Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2631
mod_vvisit_counterDün3984
mod_vvisit_counterBu Hafta2631
mod_vvisit_counterGeçen hafta32128
mod_vvisit_counterBu Ay200065
mod_vvisit_counterGeçen Ay161464
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15039118

IP'niz: 18.232.51.69
Bugün: 30 Mar 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11527811

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

SİVAS FACİASINI DA, BAŞBAĞLAR KATLİAMINI DA; AYNI DIŞ ODAKLAR VE TAŞERONLARI YAPMIŞTIR!..

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 32
ZayıfMükemmel 

 

SİVAS FACİASINI DA, BAŞBAĞLAR KATLİAMINI DA;

AYNI DIŞ ODAKLAR VE TAŞERONLARI YAPMIŞTIR!..

        

Türkiye’nin birlik ve dirliğini bozmak isteyen dış güçler ve işbirlikçiler; sağcı-solcu, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, dinci-devrimci diye sinsi ve asabi ayırımları körüklemekten hiç vazgeçmemişlerdir. İşte vahşi Sivas-Madımak yangını ile, hemen bir hafta sonraki Erzincan-Başbağlar köyü saldırısı da, aynı çevrelerin bir tertibidir ve bir iç savaşı tetikleme niyetlidir. Bizdeki solcu ve mason kesimin, sürekli Sivas olaylarını gündeme getirip sahiplenmesi, ama Başbağlar faciasını yok farz etmesi ise; bunların insanlık kriterinin ve karakter seviyesinin bir göstergesidir. Ama sevinilecek bir durumdur ki, hem Sünni hem de Alevi Müslümanlar, bu iğreti ve iğrenç kışkırtma ve istismarı fark etmiştir ve solcu-mason şebekenin kahpeliklerine gelmemektedir. Çünkü, laiklik ve ilericilik kisvesine bürünen bu masonik çetenin tek gayesi, kendi gizli saltanatlarını sürdürmektir.

Yıllardır bu yara kanıyordu, ama Masonlar ve Solcular, görmüyor ve kınamıyorlardı!

Sivas Madımak Oteli’nin şeytani bir vahşetle ve içindekilerle birlikte yakılması sonucu ölenler için her yıl büyük törenler hazırlanmakta ve katliam lanetle anılmaktaydı. Ama, aynı hafta içinde Erzincan’ın Başbağlar köyünde yapılan katliam ise adeta unutturulmaya çalışılmakta ve failleri de hâlâ bulunamamışlardı. Erzincan'ın Kemaliye İlçesi'ne bağlı Başbağlar Köyü'nde 5 Temmuz 1993 tarihinde çoğu yaşlı ve kadın 33 kişinin vahşice şehit edildiği katliam, aradan geçen onlarca yıla rağmen ilk günkü acıları hâlâ yüreklerde yaşanmaktaydı. Başbağlar Köyü Güzelleştirme ve Kalkındırma Derneği Başkanı olan Mehmet Aydın, medyanın kendilerine yer vermemesinden de şikâyetçi olarak, “Sivas’taki katliamı en ince ayrıntısına kadar vermeye çalışan medya, bize uygulanan vahşeti görmezden geliyor. Oysa biz hiçbir politik çıkarı olmayan, sade vatandaştık. Bu zulüm bize reva görüldü. Ve görmezden gelerek bu acılarımızı artırıyorlar” ifadelerini kullanmıştı.

Sivas vahşetini gören marazlı medya Başbağlar’ı yok saymaktaydı!

Sivas'ta 2 Temmuz 1993 yılında Madımak Oteli'nde 37 kişinin yakılmasının intikamını almak için yapıldığı öne sürülen Başbağlar kıyımı ile Madımak olayının birbiriyle bağlantılı olduğu iddiaları sıkça gündeme taşınmıştı. Ancak aradan geçen senelere rağmen her iki katliamın aydınlatılması noktasında herhangi bir sonuca ulaşılamamıştı. Öte yandan Sivas'ta ve Başbağlar'da yaşanan olaylarla ilgili Türkiye ve yurtdışında birçok dernek ve kuruluş, anma törenleri yapmaktaydı. İstanbul, Sivas ve Erzincan başta olmak üzere birçok ilde feryatlar yankılanmaktaydı. Ancak Sivas’taki vahşeti gören masonik medya, Başbağlar’da yaşanan katliamı yıllardır görmezden gelmesi tam bir şeytanlık ve şarlatanlıktı.

Oysa, 33 şehit, 30 dul, 70 yetim ve yok edilen bir köy vardı!

Akşam namazı saatinde köye gelen teröristler, ilk olarak camide bulunan 22 kişiyi dışarı çıkarıyordu. Daha sonra bütün köylüleri tek tek evlerinden çıkaran caniler, evinden çıkmak istemeyen Nurettin Aydın'ı vurup evini ateşe veriyordu. Şakir Aydınlı, Süleyman Orhan, Nazife Baltacı ve 14 yaşındaki oğlu İbrahim Baltacı’yı da kurşunlayarak katleden katiller, evleriyle birlikte yakıyordu. Kadın ve çocukları Övce Deresi'ne götürerek kadınların ziynet eşyalarını yağmalayan alçaklar, cami, cami lojmanı, köy odası, okul ve lojmanı, evler ve arabaları da ateşe veriyordu. Sivas olaylarının hesabını soracaklarını belirttikleri söylenen teröristler, verilen komut üzerine köylüleri yaylım ateşine tutuyordu. Burada 27 köylüyü katleden vahşi barbarlar, arkalarında 33 ölü, 30 dul kadın, 70 yetim ve enkaz halinde bir köy bırakarak gecenin karanlığında ortadan kayboluyordu. Kaçan militanlardan bir tanesi bile yakalanıp adalet huzuruna getirilemiyordu!?

Sürekli Sivas faciasını kaşıyıp, Başbağlar katliamını hiç konuşmamak, işte bu solculuk ve masonluk mantığıydı!...

Vahşi Sivas katliamının her yıldönümünde bazı kişiler ve çevreler bu konuda bir yığın yalanlar uydurup, kışkırtmalar yapıyordu. Sünnî olsunlar, Alevî olsunlar, bütün halkımıza bazı gerçekleri duyurmamız ve hatırlatmamız gerekiyordu;

1. Sivas hadisesi bir Sünnî-Alevî çatışması değildir. Sünnî ve Alevî Müslümanlar böyle bir tuzağa çekilmek isteniyordu.

2. Bu hadise yüzde yüz kasıtlı, planlı bir provokasyondu. Derin güçlerin, Derin Devletin, Türkiye’yi bölmek ve parçalamak isteyen Kriptoların işi olduğu gizleniyordu.

3. Sivas faciasından birkaç gün sonra, Erzincan’ın Başbağlar köyünde; camiden çıkan otuz küsur Müslüman vatandaş vahşi ve gaddar şekilde kurşuna dizilerek şehit ediliyor, katiller bulunamıyor. Hiçbir suçu olmayan zavallı otuz küsur vatandaşın kanları yerde kalıyor, kimse sahip çıkmıyordu!

4. Sünnî ve Alevî vatandaşlar kardeştir, vatandaştır. Onların arasını açanlar, bu konuda provokasyonlar yapanlar şeytanlık düşünüyordu.

5. Sivas hadiselerinden önce, agresif ateist Aziz Nesin ve hempaları bir yığın kışkırtma yapmıştı ve faciayı dolaylı şekilde hazırlıyordu. Dünyanın birçok medenî ve demokrat ülkesinde yasaklanmış olan Şeytan Ayetleri adındaki kitabı Nesin Türkçeye çevirtip yayınlamaya başlıyordu.

6. Kirli derin devlet; hadiseleri, faciayı önlemek için hiçbir tedbir almıyordu.

7. Faciadan sonra Büyük Millet Meclisi tarafından yaptırılan tahkikat raporunda belirtildiği gibi üzücü Sivas hadisesi bir komploydu, önceden kasıtlı şekilde hazırlanmış bir senaryoydu.

8. Bazıları Madımak otelinin müze yapılmasını istiyordu. Mağdurları düşünen yoktu. Bu yaranın kaşınıp kokuşması ve halkımızın kapışması amaçlanıyordu. Peki Başbağlar köyü faciası ne olacaktı? O zaman buranın da bir açık hava müzesi, ulusal bir şehitlik haline getirilmesi gerekmiyor muydu?

9. Madımak otelinde, hadiseler esnasında iki suçsuz ve masum vatandaş vahşi ve gaddar bir şekilde ismi bilinen bir kişi tarafından tabanca ile katlediliyordu. Bunlar niçin konuşulmuyordu?

10. Sivas faciasının tertipli, kasıtlı, planlı olduğuna dair Sivaslı Alevî bir gazeteci meslektaşımız da hâlâ feryat ediyor, lakin kimseye sesini duyuramıyordu!

11. Hep Sivas faciasından bahsedip, Başbağlar katliamından hiç bahsetmemek insafa, adalete, eşitliğe, vicdana, vatanseverliğe nasıl sığıyordu? Yoksa, Başbağlar köyünde öldürülenler vatandaş ve insan sayılmıyor muydu? Bu alçakça tavır, Türk solculuğunun ve masonluğun kafa yapısını yansıtıyordu.

Başbağlar köyünde hiçbir kışkırtma falan da olmuyordu. Sarp dağlar arasına sıkışmış, ulaşımı çok zor, kendi halinde fakir bir köydü. Ahalisi yüzde yüz masumdu, suçsuzdu, devlete, millete bağlı insanlardı. Onlar Müslüman oldukları, Sünnî oldukları için öldürülüyordu! Kimse onlardan bahsetmiyor, kimse onların haklarını aramıyor, kimse Başbağlar’ın şehitlerine ağıt yakmıyordu. Zalimlere, hainlere, derin fitnecilere, kan dökücülere, bu halkı birbirine düşürmek isteyenlere ve bunların arkasındaki masonik merkezlere ve dış güçlere ve soysuz katillere lanet yağıyordu. Allah’ın gazabı peşlerini bırakmıyordu. Şehitlere ise sürekli rahmet iniyor ve cennet müjdeleniyordu. Yüzde yüz masum şehitlerin haklarını aramayanlar, ağzına bile almayanlar ise nefretle anılıyordu!

Pir Sultan Abdal Şenlikleri Kutlama Komitesi Başkanının ilginç itirafları!

Bakınız, Mehmet Talay, sosyal demokrat kökenli emekli bir tarih öğretmeniydi ve Kültür İl Müdürlüğü yapmıştı. SHP Sivas il örgütü ile SHP’li milletvekilleri Azimet Köylüoğlu ve Ziya Halis’in referansıyla 1993’te Sivas Kültür İl Müdürü olarak atanmıştı. O tarihte Kültür Bakanı ise SHP’li Fikri Sağlar’dı. Daha sonra atandığı Antalya Kültür İl Müdürlüğü görevindeyken 1998 yılında emekli olan Talay, sonraları Antalya Ekspres Gazetesi’nde (www.antalyaekspres.com) köşe yazarlığına başlamıştı.

İşte bu Mehmet Talay Bey, Şamil Tayyar’a, Sivas katliamıyla ilgili tarihi itiraflar içeren bilgiler aktarmıştı.

“Bu milletvekili ve bakan hakkında size yazacaklarım, daha önce kimse tarafından bilinmeyen ve bugüne dek bende saklı kalan bazı gerçeklerdir. Bildiğiniz gibi demokrasi tarihimizin en kara lekesi olan 2 Temmuz 1993 günü yaşadığımız Madımak Faciası olayında ben il kültür müdürüydüm. Olaya neden gösterilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin düzenlenmesinde bakanlığım adına kutlama komitesi başkanlığını yürütüyordum. Şenlik kapsamında bakanlığımız tarafından 2 önemli adım atıldı. Birisi Banaz köyündeki anfi tiyatronun yapılması, diğeri de olayların nedenlerinden birisi olarak gösterilen Pir Sultan Abdal Heykeli’nin yapılıp Sivas’a gönderilmesidir. Heykel 25 Haziran 1993’te Sivas’a gönderildi. Valilik kanalıyla kültür merkezi bahçesine yerleştirilmek üzere kaidesi yapıldı, açılışa hazırlandı. O sırada (SHP’li Kültür Bakanı) Fikri Sağlar da şenliklere katılacaktı, bakanlık 3 kez müdürlüğe faks gönderdi, ancak son anda iptal edildi. İlk faks 30 Haziran 1993’te gönderildi, Fikri Sağlar’ın 1 Temmuz saat 14.30’daki anıt açılışına katılacağı haber verildi. İkinci faks, 1 Temmuz günü geldi ve bakanın 2 Temmuz saat 14.30’da açılışa katılacağı, ardından Banaz’a geçeceği iletildi. Üçüncü faks, 2 Temmuz günü saat 11.30 sularında çekildi ve Sağlar’ın Sivas’a gelmeyeceği bildirildi. (Bütün bunlar dikkat çekici çelişkilerdi...)

Sivas Pir Sultan Şenlikleri Kutlama Komitesi Başkanı Mehmet Talay, şu kritik soruya cevap aramıştı: ‘Fikri Sağlar, neden 3 kez program değiştirmeye mecbur kalmıştı ve saat 13.30’da başlayan Madımak olaylarından bir saat önce programını tümüyle iptal edip Sivas’a gelmekten niçin kaçınmıştı?’

Eski müdürün can alıcı başka soruları da vardı:

- Acaba devletin çeşitli istihbarat örgütleri Bakan Sağlar’ı: ‘Sivas’a gitmeyin olaylar çıkacak’ diye uyarmış mıydı?

- Eğer böyle ise, olayların çıkacağı ve insanların can güvenliği olmayacağı konusunda neden Vali’yi ve ilgilileri arayıp durumu anlatmamıştı?

- Acaba, istihbarat teşkilatlarında bir görev aldığından dolayı mı bu bilgileri kimseyle paylaşmamıştı?

- 12 Eylül döneminde cunta onayı ile seçilenlerin oluşturduğu Danışma Meclisi üyesi olmasından dolayı, birilerine diyet borcu mu vardı?

2 Temmuz’un yıldönümünün kutlanıp tartışıldığı o günlerde eminim Fikri Sağlar, vereceği cevaplarla yakın tarihin bu çözülmemiş olayı ile ilgili yeni açılımlar sağlayacaktı!”

Dilsiz Şeytanlık: Haksızlıklar Karşısında Susmaktı.

Milli Görüş hareketini tabii Liderinden koparmayı ve temel prensip ve hedeflerinden saptırmayı amaçlamak gibi, kalemizi içten çökertmeye ve davamıza zarar vermeye yönelik gizli girişimleri ve tehlikeli gelişmeleri fark eden bir insanın, bunları yetkililere ve güvendiği hizmet erlerine hatırlatması ve muhtemel fitnelere karşı camiayı uyarması, hayati bir görevdi, dini ve vicdani bir vecibeydi. Bu durum nefisleri okşanan ve öne çıkarılan kimselerin kendine gelmesi için de hayırlı ve gerekliydi. Herkesin bizim gibi düşünmesini ve bizim çizgimizde hareket etmesini beklemek elbette yanlış ve yersizdi. Ama hiç kimse de hayrına ve yararına inanmadığı bir davaya girmemeli ve bulunduğu yerde samimiyet göstermeliydi. Ancak, çok özel bir çerçevede kalması ve konuşulması gereken bu sinsi nifak hareketlerini, açık düşman olan çevrelerin aleyhimize kullanacağı şekilde, zamanı ve zemini gelmeden gazete sütunlarına ve TV ekranlarına taşımak ise doğru değildi. Ve hatta bazıları bu işin "bilgiçlik taslamak, farklılık fantezisini ispatlamak ve kuru kahramanlıklarla gündemde kalmak için" yapıldığını zannedecekti. Yanlış ve yararsız bulduğum bu konudaki yayınlar ve yazılarla hiçbir ilgimin olmadığı da bilinmeliydi.

Ama ne var ki: “Filan kişiler güçlü kimselerdir. Camiamızda sivriltilmiş şahsiyetlerdir, bunların yanlışlarını hatırlatırsam suçlanırım, dışlanırım...” düşüncesi ve endişesiyle, fesat senaryolarında figüranlık yaptırılan tipleri, en azından sohbetlerde ve aklı yetenlere hatırlatmamak da yine ağır bir vebaldir ve insanı, "Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytan" durumuna düşürecektir. Davamızın bünyesine ve hatta beynine sızmaya çalışan gizli marazları ve mikropları fark ettiği halde “kınanmak ve dışlanmak endişesiyle haber vermemek”, mü'minlik sıfatına ve sorumluluğuna uygun değildir.[1]

Dava adamı; gerekirse davasının hatırına, bir zaman için suçlanmaya ve sataşılmaya da göğüs gerecektir. Zira belli isimleri parlatan ve piyon olarak kullanmaya çalışan etkili merkez ve mekanizmalar, bu oyunlarını anlayan ve camiasını uyaran kişilerin aleyhine de karalama kampanyası başlatacak ve önce kendi teşkilatının ve camiasının gözünden düşürmeye gayret edeceklerdir. Sultan Fatih'in Hocası ve aynı zamanda büyük bir tıp otoritesi olan Akşemseddin Hz.leri "Maddet-ül Hayat" kitabında ve belki tarihte ilk defa, bulaşıcı hastalıkların, şimdi mikrop denen gözle görülmeyen, çok küçük, canlı kurtçuklar tarafından yapıldığını ve yayıldığını söylediği zaman, herkes ona karşı çıkmış ve kafadan konuşmakla suçlanmıştı... Bunca âlim, bunca bilgin bilmiyor da sen nasıl fark ettin? diye çıkışıyorlardı.

Bugün de Milli Görüş hareketinin bünyesine ve beynine bir virüs gibi sızmaya çalışan ve Erbakan’ı unutturmaya uğraşan çevreleri fark edip camiamızı, Siyonist senaryolarına karşı uyarmak isteyenler, maalesef aynı akıbete uğramaktadır. Ama davayı dert edinenler buna katlanmak zorundadır. Gece yarısı bütün mahalleyi yakmak üzere "Ağaçları suluyoruz" diye her tarafa benzin serpildiğini gören bir insanın, tek tek evlerin kapısını çalması, telefonlara sarılması ve mahalleyi uyarması lâzımdır. Belki, "Ne istiyorsun, niye bizi rahatsız ediyorsun, niçin uykumuzu kaçırıyorsun?" diyenler çıkacak ve bu yüzden hakarete uğrayacaktır. Ama olsun, böylece mahalle yanmaktan kurtulacaktır. Hıyanet kokan girişimleri haber verenler, en azından "Din nasihattir... Allah için, kitabı için... Ve inananların Lideri için... (sahip çıkmaktır)" emrine uygun davranmış, din ve dava gayretini ispatlamış olacaktır.

Hiç değilse, "Gördüğü halde eliyle düzeltmediği bir kötülük ve fesatlığa, diliyle karşı çıkmış" olmanın sevabını ve şerefini kazanacaktır. Yani Allah'ın rızasını ve davasının hatırını gözetenler, böylesi sıkıntı ve saldırılara bir zaman mecburen katlanacak, ama sonunda onlar haklı çıkacak ve saygı duyulacaktır. Biz başka Müslümanları ve farklı sahada hizmet yapanları dışlamak ve suçlamak gibi bir yanlışlıktan her zaman sakınmışızdır. Ancak bizim itirazımız, içinde bulunduğu hizmet ve hareketi şahsi ve siyasi çıkarlarına alet etmeye ve hatta davasına hıyanet etmeye kalkışanlaradır. İşte bu tipleri tanıyanlara ve gerçek yüzlerini ortaya koyanlara karşı saldırılar ve karalama kampanyaları yoğunlaşmaktadır.

Bakınız Hz. Meryem, Cebrail Aleyhisselamın üflemesi sonucu Hz. İsa'ya anne olmakla, ismi Kur'an'da bir sureye verilmek ve ebediyen hayırla anılmak gibi büyük bir şerefe ve şöhrete sahip olacağı halde, doğum zamanı yaklaştığında: "Keşke daha önce ölseydim, böylece unutulup gitseydim (de insanların bana yapacağı iftira damgasını yemeseydim)"[2] diyordu. Çünkü, sadece tam akıl ve iman sahiplerinin kabulleneceği bir gerçeği insanlara anlatmakta zorlanıyordu... Ve tabi "Mutlu son Muttakilerin olacaktı..."

Ve yine Hz. Yakup (AS): "Eğer bana bunamış demeyecekseniz, emin olun ki ben, hâlâ Yusuf'un kokusunu alıyorum" diyordu. Halbuki herkes Hz. Yusuf'un yıllar öncesinde öldüğüne inanıyordu. Ve çevresindekiler kendisine: "Vallahi sen eski şaşkınlığını devam ettiriyorsun" diyordu.[3] Ama o tek de kalsa gerçeği söylüyordu ve ekliyordu... "Ben gam ve kederimi sadece Allah'a arz ediyorum. Ve ben, Allah tarafından (özel bir anlayışla) sizin bilmediklerinizi biliyorum."[4]

Ve her asırda ve her toplumda, kalabalıkların ortak itirazı şuydu:

"Hiçbirimizin görmediği ve fark etmediği, şeyleri bu adam nereden biliyor?.. Öyle ise mutlaka uyduruyordur... Ya bunamış veya reklam olmak istiyordur."

Bugün Milli Görüş davasına ve O'nun şahsi manevisi olan Zata karşı girişilen gizli ve kirli oyunları ve piyonları fark edip kendi insanımızı uyarmaya çalışanlar da aynı hücumlara ve hezeyanlara muhatap olmaktadır.

Bunlardan Adana'da misafir kaldığı evde, "Siyasi Cihat, İtaat ve Sadakat" konularını ve "Liderimizin farklı kesimlerde yaptığı alt yapı hazırlıklarını ve içimizde başlatılan gizli fesat çalışmalarını anlatan bir kardeşimize, bazıları: "Sen bunları kendin uyduruyorsun ve yalan söylüyorsun" diye karşı çıkıyor ve inanmıyordu. Bu iftiranın verdiği üzüntü ile uyuyamayan kardeşimiz, teselli bulmak ümidiyle 3-4 kere kalkıp abdest alarak iki rekât namaz kılıyor ve Kur'an'ı açıyor ve hayret!.. Her seferinde Kur'an'ın farklı surelerinde bulunan aynı mealdeki ayetler karşısına çıkıyordu.[5]

"Yoksa sana "Onu uydurdu" mu diyorlar? De ki; eğer bunları ben uydurmuşsam, Allah'tan gelecek cezaya karşı sizin bana hiçbir faydanız olamaz. (Ama) O, sizin gösterdiğiniz ahmaklık ve taşkınlığı çok iyi bilendir. Ve benimle sizin aranızda şahit olmak üzere Allah kâfidir."[6]

Hele bir hatırlayın... Bir zaman, Milli Selâmet Partisi’nde Genel Başkanlığa oynayan ve bu maksatla 77 kongresinde ayrı liste çıkaran, daha sonra ANAP'laşan ve STAR TV’nin Kırmızı Koltuk programında, "Ben, İsrail'in öncülüğünde kurulacak olan bir Ortadoğu Ortak Pazarı’nı destekliyorum ve bu oluşuma Türkiye'nin de katılmasını uygun görüyorum" diyerek ayarını ortaya koyan Korkut Özal denen bir kişi hakkında, en kahraman bilindiği ve baş tacı edildiği dönemlerde, onunla ilgili yapılan uyarılarımız ne kıyametler koparmıştı... Ve bu gerçekçi tespit ve tavsiyeleri yaptığımız için "haddini aşmakla ve iftira atmakla" suçlanmıştık. O sahte kahramanlarımız sonunda hangi kulvarlarda koşmuşlardı?

Ve yine, şeyhliği şahlık zanneden ve Hocamıza karşı hıncını ve hırsını ömrünün sonuna kadar sürdüren[7] Esat Coşan diye birisinin, yanlış ve yamuk çıkışlarına karşı, camiamızı vaktinde uyarmaya çalışmış, ama bu gerçeği hatırlattığımız için maalesef ağır biçimde suçlanmış ve saldırıya uğramıştık... Peki sonunda kim haklı çıktı?..

"Koyu Şeriatçı, Radikal İslâmcı ve İrancı" diye ortaya çıkıp Türkiye ve Avrupa Milli Görüş bünyesinde büyük tahribatlar yapan Cemalettin Kaplan gibi kişilerin gizli niyetini ve mahiyetini söylediğimizde, ilk başta şiddetle karşı çıkan ve kınayanlar, sonunda acı gerçeklerle baş başa kalmadı mı?..

Bunun gibi "Cebrail parti kursa peşine gitmem!" deyip ama, Türkiye'de mason ve Komünist siyasilerin, ABD’de Abromowitzlerin arkasına düşen, Hahamlarla, Papazlarla görüşüp, Milli Görüş Liderine tenezzül etmeyen Fetullah Gülen denen bir Haçlı-Siyonist uşağı hakkında, yıllar öncesinden yapılan hatırlatmalarımıza önceleri aklı yatmayanlar, nihayet gafletten uyanmadı mı?

17 Eylül 1997 tarihli Akit gazetesinin baş yazısında, "Erbakan'a, Anti Refah lobisinin (Siyonist cephenin) büyük ihtiyacı olduğu bir gerçektir" diyecek ve Erbakan'ı İslami gelişmelerin önündeki en büyük engel gibi gösterecek ve "Erbakan'dan kurtulacağı için Refah partisinin kapatılmasını hayırlı görecek" kadar şaşırmış Abdurrahman Dilipak gibi vicdanı bozuk bir adamın, asıl niyetini ve tıynetini yıllar öncesinden haber verenlere, belki önceleri kuşkuyla bakıldı, hatta karşı çıkıldı... Ama geç de olsa bu parazit tiplerin gerçek ayarı sonunda iz’an ve irfan ehlince anlaşılmadı mı?

Ve şimdi, Milli Görüş’ü tabii liderinden koparmak ve tarihi hedefinden saptırmak üzere hazırlanan, çok ciddi ve çok geniş çerçeveli Oğuzhan Ekibinin nifak senaryosunu fark ederek camiamızda şuurlu ve sorumlu bilinen bazı kimselerin dikkatini çekmeye çalışanların samimi ikazlarına karşı bu denli sert ve ters tepki gösterenler ve insanımızı yanlış yönlendirenler, bu ağır vebalin altından nasıl kalkacaklardır? Ve unutulmasın ki zamanla her şey ortaya çıkacaktır. Çünkü zaman her şeyin ilacıdır. Tekrar hatırlatalım ki, herkesin aynı görüş ve girişimler içinde olmasını beklemek yanlıştır ve yararsızdır. Ama doğru olan herkesin kendi yetenek ve yetkisi istikametinde çalışması, başka hizmetleri ve şahsiyetleri karalamaktan veya fesatçı ve fırsatçı tavırlardan uzak durulmasıdır.

Evet, nasıl ki bir organdaki kanser hücrelerini teşhis ve tespit edebilmek özel bir ilim ve ihtisas işidir. Öyle herkesin hatta her hekimin bunları bilmesi mümkün değildir. Ve bir hastasında kanser hücrelerini fark eden doktorun; "Aman hasta üzülüp kırılmasın, yakınlarının morali bozulmasın, ortalık karışmasın" gibi düşüncelerle bu durumu gizlemesi nasıl çok tehlikeli sonuçlara sebep olabilirse, bunun gibi hayırlı bir hareketin bünyesinde görülen gizli virüsleri fark edip de haber vermeyenler, ileride teşkilat içerisinde oluşacak kanserleşmenin ve kangrenleşmenin sorumluluğuna ortak oluyor demektir.

Ve unutmayınız ki; "Bizim merakımız zafer bayramı” ama Allah'ın muradı ise, "Kulların imtihanı"dır. Cenab-ı Hak; sadakatin sahtekârlıktan, samimiyetin riyakârlıktan, gayret ve hizmetin kolaycılıktan üstün olduğunu mutlaka gösterecektir. Ve tabi helva olmak isteyenler, koruğun başına gelenlere sabredecektir. "Men sabere, zafere…" Evet, sabreden, belki bir zaman ezilecek, ama sonunda zafere erişecektir.

"Her kim ona (Dinine ve davasına sahip çıkana) ne dünyada ne ahirette Allah'ın asla yardım etmeyeceğini (ve zafere eriştirmeyeceğini) su-i zan (ve temenni) ederse... (Bu hainlik ve hasedinden dolayı) Tutup tavana bir ip atarak (boğazına taksın) sonra da (ayaklarını yerden) kessin (de intihar etsin) ve hele baksın, acaba bu hilesi öfkesini giderebilecek mi? (Yani hırsından ve hıyanetinden çatlasa da Allah, dostlarına zafer verecektir.)"[8]

Bu arada; "İyi de, bu gerçekleri ortaya koyanlar ve dava için çırpınanlar ne kazandılar?.. Birçok makam ve menfaatlerden hep mahrum kaldılar... Neye yaradı, devamlı dışlandılar, suçlandılar..." diyen dostlarımıza ise, Mevlâna'dan bir misalle cevap verelim:

"Çiçekleri koklamak ve okşamak üzere, gül bahçelerine uçuşan bülbülleri gören birileri: ‘Bunlar otlamak için oralara giriyor’ derlerse şaşmayınız. Çünkü onlar güllerin koklamak için değil, otlanmak için olduğunu zannederler."

Konuyu bir şiirle kapatalım:

        

Hakaret çamurları silinip gider,

Adalet yağmurları, yağdığı zaman.

Çekilen zahmetler, hep rahmete döner,

Beşaret İsa'ları doğduğu zaman.

        

Bugün sevenlerin, bak yarın söverler,

Bugün el öpenlerin, bir gün döverler.

Devran dönerse, alkışlayıp överler,

Sadakat, hıyaneti kovduğu zaman.

      

Buruk hatıralara döner, acılar,

Dalgalar durulursa, diner sancılar.

Tek tek, ortaya çıkar, tüm yalancılar,

O doğruluk güneşi, doğduğu zaman.

      

Her yazdığın ayrı bir olay, Ahmedim,

Sen haklı ol gerisi kolay, Ahmedim.

Pis bakıra ne yapsın kalay, Ahmedim,

Bir bozuk madeni pas, tuttuğu zaman.

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


[1] Maide: 54

[2] Meryem: 23

[3] Yusuf: 94 / 95

[4] Yusuf: 86

[5] Ahkaf: 8 / Şura: 24 / Secde: 3 / Hud: 35

[6] Ahkaf: 8

[7] Bak: Son Uyarı Dergisi Mart-98 Sayılı Sh. 8

[8] Hac:15

Makale Paylaşım Sayısı: 167

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR