Get Adobe Flash player
Reklam

AKP’nin Dağılacağını Anlayan İslamcı Yandaşların ve Masonik Sağcı Yağcıların, Tekrarlanan 23 Haziran 2019 İstanbul Seçimleri Dolayısıyla; “BEN UYARMIŞTIM!” TELAŞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 23
ZayıfMükemmel 

 

AKP’nin Dağılacağını Anlayan İslamcı Yandaşların ve Masonik Sağcı Yağcıların, Tekrarlanan 23 Haziran 2019 İstanbul Seçimleri Dolayısıyla;

“BEN UYARMIŞTIM!” TELAŞI

      

31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde Ankara, Adana, Antalya ve Mersin’le birlikte İstanbul’u da CHP’ye kaptıran Sn. Erdoğan, tam bir Cumhuri Krallık despotluğuyla ve YSK’nın baskı altına alınmasıyla, çeşitli hileler, yönlendirmeler ve gizli ihalelerle İstanbul’u yeniden kazanma hırsıyla, 23 Haziran 2019’da seçimi yeniletme kararı çıkartmışlardı. Ancak; İstanbul’u kazanma şansları çok zayıftı ve ikinci hezimet AKP’nin dağılış sürecini hızlandıracaktı. Bu nedenle hem İslamcı yandaşlarda hem masonik sağcı takımında bir telaş başlamıştı.

AKP’nin dağılacağını anlayan Abdurrahman Dilipak gibi “Yandaş”ların, Taha Akyol gibi “Yağcı”ların; paçalarını kurtarmak, “Dış Projeli” yeni oluşumlara rahat geçiş yapmak ve “Zaten ben çok uyarmıştım!” havasıyla haklılık kazanıp bilgiçlik taslamak üzere, sözde uyarı yazılarına başlamaları da tam bir sahtekârlıktı ve mide bulandırıcıydı.

Zaten YSK Başkanı Sadi Güven dahi 7 üyeye tekzip yazmak zorunda kalmıştı. Bu uyduruk gerekçeli karar üzerine, bazı Cumhur İttifakı şakşakçıları bile "İmamoğlu’nun aradığı bir gözdü, verildi iki göz" demeye başlamıştı.

Bazı hukukçular, "YSK’nın İstanbul seçimine ilişkin ‘Gerekçeli Kararı’nı iki gündür okuyoruz. Maalesef 200’üncü sayfasına kadar sadece iddialar ve yazışmalara yer verilmiş" ifadesini kullanmışlardı. Zaten Başkan Sadi Güven de ileri sürüldüğü gibi “kararların sandık kurulu üyelerine yönelik olmadığını, başvuruların 2 Mart tarihinden sonra yapılması nedeniyle alındığını” belirterek 7 üyeyi tekzip etmiş olmaktaydı.

Cumhur İttifakı'nın adayı Binali Yıldırım’ın; “Sandık Kurulu Başkanlarından bazılarının seçmene Büyükşehir oy pusulalarını vermediğini” belirttiği iddialarına atfen Sadi Güven, “Gerekçeli Kararlarında 7 üye, 31.280 sandıkta oy kullanan seçmen sayısı ile tutanaklara işlenen oy sayıları karşılaştırıldığında, 18.174 sandıkta kanunun aradığı eşitliklerin sağlanmış olduğu, buna karşın 14.410 sandıkta rakamsal olarak bazı tutarsızlıkların bulunduğu” vurgulanmıştı. Ancak, bir sonraki paragrafta bu rakam 12 bin 410 olarak yazılmıştı!? Aslında bu Gerekçeli Kararla; “bir seçim bölgesinde yeteri sayıda kamu görevlisi yoksa ne yapılacağı?” konusunda İlçe Seçim Kurullarının eli kolu bağlanmış durumdaydı. İlçe Başkanlarının da yazılarında vurguladıkları gibi “kamu görevlisi sayısı sandıkta görev yapması gerekenden az ise nasıl bir yol uygulanacaktı?”

"YSK gerekçeli kararı açıkladı da!.." başlığıyla yayımlanan yazısında Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak ise daha kısa ve anlaşılır bir metin yazılması gerektiğini belirterek; "Kararın vicdanları tatmin edeceğinden emin değilim" değerlendirmesini yapmıştı.

Dilipak: "Geciken adalet, adalet değildir. YSK bir yargı kurumudur ve toplumun bu kadar ilgisinin yüksek olduğu bir konuda açıklanan kararda geç kalınmıştır" ifadesini kullanmıştı. Dilipak; "Bakın çoğu tekrar, ‘kopyala - yapıştır’ yöntemi ile yazılmış, roman boy 600 sayfalık kitap. 30 Ramazan’da Kur’an-ı Kerim mealini bile okumuyor ki insanlar, bu ‘Gerekçeli Karar’ı okusunlar" eleştirisini yapmıştı. Dilipak "İlk düğmeyi yanlış iliklemişseniz, ötekileri size doğru geldiği gibi iliklemenizin bir faydası yok. Bana kalırsa bu iş, daha seçim günü başladı ve hâlâ domino etkisi ile yanlış süreç devam ediyor" diye uyarmıştı. "Bu evrensel bir kuraldır. Adalet ve barış yoksa, hiçbir özgürlük güven altında değil demektir. (Sandık kurulları teşkilinde) Suç varsa, kusur varsa, bunun bir cezası olması gerek. Bunun ucu da YSK ilçe, il ve merkezdeki karar vericilere kadar uzayabilir. Siyasi kişilere uzayabilir. O zaman ne yapacağız. Yapanın yanına kâr kalırsa o da sıkıntı, hesap sormaya kalkarsanız o da sıkıntılı bir konu.” diyen Abdurrahman Dilipak, Erdoğan’ın hukuku guguklaştıran Cumhuri Krallık tavrına karşı çıkmaya başlamıştı. Çünkü İstanbul’un tekrar kaybedilmesi, AKP’nin dağılışını hazırlayacaktı.

YSK, İstanbul seçimlerinin iptali ile ilgili gerekçeli kararını açıklayınca muhalefet hep bir ağızdan, “Çalma çırpma diye bir kelime yok!” diye iktidara yüklenmeye başlamıştı! İktidar sözcüleri ise gerekçede çalma sözcüğünün geçmediğini kabullenerek, “YSK kararında bizim gibi çaldılar demedi; bunu hukuk diliyle söyledi” demek durumunda kalmışlardı. Binali Yıldırım ile Süleyman Soylu konunun en hızlı müdafileri olarak medyada yerlerini almışlardı. “Bizim gibi çaldılar demediler ama bunu hukuk diliyle söylediler” açıklamasına sığınmışlardı. Aslında açıklanan gerekçeli karar, çalmanın YSK’casıydı! Gerekçeli karara kenarından köşesinden bakanlar, çalma çırpma gibi sözcük geçmediği konusunda ortaktı. Hem aralarında öyle hızlı tipler vardı ki gerekçeli kararın tamamını okuduklarını, böyle bir şeye rastlamadıklarını iddia edebiliyorlardı!

YSK’nın Gerekçeli Kararına: “Delilsiz karar!” diyen Taha Akyol, yapılan adaletsizliğe mi “AKP sonrası belirsizliğe mi” kafayı takmıştı?

YSK’nın İstanbul seçimlerinin iptaline ilişkin 250 sayfalık kararında her şey vardı; AKP’nin bütün itirazları var, İlçe Seçim Kurullarından gelen bütün bilgiler yer almıştı. Mesela AKP 21 bin 782 kişinin zihinsel engelli ve kısıtlı olduğunu ileri sürmüş, fakat mahkeme kayıtlarında yapılan araştırmada bu sayının 224 kişi olduğu sonucuna varılmıştı. Bunlar dahil toplam usulsüz oy sayısı 706’dan ibaret kalmıştı. İstanbul seçimleri 31 bin 186 sandıkta yapılmıştı. Bunlardan 754 sandığın başkanı kamu görevlisi, yani memurlar dışından atanmıştı. Evet, böyle bir şey vardı, fakat bu durumların seçim sonuçlarına nasıl “müessir” (etkili) olduğuna dair hiç delil ortaya konulmamıştı. 

Gerekçeli Kararda: “İlçe Seçim Kurulu Başkanı olan yargıçlar tarafından 754 sandık kuruluna memur olmayan Başkan atanmış olması yüzünden seçimlerin iptal edildiği” vurgulanmıştı. Karardaki şu cümle, 250 sayfalık gerekçeli kararın tam özeti olmaktaydı: “Bu şekilde oluşan sandık kurullarının yaptıkları seçim, iş ve işlemlerine itibar edilemeyecek olması, sonuca müessir olay ve haller kapsamında değerlendirilerek, seçimin neticesine müessir görülmüştür.” (Sh. 207) Tamam, yargıçlar tarafından bazı sandıklara sivil kişiler başkan olarak atanmış ama bunlar seçim sonuçlarına nasıl müessir (etkili) olmuşlardı? Kararda bu soruya verilen cevap “etkili görülmüştür” şeklindeki bir varsayımdan ibaret kalmıştı. Nasıl etkili olduğuna dair hiç delil yazılmamıştı. Hukukta “delilsiz varsayım” asla geçerli sayılmazdı. 

Karara muhalefet şerhi (karşı oy) yazan dört yargıç, “Seçimlerin Sandık Kurulu Başkanları yüzünden iptal edilemeyeceğini ve seçim sonuçlarını bunların çarpıttığına (çaldıklarına!) dair hiçbir delil olmadığını” şöyle belirtiyorlardı: 

YSK başkanı Sadi Güven: “Sandık kurullarının usulsüz oluşması tam kanunsuzluk halini oluşturmaz… İBB Başkanlığı seçimine ilişkin maddi hatalar giderilip, geçersiz oyların tamamının yeniden sayılması karşısında, tek başına seçimin neticesine tesir ettiğine ilişkin seçimin iptalini gerektirir tespit olmadığından, seçimin iptaline ilişkin karara katılınamamıştır.”  

Üye Kürşat Hamurcu: “Sandık Kurulu Başkanının kamu görevlisi olmadığı sandıklarda, oy kullanan seçmenin oyunun, hangi neden ve gerekçeyle geçersiz sayılması gerektiğine ilişkin itiraz eden (AKP) tarafından hiçbir somut kanıt ve belge sunulmamıştır…” 

Üye Cengiz Topaktaş: “Seçmenler Anayasa gereğince kendilerine tanınan seçme hakkını kullanarak oy vermişlerdir. Seçmenlerin sandık kurulunun oluşumuna itiraz etmeleri ve sandık kurulunun nasıl oluşturulduğunu bilmeleri mümkün değildir. Seçmenler, seçme hakkını kullanarak oy vermişlerdir. Bir hata varsa, bunun sorumluluğu seçmenlere yüklenemez...” 

Üye Yunus Aykın: “Seçimin iptal edilebilmesi için, kamu görevlisi olmayan Sandık Kurulu Başkanlarının her birinin, oy verme gününde yaptıkları işlemlerde yanlı davrandıkları, seçmenin iradesine etki ettikleri, Kanun ve Genelge hükümlerine aykırı işlem yaptıkları, gizli oy, açık sayım ilkesine uymayan tutum ve davranışlar sergilediklerinin somut delil ve gerekçelerle kanıtlanması gerekmektedir.” 

İyi de bütün bu doğruları, Sn. Akyol hangi yanlış amaçları için ortaya koymaktaydı? Yapılan adaletsizliğe mi yoksa dağılacak olan AKP’den sonra Türkiye’de malum ve mel’un odakların kontrolü dışında, Milli ve talihli gelişmelerin yol açacağı tehlikelere(!) mi yoğunlaşmıştı.

Abdurrahman Dilipak’ın Din İstismarı ve Paçayı Kurtarma Çabası!

“Şöyle bir “yanlış anlaşılma” söz konusu: “Dilipak CHP’yi eleştirmesi gerekirken, daha çok AKP’yi eleştiriyor!” (itirazları yapılıyor). Mantık (ve mazeretleri ise) şu: “Çünkü şimdi kendi kendimizle uğraşmayı bırakıp, karşı tarafa saldırmamız gerek. CHP gelirse bütün kazanımlar kaybedilebilir.”… Peki, ben de durduğum yeri açıklamaya çalışayım: Ben her mü’min gibi iman ettim ki Allah (c.c) kitabında şöyle buyurdu: “De ki: Hak geldi bâtıl zail oldu! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.” İsra: 81 ve “İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” (Rad: 11) Bu ayette ne var derseniz, burada “Karanlık gider, ışık gelir” demiyor. “Işık gelirse, karanlık yok olur” diyor. Bizden istenen, başımızdakilerin değişmesinin olmazsa olmaz şartı olarak kendimizi değiştirmemizdir. Çünkü “karanlık, aydınlığın yokluğudur”. Bu anlamda “Karanlığa küfretmeyi bırakıp, kalkıp bir mum yakmamız”, kendimizi bir öz eleştiriye tabi tutarak kendimizi değiştirmemizdir. (Böylece Dilipak; AKP’nin Işık olamadığını, ülkeyi aydınlığa çıkaramadığını itiraf ediyordu...)

İşaya aleyhisselamın kavminin Calud’un zulmünden kurtulması için önce o kavmin kendini değiştirmeye karar vermesi gerekiyordu. Onlar bunun için “Peygamber soyundan mucizelerle donatılmış ya da krallar soyundan, güçlü ve yenilmez bir komutan” bekliyorlardı. Allah onlar için “kurtarıcı bir lider” değil, içlerinden “işini bilen, dürüst ve cesur” birini seçti. Halid b. Velid’in azledilip yerine kölesi Zeyd’in komutan tayin edilmesinin arkasındaki sır burada gizli. (Dilipak herhalde artık Tayyip Bey’in değiştirilmesi gerektiğine dikkat çekiyordu.) … Zafer düşmanımızın, ya da rakibimizin açığını yakalayarak değil, onların zaafında kendimize fırsat bularak değil, “Allah’ın yardımı” ile gelecektir. İşte tam da bu noktada, Allah’ın yardımının bize ulaşmasını engelleyen hallerden, işlerden, perdelerden arınmamız gerekiyor. Ben de işte asıl bunu anlatmaya çalışıyorum. Yani sizin zaferiniz için dua ediyorum!.. “İnni küntü minezzalimiyn” (Biz muhakkak, AKP olarak) zalimlerden olduk diyelim, diyorum.

Eğer güceniklik söz konusu ise onlar bilsinler ki, “Hak’kın hatırı, kim olursa olsun, halkın hatırından kıyas kabul etmeyen ölçüde muhteremdir”. Ve dahi, her zaman duam şudur ki: “Düşmanımın bile hakkına zarar vermekten, kul hakkından Allah beni/bizi muhafaza buyursun. Bir topluluğa olan öfkemiz, düşmanlığımız bile bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmesin!” Başka bir endişem yok. (YSK’dan seçimi iptal kararı çıkartılmasının adaletsizlik olduğuna vurgu yapıyor.) … Birileri sadece para kazanmak, makam sahibi olmak istiyorsa, durmasın yürüsün gitsin düşündüğü yolda. Ben sadece İlahi rızaya ulaşmayı umud ediyorum. Herkesin yapıp yapmadıklarının hesabının sorulacağı o günün hesabını düşünüyorum ve iman ediyorum ki, yaratanın bu abdi aciz kulu için de bu dünya hayatı için en doğru olanı O’nun hükmüdür. Bize hayır gibi gelen şeylerde şer olabileceği gibi, şer gibi gelen şeylerde O hayır murat etmiş olabilir… Birileri; “CHP gelirse, şöyle olur-böyle olur, insanlar işinden gücünden olur” diye bir sürü endişe taşıyor. Ben diyorum ki, “Hayır da şer de Allah’ın iradesi içindedir”. Biz O’nun rızasını arayalım. O’nun yardımının bize ulaşmasını engelleyen söz ve işlerden uzaklaşalım ve sonucu Allah’a havale edelim. Hak şerleri hayr eyler, sen sanma ki gayr eyler, arif anı seyreyler. Durum bu. O bizi mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle azaltarak ve artırarak imtihan edecektir. Birileri nasıl cennete gidecek? Birileri nasıl cehenneme gidecek? İşte böyle. Bizi gören, duyan, bilen, hüküm sahibi bir Allah var!.. Kendilerini unutup, sadece rakiplerinin ayıplarını, açıklarını, zaaflarını kollayanlar yanlış yapıyorlar... Hele onları eleştirirken, benzer yanlışlar sizde var ve onların ayıbını ararken, kendi ayıbınızı gizlemeye çalışıyorsanız, onlar da sizin ayıbınızı ortaya dökerler... Bizim önce “El emin” olmamız gerek. Sanırım bu konuda ciddi bir zafiyet söz konusu. Ehliyet ve liyakat konusu da öyle.”[1]

Dilipak’a sormak lazımdı:

Evet, AKP’nin artık çürüyüp çatırdadığını ve çatlayıp parçalanacağını sezince yine ayet, hadislere ve bilgiçlik gösterisine başlayan ey Bay Dilipak, 17 yıldır tek başına iktidar imkânı sunulan şu AKP iktidarına: “Bütün Milli kazanımlarımızı ve çoğunu Erbakan’ın açtığı fabrikalarımızı hepten sattınız, kapattınız… Tarım ve hayvancılığı köreltip, köyleri boşalttınız… Ülkeyi 1 Trilyon dolara ulaşan faizli borç batağına saplatıp, ipotek altına aldırdınız ve geleceğimizi kararttınız… Bütün halkımızı; devlet yardımı kılıflı sadakayla geçinme kolaycılığına alıştırıp, küresel odaklara demokrat köleler konumuna taşıyarak, madden ve manen yozlaştırdınız… Yahu yeter artık, her şeyi bin berbat edip batırdınız!..” diye haykıran bir tek duyarlı tavrınızı gören, duyan ve okuyan çıkar mıydı? Şimdi tren rayından çıkmak ve AKP dağılmak üzereyken, tekrar ayet ve hadis simsarlığına ve hiç utanmadan ucuz ve uyuz bir Din istismarına yeniden sığınmanız, nasıl bir imani laçkalık ve vicdani bir sakatlıktı?

Bu Bay Dilipak; bir zamanlar televizyonlarda: “Bu AKP bir dış proje olarak hazırlandı!..” Yani, “Siyonist güçlerce ve küresel merkezlerce, Erbakan’dan kurtulmak ve İsrail’in güvenliğini sağlama almak üzere Erdoğan iktidara taşınıp kullanılmak niyetiyle kurgulandı.!?” demeye getirdiğiniz halde… Ardından da: “Ama bu dahi ve kahraman Erdoğan, ayağı yere basınca dış güçlerin güdümünden çıkarak, Milli ve haysiyetli politikalar üretip yürütmeye başladı!..” palavrasıyla iktidarın her türlü rezalet ve hıyanetine, mazeret ve keramet kılıfı geçirdikleri günleri nasıl da unutmuşlardı?

Şu Abdurrahman Dilipak’a ve diğer İslamcı yandaşlara hatırlatmanın zamanıydı: 17 yıldır bir sefer olsun, çıkıp da şu AKP iktidarını ve Erdoğan’ı: “Yahu, Haçlı AB’yi stratejik hedef yapmak ve kapısında yaltaklanmak yerine, haydi İslam Birliği’ni kurmaya öncülük yapın!” diye bir kez olsun uyardınız mı?

“Allah’la, Resulûllah’la, halkla ve hayırla savaşmak anlamı taşıyan şu faizci ve rantiyeci zihniyeti bırakıp, Adil Düzen’i uygulasanıza!” diye bir tek satır yazdınız mı?

“Şu loto, toto, piyango, at yarışı, şans oyunları gibi elli çeşit kumarı yaygınlaştırmak yerine, halkımıza helâl ve hayırlı kazanç kapıları ve üretim fabrikaları kurmaya bakın!” diye bir kere olsun hatırlattınız mı?

“Ey iktidar koltuğunda oturanlar!.. Dizilerle, filmlerle, internetle, porno rezaletiyle… Zinayı suç olmaktan ve ceza almaktan çıkarma gaflet ve dalaletiyle fuhşu yaygınlaştırıp, şeytanları bile tiksindiren çocuk tecavüzlerini ve ensest ilişkilerini arttırıp ahlâki ve ailevi tahribatı azdırdınız, artık uyanınız, imana ve vicdana dayanınız!” diye bir tek satır ikazınıza rastlanan bir yazınız var mıydı?

“Ey Sn. Erdoğan! Haçlı AB’nin ahlâksız dayatmalarını uyum yasaları diye, binlercesini (hem de CHP ile birlikte) Meclisten geçirtip uygulamak yerine; akla, vicdana ve Kur’an’a dayalı Adil Düzen kurumlarını ve kurallarını kanunlaştırıp uygulasanıza!..” diyen bir tek makaleniz çıkmış mıydı?

Şimdi ey, batmaya başlayan korsan gemisini, hem de hâlâ kahramanlık edasıyla terk etmeye “irşat ve ıslah kılıfı” geçirmeye çabalayan fare fıtratlı fırsatçılar!.. Haydi bir müddet daha durumu kurtardınız ve üste çıktınız diyelim, peki AKP ile birlikte bu bâtıl hıyanet düzeni de çökünce hangi deliğe saklanacak ve kendinizi aklamak üzere hangi bahanelere sığınacaksınız!?

Dilipak’ın Atatürk’le ilgili çifte standardı!

Aynı Abdurrahman Dilipak “Hangi Atatürk” başlıklı yazısında: “Erbakan’ın Atatürk’ü mü, Özal’ın Atatürk’ü mü, AKP’nin Atatürk’ü mü yoksa Perinçek’in Atatürk’ü mü gerçek Atatürk?” diye sormuşlardı. Ne hikmetse “Erdoğan’ın Atatürk’ü mü” diye sormaktan sakınmışlardı. Şimdi biz kendisine soralım: “Sn. Erdoğan Anıtkabir ziyaretlerinde ve bayram demeçlerinde saygıyla sahip çıkıp Atatürk’ü överken; Samimi duygularını mı yansıtmaktaydı? Yoksa riyakârlık mı yapmaktaydı? Veya korkudan mı böyle davranmaktaydı?”

Oysa Erbakan Hoca’nın, özel sohbetleriyle genel söylemleri arasında… Ve yine ilk dönemleriyle sonraki süreçleri arasında hiçbir fark bulunmamaktaydı…

Ey Bay Dilipak! Madem çok farklı ve birbirine aykırı Atatürk yorumları vardı… Öyle ise;

• Toplumsal barışa, hizmete, Milli birlik ve dirliğe en yatkın…

• Fesat çıkarmaya değil, fitne yatıştırmaya ve ma’şeri vicdana en uygun ve saygın…

• Tarihi gerçeklerimize ve gelecek tesisimize en yararlı ve yakın olup, kanaat olarak en yaygın olan ATATÜRK imajına sahip çıkmamız ve ortak bir konsensüs oluşturmaya çalışmamız gerekirken, bu yara kaşıyıcılığınızın ve kafa karıştırmanızın altında neler yatmaktaydı?

Hukuk Guguklaşmıştı!

Haftalar sonra da olsa, Yüksek Seçim Kurulu; İstanbul seçiminin iptaliyle ilgili gerekçeli kararını (daha doğrusu dayanaksız iddialarını) nihayet açıklamıştı. Böylece YSK Başkanı Sadi Güven hepimizin anlayabileceği bir dille seçimin sonucunu etkileyecek bir ‘ihlal’ olmadığını itiraf buyurmuşlardı. Şu andan itibaren hâlâ oy hırsızlığından söz edenler olacak mıdır bilemeyiz ama gerekçeli kararda “oyların çalındığı yönünde” en küçük bir kanıta bile rastlanmadığı net olarak ortaya çıkmış durumdaydı.  Başkan Güven’in hukuk diliyle yaptığı açıklamayı şöyle okumak lazımdı:

“298 sayılı Kanunun 21 ve 23. Maddeleri gereği; 5 kişisi siyasi parti temsilcisi olup 7 kişiden oluşan sandık kurulunda, siyasi partili üyelerle birlikte görev yapan usulsüz atanmış Sandık Kurulu Başkanının, 31 Mart 2019 günü yapılan İstanbul Büyükşehir Başkanlığı seçimine ilişkin maddi hatalar giderilip, geçersiz oyların tamamının yeniden sayılması karşısında tek başına seçimin neticesine tesir ettiğine ilişkin seçimin iptalini gerektirir tespit olmadığından, sayın çoğunluğun ‘seçimin iptali ile yenilenmesine’ ilişkin kararına katılınamamıştır.” 

YSK Başkanı açıkça demek istiyordu ki; yapılan tespitlerde seçimin sonucunu etkileyecek bir ihlale rastlanmamıştı, oy çalınması söz konusu olmamıştı ama Yüksek Seçim Kurulu’nun 7 üyesi, iptal yönünde oy kullandığı için seçimi iptal kararı alınmıştı!? Hatırlayınız; AKP Genel Başkan Yardımcısı da 31 Mart seçimlerinin hemen sonrasında, Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu ama fark edemedik” benzeri afaki açıklamalar yaparak seçimin iptali için YSK’ya başvuracaklarını açıklamıştı. Evet, İstanbul seçimine itiraz böyle bir muamma ile başlamıştı ve şimdi YSK’nın gerekçeli kararı ile bu muamma daha da derinleşmiş bulunmaktaydı. İşin başında, AKP iptal sürecini başlatırken, seçmeni ikna edecek somut kanıtlar ortaya koyamamıştı. Herkesin beklentisi, “Acaba YSK somut kanıtları ortaya çıkarıp, vicdanları rahatlatıcı bir sonuç açıklar mı?” yönündeydi. Ama gerekçeli kararda gördük ki, YSK da seçim sonuçlarını ihlal edecek kanıtlar bulamamıştı. 

Nitekim YSK’nın kararına muhalif üyelerden Cengiz Topaktaş da: “Aykırılığın seçimin iptaline neden olabilmesi için, neticeye müessir olduğunun kanıtlanması gerektiğini, bu hususa ilişkin somut kanıt sunulmadığını” vurgulamıştı. YSK’nın bu durumlarda itirazları reddettiğini hatırlatan Topaktaş, “Yüksek Kurulumuzun en son verilen bu karara kadar, Sandık Başkanı ve Sandık Kurulu Üyesi ataması nedeniyle iptal ettiği bir seçim bulunmamaktadır” yorumunu yapmıştı. Aynı şekilde YSK üyesi Kürşat Hamurcu da muhalefet şerhinde, “itiraz eden tarafından iptali gerektirecek hiçbir somut kanıt ve belge sunulamadığını” hatırlatmıştı. Peki o zaman İstanbul seçimi neden iptal edildi? sorusu hâlâ yanıtsızdı.” diyen yazar haklıydı. Ama kendisi de nice yıllar AKP’nin akrepliklerine hikmet uyduranlardandı.

Yangın yandaş Süleyman Özışık bile: “Bu karar seçileni şaibeli yapar!” demek zorunda kalmıştı.

Ona göre; yaptığı hukuksuz uygulamalarla seçimi kaosa çeviren Yüksek Seçim Kurulu, İstanbul seçiminin iptaline dair gerekçeli kararını nihayet açıklamıştı. Bu karar aslında“Biz YSK olarak bir halt yedik ve seçimi elimize yüzümüze bulaştırdık. Kanunen sandık başkanı olmaması gereken kişileri sandıklarda görevlendirdik. Oyların satır atlatma sistemiyle, başka bir adaya verilmesine sebep olduk. Binlerce imzasız ve boş belgeyi doluymuş gibi CHP adayının işine gelecek şekilde sisteme girdik. Oyların yeniden sayılmasına yönelik itirazı da reddettik ve bir kaos ortamı oluşturduk” anlamı taşımaktaydı…

Güya YSK 6 Mayıs tarihinde verdiği “aynı zarftaki dört pusuladan sadece biri geçersizdir” kararını hangi hukuki temellere dayandırdığını gerekçeli kararında açıklayacaktı. Nitekim YSK’nın 255 sayfalık gerekçeli kararının 216’ncı sayfasına kadar; “seçim sonucuna müessir olan” hususun, hukuki gerekçelerine rastlanmamıştı. Maalesef bu karar; YSK’nın hukuki bir karar vermediğini, bu coğrafyalarda hukukun gücünün değil güçlünün hukukunun geçerli olduğu acı gerçeğini bir kez daha ortaya koymaktaydı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz tarafından, İBB seçimlerinin iptal edilmesi için YSK’ya verilen 16-20 ve 22 Nisan tarihli itiraz dilekçelerinde yer alan iddialar, olduğu gibi gerekçeli karara aktarılmıştı. Medyadakiler de bu satırları, yargıçlar yazmış gibi çarpıtıyorlardı. Oysa YSK’nın gerekçeli kararında, oyların değil çalınması; silinmesi ve başkasının üzerine kaydırılması gibi durumlar bile yer almamıştı. Hukuk dilinde “hırsızlık”, “çalma” gibi kavramlar olmadığı için YSK kararında bu kelimelerin geçmediğini söyleyenler bilmiyorlar mı ki hem ceza kanununda hırsızlık suçları vardır hem de seçim kanununda seçim suçları bulunmaktadır...  Bunların hukuki bir gerekçe yazmaları zaten imkânsızdı. Eğer İstanbul seçimlerini iptal etmek için esaslı hukuki sebepler olsaydı; YSK’nın kararı dört muhalif oyla değil, oy birliği ile çıkardı. Maalesef geçmişte Anayasa Mahkemesi’nin bir hukuk garabeti olan 367 kararı, nasıl bugün hala “hukuk kullanılarak demokrasi nasıl devreden çıkartılır” sorusuna örnek olarak gösteriliyorsa... YSK’nın İBB Kararı da 367 garabetinin yanında yerini almıştı. Hatta Anayasa Profesörü Osman Can, YSK’nın bu kararının 367 kararından daha vahim olduğunu yazmıştı.”[2]

Cumhuriyet Halk Partisi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu, YSK'nın 31 Mart'taki İstanbul seçimini iptal etmesini eleştiren Abdullah Gül'e teşekkür ettiğini açıklamıştı.

“Sayın Gül'ün Cumhurbaşkanıyla ilgili açıklamasından sonra çok teşekkür ettim, minnettarım. Bunun, daha üst perdeden söylenmesi lazım. O tür sıkıntıları yaşamış biri olarak, eski bir Cumhurbaşkanının bunları söylemesi anlamlıdır!” diyen İmamoğlu bu dürüstlük gösterisinin arkasındaki fırsatçı zihniyetin farkına varmamıştı.

Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) İstanbul seçimlerini iptal etme kararı almasının ardından Twitter hesabından açıklama yapan 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ilk kez net bir tepki ortaya koymuşlardı. Sn. Abdullah Gül, "Anayasa Mahkemesi’nin 2007 yılındaki haksız '367 Kararı' karşısında ne hissettiysem, başka bir yüksek mahkeme olan Yüksek Seçim Kurulu’nun dün aldığı kararı duyunca aynı duyguları yaşadım. Yazık, bir arpa boyu yol alamamışız." ifadelerini kullanmıştı. Oysa Abdullah Gül, bir dış proje olarak ve Erbakan’a hıyanet karşılığı kurgulanan AKP senaryolarında, Sn. Erdoğan’la birlikte gönüllü rol kapmış figüranlardandı. Şimdi bu tür haksızlıklardan kendisine bir paye ve gelecek ümidi kotarma hesabındaydı.

İstanbul seçimini kaybedince; “İç ettiler” ithamında bulunan AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayıydı… “Hırsızlara oy vermeyin” çağrısı yapan da AKP’nin Genel Başkanıydı…

Evet ‘Hırsızlık’, en ilkelinden en gelişmişine kadar bütün hukuk sistemlerinde ‘suç’ sayılan bir cürüm olmaktaydı. ’10 Emir’de de “Hırsızlık yapmayacaksın” diye bir madde vardı. Ülkemizde bazen bir kilo baklava çalan çocukların birkaç yıl hapis cezasına çarptırıldıkları ara sıra gazetelerde yer almaktaydı. İddiaya göre, bu defa çalınan birkaç kilo baklava değil, İstanbul halkının sandık başına gitme zahmetine katlandıkları oyları çalınmıştı. YSK’nın seçimi yenileme kararı yüzünden, pek çok İstanbullu yaz tatili programını değiştirmek zorunda kalacaktı. Daha da önemlisi, 15 milyondan fazla insanın yaşadığı ülkemizin en büyük kenti, birkaç ay ‘kayyum’ ile yönetilmek zorundaydı ve bunun müsebbibi de YSK’nın seçimi yenileme kararıydı. O kararın temelinde ise AKP sözcülerinin ‘hırsızlık’ gerekçesine dayalı resmi itirazları yatmaktaydı.

Oysa eğer suç varsa ve birileri bir suça bulaşmışsa, o birilerinin kim olduğunun saptanması ve suç işleyenlerin cezalandırılmaları lazımdı. Sınav sorularını çalarak kendileriyle birlikte yarışan diğer adayların hakkını yedikleri iddiasıyla haklarında gözaltı işlemi yapılmış, tutuklanmış, yargılanmış ve bir bölümü cezalara da çarptırılmış insanlar vardı. Ha sınav sorusunu çalmak, ha oyları… İkisi arasında bir mukayese yapmak gerekirse, millet iradesini sakatlama yönüyle oy çalmanın çok daha vahim bir suç sayılması lazımdı. İddia doğruysa, birileri sandığa düşen oyları çaldıkları için, İstanbul; Belediye Başkansız kalmış, oy verenler de bir kez daha sandığa gitmek zorunda bırakılmıştı.

İyi de bu suçu işleyen ‘birileri’ kimlerden oluşmaktaydı? Bu soruya da ‘başka birilerinin’ cevap vermesi lazımdı.

Eğer suç varsa, oyların kullanıldığı sandıkların başında işlenmiş olmalıydı. Sandıklar, o sandıkların güvenliğinden sorumlu olanlar ve onları görevli kılanlar, iktidar ve YSK’ydı. Hangi sandıkta oy çalındıysa o sandığın görevlilerinden hesap sormak, yasaya aykırı bir görevlendirme söz konusuysa; görevlendirenleri sorumlu tutmak dururken, neden tüm İstanbul cezalandırılmıştı? Bu oyları CHP çalmışsa, neden CHP hakkında bir işlem yapılmamıştı? Çünkü ‘suç’ varsa ‘suçlu’ da olmalıydı, ‘suçlu’nun olduğu yerde de kesinlikle ‘ceza’ uygulanmalıydı... Oysa şimdi bunun tam tersi yapılmıştı: ‘Suç’ atfı yapılmış, ‘suçlu’ da ima yoluyla hatırlatılmış, ancak ‘ceza’ vermek için herhangi bir hareket başlatılmamıştı”[3] diyen Abdullah Gül’ün arkadaşı yazar da doğruları yazıyor ama bunları yanlış maksatlar için gündeme taşıyordu.

AKP acı akıbetine yaklaşmaktaydı!

“Şaibeli bir kararla herkesi şaşırtan YSK'yı arkasına alan AKP'de yüzler hâlâ asıktı, kafalar karışıktı!.. Ramazan'ın sonuna yaklaşılmıştı. İftar iftar, sahur sahur dolaşıyorlar, İstanbul'da çaldıkları her kapıdan moralleri daha da bozuk dönüyorlardı. En profesyonel oldukları, en iyi bildikleri işi yaptıklarını sanıyorlardı ama ummadıkları tepkilerle karşılaşıyorlardı. Bu zavallılar Ekrem İmamoğlu karşısında argüman üretmekte bile zorlanıyorlardı. AKP'yi yakından takip eden bir gazeteci olarak, bugüne kadar hiç bu kadar çaresizlik içinde oldukları bir tabloya şahit olmamıştım. Muhafazakâr HDP seçmenlerinin oylarını çevirebilmek için Güneydoğu'dan İstanbul'a yığdıkları "Mele"leri (medrese mollalarını) soruyorum. Sonuçtan pek emin olmadıklarını belirtip, kuşkulu ifadelerle "Vallahi ne yaptıklarını biz de bilmiyoruz. Her birinin altına makam aracı tahsis ettik. Nereye çek derlerse oraya gidiyoruz. Bir dediklerini ikilemiyoruz. AKP'ye oy verdirebilirler mi?.. Emin olamıyoruz" diyorlardı. Devlet Bahçeli'nin talimatı ile İstanbul'a taşınan MHP yöneticilerini soruyorum; "Biz daha ortalarda pek kimseyi görmedik" diye bıyık altından gülüyorlardı. Mitilci MHP'lilerin talimatla gerçekleştirdikleri İstanbul'da hemşehri derneklerini ziyaret ve toplantılarının faydalı olup olmayacağını değerlendirmiyor bile AKP kurmayları. Hemen lafı değiştirip sahada karşılaştıkları tepkileri aktarıyorlar. YSK kararından sonra halkı ikna etmekte karşı karşıya kaldıkları zorlukları anlatıyorlardı” diyen Ahmet Takan şunları aktarmıştı:

Geçen, Çukurambar sohbetlerimizden birinde, İstanbul seçimlerinde görev yapan AKP'li yönetici, "Sahada hemşehri grupları ile yaptığımız bire bir iletişim çalışmaları da pek işe yaramıyor. Farklı bir metot bulmalıyız. Kendi küskünlerimizi bile ikna edemiyoruz. Ekrem İmamoğlu'na haksızlık yapıldığı konusunda çok kemikleşmiş bir tablo ile karşı karşıyayız. Seçimi bugün yapsak yine İmamoğlu kazanır" itirafında bulunurken, başından geçen bir olayı anlatmıştı; “23 Mayıs Perşembe günü Üsküdar'da, belediyenin sosyal tesislerinde, Sivaslı sivil toplum örgütlerine bir iftar yemeği düzenlenir. İftara da tamamıyla İstanbul'da yaşayan Sivaslılar davet edilir. Yemek tamamlanıp sohbet faslına geçildiğinde, Sivaslı AKP İstanbul Milletvekili Osman Boyraz mikrofonu ele alır ve adayları Binali Yıldırım için oy ister. Tam o esnada salonda büyük bir uğultu ve bazı protesto sesleri duyulur. Bazı protestocular, Binali Yıldırım'a oy vermeyeceklerini dile getirir. Oluşan olumsuz hava üzerine de Osman Boyraz konuşmasını keser ve salondan ayrılır. Kaynağım, bunun gibi olumsuzlukları ‘çok yorgun düştükleri’ sahur toplantılarında da yaşadıklarını kaydetti ama daha fazla örnek vermek istemedi. ‘Yeni anket var mı?’ diye sordum, konuşmak istemedi. ‘Genel merkezden farklı ve etkili stratejiler için yeni taktikler beklediklerini’ söylemekle yetindi. ‘Teşkilatın hâlâ çok yorgun ve isteksiz olduğunun’ da altını çizdi.”[4]

Artık bazı yazarlar: "31 Mart gecesi seçimlerden zaferle çıkan Belediye Başkanlarının bu gidişle, yakın zamanda kazandıklarına pişman olacağını düşünüyorum" değerlendirmesini yapmaktaydı. Çünkü bu sırada çiçeği burnunda Belediye Başkanları yeni bir gelenek başlatmıştı. Devraldıkları Belediyelerin borçlarını, gelirlerini, giderlerini kamuoyu ile paylaşıyorlardı. Zira AKP’li Belediyeler eski parayla 90 katrilyon borç yığmışlardı!

Yazarlar, bazı Belediyelerin borç durumunu aktarmıştı: İstanbul BŞB: 22 milyar TL. Ankara BŞB: 9.5 milyar TL. Antalya BŞB: 4 milyar TL. Mersin BŞB: 3.5 milyar TL. Van BŞB: 1.1 milyar TL. Adana BŞB: 1 milyar TL. Kars Belediyesi: 338.4 milyon TL. Ardahan Belediyesi: 57 milyon TL. Siirt Belediyesi: 104 milyon TL. Hepsini aktarmam zor ama sanırım toplam rakamı yazmam yeterli olur: 90 milyar TL (Eski parayla 90 katrilyon) borç batağına saplanmışlardı. Bu vaziyette cari giderlerin karşılanması bile imkânsızdı!

Belediyelerin gelir gider tablolarına örnek olsun diye Mersin Büyükşehir Belediyesi'nin durumunu paylaşayım: Gider: 108 milyon TL, Gelir: 80 milyon TL (Vergi tahsilatı düştüğünden rakam 73 milyon TL'ye düşmüş). Bu gelir ve giderlerle tasarruf yapmak bir yana, öz kaynaklarla cari giderlerin karşılanması bile imkânsız hale gelmiş durumdaydı. Yani Belediye Başkanlarının çoğu kazandıklarına pişman olacaklardı!..

Üstelik Ankara'nın (devletin) mali durumu da bu borçları ödeyip Belediyeleri rahatlatacak kaynaklar aktarmaya uygun bulunmamaktaydı. Borç yapılandırma, dış kaynaklı yeni krediler bulma bile, bu saatten sonra Belediyeler için kurtuluş olamayacaktı. O yüzden, 31 Mart gecesi seçimlerden zaferle çıkan Belediye Başkanlarının birçoğu, yakın zamanda kazandıklarına pişman olacaklardı. Geçmişte zenginler vakıf kurar, gelirlerinin önemli kısmını o vakıflar üzerinden yoksulların hizmetine sunardı. İstanbul'da ise yoksulların ödediği vergilerden oluşan Belediye gelirleri vakıflara aktarılmıştı ve nereye harcandığı konusunda kimsenin bilgisi bulunmamaktaydı. Öyle ki “406 bin asgari ücretlinin bir aylık maaşı" bir uyduruk yandaş vakfa aktarılmıştı.

YSK kararı sonrası yaptıkları anketlerin verilerini paylaşan A&G Araştırma Şirketi'nin Genel Müdürü Adil Gür, çarpıcı sonuçlar açıklamıştı!

Seçmenin yüzde 25’inin, YSK’nın İstanbul kararını anlamadığını dile getiren Adil Gür, "YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal etmesinin ardından, sürecin Ekrem İmamoğlu lehine geliştiğini yaptığımız araştırmalarda görüyoruz. İlk günlerdeki mağduriyet etkisinin çok daha fazla olduğunu gördük. CHP ve Ekrem İmamoğlu’nun işi daha kolay. Çünkü kullandıkları argüman şu: ‘Neden 4 oydan 1’i geçersiz de 3’ü geçersiz değil.’ Karşı aday için bunu anlatmak hakikaten çok zor. YSK ateşten kızgın demiri, AKP’nin kucağına koydu" ifadelerini kullanmıştı.

Yüzde 25’lik kitle, YSK’nın ne dediğini anlamamıştı!

Habertürk’te Veyis Ateş’in sunduğu Gündem programına konuk olan Adil Gür, YSK kararı sonrası 3 anket yaptıklarını açıklayarak şunları aktarmıştı: “Mağdur kim oldu? soruları ışığında yaptığımız anketlerde hiçbir aday yüzde 50’nin üzerinde oran alamadı. Yüzde 25’lik kitle YSK’nın ne dediğini anlamamış. Yani bu açıklanan gerekçeli kararla seçmen bir sonuç çıkarmış değil. Yaptığımız araştırmalarda Binali Yıldırım’a oy verdim ya da vereceğim diyenler 'beka' meselesini ve ekonominin gidişatını önde tutuyor. Ekrem İmamoğlu’na oy verenler ya da verecek olanlar için ise ilk sırada ekonominin gidişatı ve kutuplaşma var.”

Sonuç olarak, AKP’nin 17 yıllık yanlış icraatları ve korkunç tahribatları sonucu; ekonomik hayat iflas noktasına dayanmış… Ahlâki, ailevi ve manevi dejenerasyon sosyal bir Tufan’a yaklaşmış… Cumhurbaşkanlığı sistemiyle, Cumhuri Krallık dönemi başlatılmış… Yargı, tayin ve talimatla karar vermeye zorlanmış, Hukuk ve Adalet ayaklar altına alınmış… 1 trilyon doları bulan dış borçlarla ülke ipotek altına atılmış… Yani Türkiye her an bir patlamanın eşiğine gelip dayanmıştı. Bu nedenle; yenilenen İstanbul seçimlerini AKP tekrar kaybetse, bu kendileri için bir felakete yol açacaktı… Ama hile ve hıyanetle kazanıverseler, bu da yine bir fecaate kapı açacaktı… Tek çare, artık ülkenin bu bozuk zihniyet ve hükümetten mutlaka ve en hukuki yollarla kurtulması lazımdı.

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] 28.05.2019 – www.yeniakit.com.tr/yazarlar/abdurrahman-dilipak/ben-niye-böyle-yazıyorum-28613.html?utm)

[2]https://www.karar.com/yazarlar/elif-cakir/ysknin-gerekceli-karari-hicbir-sey-olmasa-da-kesinlikle-bir-seyler-olmus-10258

[3] fehmikoru.com/yenilenen-secimle-ilgili-benim-aklimin-almadigi

[4] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/hayalet-kriz-icin-devrede-52046yy.htm

Ahmet AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 188

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR