Get Adobe Flash player
Reklam

ATATÜRK’ÜN FİLİSTİN DUYARLILIĞI VE DİNLERARASI DİYALOG SAFSATASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 28
ZayıfMükemmel 

 

ATATÜRK’ÜN FİLİSTİN DUYARLILIĞI

VE

DİNLERARASI DİYALOG SAFSATASI

      

Bugün, Ortadoğu İslam coğrafyasında bir çıbanbaşı olarak sürekli fesat çıkaran İsrail’le “NORMALLEŞME(!)” (yani; devlet kılıflı bu terör şebekesinin işgal ve zulümlerine karşı net ve muhalefet tavrımızı yumuşatıverme, sözde halkımızı avutmaya yönelik bazı kof çıkışlar yapılsa bile, özde İsrail’in Siyonist hedeflerine uygun hareket etme) anlaşmasını imzaladıkları… Ve bu hıyanet pazarlığından vazgeçmeye asla yanaşmadıkları halde, dindar kahraman rolü oynayan ve yandaşlarınca her fırsatta Atatürk’e sataşmayı kendi riyakârlık ve münafıklıklarına kılıf yapan İslamcı (din istismarcısı) kesimlerin ve kişilerin, Mustafa Kemal’in Filistin duyarlılığından ibret almaları ve utanmaları lazımdı.

Kaldı ki Atatürk: “Filistin bölgesinde ve Hz. Peygamberimizin kutsal emanetinde, bir Yahudi Devleti kurulmasına asla razı olmayacakları ve İslam dünyası olarak Haçlı Batılıların karşısında duracakları” yolundaki cesaretli ve dirayetli çıkışlarının kendisine neye mal olacağının farkında olarak ve hayatını tehlikeye atarak bu tarihi kararını açıklamıştı. Üstelik Atatürk bu uyarılarını TBMM’de yapmış ve dönemin yarı resmi devlet organı sayılan Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde yayınlatmıştı. Zaten bunun hemen ardından, tıp dünyasında yasaklanmasına rağmen “saligran” haplarının dozunu arttırarak ilaç diye kendisine yutturan doktorlar yüzünden hastalığı azdırılmış, sonunda Atatürk de bunun farkına varmış ve “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!” demeye mecbur kalmıştı.

Atatürk’ün: (Filistin’i kastederek) ‘Bu topraklar için kanımızı dökmeye daima hazırız’ uyarısı

Mustafa Kemal, Nutkun ilerleyen bölümlerinde Filistin'le ilgili daha sonra şu tarihi sözleri sarf etmiştir: "Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz doğrusu maalesef birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip kudretimizi bildiğimiz için, İslâmiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mâni olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar; “dinsiz ve İslâmiyet'e lâkayt” olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen, Peygamber'in son arzusu istikametinde; yani, mukaddes toprakların daima İslâm hâkimiyetinde kalmasını temin için, hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selâhaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların; yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerleri işgal ve temellük etmek için yapacağı ilk adımda, bütün İslâm âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur" sözleriyle, gerekirse İslam dünyasını harekete geçirebileceğinin de işaretlerini vermiştir.

Mustafa Kemal’in dönemin Kudüs Müftüsü'ne büyük destek sağlaması

Mustafa Kemal Paşa, Çanakkale Savaşı'na katılan ve Teşkilat-ı Mahsusa'da görev alan ve Yaser Arafat öncesi ilk Filistin lideri ve Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni'yi de hep desteklemiştir. Atatürk'ün ölümünden sonradır ki İngilizler, el-Hüseyni'ye verdikleri sözlerden ve Reel paylaşma planından vazgeçmişlerdir. Bunu, Filistin'de İsrail devletinin kurulması yolunda birbiri ardınca adımlar atılması izlemiştir. İngilizlerin Filistin'in paylaşımında Araplara karşı çok tavizkâr davranmasında, Atatürk'ün dış politikasının ve Kudüs Müftüsü el-Hüseyni'ye verdiği tam desteğin büyük etkisi bulunduğu artık belirlenmiş ve belgelenmiştir.

Mustafa Kemal, Filistin’in emperyalistlerin eline geçmemesi ve Hz. Peygamberin aziz hatırasının çiğnenmemesi için gerekirse savaşmayı ve kan akıtmayı göze alırken… Atatürk’e “dinsiz-deccal” diyen Fetullah Gülen gibi sahte Mesihler ve bu hainleri yıllarca besleyip büyüten gafil hükümetler; değil sadece Filistin, Türkiye’mizi bile Siyonist İsrail’in bir eyaleti yapma planının fikri parçası olan Dinlerarası Diyalog tuzağına, taşeronluk rolünü üstlenmişlerdir. Hâlbuki:

1- Dinlerarası Diyalog girişimlerinin en sinsi ve tehlikeli tarafı: İslam dışındaki tahrif edilmiş veya putperestliğe yönelmiş dinleri de Hak kabul etmek ve İslam dinini onlardan biri şeklinde göstermektir.

Oysa “Allah katında (gerekli ve geçerli olan tek) din İslam’dır.”[1]

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki (o uydurma din) kendilerinden asla kabul edilmeyecektir.”[2]

Evet “dinler” yok, bir tek Hak din vardır, o da İslam’dır. Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa da, Hz. Muhammed Aleyhisselam da, Müslümandır.

Biz Müslümanlar, bütün peygamberlere ve onlara gönderilen kitap ve sahifelere inandığımız halde, onlar Hz. Muhammed’i (SAV) ve Kur’an-ı Kerim’i inkâr etmektedir.

2- “Deki: Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müsavi (ve müşterek) olan bir KELİME’ye gelin.”[3] ayetinde;

“Ortak din, müşterek inanç ve benzer ahlâk”tan değil, sadece bir benzer “Kelime”den bahsedilmektedir.

Çünkü bugünkü Yahudi ve Hristiyanlarla “Allah, Peygamber, Ahiret, Vahiy, Kitap ve Din” gibi kelime kalıplarımız müsavi ve müşterektir. Ama bu kelimelere yüklenen asıl “kavramlar” arasında asla bir benzerlik söz konusu değildir. Biz Tevhit, onlar ise Teslis’e (üç ilah) ve Tescim (Allah’ı cisimlendirme) inancına sahiptir.

3- Bu ayetleri en mükemmel anlayan ve en güzel uygulayan Hz. Peygamber Efendimizin İslam’a davet mektupları ortadadır.

O mektupları diyalog dalaverelerinize dayanak gösteriyorsunuz da niye bir tanesini olsun yayınlamıyorsunuz?

Foyanız ve safsatanız ortaya çıkar diye mi korkuyorsunuz? Bu topluma; sizin, “Siyonist merkezlere teslimiyetçi ve emperyalist emellere hizmetçi tavrınızla”, Efendimizin: “Bâtıl ve bozuk olan yoldan vazgeçip İslam’a teslim olun ve kurtulun!” anlamındaki çağrılarını karşılaştırıp doğru karar verme fırsatı niye sunmuyorsunuz?

4– 20 Aralık 2004 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki habere göre: Vatikan İslâm dünyasına yönelik olarak izleyeceği yeni politikasını: “2003’te İslâmiyet’e karşı başlatılmış olan entelektüel saldırı, 2004’ten sonra askeri ve siyasî savaş düzeyine çıkarılmıştır” şeklinde açıklarken, ABD Başkanı Bush “Yeni Haçlı Seferlerini başlattığını” söylerken, sizin aynı merkezlerle hâlâ diyalog içinde bulunmanız, gaflet midir, yoksa hıyanet midir?

5- Farklı din ve dünya görüşlerine mensup kişiler, partiler, dernekler ve devletler arasında:

- Bilimsel

- Teknolojik

- İnsani

- Siyasi

- Kültürel ve sanatsal diyalog ve dayanışma olabilir, olmalıdır. Birlikte barış ve bereket içinde yaşama imkânı aranmalıdır. İlmi temellere dayalı imani ve ahlâki davetler yapılmalıdır.

6- Ancak, Hz. Peygamberimiz toplumsal ilişki ve iş birliklerini;

a- Resmi ve fiili din rehberi ve devlet reisi sıfatıyla…

b- Devlet reisi ve din rehberi olarak bizzat tayin ettiği, resmi elçiler vasıtasıyla…

c- Ve yine muhatapları olan devlet yetkilisi ve din-millet temsilcisi statüsü taşıyan insanlarla yapmıştır.

Ve onları (Yahudi ve Hristiyanları, puta ve ateşe tapanları) tuttukları bâtıl yoldan vazgeçip, İslam’a girmeye çağırmıştır.

Peki, Fetullah Gülen acaba;

- Bütün İslam âleminin dini lideri midir?

- Hangi devletin resmi ve yetkili temsilcisidir? Hiçbiri değil, ya;

Kendisine bu sahte sıfat ve statüyü ne İslam Alemindeki ne de Türkiye’deki Müslümanlar değil, Siyonist Yahudi ve Emperyalist Haçlı merkezleri vermiştir.

7- Şu diyalogcu Fetullah Gülen:

Yıllardır sahipsiz ve savunmasız Filistin Müslümanlarına kan kusturan Siyonist İsrail’in; haksız ve ahlâksız saldırılarını, çıkıp bizzat kınasın ve Müslümanlara sahip çıksın…

Ve yine ABD’nin ve şer ekibinin emperyalist amaçlarla Irak işgalini ve sergiledikleri vahşetleri ve bu zulme destek verenleri lânetleyen ve yurtlarını ve namuslarını savunan direnişçilere dua eden bir açıklama yapsın,

O zaman, samimiyetine ve milli cephede hizmet ettiğine kanaat getirelim!

8- İslam ülkeleri birbirinden bu denli kopuk… Türkiye’deki İslâmî cemaat ve cemiyetler birbirinden böylesine uzak bulunduğu bir hengâmede, önce Müslümanlar arasında bir diyalog ve dayanışma… Saldırı ve sömürüye karşı ortak tavır ve hayırda yarışma ortamı hazırlamak için hiçbir gayret ve girişim göstermediği halde, Yahudi ve Hristiyanlarla diyalog için böylesine iştahlı davranmak, hangi merhamet ve müsamaha ile izah edilecek bir tavırdı?

9-21-23 Aralık 2004 tarihlerinde, Zaman gazetesinde Dinlerarası Diyalogun dini temellerini yazan, Yahudi ve Hristiyanları “Veliler” edinmeyi yasaklayan ayetlerin hükmünü kendi kafasına göre yorumlayıp yamuklaştırmaya çalışan Prof. Dr. Davut Aydüz’ün: “Maide 51. ayeti, sadece Müslümanlara karşı savaşan Yahudi ve Hristiyanlarla dostluğu men ediyor” iddiasının hiçbir ilmi ve tarihi dayanağı yoktur.

Kaldı ki böyle bile olsa; şu anda Filistin ve Irak’ta İslam topraklarını zorla işgal eden ve Müslümanlarla savaşı sürdüren İsrail ve ABD ile ve onların güdümündeki mahfillerle, Fetullah Gülen’in bütün alâkasını kesmesi gerekmez mi?

Elbette bu ayetlerde yasaklanan; Ehl-i Kitap’la komşuluk gibi şahsi, ticari, bilimsel, kültürel ilişkiler veya devletlerarası barış ve iş birliği değil;

Millet ve devlet olarak Yahudi ve Hristiyanların veya onların güdümündeki oluşumların:

- Kur’an ahkâmına ve temel insan haklarına aykırı hedeflerine hizmet etmek

- Onların İslam ahlâkına, evrensel hukuk kurallarına uymayan prensip ve projelerinde figüran görevler üstlenmek

- Onları yeryüzünün lideri, rehberi, efendisi kabul edip, onların himmet ve himayesine girmek

- Yahudi, Hristiyan ve putperestlerin haksız ve ahlâksız düzenleriyle mücadele edeceğine, onların hâkimiyetine rıza göstermektir.

Sn. Prof. söyleyin bakalım; mesela, Türkiye’nin AB’ye girmesi, sadece;

- Hristiyan ve Yahudi bilinen insanlarla şahsi ve ailevi dostluklar kurmak,

- Ticari ve ekonomik ortaklıklar yapmak,

- Ve böylece dünya barışına ve insanlığın refahına katkıda bulunmak mıdır?

Yoksa;

- Egemenlik haklarımızdan dış politikamıza,

- Sanayi yatırımlarımızdan tarımımıza,

- Anayasamızdan kanunlarımıza,

- Zenginlik kaynaklarımızdan Ordumuza her şeyimizi; Yahudi ve Hristiyanlıktan beslenen AB kriterlerine uydurmak, Avrupa’nın yönetim ve denetimine teslim olmak mıdır?

Yani Maide 51. ayetine göre onları “veliler-yöneticiler” edinmek…

Faiz ve fuhuş medeniyeti içinde erimek ve Nisa 60. ayetinde belirtilen “Tağuti (Kur’an’a aykırı ve şeytanî kurum ve kuralların geçerli olduğu bir) düzende yaşayıp yargılanmayı ve onların hükmüne razı olmayı kabullenmek” değil midir?

Süleyman Karagülle’nin; “Avrupalıları (dünyevî yönden de olsa) kurtulmuş ve huzura kavuşmuş kabul etmek, Avrupalı olmakla sorunlarımızın halledileceğini zannetmek; işte bunlar CEHALET’tir.

Cehalet aslında bilmemek değildir. İşine gelmediği için gerçeği öğrenmek ve işitmek istememektir. Yani cehalet küfür demektir. Zaten küfür de bile bile bir gerçeği örtüp gizlemek ve inkâr etmektir.

Hâlbuki bilmemek, mazerettir. Oysa cehalet mazeret değildir.

Şu anda AKP’liler ve diğer bâtıl peşinde gidenler; bilgisiz değil, cahildir. AB gibi bâtıl ve barbar sistemlere yanaşarak, hem de milyarlar harcayarak ve milli onurumuzu ayaklar altına alarak kurtuluş beklemek, ama Kur’an’ın adalet ve saadet çağrılarına kulak vermemektir.”[4]

Tespitleri, sizce doğru değil midir? Kaldı ki Sn. Karagülle, bir zamanlar Fetullah Gülen’in de ilmini takdir ettiği ve önemsediği bir şahsiyettir.

Aralık–2004 Milli Gazete’de yayınlanan, Ebubekir Sifil’in Diyalog argümanları yazı dizisinden, çok ilmi ve isabetli noktaları da özetleyerek bu konuyu bağlayalım:

“Efendimiz (sav)’in, çeşitli kişilere hitaben yazdığı, literatüre “İslâm’a davet mektupları” olarak geçmiş bulunan mektupların Dinlerarası Diyalog faaliyetlerine “meşruiyet” gerekçesi yapılması, en hafif tabiriyle “çarpıtma”dır.

Medine vesikasına gelince;

Her şeyden önce bu vesikanın, daha önce merkezî bir yönetime sahip bulunmayan Medine ahalisi için yepyeni bir sistem inşa ettiğini görüyoruz. Bu sistemde Hz. Peygamber (SAV) ve Müslümanlar “metbu” (tabi olunan), diğerleri ise “tabi” konumundadır.

Yine bu meyanda, mezkûr vesikada zikredilen kimseler arasında vuku bulabilecek bütün anlaşmazlıklarda veya öldürme hadiselerinde konunun, “Allah’a ve Resulüne götürülmesi”nin hükme bağlanmış olması, altı çizilmesi gereken hususlar arasında bulunmaktadır.

Bugüne kadar izlediği seyir ve katılımcı tarafların konumları itibariyle Dinlerarası Diyalog faaliyetlerinde, bu vesikanın muhtevasıyla refere edilebilecek herhangi bir husus var mıdır?”

Bir diğer argüman da Hz. Peygamber (SAV)'in Necran Hristiyanları ile görüşmesi ve kendilerine ibadet etmeleri için Mescid-i Nebi'yi tahsis etmesi olayıdır.

Necran Hristiyanlarını Medine'ye getiren, eğer Hz. Peygamber (SAV)'in onları iman ile cizye arasında bir seçim yapmaya çağıran mektubu ise, olay daha başından diyalog zemininden uzak bir tarzda başlamış demektir. Zira burada da "tanıma, anlama ve hoş görme" söylemi ile taban tabana zıtlık teşkil eden bir durumun mevcudiyetini teslim etmek zorundayız.

Akabinde Necran heyeti Medine'ye geldiğinde, sırf üzerlerindeki ipek giysiler ve altın takılar sebebiyle Hz. Peygamber (SAV)'in kendileriyle konuşmayı reddetmesini "diyalog ve hoşgörü"nün neresine yerleştirebiliriz?

Nihayet ipek ve altınları çıkardıktan sonra huzura kabul edilen heyetle Efendimiz (SAV) arasındaki söz dönüp dolaşıp Hz. İsa (AS)'a geldiğinde 3/Al-i İmrân, 59–61. ayetleri nazil oldu. Necran heyeti "mübâhale"yi kabulden imtina ettiğinde olanları biraz sonraya bırakarak bu ayetlerin muhtevasına bakalım:

"Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı; sonra ona ‘Ol!’ dedi ve (o da) oluverdi. (Bu,) Rabbinden gelen bir gerçektir. Öyleyse şüphecilerden olma! Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara: ‘Gelin, sizler ve bizler de dahi olmak üzere, karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım; sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet dileyelim’ de."

Şimdi, Hz. İsa (AS) hakkında muhataplarına Kur'an'daki sarahati ve Hz. Peygamber (SAV)'in net tavrını izhar etmeye yanaşmayan/izhar edemeyen diyalogcuların; Necran heyeti hadisesini diyaloga delil getirmesi ne kadar tutarlıdır?

Nihayet "mübâhale-lanetleşme ayeti"nin gereğini icra etmek için Efendimiz (SAV), yanına torunları, Hz. Fatıma ve diğer bazı eşleri (Allah hepsinden razı olsun) bulunduğu halde karşılıklı lanetleşmek için yola çıktı.

Ancak durumun vahametini sezen heyetten bazıları, başlarına gelecek büyük belayı savuşturmak için Hz. Peygamber (SAV)'e "anlaşma" teklif ettiler ki, bence diyalog faaliyetleri ile Necran heyetinin Medine macerası arasında kurulması gereken ilişkinin tam bu noktada aranması gerekir.

Bu teklif üzerine Efendimiz (SAV)'in yazdırdığı anlaşma metni Necranları ezici ve boyun eğici şartlar içermektedir.”

Filistin ve Irak’taki intihar eylemcilerinin durumu;

İşgal edilen ülkesini savunmak için kimilerinin “intihar eylemi”, kimilerinin de “şehadet eylemi” dediği eylem tarzından başka bir imkânı bulunmayanların bu hareketinin hükmü konusunda günümüz araştırmacıları farklı görüşler benimsemiş görünüyor.

Yıllar önce Konya’ya geldiğinde merhum Abdülfettâh Ebû Gudde’ye de bu soru sorulmuştu. Bu durumda eylemin adına “intihar eylemi” denmesinin yanlış olduğunu söylemiş ve bunun kesinlikle “şehadet eylemi” olduğunu, üzerine basarak vurgulamıştı.

Çanakkale savaşında siperlerin birbirine çok yakın olması dolayısıyla siperden ilk çıkanların vurulacağı yüzde yüz bilindiği halde Mehmetçik, hücum emriyle birlikte siperden fırlamakta tereddüt etmemiş, arkadan gelenlerin kendi cesetlerine basarak ilerlemesine zemin hazırlamak için ölüme koşmuştu…

İmam Muhammed, es-Siyeru’l-Kebîr’de (I, 1512) şöyle der: “Eğer bir Müslüman, kendilerini hezimete uğratma veya kılıçtan geçirme arzu ve düşüncesiyle bin kişiye saldırsa, bunda bir beis yoktur. Çünkü Sahabe’den birçok kimse Uhud günü Hz. Peygamber (SAV)’in huzurunda böyle yapmış; Hz. Peygamber (SAV) onlardan herhangi birinin bu davranışını kınamamış, onlardan bazısı böyle yapmak için kendisinden izin istediğinde de onu şehitlikle müjdelemiştir. Eğer o kişide düşmanı hezimete uğratma veya kılıçtan geçirme arzu ve düşüncesi yoksa, bu durumda onların arasına dalması mekruh olur.”

Yine şöyle der: “Eğer düşmanı kılıçtan geçirme arzu ve düşüncesi ile değil, arkadaşlarını düşman üzerine saldırmaya cesaretlendirmek maksadıyla onların arasına dalar ve bu davranışından düşmana galebe çalınması durumu ortaya çıkarsa, inşaallah bunda bir beis yoktur.”

İmam es-Serahsî bu ifadeleri şerh ederken şunları söyler: “…Aynı şekilde onun bu fiili düşmanın gönlüne korku salar ve aralarına çözülme sokarsa bunda bir beis yoktur. Çünkü bu, düşmana karşı zafer kazanmanın en üstün yoludur. Ayrıca onun bu davranışında Müslümanlar için menfaat vardır. Bu çeşit bir menfaat hâsıl etmek için herkes canını ortaya koyar.” Şimdi:

İslam dünyasına yönelik “savaş”ını entelektüel zeminden siyasî ve askerî zemine kaydırdığını “resmen” açıklayan ve İslam coğrafyasında yürüttüğü misyonerlik faaliyetlerinde elde ettiği “zafer”i(!) “Milyonlar Muhammed’e karşı” sloganıyla duyuran Vatikan’la,

Türkiye’yi kuşatma emelinin bir tezahürü olarak “gün bugündür” fırsatçılığıyla Ekümeniklik ideasını uluslararası platformlara taşıyan Ortodoks dünyasıyla,

“Tanrı krallığı”nın ve “Arz-ı Mev’ud”un önündeki tek engel olan İslam’ı ortadan kaldırmaya azm-u cezm-u kasd-u musammem etmiş olan Siyonist Protestanlar’la “diyalog” fikrine ısrarla devam edilirken, bu ölümcül hatanın İslami referanslara dayandırılması, bu faaliyetleri sürdürmekte ve onları desteklemekte olanların hamiyet-i diniyyelerine dokunmalı değil midir?

Bir başka soru: Diyalog faaliyetlerine katılan Hristiyan dünyanın bu üç büyük kolunun resmî temsilcileri, küresel iddialarından vazgeçtiklerini ya da hiçbir zaman bu tarz iddialara sahip olmadıklarını bir kere olsun deklare etmişler midir?

Son bir soru: Dinlerarası diyalog faaliyetlerine başlandığı günden bu yana Hristiyan dünyanın global/resmî kurum ve temsilcilerinin İslam’a ve Müslümanlar’a bakışında ve İslam dünyasına yönelik politikalarında ne gibi değişiklikler oluşması sağlanmıştır?

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


[1] Al-i İmran: 19

[2] Al-i İmran: 85

[3] Al-i İmran: 64

[4] Adil Düzen seminerleri 282. Nisa Suresi Tefsiri Sh.5 Teksir

Ahmet AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 148

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR