtulamayacakları ve derbeder olacakları dönem yaklaşıyordu.

Sevr’in 62. ve 64. maddeleriyle AKP’nin Meclis’ten çıkardığı kanun metni tıpatıp aynıdır ve Kürdistan kurularak Türkiye’nin parçalanmasını amaçlamaktadır:

Haçlı Müttefik Devletlerle, İttihatçı Osmanlı Hükümeti Arasında 10 Ağustos 1920'de Sevres'de İmzalanan Barış Antlaşması: Kesim III. Kürdistan

Madde 62.

Fırat'ın doğusunda, ileride saptanacak Ermenistan'ın güney sınırının güneyinde ve 27. maddenin II/2. ve 3. fıkralarındaki tanıma uygun olarak saptanan Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde, İstanbul'da toplanan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan Hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir Komisyon hazırlayacaktır. Herhangi bir sorun üzerinde oybirliği oluşamazsa, bu sorun, Komisyon üyelerince, bağlı oldukları Hükümetlerine götürülecektir. Bu plan, Süryanî-Geldanîler ile, bu bölgelerin içindeki öteki etnik ve dinsel azınlıkların korunmasına ilişkin tam güvenceler de kapsayacaktır; bu amaçla, İngiliz, Fransız, İtalyan, İranlı ve Kürt temsilcilerden oluşan bir Komisyon incelemelerde bulunmak ve, işbu Antlaşma uyarınca, Türkiye sınırının İran sınırı ile birleşmesi durumlarında, Türkiye sınırında yapılması gerekebilecek düzeltmeleri kararlaştırmak üzere bu yerleri ziyaret edecektir.

Madde 64.

İşbu Antlaşmanın yürürlüğe konuşundan bir yıl sonra, 62. Maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye'den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve Konsey de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye'ye salık verirse, Türkiye, bu öğütlemeye [tavsiyeye] uymayı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeyi, şimdiden yükümlenir.

Türkiye’de, maalesef sözde farklı halklara kendi geleceklerini belirleme (Self-Determinasyon) hakkı veren ikiz sözleşmeleri ANAP-DSP-MHP koalisyon hükümeti zamanında 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladı. Ancak bu Sözleşmeler 4 Haziran 2003 günü AKP iktidarınca 4867 ve 4868 sayılı kanunlar ile TBMM’de kabul edilip resmiyet kazandı.

Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi

Bölüm I: Madde 1- Halkların Kendi Kaderini Tayin Hakkı

1- Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.

2- Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz.

3- Kendini Yönetemeyen ve Vesayet altındaki Ülkelerden sorumlu olan Devletler de dahil bu Sözleşmeye Taraf bütün Devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler Şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.

Aydın Altay: Erbakan Hoca’nın tüm öngörüleri bir bir gerçekleşti! Bütün bu gelişmelerin ülkemize yansıması nasıl oldu?

Ahmet Akgül: Dış Güçlerin asıl amacı Erbakan’dan kurtulmaktı!

Erbakan’ın Refah-Yol iktidarını yıkarak, O’nun; içeride faizci rantiyecilerin sömürü hortumlarını kesen Havuz Sistemi’ni, dışarıda ise D-8’ler (İslam Birliği ve insanlığın dirliği) projelerini akim bırakmak üzere, ABD derin mahfillerince (Yahudi Lobilerince) tezgâhlanan ve yerli işbirlikçileri (siyaset, sömürü sermayesi, medya destekçileri, kiralık işçi ve işveren temsilcileri, bazı cemaat ve tarikat figürleri ve asker içindeki yandaş isimler) eliyle sahneye konulan 28 Şubat Post Modern Darbesi’nin gayrı meşru meyvesi olarak AKP parlatılıp iktidara taşınmıştır. Bu AKP döneminde, Cumhuriyet tarihimizin en derin siyasi, ekonomik, ahlâki-ailevi, Milli ve manevi tahribatları yapılmıştır. AKP, Süleyman Demirel AP’sinin ve Turgut Özal ANAP’ının post modern bir kurgulanmasıdır, ama sürekli “Erbakan’ın ve Milli Görüş’ün devamı” olarak tanıtılarak toplum yanıltılmıştır. IŞİD denen vahşet ve cinayet şebekesini kendileri kurdurup Irak ve Suriye’deki çıkarlarını bunlar eliyle korudukları, ama bütün rezalet ve mel’anetlerinin suçunu İslam’a yıktıkları gibi, AKP’yi de aynı Siyonist-emperyalist odaklar planlayıp pohpohlayıp iktidara taşıyarak, kendi hesapları uğruna büyük tahribatlar yaptırmışlar, ama bunların suçunu ve sorumluluğunu da Erbakan’ın ve Milli Görüş davasının sırtına yıkmaya çalışmışlardır.

Tekrar vurgulayalım ki, AKP, Milli Görüş’ün değil, Demirel AP’sinin ve Özal ANAP’ının, İslamcılık sosu arttırılmış ve Milli Görüş jelatini sarılmış post modern bir devamıdır. Solcu CHP eliyle toplum bünyesinde, bayıltmadan ve bağırtarak zararlı ameliyatlar yaptıran ve küçük parçalar kopartan şeytani merkezler, Sağcı Demirel, Özal ve şimdi kahraman İslamcı(!) Erdoğan hükümetleriyle, ama halkı narkozlayıp bayıltarak daha büyük parçalar kopartmakta, daha tehlikeli ameliyatlar yapmakta, ama uyutulan toplum bunların farkına varmamakta, üstelik rahat ve refaha kavuştuğunu sanıp, bu organ mafyası kafalılara dualar ve övgüler yağdırmaktadır. “İktidarda başarısız kılmak ve umut olmaktan çıkarmak” üzere, kendilerinin dolaylı desteği ile iktidara gelmesine göz yumulan, ama Milli icraatları ve talihli-tarihi atılımlarıyla dış güçleri ürkütmeye başlayan ve başa çıkamayacaklarını anlayınca 28 Şubat darbesine mecbur kalan odaklar, Erbakan’a 11 ay dayanamadıkları halde, Erdoğan’ın ve AKP İktidarının kurusıkı ve can sıkıcı kabadayılıklarına 19 yıl niye katlandıklarının? yanıtı, bunların perde arkasına ayna tutmaktadır. Yoğun medya ve manipülasyonlarıyla anlama ve algılama ayarları bozulan; hoca efendileri, şeyhleri, ağabeyleri ve sözde kanaat önderleri vasıtasıyla beyinlerine ipotek koyulan halkımızın, bıçak kemiği de geçip iliğe dayanınca sinir uçlarının yeniden canlanıp uyanacağı, Milli diriliş ve haysiyetli direniş gayretlerine sahip çıkacağı günler de giderek yaklaşmaktadır.

AKP’nin Ahlâki ve Manevi Tahribatları:

AKP’nin 19 yıllık iktidarındaki en derin ve sinsi tahribatı; Milli duyarlılıkları ve manevi duyguları köreltme sahasındadır. Hiçbir dönemde yapılmadık kadar ahlâki ve ailevi dejenerasyon yaşanmaktadır. Zina yapanlara verilen cezanın kaldırılmasından sonra, AB’nin baskısıyla eşcinselliğin meşrulaştırılması ve yaygınlaştırılması yolunda adımlar atılmıştır. Porno filmlerini alabildiğine yaygınlaştıran ve hiçbir ciddi-caydırıcı önlem almayan AKP iktidarı, dindarlık pozları altında gençlerimizin seks manyağı yapılmasına zemin hazırlamıştır. Öyle ki bir yılda her beş çiftten birisi boşanmaktadır.

Milletin haklarını savunmayı bir kenara bırakan, Meclis çatısı altındaki sözde muhalefet partilerinin de desteği ile cinsel sapkınlık semineri için Milletvekillerini Tiran’a gönderme kararı alınmıştır.

Milletin haklarını savunmak, milli ve manevi değerleri korumak için halkın seçip meclise gönderdiği milletvekilleri eşcinsel grupların “haklarını” savunmak için Arnavutluk’un başkenti Tiran’a yollanmıştır. LGBTİ, yani “cinsel sapkınlıklar” seminerine TBMM’yi temsilen o dönem AKP’den Milletvekili Nursuna Memecan, CHP’den İstanbul Milletvekili Binnaz Toprak katılmışlardır. MHP’den Eskişehir Milletvekili Ruhsar Demirel katılacakken son anda vazgeçilmesi bile haysiyetli bir davranıştır. Daha önce medyada ismi geçen AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner ise deşifre olunca geri adım atmıştır.

Milli Gazete’mizin Türkiye gündemine taşıyarak TBMM ve partileri uyardığı “AB’nin Ahlâksız Daveti”nin Meclis’te onaylanmasından sonra bu skandal davete katılım, tekrar Genel Kurul gündemine sunularak maalesef yanlışlık ve ahlâksızlık onaylanmıştır. TBMM’yi temsilen AKP ve CHP’li vekiller, eşcinsel grupların sözde haklarını savunmak için Arnavutluk’un başkenti Tiran’a yollanmıştır. Skandal katılım, AKP ve MHP’yi karıştırmıştır. “Temel Haklar, Ayrımcılık Yasağı ve LGBTİ (lezbiyen, gay, biseksüel, transseksüel, interseksüel) Dâhil Olmak Üzere Hassas Grupların Korunması” adlı seminere hangi partinin ve milletvekillerinin katılacağı, TBMM Genel Kurulu’nda okunup tartışılmıştır. Bu ahlâksızlık seminerine, daha önce söz konusu gruplarla ilgili Meclis’te çalışma yapılmasını isteyen CHP ve HDP’li vekillerin katılması beklenirken, AKP ve MHP’nin de isim bildirmesi şaşkınlıkla karşılanmış, MHP daha sonra geri adım atmıştır.

D-8’in ve İslam Kardeşliğinin Müslüman ülkeler arasında canlandırılması ve Yeni Bir Dünya kurmanın öncülüğünü yaparak bölgemizdeki zulümlerin durdurulması önemsenmezken, AB’nin sapkın talepleri sanki İlahi bir emirmiş gibi AKP tarafından ciddiye alınmaktadır. Türkiye’nin Batılılaşma macerası ve yarım asırlık Avrupa Birliği’ne üyelik sevdası, Müslüman Türk toplum yapısını dinamitleyecek noktaya varmıştır. Tamamı Hristiyan ülkelerin tabii Birlikteliği olarak Avrupa Birliği (AB), Selçuklu ve Osmanlı tarihinden dolayı İslam dünyasına öncü ve liderlik potansiyeli taşıyan tek Müslüman ülkesi Türkiye’yi yarım asırdır kapısında oyalarken, diğer yandan da ülkede ahlâksızlığın yaygınlaşması için İktidara ve Meclis’e baskılarını yoğunlaştırmıştır. AB’nin ahlâksızlığı yayma ve savunma çalışmalarına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve partilerin alet olması ise şaşkınlıktan öte, bir intihardır.

Sn. Cumhurbaşkanının: “Bizim için asıl bağlayıcı olan Sünnilik ve Şiilik gibi mezhepler değil İslam’dır” açıklamaları olumlu ve umutlandırıcı bir yaklaşımdır. Ancak bunları lafta bırakmamalı, başta İran’la ve diğer İslam ülkeleriyle samimi ve gerçekçi barış ve bereket projelerine öncülük yapmalı, Erbakan’ın:

1- İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı,

2- İslam Ortak Pazarı,

3- Müşterek İslam Dinarı,

4- İslam Savunma Paktı,

5- İslam Bilim ve Kültür İşbirliği kurumlarını canlandırıp hayata taşımalıdır. Yoksa Haçlı AB’nin peşinde koşup sonra da bu sözleri konuşmak sadece edebiyattır.

Yıllardır dile getirdiğimiz ve dikkat çektiğimiz bir gerçek var; kendi sinsi sömürü saltanatlarını yıkacak, adil ve asil bir devrim yapacak beyin ve becerinin sahibi Erbakan olduğunu fark eden Siyonist şeytanlar ve masonik maşalar, Milli Görüş’ü etkisiz kılmak ve desteksiz bırakmak üzere:

a- Diğer “dindar ve muhafazakâr” partileri cilalayıp parlatmaya başladılar.

b- O güne kadar “gerici ve tehlikeli” gördükleri bazı İslami hizmet ve hareketleri gündemine alıp öne çıkardılar.

c- Eski “Akıncı”lardan, “şeriatçı”lardan birkaç kişiyi ayartıp vitrine koydukları: “Hizbullahçı, İBDACI” gibi Radikal İslamcı terör hareketlerini, Milli Görüş’ün bir uzantısı gibi takdime çalıştılar.

d- Bunlar işlettikleri vahşet ve dehşet görüntüleriyle ürküttükleri toplumu; “Ilımlı İslam”ın temsilcisi Fetullah Gülen’e ve AKP’ye yöneltmeyi başardılar.

e- Daha önce Özal hareketini de bu amaçla, yani Erbakan’dan kurtulmak hesabıyla ve “O’nun bir devamı” propagandasıyla iktidara taşıyıp, ekonomik, sosyal ve siyasal büyük tahribatlar yaptılar.

f-  Milli Görüş partilerini parçalamak ve Erbakan’ı suçlu ve sorumlu konuma düşürecek yanlışları yaptırmak üzere de, Hoca’nın yakın çevresine “kendilerine yatkın” adamlarını soktular… Bütün bunları yaparken de Müslüman kılıklı Masonlardan ve Sabataist kökenli dindarlardan oldukça yararlandılar.

AKP’liler “İspatlamayan şerefsizdir!” sözünü tutamamışlardı!

İlk defa Mesut Yılmaz ve Cüneyt Ülsever’in kullandıkları ve daha sonra Erbakan Hoca’nın üzerine attıkları: “İmam Hatipler Arka Bahçemizdir” sözü için; bir zamanlar Milli Görüşçü olan bazı AKP’liler bu iftirayı atanlara mecliste şöyle çıkışmışlardı: “İspatlamayan şerefsizdir!” Ama ardından Recep T. Erdoğan Amerika’da Siyonist patronlarına yaranmak için Erbakan Hoca’yı kastederek, “Biz İmam Hatipler arka bahçemizdir diyen zihniyetle yollarımızı ayırdık” demeye başlamıştı. Çünkü Erbakan’a hıyanetin hatırına hükümet yapıldıklarını biliyorlardı.

Sn. Erdoğan’ın ve takımının Fetullahçılarla ittifak ve izdivacı da Erbakan’a karşı ve Milli Görüş’ün kökünü kurutmak amaçlıydı. Şimdiki kapışmaları ise, sanıldığı gibi Dine hizmet, millet ve devlet adına değil, tamamen iktidar hırsıylaydı. Paralel suçlamasıyla gözaltına alınanların birçoğunun daha önce Sn. Başbakanla özel ilişkiler ve iletişimler içinde bulunmuş Emniyet bürokratları olduğu ve Erdoğan’ın “bazı hayati sırlarının deşifre olmasından gocunduğu” gerçeği de hesaba katılmalıydı. Bütün seçimlerde AKP’yi destekleyen, dua eden, övgü dolu demeçler veren Fetullah Gülen’in, referandumda sarf ettiği: “Mezardakiler bile kalkıp gidip, demokrasi yolunda, Avrupa Birliği yolunda, Ortadoğu (yani İsrail) ile iyi münasebetler yolunda herkes oy versin!” sözleri ortadaydı. Bugün hâlâ Recep Bey AB’ye girme ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirme amacından vazgeçmediğine göre, Cemaatle Hükümet kavgası sadece rant ve saltanat hesaplıydı… Ve tabi pek muhterem Fetullah Gülen’e, İslam Birliği yerine, Haçlı Birliği’ne girmenin ve İsrail’e dolaylı destek vermenin Dindeki yeri nedir? diye sormak lazımdı.

Fetullah Gülen niçin ve nasıl parlatılmıştı?

4 Eylül 2004 tarihli Hürriyet’te, Ertuğrul Özkök’ün:

“…Refah Partisi ve özellikle de Erbakan üslubuyla konuşmuyor… Erbakan ne kadar çatışmacı ise Gülen o kadar uzlaşmacı davranıyor!.. ‘Sizce Din mi daha önemli, yoksa Türklük mü?’ soruma ‘Türklüğe daha çok bağlı olduğu izlenimini veriyor!..’ Ben kendi payıma, onunla ilgili kanaatimi oluşturmaya başladım!: O, Müslüman bir Rahip’tir!?” diye övdüğü Hoca Efendinin(!..)

“21–27 Ekim 2004 tarihli Tempo’ya bir açıklama yapan rahmetli Aytunç Altındal’ın: Papa, 1998 Şubat ayında ‘Kilisenin gizli evlatları’ anlamına gelen ‘in prectore’ tarzıyla, 20 tane gizli kardinal atadı. Bu kardinallerin 18 tanesinin kim olduğu tespit edilip biliniyor. Ancak, birisi Çin’de, diğeri çok önemli bir Ortadoğu İslam ülkesinde bulunan iki “sinsi kardinal” gizli tutuluyor!..” diyerek dikkatleri çektiği…

Ve bir ABD’li Siyonist profesörle birlikte M. Hakan Yavuz’un hazırladıkları ve reklâmını yaptıkları kitapta: “Kapitalizm ve Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre, Türk Burjuvazisini güçlendirmek için, İslamiyet’in bu amaçla yeniden yorumlanması hareketi.!? Veya, yeni bir Türk Protestanlaşması ve Türk Siyonizm’i!? Olarak tarif ve tavsif edilen Fetullah Gülenciliğin ne olduğunu gelin bizzat patronlarından ve pazarlamacılarından dinleyelim... İşte Erbakan Hareketini yolundan alıkoymak ve yozlaştırmak ve toplumun teveccühünü başka noktalara toplamak üzere beslenen ve desteklenen Fetullah Gülen’in gerçek niyetini, tıynetini ve mahiyetini; Amerika’daki Georgetown Üniversitesi Profesörü, Hristiyan-İslam kaynaşması Vakfı Müdürü ve Dinlerarası Diyalog ve Ilımlı İslam organizatörü, Siyonist John L. Esposito ile Fetullahçı M. Hakan Yavuz’un birlikte yazdığı “Laik Devlet ve Fetullah Gülen Hareketi” kitabından bizzat kendi tespitlerinden öğrenelim:

Aydın Altay: 2002’den beri AKP iktidarı var. Üstelik muhafazakâr bir kimlikle iktidara geldi. Sizce dış politikamız istenilen düzeyde mi? Gelinen noktada iktidarın dış politikasının ülkeye yansıması “olumlu” diyebilir miyiz?

Ahmet Akgül: Ahir zamanda ilgili bazı şahıslar ve kavramlar çarpıtılmaktadır!

Ahir zamanda, Hak’la Bâtıl arasında tarihi hesaplaşmalar olacaktır. Büyük inkılaplar (değişim ve dönüşümler) yaşanacaktır. Şeytani güçleri yöneten Deccal; dine, imana ve ahlâka yönelik korkunç tahribatlar başlatır. Din dilinde “Yalancı Fitne” adamına Deccal tabiri kullanılır. Hile ve hıyanet adamı olan Deccal yeryüzünü fesada vermeden önce Mehdi de İsa (AS) da ortaya çıkmayacaktır. Mehdi bu fesat zamanında dini ve imanı müdafaa ederek insanların hidayetine vesile olacak kurtuluş ve huzur programlarını ortaya koyacaktır. Ancak Deccal ve komiteleri o derece güçlüdür ki, mü’minleri ve insanlık âlemini kuşatacak ve muhasarası mü’minlerin üzerinden kalkmayacaktır. Ancak Hz. İsa (AS) gelerek Deccalizm’i yıkacak ve Hz. Mehdi’nin planlarıyla mü’minlere ve mazlum milletlere rahat bir nefes aldıracaktır. “DCL” kökünden gelen deccal kelimesi anlamı “yalancı ve hilekâr, zalim ve sahtekâr, istismarcı ve fırsatçı cerbeze ile insanları aldatan ve Bâtılı Hak olarak gösterip yanıltan” anlamlarını taşımaktadır. Bu özellikler ise “fitne”nin oluşmasını ve yayılmasını sağlayan temel vasıflardır. Deccala bazen “Mesih” namı da verilerek rivayetlerde “Mesih-i deccalın fitnesinden Allah’a sığının" buyrulmaktadır.[1] Bunun sebebi Deccal’in yürürlükteki Kur’ani kanunları kaldırarak onun yerine kendi yasa ve kurallarını koyması, dine dayalı olan her şeyi neshedip kaldırmasıdır.

Peygamberimiz (SAV) Deccal ile ilgili olarak "Hz. Âdem’den kıyamete kadar geçen süre içinde Deccal’den daha büyük bir fitne yoktur”[2] buyurmuşlardır. “Şerri şeytandan daha büyük ve tahripkârdır”[3] “Bütün peygamberler ümmetlerini Deccal’in şerrinden sakındırmıştır”[4] buyurarak ümmetini uyarmışlardır.

Süfyan: Ahir zamanda iki büyük Deccal’in geleceğinden rivayet olunmaktadır. Birincisi bütün dinlere düşman olan ve “maddeci materyalizmi” esas alarak bütün dinleri ortadan kaldırmaya çalışan Siyonizm Deccalidir. “Din afyondur” diyerek bütün dinlere savaş açar ve materyalizme dayanarak, zamanın fen ve tekniğini de kullanarak, her türlü fitne ve fesada başvurarak bütün dünyayı etkisi altına alacaktır. İkincisi ise İslamlar içinde Merkez-i Hükümet-i İslamiye’de (Osmanlı Bakiyesinde) ortaya çıkarak, sürekli din istismarı yaparak ve Milletimiz arasına fitne ve fesat sokarak bütün Müslümanları birbirine kışkırtır, İslam düşmanlarının Müslüman ülkeleri işgal etmesine destek sağlanır ve bu karışıklıktan istifade ederek “Şeriat-ı Muhammediye’yi ve Adil Düzen’i” hem tahrip ederek hükümlerini kaldırır ve hedeflerini aksatır, hem de “dindar kahraman” rolüyle Siyonizm’in yani Büyük Deccal’in işini kolaylaştırır. Ama ne var ki akılları bozulmuş ve Deccal’in kendilerine sağladığı imkânlarla dünyaya dalmış yarı cahil “Ulema-i Sû” (Kötü âlimler) sıfatına layık hocalar tarafından onun bu tahribatı ve istismarı “dindar kahramanlık” olarak halka tanıtılır. Hatta bir kısım meddahlar onu “Mehdi” olarak takdime çalışır. Hz. Ali (RA) İslam deccalına “Süfyan” namını takmıştır. Makam ve menfaat hırsına vicdanlarını kiralayan ilahiyat prof.ları üniversite hocaları, din adamları, şeyh-derviş takımı bu İslam Süfyanı’nın faizi ve fuhşu meşrulaştırma, ülkeyi Haçlı birliğine sokup ahlâkı yozlaştırma girişimlerine fetvalar uydurarak ona yaranmaya çalışacaktır.

O Süfyan, devlet imkânlarını kendi şahsına ve yandaşlarına kullandığı için rivayetlerde “Ahir zamanda gelecek olan Süfyan’ın eli delik olacak”[5] buyrulmaktadır. Bu insanın elinin ve cebinin delik olması müsrif olması anlamındadır. Devlet ve millet malını israf ederek yandaşlarına dağıtacağı için ondan menfaat görenlerin ona bir nevi ulûhiyet vermesi elbette normaldir. Zira insan ihsanın kölesidir. Kendilerine sağlanan bu haksız imkânlarla belki de o Süfyan’ın reklamını yapıp ona tapacak derecede yüceltmeleri de mümkündür. İslam bilginleri onun bu durumunu; Sahih hadislerde ahir zamanda geleceği haber verilen ve “Şeâir İslam’ı” tahribe çalışacak olan dehşetli şahıs” olarak tanımlamışlardır.[6]

Deccal’i tanımadan onun tahribatını tamir edecek olan Mehdi’yi tanımak elbette imkânsızdır. Bu bakımdan bilhassa bir milyon hadisi hıfzına alıp bunun içinden dört bin küsur hadisi “Sahihine" alan İmam Buhari hazretleri Deccal ile ilgili rivayetlere açıkça yer verip, “bu konuda asla şüphe yoktur” derken, Hz. Mehdi’yi “Deccal ile mücadele edecek bir mü’min” olarak tanıtır. Sahih-i Müslüm’de de “Deccal ile mücadele eden bir mü’min” diye anlatılmaktadır.[7]

Hz. Peygamberimiz (SAV) Süfyan’ın şeriat hükümlerini ve Adil Düzen’i engelleyip Şeâir-i İslâmiye’yi tahribine karşı mücadele veren İslami sistemi yeniden ihya eden şahsiyeti Hz. İsa (Mesih) olacağını bildirip Süfyanizm’in tahribatını tamir edeceğini işaret buyurmuşlardır. Bu dönemde Mesih’in devamlı takibat ve baskı altında tutulacağı anlaşılmaktadır. Süfyan bir devlet başkanı olacağı için “Hz. Mehdi’yi ve Mesih ekibini devamlı tarassut altında tutacak ve baskısı üzerlerinden hiç kalkmayacaktır.”[8]

Öyle anlaşılıyor ki:

• Önce Deccalizm (Siyonizm) yeryüzünde ve İslam ülkelerinde ve özellikle Türkiye’de büyük tahribatlar yapacaktır.

• Bunun üzerine Hz. Mehdi (AS) siyaset dairesinde maddi ve manevi tamir hareketi başlatacak ve dünya çapında bir dirilişe vesile olacaktır.

• Derken, Süfyan (İslam Deccalı) ortaya çıkıp, Hak bir davayı istismar ve suiistimal ederek, Siyonist lobilerin de desteği ile ve dindar kahraman görünümüyle Mehdiyet hareketini yozlaştırmaya ve hedefinden saptırmaya çalışacaktır.

İşte bu süreçte, Hz. İsa’nın (AS) izinde zahiren çok küçük ve güçsüz Mesihi bir ekip; ülkedeki Süfyanizm’e ve yeryüzündeki Deccalizm’e karşı, çok net ve mert bir fikri mücadele başlatacak ve Allah’ın izniyle her türlü engeli sabır ve metanetle aşıp zafere ulaşacaktır. Hz. Mehdi’nin sadık talebe ve takipçileri olan bu Mesihi ekip, Cenab-ı Hakkın hıfzı himayesinde olacaktır.

BOP Eş Başkanları, “İslam Kahramanı” mıydı, Yoksa Siyonizm’in Hizmetkârı ve “Süfyan’ın Kurmayları” mıydı?

Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin Büyük İsrail hesabına bölgede rejim ya da sınırları değiştirme programıydı. AKP, bu planda rol kabul ettiği için 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkarıldı. Sonrasında Erdoğan 36 defa ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu kendisi açıklamıştı. Irak’ın 2004’te ABD’ye direnmesi, 2006’da Hizbullah’ın İsrail’i yenmesi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi ve küresel krizle birlikte BOP sıkışmıştı. ABD 2008’in sonuna doğru, Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine devrederek, yeniden güç kazanıncaya kadar bölgeden çekilmeyi içeren bir planlama yaptı. Bu planı da Obama’lı dönemle birlikte uygulamaya başlamıştı.

Aydın Altay: 7 Haziran 2015 Seçimleri sonrası Türkiye’yi nasıl bir süreç bekliyor?

Ahmet Akgül: Böyle giderse AKP yetkililerini ve fetvacı kesimlerini nasıl bir akıbet ve ahiret beklemektedir? sorusunun yanıtı, sizin sorunuzun da cevabıdır.

“(Ey Resulüm) Sana indirilen (Kur’an’a) ve Senden önce indirilen (kitapların aslına) kesinlikle inandıklarını iddia eden; ancak red ve terk etmekle emrolunmalarına rağmen, TAĞUT’un (bütün bâtıl ve zalim sistemler üzerine ve İslam düşmanı-Kur’an dışı kesimler) önünde mahkeme olmayı (yani bâtıl ve bozuk bir düzen içinde yaşamayı isteyen, böylece) şeytanların derin bir dalâletle saptırdığı kesinleşen, MÜNAFIK kimseleri görmez misin; ki onlara ‘(bu şerli ve şeytani düzenleri bırakıp) Allah’ın indirdiği (Kur’an’ın hükümlerine) ve Peygamberin (sünnetine ve sistemine) gelin!’ denildiğinde Senden nefretle uzaklaşıp kaçtıklarını göreceksin…” (Nisa: 60-61)

Ey Sn. Diyanet İşleri Başkanı ve muhterem din adamları! Ey AKP yandaşı İlahiyat Prof.ları ve yalaka İslamcıları! Şayet ayetlere alâkasız ve haksız mana vermiş, yanlış ve yanıltıcı yorumlar getirmişsek, lütfen bizi uyarın ve doğru olanları siz yazın; aksi halde Bakara 159 ve 174. ayetlerinde, İlahi hidayet ve hakikatleri gizleyenlerle ilgili tehditlere muhatap olacağınızı unutmayın! Allah Peygamber aşkına, devlet, millet ve ülke hatırına susmayın!

İslam’a, yani Kur’an’a ve Resulüllah’a göre; akla, vicdana, iz’an ve insafa göre; gerçekçi ve geçerli hiçbir mazeret ve mecburiyet olmadan, hiçbir ciddi zafiyet ve acziyet durumu bulunmadan:

• En yaygın sömürü ve zulüm aracı olan Faiz’i “dünya gerçeği ve çağın gereği” saymanın,

• AB dayatmasıyla Zina’yı suç olmaktan ve ceza almaktan çıkarmanın,

• Kur’an’ın “hayat sigortası” olarak vasıflandırdığı Kısas hükmünü ve İdam cezasını kaldırmanın,

• Siyonist Yahudi sermayesi güdümlü bir Haçlı-Hristiyan Kulübü olan Avrupa Birliği’ni “hayatının stratejik hedefi” yapmanın,

• Ve AB-ABD talimatıyla Güneydoğumuzda, ileride Barzani gibi tam bağımsızlığa kalkışacak bir PKK özerkliğine “barış ve çözüm” kılıfı sarmanın; Fetvası, Cezası, dünyevi ve uhrevi karşılığı nedir? Açıklayın, hatırlatın, halkımızın gündemine bunları taşıyın ve tartışın!.. 07.07.2014 tarihli Rotahaber’de, Zonguldak’ın Devrek ilçesinde Belediye temizlik işçisi Sefer B…, sabah kalktığında 19 yaşındaki kızı E.B.’yi aynı yatakta yabancı bir erkekle yakalayınca, şaşkınlığa uğrayıp kızına bir tokat attığı için mahkemeye verilip, önce 3 bin 600 Lira’ya sonra aşırı tahrikten 740 Lira para cezasına çarptırılmıştı. Zavallı adam hâkimin kendisine “Zinanın cezası yok, tokat atmanın var, kanun böyle, ben ne yapayım!?” dediğini de aktarmıştı. İşte dindar kahraman Recep Bey sayesinde ahlâki rezalet ve hukuki garabet bu noktalara ulaşmıştı…

Ey Cemaatin meşhur Hocası ve Risale-i Nur tandanslı yazar ve yorumcuları! Sizler de, hakimiyet ve ganimet kavgalarını, manevi ve uhrevi kılıflı dünyevi çıkar hesaplarını bırakıp, AKP’nin bu konulardaki tahribatını topluma anlatın!.. Ama anlatamazsınız, bu imani ve Kur’ani gerçekleri konuşup yazmaya yanaşamazsınız... Çünkü sizler de aynı bozuk yolun yolcuları, aynı AB ve ABD’nin davulcuları, aynı Siyonist odakların diyalogcu reklamcılarısınız!

Acaba, Amerika ve Siyonist odaklar bunların Tanrı’ları, Helsinki yasaları ve Kopenhag müktesebatı Kutsal Kitap’ları, Avrupa Birliği Cennet-i A’la’ları, Demokratik Liberalizim Din-İman’ları, Fetullah Hoca ve Recep Erdoğan Elçilik Makamları, Washington ve Luxemburg ise Kıblegâh’ları mıydı? Düne kadar birbirlerinin ellerini öpüp boyunlarına sarılanlar, şimdi niye birbirlerini ısırmaya başlamıştı?

ATO Kongre Merkezi'nde düzenlenen toplantıda o dönem AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin süreci anlattıktan sonra, partilerinin adayının Recep Tayyip Erdoğan olduğunu açıklamıştı. Adaylığının açıklanmasının ardından kürsüye gelen Recep Tayyip Erdoğan, şükür duasıyla başlayıp, Fatiha Suresi'nin Türkçesi ile konuşmasını sonlandırmıştı:

"Eğer seçilirsek inşaallah farklı bir Cumhurbaşkanlığını ortaya koyacağız. Ekonomiyi büyütmek, demokrasiyi ileri standartlara kavuşturmak, AB'ye tam üye olmak için daha çok çalışacağız. Çözüm sürecini bedeli her ne olursa olsun sürdürüp hedefine vardıracağız” diyen Recep Erdoğan’a hatırlatmak lazımdı: Okuduğunuz Fatiha’nın 7. Ayetinde “Allah’ım, gazaba uğrayanların (Siyonist Yahudi odakların) ve azıtıp sapıtmışların (Haçlı emperyalist Hristiyanların) bozuk ve bâtıl yoluna kayanlardan etme bizi!” dediğiniz halde hemen arkasından: “AB’ye tam üye olmak için daha çok çalışacağızdemek, akıl ve anlayış fukaralığı mıdır, yoksa münafıklık mıdır? Daha önceleri: “Birkaç ayyaşın yaptığı yasalarla bir yere varılmaz”, “Laik Müslüman olunmaz”, “Elhamdülillah Şeriatçıyız” şeklinde hava atan Erdoğan, nasıl böyle AB hayranı olup çıkmıştı?

Aydın Altay: Peki Hocam sizin tavsiyeniz ve öngörüşleriniz nelerdir?

Ahmet Akgül: Her şeye rağmen elbette ümitvar olmalıdır; Çünkü va’ad edildiği gibi “Rahmani”lerle “Şeytani”lerin kapışması, yani Mehdi’yle Deccal’in hesaplaşması yakındı!

Beklenen Büyük İslam devriminin ve kutlu önderi Hz. Mehdi’nin en önemli özelliği ve alâmetinin; sarığı, takkesi, sakalı ve cübbesi olduğunu sanmak cehalettir. Ve O’nu şeyhlik, müritlik, vaizlik ve cemaat olarak değerlendirmek de gereksizdir. Bunlar elbette güzel ve mübarektir. Ancak İslam’ın kutlu ve küresel devrimi için asla yeterli değildir, üstelik gerekli de değildir. Hem bunlar herkesin kolaylıkla erişebileceği ve istismar edebileceği şeylerdir. Oysa Deccal Sisteminin temelinden devrilmesi ve Adalet düzeninin yerleştirilmesi Kur’an-ı Kerim’in “min azmil umur” dediği çok büyük ve zorlu işlerdendir. İnsanlık tarihinin en önemli devrimlerinden ve en görkemli değişimlerinden olan Mehdiyet hareketinin, öyle ucuz şekilcilik ve taklitçilikle, kof ve kuru şöhret ve özentiyle yürütülmeyeceği kesindir.

O büyük devrim liderinin:

1- Psikolojik ve sosyolojik üstünlük,

2- Politik ve pratik üstünlük,

3- Teknolojik ve ilmi üstünlük,

4- Stratejik ve siyasi üstünlük,

5- Ekonomik ve askeri üstünlük,

gibi seçkin yetenek ve yetkilere sahip olması gerekir ve bu yönde bilgi ve beceri sahibi olacağı haber verilmiştir. Bu beş üstün özellik;

a- Kur’an-ı Kerim’de Lider ve rehberleri anlatan ayetlerin öğretilerinden,

b- Hz. Mehdi’yle ilgili sahih hadislerin beşaretlerinden,

c- Bu konuda kafa yoran yüksek ilim ve irfan erbabının tespit ve işaretlerinden,

d- Aklıselimin öngörülerinden; tarihi tecrübe ve bilgilerden ve günümüzdeki gelişme ve gereksinimlerden elde edilen gerçeklerdir.

Hiçbir iz’an ve vicdan sahibi insanın kalkıp bu “gerek”lerin ve gerçeklerin aksini savunması mümkün değildir. Üstelik Mehdiyet İnkılâbı çok ulvi bir şahs-ı manevinin himayesinde üç ayrı dönemde aynı Zat’ın: öncesinde imanı takviye ve diyanet dairesinde pişdarı makamında Bediüzzaman gibi bir âlim… Siyaset dairesinde kendisi; sonrasında ise Hilafet dairesinde bir talebesi (bazı rivayetlerde bunun Hz. İsa-Mesih olduğu bildirilmektedir) tarafından yürütülüp hedefine erişecektir. Ve kim bilir önümüzdeki yıllar içinde ne tür inkılaplar gerçekleşecektir!?

Şimdi Mehdiyet Medeniyeti’nin siyaset cephesindeki kutlu önderinde bulunması gereken bu beş üstün özelliği biraz açalım:

1- Psikolojik ve sosyolojik üstünlük

Tamamen insani ve İslami temeller üzerine büyük Kur’an Medeniyetini kurmakla görevlendirilen ve bu maksatla çok üstün özelliklerle gönderilen Zat’ın:

Sağlam ve sarsılmaz bir inanca ve onun eseri yüksek bir ahlâka, örnek ve temiz bir yaşantıya,

Farklı din ve düşünceden, ayrı kültür ve kökenden tüm mağdurları ve bütün insanlığı kucaklayıp kurtaracak kutsal bir amaca,

Bu doğrultuda bütün şer odaklarını ve istismarcı münafıkları karşısına almaktan korkmayan, yılmaz ve yanılmaz bir vicdani olgunluğa,

Başta Müslüman toplumların ve diğer bütün mazlumların itimat ve itibarını kazanan, “Yeni ve adil bir dünya” denince hemen o hatırlanan haklı ve hayırlı bir şöhrete (tanınmışlığa) sahip olması gerekir.

2- Politik ve pratik üstünlük

Ülkemizde, bölgemizde ve yeryüzünde, her türlü hayırlı açılıma ve yararlı atılıma rehberlik yapabilmek için siyaset ve partinin ne denli önemli ve gerekli bir araç olduğu, herkesin kabul ettiği bir gerçektir. İşte beklenen ve bilinen büyük devrim önderinin de:

Ülkesel, bölgesel ve küresel siyaseti, insani ve adil hedefler doğrultusunda yönlendirebilmesi,

Düzenli ve disiplinli az bir taraftar kitlesi ve oy potansiyeliyle, kalabalık ve büyük imkânları olan organizeleri doğrudan veya dolaylı biçimde etkileyip kendi amaçlarına yarayacak neticelere mecbur etmesi,

Ülkesindeki ve tüm yeryüzündeki milli hareketler, adil ve asil şahsiyetlerle açık veya gizli münasebetler geliştirmesi,

Ve bütün bunları yetkili ve etkili bir temsil ve tebliğ gücüyle yerine getirmesi için, O Zat’ın siyasetle iştigal edeceği ve bunun gerekliliği, başta Bediüzzaman Hazretleri olmak üzere, bütün ilim ve hikmet ehlince kabul edilmiştir.

Üstelik siyaset ve politika insana çok rahat manevralar yapabilecek pratik bir hizmet imkânı da vermektedir.

• TV 5’teki bir programa katılan muhterem şahsın: “Ben Hz. Peygamber Efendimizle akrabayım” itirafı da, beklenen Zat’ın Ehlibeyt’ten olacağı haberlerini doğrulayan gerçeklerdir.

3- Teknolojik ve ilmi üstünlük

Irkçı emperyalizmin ve Siyonist Yahudi hâkimiyetinin, yani Deccalizm’in: Büyük bir titizlikle ve gizlilikle hazırladığı ve bunlarla tüm dünyayı esir aldığı çeşitli silah sistemlerinden nükleer başlıklı füzelere, muazzam uçak gemilerinden, insansız hava gereçlerine, her türlü askeri gücünü (kuvvetini) boşa çıkaracak ve etkisiz bırakacak yeni teknolojilere, orijinal keşiflere ve bilgisayar becerilerine sahip bulunmayan, bunların önemini, özelliğini ve gereğini bile kavrayamayan şeyh ve ulema diye tanınan zevatın büyük medeniyet devrimine öncülük edebileceklerini sanmak, sadece saflık alâmetidir.

Bunun yanında: Kur’an-ı Kerim’in muhkem ayetleri ve Hazreti Peygamber Efendimizin sahih hadisleri ve icmai ümmetin genel prensipleri gibi değişmez doğrulardan ve temel esaslardan yola çıkarak; değişen ve gelişen şartlara ve ihtiyaçlara cevap verebilecek, ilmi, insani ve İslami bir Adil Düzen projeleri ortaya koyamayan, hatta böyle bir sorunun ve zorunluluğun farkında bile olmayan… Yani yüzlerce yıl önceki standartlar ve sorunlar için hazırlanmış fetva ve kitaplarla bu çağı yöneteceğini ve onunla insanlığı fethedeceğini sanan zevatın mutlu Mehdiyet değişimine rehberlik yapacağını savunmak, yine safdilliktir.

4- Stratejik ve siyasi üstünlük

Şeytani rakiplerinin, yani Siyonist şebekenin: BM, NATO, BİLDERBERG, IMF, CFR, Masonluk, Kapitalizm, Komünizm, Karma Sosyalizm gibi bütün alt ve yan birimlerini, yetişmiş ekiplerini ve ülkelerdeki işbirlikçilerini çok iyi tanımayan… Bunlara nasıl sızılacağına, zayıflatılıp zararsız bırakılacağına aklı yatmayan… Bu şeytani birim ve ekipleri, birbirine karşı kullanma feraset ve kabiliyeti bulunmayan… Stratejik ve siyasi hamleleriyle düşmanı ters köşeye yatıramayan… Hatta ileride kendisine ve İslami hedeflerine yarayacak oluşum ve kuruluşları, Siyonist odakların destek ve himayesiyle ortaya çıkartıp uzaktan kumandayla kullanamayan…

Siyonist ve emperyalist mihrakların bütün dünyayı; siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal yönden avuçlarına aldıkları: BM, NATO, DOLAR, IMF, Avrupa Birliği ve UNESCO gibi kuruluşlara karşı:

İslam Birleşmiş Milletleri ve D-8 atılımı,

İslam Savunma Paktı,

İslam Ortak Pazarı,

Faizsiz Bankacılık ve İslam Dinarı,

İslam Kültür ve Eğitim İşbirliği Kurumları gibi gerekli ve yeterli oluşumları hazırlayamayan şahsiyetlerin; şöhreti ve etiketi ne olursa olsun, büyük devrime liderlik ve yetenekleri bulunmadığı ve böylelerinin bazen, gerçeğini dikkatlerden saklamak ve toplumu suni beklentilerle oyalamak üzere, karanlık merkezlerce reklam edilip parlatıldığı, tecrübelerle sabit bir gerçektir. Şurası da unutulmasın ki, bu tarihi projelerin sahibi olan şahsiyetin sürekli hareketin başında bulunması da gerekmemektedir. O’nun sadık talebeleri de bunları izleyerek davayı zafere ulaştırabilir, ancak bu galibiyetin bütün şerefi O Zat’a aittir.

Hz. Peygamber Aleyhisselam Efendimiz de, Hendek (Ahzab) savunma harbi sırasında düşmanların kolay aşamayacağı derin ve geniş hendekler kazıldığında çıkan büyük bir kaya parçasını balyozla kırarken çıkan ateş kıvılcımları üzerine; O devrin süper güçleri olan Bizans’ın, İran’ın ve Mısır’ın Müslümanlarca fethedileceği müjdesini, daha önce Mekke döneminde bile şöyle vermekteydi:

“Yakın gelecekte Kayser’in (Bizans Kralının) ve Kisra’nın (İran Şahının) hazinelerine sahip olmak isteyenler bize katılsın!..”

Pek çok kişi, bu müjdelerin Resulüllah’ın sağlığında olacağını beklerken, hepsi O’nun vefatından sonra, halifeleri ve manevi varisleri eliyle gerçekleşmişti… Hatta, tarihte bazı şahsiyetlerin; düşmanlarını rahatlatıp kozlarını kusturmak ve çevresindeki münafıkları ortaya çıkarmak için, öldü sanılsınlar diye, bir müddet gizlenip kayboldukları rivayet edilmiştir.

5- Ekonomik ve askeri üstünlük

Hasretle beklenen ve yapılması mutlaka gereken Büyük Mehdiyet İnkılâbının rehberi olan Zat’ın, bütün bu hazırlıkları, başkalarının parasal yardımları ve hele gönüllü sadakalarıyla başlatıp başarması mümkün değildir, yeterli de değildir. Öyle ise, Deccalizm’in avenesi hangi yöntem ve sistemlerle karşılıksız Dolar basıp, bütün piyasa ve pazarları bedavadan ele geçiriyorsa, onlardan çok daha etkin ve insani amaçlarla Para Kaynaklarını oluşturan, bazı topluluk ve teşkilatlardan toplanan yardımları ise, sadece bu asıl kaynağa kılıf olarak kullanan, çok yüksek bir beyin ve birikim, yani Hazreti Mehdi gereklidir.

Şu gerçeği de asla unutmayalım ki Hazreti Mehdi; yöresel, ülkesel veya bölgesel bir kişilik değil, O, büyük görevi ve tarihi devrimi gereği evrensel bir şahsiyettir. Üstelik beklenen büyük inkılap; O’nun projeleri prensipleri ve harika teknolojileriyle, belki de vefatından sonra sadık bir talebesi eliyle gerçekleşecektir.

 


[1] Müsned-i Ahmed, 5:372; heytemi Mecmau'z-Zevaid, 7:348

[2] Müslim Fiten, 126

[3] Ramuzu’l-Hadis, 518

[4] Buhari, Fiten.26; Müslim, Fiten,101

[5] Hâkim, Müstedrek, 4:520; Aliyyu’l-Muttaki, Kenzu’l-Ummal 11:125

[6] Muttaki, Kenzu’l-Ummal, 11:125; İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan 8:197

[7] Müslim, Fiten 113

[8] Tılsımlar, 212 Bediüzzaman

Makale Paylaşım Sayısı: 436

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR