ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün989
mod_vvisit_counterDün3040
mod_vvisit_counterBu Hafta9181
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay113811
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18330798

IP'niz: 3.227.235.216
Bugün: 23 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12769541

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Milli Bir Anayasa mıydı, Yoksa YENİ BİR TUZAK MIYDI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 45
ZayıfMükemmel 

 

Milli Bir Anayasa mıydı, Yoksa

YENİ BİR TUZAK MIYDI?

        

Anayasadaki 3 Kriter Tartışmaları ve Kuşkularımız

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın duyurdukları ve güya millet iradesini yansıtacak sivil anayasa çalışmalarının 3 sacayağı olacaktı. Bunlar 1- Cumhuriyet, 2- Üniter yapı ve 3- Demokrasi esaslarıydı. Güya yeni anayasa çalışmaları, bu üçlüyü güçlendirecek temeller üzerinden hazırlanacaktı. Erdoğan’ın çağrısının ardından yeni anayasanın nasıl yapılacağı ve nelerin değişikliğe uğrayacağı tartışılmaktaydı. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de destek verdiği yeni anayasa çalışmalarının temel amaçlarının ve konu başlıklarının da böyle olacağı konuşulmaktaydı.

Kuşkumuz: Milli ve Yerli Anayasa palavralarıyla, bu milletin Dini ve Değerleri esas alınmadan, Haçlı AB dayatmaları doğrultusunda bir anayasa mı hazırlanacaktı?

Yeni anayasanın hem toplumsal hem siyasi hem de hukuki ihtiyaç olduğu vurgulanmıştı. Mevcut Anayasa’nın birçok hükmünün eskidiği, bazı hükümlerinin de terk edildiği dile getirilirken, 21. yüzyıl koşullarına bakıldığında tüm bunların günümüz ihtiyaçlarını karşılamadığı hatırlatılmıştı. Bütün bunları tasfiye edebilmek için bile yeni bir anayasaya ihtiyaç vardı. Örnek olarak ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün son derece geniş bir boyut ve kapsam kazanmış olmasına rağmen bu konuda hâlâ klasik ve yetersiz bir anayasal düzene sahip olduğumuz konuşulmaktaydı.

Kuşkumuz: Özgürlükleri genişletme bahanesiyle; LAİKLİK maddesinin sulandırılması, hatta kaldırılması yaklaşımları hem yanlıştır hem yararsızdır. Zaten Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün 1921 Anayasası'na atıf yapması... PKK’nın Sivil Kanadı HDP’nin eşbaşkanlarından Mithat Sancar’ın, yine 1921 Anayasası’nı referans olarak sunmaları... Ve bu arada Eski Ayasofya İmamı Prof. Mehmet Boynukalın’ın, 1921 Anayasası’ndaki “Devletin Dini İslam’dır” maddesini hatırlatması ve o Anayasada Laiklik ilkesinin bulunmadığını vurgulaması kuşkularımızı arttırmıştı. Anlaşılıyor ki, hem (ABD ve AB gibi) dış güçlerin, hem masonik merkezlerin özel teşvik ve tertibiyle, Sn. Erdoğan “Dinsizlik olan Laikliği kaldıran kahraman!” rolüne soyundurulacak ve tabi Türkiye’den çok sinsi ve tehlikeli tavizler koparılacaktı. Oysa bizim ihtiyacımız olan, Laikliğin kaldırılması değil, doğru ve uygun yapılandırılması ve Anayasamıza bunun açık anlamının yazılması; böylece hem din istismarından, hem de dini yasaklamalardan ve baskılardan toplumun kurtarılmasıydı. Yani Adil Düzen’in Laiklik kavramı ve kurumlarının yasalaştırılması lazımdır. Aksi halde, istismarcılık ve ucuz kahramanlık hatırına yapılacak tahribatlar, ülkemize çok pahalıya patlayacak; zaten kendileri gibi düşünmeyen Milletin yarısını “Zillet, illet, rezalet!” diye dışlayanlar, daha derin zıtlaşmalara ve çatışmalara zemin hazırlayacaklardır.

Biz Milli Çözümcülere ve Adil Düzencilere göre Laiklik adına:

1- Din işleriyle Devlet hizmetlerinin ve siyasetin karıştırılması yanlıştır, istismar ve suistimal kapısıdır.

2- Din ile Devletin çatıştırılması ise, Millet-Devlet barışını bozmakta ve toplumu yozlaştırmaktadır.

3- Doğrusu ise; Din ile Devletin barışması ve her birinin kendi sahalarında topluma hizmet sunmalarıdır.

Bunun nasıl kurumlaşacağı, hangi kanun ve kurallarla yürürlüğe konulacağı, Devlet otoritesinin, Milli birlik ve dirliğin nasıl sağlanacağı ve nasıl denetlenmiş olacağı ise bizim: “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya”, “Din-Devlet ve Demokrasi”, “Din Dengedir, İslam İlericiliktir”, “100 Kur’ani Kavram ve Yorumları” (Ahmet Akgül-Adil Dünya Yayınevi) kitaplarımızda etraflıca açıklanmıştır.

Mevcut Anayasa’da ekonomik hükümlerin içerisinde planlamaya ilişkin düzenlemeler vardı. Ancak bu düzenlemelerin 1961 Anayasası’nın planlama mantığıyla, o zamanın ekonomik tercihleri-şartları üzerinden anayasaya girdiğine dikkat çekilirken, bu hükümlerin günümüz koşullarına göre yeniden ele alınması gerektiğine işaret olunmaktaydı. Yine ‘bağımsızlık’ konusunu güvence altına sokacak, bu ilkeyi uluslararası toplumda çok daha etkili ve güçlü, ilişkileri güvence altına alacak bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmeye alınacağı tartışılmaktaydı.

Kuşkumuz: “Bağımsızlık” edebiyatıyla Türkiye’nin, Küresel Sömürü Sermayesinin güdümüne sokulacağı şartlar mı oluşturulacaktı?

Yaşadığımız çağın en önemli ihtiyaçlardan birisinin de “elektronik demokrasi” olduğu önemli konular arasındaydı. Oy kullanma hariç şu anda hiçbir anayasal sistem içerisinde elektronik demokrasiye ilişkin esaslar yer almamaktaydı. Dolayısıyla yeni anayasa çalışmalarında elektronik demokrasinin de tartışılabileceği ve buna ilişkin esasların belirlenebileceği konuşulmaktaydı. Yine Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını bozmayacak şekilde, yerel yönetimleri güçlendirici düzenlemelerin de ele alınacağı kulislere sızmıştı.

Kuşkumuz: PKK’nın ve Amerika’nın istekleri doğrultusunda, yerel yönetimlere özerklik mi sağlanacaktı?

Anayasada yer alan “Anayasa Mahkemesi, Yükseköğretim Kurulu, Devlet Denetleme Kurulu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu” gibi kurumlar yeni bir bakış açısıyla yeniden şekillenmiş olacaktı. Kimi kurumlar yeniden dizayn edilecek, kimi kurumların ise yeni anayasada olup olmayacağı ya da nasıl olması gerektiği ele alınacaktı.

Kuşkumuz: Devletin Sigortası sayılan Anayasa Mahkemesi’nin; Cumhurbaşkanını ve Bakanları yargılama yetkileri mi budanacaktı?

Mevcut Anayasa’nın dilinde sorun olduğu açıktı. Yeni anayasada bu durum göz önünde bulundurulacak, daha anlaşılır bir Türkçeyle yazılacaktı. Yine mevcut Anayasa’nın ciddi sistematik sorunlarının olduğu vurgulanmıştı. Mevcut Anayasa 177 maddeden oluşmaktaydı, ancak şu anda 154 madde yürürlükte bulunmaktaydı. 23 madde ise yürürlükten kaldırılmıştı. Ayrıca Anayasa’da 21 de geçici madde yer almıştı. Bu anlamda yeni anayasanın sistematik bütünlük içerisinde hazırlanacağı konuşulmaktaydı.

Kuşkumuz: Bu arada, dünyaca ünlü hacker grubu Anonymous’un, eski Bakan Damat Berat Albayrak’ın, “Erdoğan’dan habersiz 14 milyar Euro’luk (yaklaşık 120 milyar TL) transfer yaptığı için” istifa ettirildiğini duyurmasına (07.02.2021) ve bu iddialarını ispatlayıcı belge olarak, T.C. Ziraat Bankası’ndan İlyas Ozman adına Almanya Deutsche Bank’a (Frankfurt) havale çıkarttığının resmi kayıtlarını yayınlamasına rağmen, neden hâlâ hiçbir yalanlama ve açıklama yapılmadığı da kafa karıştırıcıydı!? (Not: Bu uyarılardan haftalar sonra Sn. Berat Albayrak’ın avukatınca yapılan cılız açıklamalarda ise; tatmin edici olmaktan ziyade tehdit edici bir üslup kullanılmıştı.)

Berat Albayrak’ı yeniden Bakan yapma çabalarında İsrail parmağı var mıydı?

Ekonomist İbrahim Kahveci, TV 5'te yayınlanan ve moderatörlüğünü Hasan Basri Akdemir'in yaptığı Ekonomi ve Ötesi programında, "Önce Berat Albayrak'ın döneminin fikri olarak aklanması ve temize çıkarılması gerekiyor" diyerek Berat Albayrak'ın yeni bir göreve gelebileceğini hatırlatması da enteresandı.

"Berat Bey eski koltuğuyla dönebilir... Enerji Bakanlığı çok daha makul gözüküyor" diyen dolaylı yandaş İbrahim Kahveci, Berat Albayrak'ın başka bir görevle tekrar geri dönebileceğini şu sözlerle yorumlamıştı:

"Önce Berat Albayrak'ın döneminin fikri olarak aklanması ve temizlenmesi gerekiyor. Şu anda ona çalışılıyor. Yani aslında 'Berat Albayrak doğru yapmıştı, iyi yapmıştı, orada bir sorun yoktu...' Ama Merkez Bankası dünkü açıklamasında bütün sorunları Berat Albayrak'ın dönemine yıkıyor… Kredi genişlemesi, cari açık falan deniyor. Yani kamuoyu oluşturuluyor. 'Aslında Berat Albayrak o kadar kötü değildi, hatta Berat Albayrak iyi yapmıştı, kredi genişlemesi yaptı pandemide... İşte insanların ekonomik durumunu fazla zorlaştırmadı, tüketimi arttırdı, bunlar gözden kaçırılıyor...' İşte bu zemini yaptıktan sonra Berat Bey muhtemelen başka bir koltukla geri dönebilir. Mesela eski koltuğuyla dönebilir. Enerji veya Başkan Yardımcılığında bir şey olabilir. Bilmiyorum ama bana en yakın gelen, eski koltuğu Enerji Bakanlığıdır. Gazın bulunmasıyla ilgili PR'ı Sayın Cumhurbaşkanı dahi oradaki bütün konuşmalarında gaz bulunmasındaki milli kahraman Berat Albayrak'tı. Ona yatırım yapıldı. Bence Berat Albayrak'ın tekrar Enerji Bakanlığına gelmesi çok daha makul gözüküyor. Biliyorsunuz, zaten İsrail'le de enerji işlerimiz var. Hatırlayın; İsrail Enerji Bakanı'nın İstanbul'da Berat Albayrak'la oturması anlamlıydı... Kuzey Irak ve İsrail ile bizim gayet güzel enerji işlerimiz vardı. Dış ticaret verilerine bakın, orada olumlu rakamlar bulacaksınız!.." itirafları bunların ayar aynasıydı. Ve zaten Suriye’nin Golan Tepeleri’nin artık İsrail toprağı olduğunu açıklayan ve kutsal Kudüs’ü Siyonist Çete İsrail’in başkenti yapılmasını resmen tanıyan Donald Trump’tan sonra şimdi Joe Biden de aynı şeytanlık tavrını takınmıştı.

Acaba Dünyada, saniyede 871 Dolar faiz ödeyen başka ülke var mıydı?

Merkez Bankası tarafından uygulanan “politika faizi” oranının yüzde 19’a yükseltilmesiyle Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek faiz uygulayan ülke konumuna taşınmıştır. “2001 yılında kamu bütçesinin yüzde 52’sini, 2002 yılında yüzde 43,6’sını, 2003 yılında da yüzde 44’ünü faiz olarak ödemek zorunda kalan Türkiye faiz batağına saplanmıştır. Türkiye son on altı yılda saniyede ortalama 871 dolar faiz ödemiştir. Buna göre, dakikada ödenen faiz miktarı 52 bin 260 dolar, bir saatte ödenen faiz miktarı 3 milyon 135 bin 600 dolar, bir günde ödenen faiz miktarı ise 75 milyon 254 bin 400 dolardır. Milletimiz bilmelidir ki, Türkiye’nin bir günde ödediği faiz miktarı, Tank Palet Fabrikası’nın işletme imtiyazının Katar’a verilmesi için Katar’dan geldiği veya geleceği söylenen 50 milyon doların bir buçuk katıdır.”

Şimdi Erdoğan iktidarına, ortağına ve yandaşlarına hemen soralım:

1- Yeni Anayasa’da “Faizsiz Sisteme” geçiş hazırlığı yer alacak mıydı?

2- Erdoğan’ın ceza olmaktan ve suç sayılmaktan çıkardığı “ZİNA” tekrar yasaklanacak mıydı?

3- Eşcinsellik ve lezbiyenlik gibi ahlâksızlıklara kanuni koruma kılıfı geçirilen İstanbul Sözleşmesi sözde feshedilmişti ama sözleşmenin uygulama maddesi 6284 nolu kanun hâlâ yürürlükteydi; toplumun İstanbul Sözleşmesinin feshedildiği palavrasıyla avutulma tuzağına düştüğü ortaya çıkmayacak mıydı?

Yeni Anayasa, Millete mi dayanacaktı, yoksa AB dayatması mıydı?

Tam üyelik tarihi Ankara’da havai fişeklerle kutlanan AB uğruna ülkemizde zina suç olmaktan çıkartılmış, domuz eti kasaplık hayvan yapılmıştı. Bütün ahlâksızlıklar legalleştirilmeye başlanmıştı. Uyum yasaları adı altında, kanunlarda yapılan değişiklikler sonucu manevi ve toplumsal tahribat hızlanmıştı.

Ailevi ve ahlâki değerlerimizi hedef alan ateizm ve LGBTİ dernekleri, son olarak Kâbe-i Muazzama’ya yaptıkları çirkin saldırıyla hadlerini iyice aşmıştı. Toplumu ifsat eden sapkınların legalleşmesi ise dernekler kanununda yapılan değişiklikle başlamıştı. 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5’inci Maddesi’nde yer alan, “Kanunlara, milli egemenliğe, milli güvenliğe, kamu düzenine ve genel asayişe, kamu yararına, genel ahlâka ve genel sağlığın korunmasına aykırı faaliyette bulunmak” hükmünün 2004 yılında Erdoğan iktidarıyla değiştirilmesiyle ateizm ve LGBTİ gibi sapkınlıkların kurumsallaşmasının önü kanunen açılmıştı. Bu tarihten sonra birçok LGBTİ derneği resmiyet kazanmıştı. Böylelikle toplum yapısı, ahlâk kuralları ve manevi değerlere saldırı yasallaşmıştı. 1994 yılında kurulan ve faaliyetlerini illegal olarak devam ettiren Kaos GL isimli LGBTİ Derneği de 2005 yılında tüzel kişiliğini kazanan ilk sapkın dernek olacaktı.

Ahlâksızlık 2004’te legalleşmeye başlamıştı

1983 yılında derneklere ilişkin yayınlanan 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5’inci Maddesi’nin 2004 yılında değiştirilmesiyle, toplumumuz da, ahlâki ve manevi değerlerimiz de erozyona uğramaya başlamıştı. 2005 yılında Ankara Valiliği; ülkemizde ahlâksızlığın öncüsü olan Kaos GL’nin, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 56. Maddesi’nde yer alan ‘Hukuka ve ahlâka aykırı dernek kurulamaz’ hükmüne dayanarak kapatılması için Cumhuriyet Savcılığı’na başvurmuşlardı. Ancak savcılık dava açılmasına bile gerek duymamıştı. Sonuç olarak Kaos GL Türkiye’de tüzel kişilik kazanan ilk LGBTİ Derneği olacaktı. Toplumumuzda dinsizliği yaygınlaştırmak isteyen ve manevi değerlerimizi hedef alan ateizm dernekleri de 2014 yılında kurulmaya başlanmıştı.

İfsat dernekleri gittikçe yaygınlaşmaktaydı!

2004 yılında yayınlanan 5253 sayılı yeni Dernekler Kanunu ile birlikte üniversitelerde ve toplumsal hayatımızda giderek yaygınlaşan sapkın dernekler, her geçen gün yeni kepazeliklerle gündeme taşınmaktaydı. ‘Eşcinsel çocuklar’, ‘Müslüman Eşcinseller’, ‘Türkiye’nin yarısı deist’ gibi saçma iddialarla dikkat çekmeye ve vatandaşları provoke etmeye çalışan ateizm ve LGBTİ derneklerinin önüne geçilmesi gerekirken, devlet eliyle bu derneklere hâmilik yapılmaktaydı. İstanbul Sözleşmesi ve çeşitli kanun değişiklikleri ile ahlâksızlığın yaygınlaştırılması için zemin oluşturulurken, ateizm ve LGBTİ örgütlerinin tepki çeken faaliyetlerine de sadece göstermelik ve geçici tedbirler alınmaktaydı.

LGBTİ Dernekleri ABD'nin ve AB’nin Etki Ajanlarıydı!

Rusya’nın bazı LGBTİ derneklerini, “yabancı devletlere çalışan ajanlar” olarak ilan edişi ABD’nin yeni Başkanı Biden’in “Tüm dünyada LGBTİ haklarının koruyucusu olacağız!” sözleriyle anlam kazanmıştı. Her yıl milyonlarca dolarla fonlanan bu kuruluşlar, ABD’nin etki ajanı gibi çalışmaktaydı. Dünyanın dört bir yanındaki toplumsal olaylarda ABD’nin görüşlerine paralel en ön saflarda yer almaktaydı.

Tüm dünyada LGBTİ derneklerini etki ajanı olarak kullanan ABD, bu iş için aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkedeki lobilere milyonlarca dolar aktarmıştı. Bazı ülkeler AB ve ABD’nin Truva atlarına dönüşen LGBTİ yapılanmalarına karşı önlemler almaya başlamıştı. Rusya bazı LGBTİ derneklerini yabancı ülkelere hizmet ettiği gerekçesiyle kapatmıştı.

LGBTİ Dernekleri Rusya’da yasaklanmıştı.

St. Petersburg’daki bir bölge mahkemesi, yurtdışından fonlanan “Coming Out” adlı LGBTİ örgütü hakkında dikkat çekici bir karara imza atmış, bu örgütün yabancı devletler için ajanlık faaliyeti yürüttüğü kararına varmıştı. Coming Out’un “ajan”lık yaptığına hükmedilmesi, örgütün faaliyetlerine devlet müdahalesinin de önünü açmıştı. Rusya’nın bazı LGBTİ derneklerini, “yabancı devletlere çalışan ajanlar” olarak ilan edişi ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden’in “Tüm dünyada LGBTİ haklarının koruyucusu olacağız” sözleriyle anlam kazanmıştı.

34 milyon dolar aktarılmıştı.

Türkiye’de LGBTİ tartışmalarının yaşandığı dönemde ABD yeni bir adım atmıştı. Biden, LGBTİ’lere geçit vermeyen ülkelere ekonomik yaptırımlar uygulanmasını öngören bir muhtıra imzalamıştı. Biden ABD’nin dış misyonlarından, bulundukları ülkelerdeki lezbiyen, gey, biseksüel, transeksüel ve interseksüel karşıtı politikalarla daha sıkı mücadele etmelerini buyurmuşlardı. Bu hamle Washington’la LGBTİ lobisi arasındaki bağı bir kez daha gözler önüne çıkarmıştı. ABD küresel korumaya almak istediği LGBTİ lobilerine her yıl milyonlarca dolar akıtmaktaydı. Sadece 2016, 2017 ve 2018 yıllarında LGBTİ derneklerine yardım adı altında aktarılan para yaklaşık 34 milyon dolardı. Yardımların, 24 milyon 300 bin dolarının ABD’den, 7 milyon 800 bin dolarının AB ülkelerinden ve AB fonlarından, 2 milyon dolarının BM fonlarından, geri kalan kısmının ise diğer ülkelerden geldiği tespit edilmişti. LGBTİ kuruluşları, aldıkları paranın hakkını, bulundukları ülkelerde ABD’nin etki ajanı gibi çalışarak veriyorlardı. Eşcinsellerin dünyanın dört bir yanında çıkan toplumsal olaylarda, ABD’nin resmi görüşlerine paralel olarak ön saflarda yer aldıkları saptanmıştı.

Bunlar ABD Ajanlarıydı!

2013’teki Gezi kalkışmasından sonra Boğaziçi Üniversitesi’ndeki provokasyonda da sahne alan LGBTİ’nin Türkiye’de de onlarca derneği vardı. Boğaziçi’nden yeni Gezi çıkarmak isteyen grupların öncülüğünü yapan bu dernekler de ABD tarafından fonlanmaktaydı. Sadece Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’ne 26 milyon 600 bin dolar aktarılmıştı.

ABD’nin dolara boğduğu diğer LGBTİ dernekleri şunlardı:

- Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği - 3 milyon 900 bin dolar.

- Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği - 2 milyon 200 bin dolar.

- Pembe Hayat Lezbiyen Gey Biseksüel Travesti ve Transeksüel Dayanışma Derneği - 500 bin dolar.

- Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği - 400 bin dolar.

- Cinsel Şiddete Karşı Hukuki Yardım Derneği - 200 bin dolar.

- Siyah Pembe Üçgen İzmir Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları ile Ayrımcılığına Karşı Dayanışma Derneği - 150 bin dolar.

- Mersin 7 Renk Lezbiyen Gey Biseksüel Trans Eğitim Araştırma ve Dayanışma Derneği - 40 bin dolar.

- Hak Eşitlik Varoluş İçin Lezbiyen Gey Biseksüel Transseksüel İnterseksüel Derneği - 30 bin dolar.

- Genç Lezbiyen Gey Biseksüel Trans İnterseks Gençlik Çalışma ve Dayanışma Derneği - 4 bin dolar.

Rusya bunların kökünü kazıyacaktı

LGBTİ’lerin ajanlık faaliyeti yürüttüğü mahkemece karara bağlanan Rusya’da 2013’ten bu yana yürürlükte olan “eşcinsel propaganda yasası” ile ülkede eşcinsellik propagandası yasaklanıp tüm güvenlik birimleri LGBTİ gruplarını engellemekle yükümlü kılınmıştı. İzinsiz gösterilere katılan LGBTİ’liler kanuna muhalefetten tutuklanmaktaydı. Sapkınlığın yaygınlaşmasını önlemek amacıyla da ülkede her geçen gün yeni tedbirler alınmıştı. Son olarak Oktyabrsky Bölge Mahkemesi Rus LGBTİ Ağı ve Rus LGBTİ Topluluğu’na ait tüm sosyal ağ sitelerini kapatmıştı. Ülkede LGBTİ etkinliklerine karşı güvenlik birimlerinin teyakkuzda olması sağlanmıştı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de LGBTİ ile dayanışmak için Moskova Büyükelçiliği’ne LGBTİ’yi simgeleyen bayrak asan ABD’li diplomatlara, “Orada kimin çalıştığını göstermiş oldular” diyerek imalı bir göndermede bulunmuşlardı.

İstanbul Sözleşmesi’ni İmzalayanlar Nasıl Bir Anayasa Yapacaklardı?

AKP iktidarı 20 yılda en çok “Avrupa Birliği Uyum Yasaları” çıkarma mesaisi yapmıştı. Hani, bağımsız ülke idik! Niçin kendi kimliğimize, toplum karakterimize uygun yasalar çıkarmıyoruz da; AB’ye uyduruyoruz kendimizi? Biz müstemleke bir ülke konumunda mıyız? AB bu çarpık ve hastalıklı aile yapısını Türkiye’ye dayattı. Bir Avrupa Konseyi metni olan sözleşmeyi, Türkiye iyice araştırmadan, kamuoyunun bilgisine sunmadan ilk imzalayan ülke şerefini kazandı! Oysa Avrupa ülkeleri bile sözleşmeye ihtiyatla yaklaşmıştı. İmzalayan ülkeler beklemeye almıştı. Polonya, Macaristan gibi ülkeler zararlı olduğu, ideolojik unsurlar barındırdığı gerekçesi ile sözleşmeden çıkmıştı. 

İstanbul Sözleşmesi’nin kabul edilmesinden bugüne “skandal” sayılabilecek bir süreç yaşanmıştı. Önce, dindar kahraman Erdoğan iktidarı 2011’de, anayasanın üzerinde yaptırımı olan bir sözleşmeyi halka haber vermeden “sessizce” imzalamıştı. Öylesine acele davrandı ki, Avrupa Konseyi Sözleşmesi için “İstanbul” ismini bile kullanmaktan sakınmamıştı. Sözleşmenin gece vakti TBMM’ye getirilmesi de ayrı bir saçmalıktı! Gündüzler milletvekillerinin üstüne mi yıkılmıştı? Böylesine önemli bir metin 10 Kasım 2011’de, saat 22.50’de görüşülmeye başlanmıştı. Bizde siyasi partilerin kavga ve gürültüsü meşhurdur ama o geceki toplantıda öyle olmadı. AKP, CHP, MHP, BDP (HDP) grupları birbiriyle tam bir uyum içinde davranmışlardı. Çünkü Haçlı AB ağabeyleri böyle talimat buyurmuşlardı. Dahası, birbirlerine iltifatlar yağdırmışlardı. (Meclis tutanaklarına bakılsın!)

Dört partinin TBMM grupları kısa konuşmalar yapmışlardı. Hiçbir parti, diğer partinin sözüne itiraza kalkışmamıştı. Hatta, birbirlerini destek çıkmışlardı. Çünkü sözleşmeyi teklif eden Avrupa Konseyi olmaktaydı. Böylesine önemli bir sözleşmenin görüşülmesi ne kadar sürdü biliyor musunuz? 26 dakika! Evet, yanlış duymadınız! Anayasanın üzerinde bir yaptırıma sahip metin 26 dakikada Meclis’te onaylanmıştı. Dönemin AKP İstanbul Milletvekili Mehmet Metiner, sözleşmenin kabulünde milletvekillerinin psikolojik durumunu şöyle açıklamıştı: “Vekil arkadaşlarımın kahir ekseriyeti neye oy verdiklerini bilmeden el kaldırdılar.” (05.05.2020) Avrupa’dan ve Amerika’dan geleni gözü kapalı kabullenmek Erdoğan iktidarının ayarıydı.[1]

Aile Temelinden Yıkılmaktaydı!

İstanbul Sözleşmesi’nin TBMM’de kabulü sonrası, uygulama amaçlı, 8 Mart 2012’de 6284 sayılı yasa çıkarılmıştı. 10 ilin bazı okullarında Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi (ETCEP) adıyla pilot uygulamalar başlamıştı. Bazı meslek gruplarına seminerler verilip eşcinsellik sevdirilmeye ve masum gösterilmeye çalışılmıştı. Kanunun çıkmasından sonra LGBTİ’lilere yeni haklar sağlanmış, LGBTİ’liler “onur yürüyüşleri”ne başlamıştı. Taksim’de, bir Ramazan ayındaki toplantıda Türkiye tarihinde görülmeyen sapkın görüntüler ortaya çıkmıştı. “Devlet bizden korksun” pankartları taşımışlardı. ODTÜ’de, İzmir’de de benzer sahneler yaşanmıştı. Müslüman bir ülkede bu cesareti nereden alıyorlardı? Sn. Erdoğan’ın tavrı ve tavizleri bu kapıları açmıştı.

Erdoğan’ın 19 yıldır yaptıkları, yapacaklarının aynasıydı!

Hatırlayınız, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki olayların aktörleri; kendileri Dinsiz Darwinist davulcuları, Erdoğan ve atadığı yeni rektörler ise, sadece din istismarcıları ve dönem fırsatçılarıydı. Yoksa Sn. Erdoğan gerçekte Kenan Evren kadar bile samimi dindar sayılmazdı. Çünkü Kenan Paşa ilk, orta, lise ve dengi okullarda Din Derslerine herkesin katılımını esas alan mecburiyet şartı koşmuşlardı. Güya Dindar kahraman Sn. Erdoğan ise bu mecburiyeti kaldırıp, Din Bilgisini gereksiz ve değersiz gibi, seçmeli ders yapmışlardı ve kimse katılmamaktaydı. Aslında Lise ve Üniversitelerde hâlâ bilimsel gerçekmiş gibi “insanın maymundan türediği ve her şeyin tesadüfen meydana geldiği” safsatasına dayanan, Darwinizm okutulmaktaydı ve bunlar üniversite imtihanlarında soru olarak çıkmaktaydı.

Evet, Erdoğan iktidarı döneminde; otoyollar, tüneller, köprüler, TOKİ binaları, hava limanları, hastaneler, üniversiteler açılmış, sosyal yardımlaşma yaygınlaştırılmıştı. Elbette bunlar yararlı ve hayırlı adımlardı. Ancak bütün bunlar pansuman tedbirler sınıfındaydı. Yani bünyemizdeki sosyal ve ekonomik kanser urları iç organlarımızı sararken, bu tür pansuman yaklaşımlar sadece hastalığın deriye akseden sivilce çıbanlarını kapatıp geçici ama tehlikeli bir rahatlama sağlamaktaydı. Çünkü çoğunu Erbakan’ın açtığı ağır sanayi fabrikalarının hepsi kapatılmış, köylü tarım ve hayvancılıktan koparılıp, il ve ilçe merkezlerine taşınmış, yüksek faizli borç toplamı 1 trilyon doları aşmış, işsizlik ve fakirlik çok tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Evet bu iktidar döneminde, başörtü yasağının kaldırılması, Ayasofya’mızın açılması olumlu ve sorumlu davranışlardı. Ancak mesela Ayasofya’nın açılması; zinanın suç olmaktan çıkarılıp serbest bırakılmasına, ve yine türban yasağının kaldırılması; eşcinsellik ve lezbiyenliği meşrulaştıran ve kanuni koruma sağlayan İstanbul Sözleşmesi’ni imzalanmasına kefaret olacak ve uhrevi mes’uliyetten kurtaracak mıydı? Bu soruların cevabını, kendi kanaat ve kafanıza göre değil, Kur’an’a ve Resulüllah’a göre bulmaya çalışın, hele neler çıkacaktı? Zaten Sn. Erdoğan da işte bunun için Tohma Köprüsü açılışında, “Erbakan’ın değil, Demirel’in ve Özal’ın devamı olduklarını hatırlatmış ve dolaylı biçimde Dış odaklara Milli Görüşçü olmadıklarını vurgulamıştı!..”

Ha, bu arada Milli Savunma Sanayi’ndeki onurlandırıcı ve umut aşılayıcı girişim ve gelişmeler ise devletin bir kararlılığıydı. Ve Rahmetli Erbakan Hocamız tarafından programlanmıştı. Türkiye’nin nüfusu 83 milyon 600 bine ulaşmıştı. Ancak nüfus artış hızı tarihinde ilk defa 1/1000’in altına düşmüş durumdaydı. Bu artış binde 0,5 (yarım) kadardı. Bu bir tehlike çanı anlamı taşımaktaydı. Köylerde oturup tarım ve hayvancılıkla uğraşan nüfus %7’lere inmiş durumdaydı. İl ve ilçelere yığılan nüfusun çok önemli bir kısmı işsiz bulunmaktaydı. Verimli tarım arazileri, iskâna ve betonlaşmaya açılmıştı. Nüfusumuzun resmen %20’si sosyal yardımlarla sürünmeye mahkûm ve mecbur bırakılmıştı. Çorum Valiliği’nin açıkladığı resmi rakamlara göre; il nüfusunun %20’si yani tam 113.887 kişi, hiçbir geliri bulunmadığı için sosyal yardım dilenmek zorunda kalmıştı.

Ahlâki ve ailevi tahribat ise AKP iktidarında tavan yapmıştı. Zaten başta zina ve eşcinsellik sapkınlığı Erdoğan tarafından serbest bırakılmıştı. Malatya Tohma Çayı Köprüsü’nün açılış törenine katılıp yaptığı konuşmada, Menderes’in çabalarını, Özal’ın atılımlarını minnet ve şükranla anan Sn. Erdoğan’ın, O’nun teşkilatları ve kanatları altında yetişip meşhur olduğu ve bugünkü tüm imkân ve iktidarı, O’na hıyanete borçlu olduğu Rahmetli Erbakan Hocamızın tarihi kalkınma hamlelerini, gerçek ve yüksek refah projelerini ağzına bile almaması, nasıl bir vefa ve vicdan taşıdığını ortaya koymaktaydı.

SP İstanbul Belediye Başkan Adayımız Necdet Gökçınar Bey’in parti içindeki kirli çete ile alâkalı basın açıklaması, her Saadet Partilinin okuması gereken tarihi uyarılardır:

Aziz ve muhterem kardeşim;

Bildiğiniz gibi Saadet Partimizin yasal süreleri dolan ilçe ve illeri, başta İstanbul olmak üzere kongre sürecine girmiş bulunuyorlar.

Evvela, yapacağımız kongrelerimizin ister olağan, ister olağanüstü olsun İstanbul’umuz diğer illerimiz ve bütün teşkilatımız için hayırlı olmasını temenni eder, sizleri hürmet ve muhabbetle selamlarım.

Sevgili kardeşim, partimizin ve ülkemizin içinde bulunduğu şartlar sebebiyle, bu kongreler İl ve İlçe yönetimi seçmenin çok ötesinde anlam ifade eden tarihi kongreler olacaktır.

Şunun için tarihi olacak, çünkü aslında biz bu kongrelerde aşağıda kısa bir özetini sunduğum şu konularda seçim yapacağız:

1- Merhum Erbakan Hocamız davamızın başından beri “Türkiye’de aslında iki parti var birisi Milli Görüş-Saadet, öbürü diğerleri” gerçeğini her vesileyle defalarca ifade etti. Bendeniz de 31 Mart ve 23 Haziran seçim çalışmaları sırasında bu gerçeği sık sık gündeme getirdim. Ancak Gen. Bşk. Yrd. Ö. Faruk Yazıcı seçim sırasında biz Büyükşehir Adaylarına Ankara’da verdiği konsept tanıtım eğitiminde “Yeni konsepte göre artık bu söylemi dile getirmeyeceğimizi, benim de bunu kullanmamam gerektiğini” ifade ettiler. Şimdi biz bu kongrede, yine Sn. Faruk Yazıcı’nın daha önce bir teşkilat toplantısında da dile getirdiği gibi bir “kitle partisi” olup diğer partilerden biri mi olacağız, yoksa milletimizin asli görüşü Milli Görüş Davası’nın partisi mi olacağız buna karar vereceğiz.

2- Kendi adayı olan bendenize destek olmak şöyle dursun CHP adayı “İmamoğlu’na sataşma!” diyerek rakip parti adayını eleştirmemem konusunda beni ikaz eden bir Genel Başkan zihniyetini mi yoksa kendi adayını destekleyip canla başla seçimi kazanmak için çalışan bir yönetim anlayışını mı seçeceğiz. Buna karar vereceğiz.

3- Beykoz İlçe divanı toplantılarından birinde toplantı sonrası yaptığımız çay sohbetinde, divana konuşmacı olarak katılan Gen. Baş. Yrd.sı Sinan Ejderoğlu, “Artık Erbakan söylemlerinden vazgeçmeliyiz” deyince İlçe Başkanı da İl Başkanını arayıp tepkisini dile getirdi. İl Başkanımız, Ankara’da yaptığımız bir görüşmede Gen. Başkanımızı da bu konuda bilgilendirdi. Bahsi geçen Sinan Bey şu anda Gen. Merk. Teşkilat Komisyonu’nda görev yapıyor. Şimdi bu kongrelerde Erbakan söylemlerinden vaz mı geçeceğiz yoksa bu söylemlere daha sıkı mı sarılacağız, bunun seçimini yapacağız.

4- İl Başkanı A. Sevim ile birlikte katıldığım Gen. Bşk. Başkanlığında yapılan Gen. Merkez Bşk. Divanı Toplantısında 23 Haziran seçimlerine katılıp katılmama konusu maalesef müzakereye açıldı ve Gen. Bşk. Yrd. Birol Aydın heyete hitaben, “Bu seçimlere girmeyelim, İmamoğlu lehine çekilelim ancak ondan önce kendisi ile bir sözleşme imzalayalım” diye görüş bildirdi. Bu görüşün sahibi olan zat şu an Gen. Bşk. onayı ile Saadet Partisi’nde “Parti Sözcülüğü” yapmaktadır!?

5- O zaman Teşkilat Başkanı olan Hasan Bitmez de aynı toplantıda bendenize “Necdet abi uzun yıllar teşkilat çalışmalarında bunca fedakârlık yapmışsınız şimdi adaylıktan çekilin desek bu fedakârlığı bizim için yapmayacak mısınız?” diyerek adaylıktan çekilme fedakârlığında(!) bulunmamı istedi. Başta AKP çevreleri olmak üzere pek çok yerden de adaylıktan çekilmem için baskı ve telkinler geliyordu ama kendi teşkilatımızdan böyle bir talep gelmesi üzücü idi. Bütün bunlara iç ve dış baskılara rağmen İstanbul Teşkilatımızın Kadın Kolları, Gençlik Kolları ve Adayı ile topyekûn sağlam ve kararlı duruşu sayesinde 23 Haziran seçimine katıldık.

Şimdi; “Biz Milli Görüşçüyüz. İki kişi olsak bile birimiz aday diğerimiz seçmen olur yine de seçime gireriz, seçime girmemeyi müzakere bile etmeyiz” mi diyeceğiz yoksa onun bunun lehine seçimlerden çekilebilecek bir “şike” partisi mi olacağız bu kongrelerde buna karar vereceğiz.

6- Dış güçlerce Siyonist mahfillerde hazırlanan İstanbul Sözleşmesi AKP tarafından hiçbir maddesine şerh dahi konulmadan meclise getirildi ve bütün partilerin onayı ile kanunlaştı. Gen. Bşk. adına bu kanunla ilgili kamuoyunu aydınlatıp uyarmamız gerektiğini söyledim. Bu konuda sessiz kalacağız dedi. Hatta Milli Gazetemizin konuyu gündem yapmasına ve bu konuda teşkilatımızda oluşan rahatsızlığa da İl Divanında yaptığı konuşmada “temcit pilavı gibi bu konuyu gündeme getirip durmayın” diyerek tepki gösterdi.

Şimdi böyle bir sosyal cinayete sessiz mi kalacağız, yoksa ittifak yaptığımız CHP’nin “yaşatır” dediği bu sözleşmeyi gür bir muhalefetle halkımıza anlatıp yırtıp çöpe mi atacağız? Bu kongrelerde bunun seçimini yapacağız.

7- İstanbul İl Başkanlık Divanı Toplantısında “Halkların özgürlüğü” gibi PKK jargonu ile konuşup güneydoğumuzda bir devlet kurulmasını savunan, hatta diğer farklı etnik kökenli vatandaşlarımızın da kendi devletlerini kurabileceğini ifade eden o zamanki İl Tşk. Bşk. Bülent Kaya, son Gen. Kongrede Gen. Bşk. onayı ile GİK üyesi ve ardından Gen. Bşk. Yardımcısı olmuş ve sık sık çıkarıldığı medyada HDP güzellemeleri yapmaktadır.

Şimdi biz bu kongrede bir taraftan kurduğu ittifakla CHP yandaşlığı yaparak diğer taraftan Çamlıca Camii gibi lüzumsuz konularla muhalefet yapıyormuş gibi görünüp, ama aslında esasa dair bütün politikalarına destek verdiği AKP’ye yandaşlık yapan ve bir diğer taraftan HDP’ye göz kırpan bir parti mi olacağız, yoksa “Milli Görüş” kimliğimize uygun söylem ve eylemlerle yeniden “Adil Düzen” ve “Milli Görüş” partisi olup iktidara mı yürüyeceğiz? Bu kongrelerde buna karar vereceğiz.

Dikkatinizi çekmek ve bilgilerinize sunmak istediğim ve bizzat şahit olduğum konulardan bazıları bunlar. Şimdi “Bunlar Genel Merkezle ilgili konular. Halbuki yapılacak kongreler İstanbul ve diğer İl ve İlçe Kongreleri ne alâkası var?” denebilir. Ancak bunlar partimizin kimliği ve istikameti ile ilgili konular. Dolayısıyla her kademeden teşkilat mensuplarımız ve bilhassa İl, İlçe ve Genel Kongre delegelerimizin tavrı ve tercihi Genel Merkezde de Milli Görüş çizgisinde de yapılanmaları tetikleyecektir. Siz kongre delegelerimizi yapılacak kongrelerde ağır bir sorumluluk bekliyor. Bu sorumluluğun farkında olarak oy kullanacağınızdan eminim.

Tekrar etmek gerekirse mesele “o mu başkan olsun bu mu başkan olsun?” meselesi değildir. Mesele Erbakan Hocamızın vefatından sonra adım adım çizgisinden çıkarılıp, kimliği tahrip edilen ve kimyası bozulan partimizi yeniden asli çizgisi olan Milli Görüş çizgisine oturtup iktidara yürümektir.

Kongrelerimizin, Milli Görüş esaslarının kâmil manada önce partimizde sonra da ülkemizde hâkim kılınmasına vesile olması dileği ile hepinizi hürmet ve muhabbetle selamlarım sevgili kardeşlerim.[2]

Bizi asıl üzen konu ise, Oğuzhan Asiltürk ve Temel Karamollaoğlu ekibinin; parti bünyesindeki bütün bu kasıtlı tahribatlarının farkına varan ve cesaret gösterip gündeme taşıyan bazı şuurlu ve sorumlu kardeşlerimizin, hâlâ Oğuzhan’ın ve Temel Bey’in ismini ağızlarına almayıp, kullandıkları piyonları konuşup yazmalarıydı. Oysa bu kasıtlı ve planlı tahribatların arkasında resmen ve fiilen onlar vardı. Hatta, bazen “İyi polis-kötü polis” tavırları ve güya birbirleriyle zıtlaşmaları bile bu oyunun bir parçasıydı. Her ne hikmetse, hepsi sonunda uzlaşıp kucaklaşmaktalardı!?

Erdoğan’ın Saadet Partisi’ne kanca takmasının asıl amacı!?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saadet Partisi’nin peşini bırakmıyorlardı. Güya Milli Görüş’e yakınlığıyla bilinen Hürses gazetesi yazarı Fehmi Çalmuk yamuğu, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın, Saadet Partisi’ni Cumhur İttifakı’na çekmek için ikinci bir adıma geçtiğini yazmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu (YİK) üyesi Oğuzhan Asiltürk arasındaki görüşme sonrasında “Saadet Partisi Cumhur İttifakına mı katılacak?” soruları akıllara takılmıştı.

Fehmi Çalmuk, Saadet Partisi içinde AKP ile ittifaka karşı çıkanlar olduğundan söz ederek şu ifadeleri kullanmıştı:

“AKP ile ilişkilerin güçlenmesine ve işbirliği adımlarına yönelik parti içinden gelen tepkiler var. Bunun başını Mustafa Kamalak çekiyor. 15 Temmuz öncesi ve sonrası FETÖ diye adlandırılan paralel yapıya ilişkin demeçleri kendisinin başını yakmış, bizzat Oğuzhan Asiltürk tarafından görevden el çektirilmişti. Şimdi bu söylemine devam ederse Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu üyeliğini de kaybedeceğe benziyor. Oğuzhan Asiltürk’ün bu konuda tavizi olmayacaktır. SP Yüksek İstişare Kurulu; Oğuzhan Asiltürk, Recai Kutan, Yasin Hatipoğlu, Temel Karamollaoğlu ve Mustafa Kamalak’tan oluşmaktadır!” Böylece Çalmuk, Mustafa Kamalak’a da gözdağı vermeye kalkışmıştı.

AKP’nin mart ayının sonundaki büyük kongresi sonrasında Erdoğan’ın kurmaylarını değiştireceğini ifade eden Fehmi Çalmuk yamuğu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Saadet Partisi’nin bir diğer YİK üyesi Recai Kutan’la da görüşeceğini yazmıştı.

“Sn. Erdoğan’ın daha çok eski TBMM Başkanlarının yer aldığı görüşme listesindeki SOL’un “Hikmet ağbisi” Hikmet Çetin bu daveti kabule yanaşmamıştı. Eski Başbakanlardan Tansu Çiller’e bu konuda nasıl bir teklif yapılacak sorusu da hâlâ yanıtsızdı. Benim baştan beri en büyük adayım Recai Kutan’dı… Tecrübesi, saygınlığı ve Cumhur İttifakı’nın genişlemesinde oynayacağı rol önemli sayılmaktaydı… Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ziyareti için ön görüşmeler yapıldı. Randevu sağlandı. Erdoğan’ın, Kutan’ı başkanı olduğu kısa adı ESAM olan Ekonomik Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde ziyaret edeceği konuşulmaktaydı. Zaten yakın zamana kadar sık sık telefonda görüştüğü Recai Kutan’a ‘Recai Ağbi Ben Geldim’ diyerek başlayan görüşmede vites büyütülerek ‘Recai Ağbi bundan sonra ne yapacağız?’ diye soracak ve ittifak teklifini sunacaktı!”

Şimdi, bu Fehmi Çalmuk yamuğuna bir sorumuz olacaktı?

Bu muhterem Oğuzhan Asiltürk ve Recai Kutan ağabeyleri, Sn. Erdoğan’a “Artık Adil Düzen’e geçme” çağrısı yapacak ve bunu şart koşacaklar mıydı? Yoksa zinayı suç olmaktan çıkarmayı ve eşcinselliği kanuni koruma altına almayı dayatan Haçlı AB yasalarının suç ortakları olma şerefine mi ulaşacaklardı? Sn. Çalmuk gibi yamukların bu ailevi ve ahlâki tahribattan rahatsız olmadıkları açıktı. Ama sadık Milli Görüş tabanı ve teşkilatları da bu lanetli yozlaşmaların yandaşlığına razı olacaklar mıydı?

Çünkü Erdoğan’ın asıl amacı %50+1 barajını aşma çabasından da öte; Milli Görüş’ü ve onun tek siyasi temsilcisi SP’yi, Erbakan’ın kutlu prensip ve hedeflerinden saptırmak, Siyonist merkezlerin ve içimizdeki çömezlerinin ifadesiyle: “Erbakan’ın üzerine beton dökmek ve unutturup tarihe gömmek” olmaktaydı. Allah’a ve Kur’an’a hakkıyla inanmayanlar; “O’nun zalimlere ve hainlere fırsat tanıyıp yularlarını uzatmasının, aslında büyük inkılap ve intikamına zemin hazırladığını” bir türlü anlayamazlardı.

LGBTİ soysuzluğu karşısında Ruslar kadar bile hassasiyet ve haysiyet sahibi olmayanlarla kol kola girecek bir tek Milli Görüşçü bile çıkmayacaktı… Oğuzhan Asiltürk ve Recai Kutan gibileri ise zaten kendilerine yakışanı yapacaklardı…

 


  [1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

  [2] Necdet Gökçınar: Saadet Partisi İBB Başkan Adayı ve İstanbul İl Başkanlığı eski Başdanışmanı.

 

 

Ahmet AKGÜL -

AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

2004 Ocak ayında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagaloglu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meal-i Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Parti'ye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 80 (seksen) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

      

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meal-i Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı.) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolcaya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

● Dış Politika Yazıları (I) BOP’un Temel Taşları (1988-1998)

● Dış Politika Yazıları (II) Tarihin En Talihsiz Yılları (2002-2015)

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a AKP Tezgâhı

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

(Kadiri - Haydari Tarikatı) Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

● Teşkilatçılık (İletişim ve İşbirliği Sanatı) Mesaj ve Metod 

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armageddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyordu

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yüz Kur'ani Kavram ve Yorumları

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Muştuları ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Uyarlaması

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir)

İstanbul Sözleşmesi ve Ailenin Çözülmesi

      

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar - Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar - Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 359

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR