Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2384
mod_vvisit_counterDün6304
mod_vvisit_counterBu Hafta21704
mod_vvisit_counterGeçen hafta43778
mod_vvisit_counterBu Ay144207
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16579123

IP'niz: 3.235.85.115
Bugün: 22 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12096112

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlık Döneminde AKP İktidarınca: Suriye’ye Düşman Çağırmak; AHMAKLIK MIYDI, AJANLIK MIYDI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 33
ZayıfMükemmel 

 

Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlık Döneminde AKP İktidarınca:

Suriye’ye Düşman Çağırmak;

AHMAKLIK MIYDI, AJANLIK MIYDI?

        

Ahmet Davutoğlu, Suriye’nin parçalanması konusunda ‘Amerikanca’ konuşmaya başlamıştı: “Kürt bölgesine destek verebiliriz”.

Davutoğlu, ABD’de Beyaz Saray’ın istediği gibi konuşmaya başlamıştı. Rudaw’a konuşan Davutoğlu, Suriye’de bir Kürt bölgesi oluşturulması konusunda ‘Eğer Suriye muhalefetiyle anlaşırlarsa destekleriz’ sözleri bölücüleri heyecanlandırmıştı.

BM toplantıları için ABD’de bulunan Ahmet Davutoğlu sürpriz bir açıklama yapmıştı. Davutoğlu, Suriye’nin Kürt bölgesine destek verebileceklerini vurgulamıştı. Davutoğlu, Neçirvan Barzani ailesinin sahibi olduğu Rudaw’a yaptığı açıklamada, Suriye’de (Rojava) bir Kürt bölgesinin oluşturulması için, “Ilımlı muhalefetle birlikte oldukları sürece her türlü kazanımlarını destekleriz. Eğer Suriye muhalefetiyle anlaşırlarsa destekleriz” itirafında bulunmuşlardı. PYD için ise “PYD, Esad ve PKK’yla olan ilişkileri hakkında açık bir tutum sergilemelidir” ifadelerini kullanmıştı.

‘Açıklama Manidar ve Anlamlıydı!..’

Daha önce de bölge ülkelerinde görev yapmış olan emekli bir büyükelçi, Davutoğlu’nun açıklamalarını Gazetemize değerlendirmişti. Bir emekli büyükelçi, “ABD PYD konusundaki tavrını net olarak açıkladı. Bir anlamda PYD’yi korumaya aldı. Şu anda Davutoğlu, Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan üçlüsü ABD’de bulunmakta, orada ABD yetkilileri ile resmi, gayrı resmi görüşmeler yapılmaktadır. Tam da bu ortamda Davutoğlu’nun Suriye’nin Kürt bölgesi ile ilgili olarak, ‘Eğer Suriye muhalefetiyle anlaşırlarsa destekleriz’ açıklaması yapması anlamlıdır” yorumunu yapmıştı.

En uzun sınır komşumuz, kardeş ülke Suriye’nin gözlerimizin önünde tarumar edilip yıkılmasından sonra Amerika ve Rusya liderleri, -Obama ve Putin- BM 70’inci Dönem görüşmelerinde kadehler eşliğinde Suriye’yi konuşmaya başlamıştı. BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun açılış konuşmasında Suriye’deki talan ve tahribatın işaretini verirken, aynı zamanda uzlaşmanın ne kadar uzakta olduğunu da ortaya koymuşlardı: “Özellikle beş ülke, Suriye konusunda anahtar konumda. Bunlar; Rusya, ABD, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye. Taraflardan biri uzlaşmaya yanaşmadığı müddetçe sahada değişiklik beklemek faydasızdır!”

“Laik-Butik Bir Suriye Amaçlanmıştı...”

Obama-Putin görüşmesinden sonra Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry, “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, laik bir ülke olarak kalması, IŞİD ile mücadele edilmesi ve kontrollü bir geçiş dönemi” üzerinde anlaştıklarını açıklamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya dönüşü, Esad’a bırakılmak istenen, “Hama-Humus’tan başlayıp Akdeniz kıyısında Lazkiye’ye uzanan bölgede Butik Suriye” ifadesi ise “Suriye 3’e mi bölünüyor” sorularını hatırlatmıştı.

Bu konuda aylar önce dergimizde yayınlanan saptama ve uyarılarda ne denli haklı olduğumuz bir kez daha kanıtlanmıştı.

Suriye’ye saldırmak ve Büyük İsrail Projesi kapsamında bu ülkeyi de parçalamak üzere iki yıldır sürdürülen tahribat sürecinde sona yaklaşılmıştı. Ülke baştanbaşa yakılıp yıkılmış, çıkarılan iç savaşla on binlerce masum cana kıyılmış ve artık Suriye’yi fiilen işgal etmek için bütün şartlar hazırlanmıştı. Ahmet Davutoğlu, Suriye’ye saldırı için oluşacak bir şer koalisyonuna koşulsuz katılacaklarını herkesten önce açıklamıştı. Mısır’daki darbeyi teşvik edip destekledikleri için ABD ve AB ülkelerine atıp tutan AKP iktidarı, tam bir gaflet ve dalaletle, şimdi aynı zalim ve kâfir ülkelerle birlikte ve İsrail’in işine gelecek şekilde Suriye’ye saldırmaktan şeref duymaktaydı. Elbette Beşşar Esad da babası kadar olmasa da, birçok zulümlere bulaşmıştı, ama bunlar hem dış güçlerce kışkırtılmıştı, hem de zaten bahane yapılmaktaydı. Ve artık büyük belâ Türkiye sınırına gelip dayanmıştı. Şahsi ikbal ve iktidar hırsları uğruna, düşmanlarını harim-i ismetine çağıracak kadar azıp sapıtanların da, dünyayı cehenneme çeviren Siyonizm’in güdümündeki Amerika ve Avrupa’nın da; Allah’ın kahrına uğramaları ve müjdelendiği gibi Amik Ovası civarında ve Akdeniz sularında büyük bir hezimetle yıkılmaları da inşaallah yakındı.

Libya’daki AB Füzeleri, Türkiye üzerinden Suriye’ye taşınacaktı!

Batı basınında, CIA’nın; Libya’da bulunan karadan havaya füzelerin Türkiye üzerinden Suriye’ye kaydırılması için Türkiye ile temasta olduğu yazılmıştı. CIA bu yolla güya Esad yönetiminin muhalefeti yenmesini önlemeye çalışacaktı. CNN International, “özel” logosu ile bir haber yayımlamıştı. Haberde, Kongre üyelerinin, Amerikan Haber Alma Merkezi’nin (CIA) Libya’nın Bingazi kentinde ne gibi faaliyetlerde bulunduğunun araştırılmasını istedikleri vurgulanmıştı. Bingazi’de faaliyet gösteren CIA’nın, Libya’daki karadan havaya füzelerin Türkiye üzerinden Suriye’ye taşınması için örtülü operasyonlar gerçekleştirdiği konusunda bilgiler bulunduğu basına sızmıştı. Haberde füzelerin Suriye’de Esad yönetimine karşı mücadele eden muhaliflere teslim edileceği üzerinde durulmaktaydı.

ABD hükümetlerinin akıl danışmanlarından Edward N. Luttwak’ın itirafı: “Türkiye ile Suriye’yi savaştırmalıyız!”

İslam dünyasının parçalanmışlığı ve yöneticilerinin korkaklığı yüzünden Suriye’de iyice derinleşen zulmün çözüm adresi olarak ABD müdahalesi gösteriledursun, ABD hükümetlerinin akıl danışmanlarından Edward N. Luttwak, “ABD’nin kan emici vampir zihniyetini tescilleyen” açıklamalarda bulunmaktaydı. Luttwak’ın açıklamaları ABD’nin her tavrının “Batı’nın tek gıdasının Müslüman kanı” olduğunu; barış ve huzur için medet umulamayacağını ortaya koymaktaydı.

“Uzun süreli çıkmaz” ABD’nin yararınaymış!

Müslüman ülkelerin büyük bir kısmının basiretsiz ve işbirlikçi yöneticileri ve din tacirleri hâlâ “Büyük Şeytan” ve avenesinden medet umarken, Müslüman kanıyla beslenen emperyalist kafalar “daha kanlı planlar” yapmaktaydı. ABD’deki Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nden Siyonist uzman ve ABD hükümetlerinin akıl danışmanı Yahudi Edward N. Luttwak, ABD’nin Suriye politikasına ilişkin, bizce zaten bilinen, ancak çok sayıda Müslüman ülke yöneticisinin kulağına küpe olacak cinsten açıklamalar yapmıştı. Luttwak, New York Times’a yazdığı makalede, Suriye’de derinleşen krizle ilgili olarak, “ABD’nin çıkarlarına zarar vermeyecek tek sonucun ‘durumun uzun süreli bir çıkmaza dönüşmesi’dir” diye vurgulamıştı. “Suriye’deki savaşın, silah tüccarları ve Büyük İsrail hedefinin Siyonist Baronları tarafından sürdürüldüğünü” söyleyen Luttwak, “Amerika’nın hedefinin, bu açmazı sürdürmek olması gerektiğini ve bunu mümkün kılabilmek için tek yolun, Esad güçleri öne çıkar gibi göründüğünde isyancıları silahlandırmak, isyancılar kazanır gibi olduğundaysa onlara verilen desteği kısıtlamak olduğunu” hatırlatıp, “Bu strateji, Obama yönetiminin şimdiye kadar uyguladığı politikaya yakındır” tespitini yapmaktaydı. Luttwak’ın Türkiye ve Suriye gerginliğine ilişkin yaptığı değerlendirmeler adeta iki komşu ülkenin bir an önce savaşa girmesi temennisi üzerine kurgulanmıştı. Luttwak, “Başbakan Recep T. Erdoğan’ın, Suriye’deki isyanın ortaya çıktığı ilk zamanlarda, tüm bunlara son verilmesi çağrısında bulunması üzerine Esad’ın sözcüsünün Erdoğan ile alenen alay ettiğini, bu arada Esad’ın silahlı kuvvetlerinin bir Türk jetini vurduğunu, Türk topraklarının defalarca top ateşine tutulduğunu ve Türkiye sınır geçişinde bomba yüklü araçların infilak ettiğini” savunarak, tüm bunlara rağmen “Herkesin, belirgin bir misilleme yapılmamasına şaşırdığını” söyleyip Türkiye’yi kışkırtmaktaydı.

Afganistan, Sudan, Irak ve Mısır’dan sonra şimdi de Suriye’yi işgal için Batılı Barbarların ittifakı:

İslam ülkelerinin ferasetten yoksun yöneticilerinin politikalarıyla Esad’ın zulmüne terk edilen masum ve mazlum Suriye halkı, şimdi de aynı İslam ülkelerinin basiretsiz, çaresiz, işbirlikçi yöneticilerinin davetiyle küresel zalimlerin insafına bırakılmaktadır. Ümmet-i Muhammed’in bizzat kendilerinin halletmesi gereken bir sorun, zulmün küresel efendilerine havale edilerek Barbar Batı’ya ve NATO’ya meşruiyet kazandırılmaktadır. Afganistan ve Irak’a çoluk-çocuk, yaşlı-kadın, sivil-masum demeden milyonlarca Müslümanı katlederek “kutsanmış özgürlük” götüren ABD ve İngiltere başta olmak üzere Haçlı zihniyeti, Suriye için de işgal planlarını deklare etmeye başlamıştır.

Batı’dan “Adalet” beklemek ahmaklıktır!

Başta asırlar boyu İslam âlemine liderlik yapmış olan Osmanlı torunlarının devleti Türkiye olmak üzere, bütün İslam ülkelerinin yöneticilerine hatırlatmak lazımdır: Artık gafletten uyanın, bırakın BM’yi, boş verin NATO’yu… Kapatın artık ABD ile kırmızı hatlı görüşme zırvalıklarını. Kerry ile telefon trafiğinin, zalimlerin ekmeğine yağ sürmek olduğunu artık anlayın. Diplomatik mezhep savaşlarını bir kenara bırakın. Müslümanlar için söz konusu olunca adaletlerine “zulüm, kan ve işgal”den başka bir anlam ifade etmeyen Haçlı elbisesi giydiren Batı’dan ‘adalet’ beklemekten utanın. Ne olur bir an önce bütün dünyaya Müslümanların kendi meselelerini kendisinin çözeceğini gösterecek olumlu ve onurlu bir tavır takının. Zira zalimleri daha büyük zalimlere havale ederek zulümden kurtulacağını sanmak ahmaklık değilse, alçaklıktır.

Arsız ABD ve Haçlı Batı Suriye'de kimyasal silah kullanıldığı iddialarının ardından bu ülkeye askeri müdahaleyi tartışırken AKP Hükümeti, 2012 yılında Suriye konusunda Meclis'ten aldığı bir yıl süreli yetkiyi yeterli saymaktaydı. CHP ve MHP, Suriye'ye yapılacak olası bir müdahalede Türkiye'nin yer alabilmesi için alınan bu iznin yenilenmesi gerektiğini savunmaktaydı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise Suriye'ye olası bir müdahale konusunda, "Elimizde Suriye'den gelen güvenlik risklerine karşı silahlı kuvvetlerimizin ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin her türlü tedbiri alması yönünde çok güçlü bir tezkeresi var ama ihtiyaçlar daha başka bir durum gerektirirse TBMM'ye başvururuz" açıklamasını yapmıştı. Meclis'in, Hükümet'e Suriye konusunda, TSK'nın yabancı ülkelere gönderilmesi ve görevlendirilmesine ilişkin verdiği iznin süresi, 4 Ekim 2013’e kadardı. “NATO’nun sözde Suriye’deki iç savaşın bölgeye yayılmaması için müdahale kararı alması durumunda İncirlik üssünün operasyona açılması gündeme gelir” iddiaları da ortalığı karıştırmıştı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Milliyet’ten Fikret Bila’ya, “Suriye’deki iç savaşa müdahale amacıyla Birleşmiş Milletler kararı olmasa da harekete geçecek bir ‘Gönüllüler Koalisyonu’nun kurulabileceği, Türkiye’nin de burada yerini alabileceği” yolundaki açıklamalarından sonra bu gelişme askeri müdahale ihtimalinin çok da uzak olmadığının işareti sayılmıştı.

ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA’nın, Saddam Hüseyin'in kimyasal saldırısına destek verdiği gizli belgelerle ortaya çıkmıştı. Skandal 1984 yılında yaşanmıştı.

Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın (CIA) 1980’li yıllarda İran'a yönelik kimyasal saldırıda, Saddam Hüseyin rejimine destek verdiğini gösteren belgeler ve gizli tutulan bazı raporlar Foreign Policy dergisi tarafından yayınlanmıştı.

Bu belgelere göre; Amerikan istihbaratı 1984’ten itibaren o dönemdeki ittifakı olan Irak’ın, 1980’den 1988’e kadar süren İran’a karşı savaşta kimyasal silah stokuna sahip olduğunu biliyordu ve ses çıkarmamıştı. Sarin ve hardal gazından oluşan bu kimyasal maddelerin kullanımı Cenevre Protokolü ile yasaklanmıştı. İşte bugün her melanetine keramet uydurup destek çıktığı Amerika, böyle bir tıynet taşımaktaydı.

Suriye'deki Kürtler Haçlı saldırısını bir fırsat sayacaktı!

Suriye'de savaş için geri sayım sürerken, PYD eşbaşkanı Asya Abdullah, “müdahaleyi ilhak sayarız” açıklamasını yapmıştı. 2 gün sürmesi planlanan harekât, Suriye'nin kuzeyindeki Kürtleri heyecanlandırmıştı. PYD'nin kadın eşbaşkanı Abdullah, 10 ülkenin gönüllü koalisyonu tarafından yapılması gündemde olan operasyonla ilgili olarak “saldırı nereden gelirse gelsin, kendi bölgelerine yönelik müdahalelere karşı meşru savunma haklarını kullanacaklarını ve gerekirse ilhak seçeneğine başvuracaklarını…” açıklamıştı.

“İslam Dünyası diye bir şey var mı sahiden?” diye küstahça bir başlık atan Ruşen Çakır:

“İslam dünyasının var olup olmadığı?” konusunda net bir cevap verilmeyişinin temel nedeni, Müslümanların önemli konularda birlikte hareket edemiyor olması, zaten buna imkân sağlayacak mekanizmalara sahip bulunmaması; mevcut kurumların da son derece zayıf ve etkisiz kalmasıdır. Bu birlik olmama hâlinin mezheplerle, etnik kökenlerle, ekonomiyle vb. ilgili bir dizi nedeni vardır” dedikten sonra Ahmet Davutoğlu’nun şu itiraflarını aktarmıştır:

“Hiçbir zaman Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçler arasındaki rekabet, küresel güçler hesaba katılmadan anlaşılamayacaktır. Yani rekabetleri kendiliğinden oluşmamaktadır. Bir uluslararası sistem vardır ve onun şartları ve dayatmaları içerisinde rekabet yapılmaktadır.”[1] Bu sözler dış güçlere teslimiyetin ve milli hedefleri terk edişin bir itirafıdır. Evet, İslam Dünyasını canlı, irtibatlı ve caydırıcı bir vücut haline getirmek için Erbakan’ın başlattığı tarihi ve talihli adımları bırakıp, Siyonist güdümlü Haçlı Batı’nın kuyruğuna yapışan AKP iktidarı sayesinde Ruşen Çakır gibiler maalesef zahiren haklı çıkmaktaydı.

ABD El- Kaide ile aynı saftaydı!

Independent için makale yazan ünlü gazeteci Robert Fisk sıra dışı bir yorum yapmıştı. Robert Fisk, Barack Obama'nın Suriye hükümetine saldırması durumunda Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihinde ilk defa El Kaide'yle aynı saflarda savaşacağını yazmıştı. Bu arada Türkiye ile İsrail de gizlice yakınlaşmaktaydı! Financial Times gazetesi, Suriye'deki savaştan dolayı Ürdün'e gidecek Türk mallarının artık Suriye değil, İsrail üzerinden taşındığını haber yapmıştı. Bu rotanın öneminin artmasını İsrail ve Türkiye arasında 'filizlenen ekonomik bağlara' bağlayan gazete, yine de ikili ilişkilerde garez kaldığını hatırlatmıştı. 2012 Kasım ayından beri açık olan rotadan 2 bin Türk tırının geçtiğini aktaran Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail'in Hayfa limanına feribotla gelen kamyonların, buradan Ürdün'e geçtiğini aktarmıştı.

Hapisten kaçırılan yüzlerce intihar bombacısı Suriye sınırımızdaydı!

Türkiye büyük bir riskle karşı karşıyaydı. El Kaide 15 günde Irak, Libya ve Pakistan’da hapishaneleri basıp 2 binden fazla militanını hapisten kaçırıp, Suriye’ye taşımıştı! İşte bilanço.

Irak: Bağdat/Ebu Gureyb ve Taci cezaevleri. 800’den fazla.

Libya: Bingazi Kuveyfiye cezaevi. 1200 kadar.

Pakistan: Dera İsmail Han cezaevi. 250 kadar

Bunların çoğu intihar bombacısıydı. Iraklı bir kaynak, Ebu Gureyb baskınını anlatmıştı:

Irak’ın en büyük cezaevi. Mahkûm sayısı birkaç binle ifade ediliyordu. Bağdat’ın hemen kenarında en iyi korunan cezaevi sayılıyordu. 100’den fazla eylemci dışarıdan geliyor, ayrıca, 3 arabaya binmiş 9 intihar bombacısı, 200’den fazla roket ateşleniyordu. Kapıları parçalamak, duvarları yıkmak için. Çatışma 2 saat sürüyordu. Libya ve Pakistan baskınları da Irak’ın kopyası. Böylece binlerce militan hapisten çıkarılıp Suriye’ye taşınıyordu. Oysa bu eylemlerin çapı büyük ve profesyonelce, El Kaide’yi aşıyordu. Büyük operasyonları büyük güçler yaptırıyordu. Devlet imkânları devreye girmeden yapılabilecek gibi görünmüyordu. Bu operasyonlar tek merkezden planlanıyor; merkezi plan, merkezi amaç anlamına geliyordu. Hapishanelerden boşaltılan militanların ortak özelliği: Eylem tecrübesi yüksek. Ölümü göze almış, yüzlercesi intihar bombacısı Suriye’ye taşınıyor. Büyük bir kısmı Suriye’nin Türkiye sınırına, Halep bölgesine gönderiliyor. Özellikle Irak’tan kaçırılanlar. Yani bütün bunları stratejik müttefikimiz ABD planlıyordu.

Washington Post Suriye tezgâhını şöyle açıklamıştı!

“Başkan Obama, Suriye’ye karşı sınırlı boyutta ve sürede bir askeri darbe vurulmasını hesaplıyor. Bu darbe, hem Suriye’nin kimyasal silah kullanmasına bir ceza ve Suriye için bir caydırıcı olacak hem de ABD’yi ülkenin iç savaşına daha derin biçimde dâhil olmaktan uzak tutacak... Böyle bir saldırı, muhtemelen iki günden daha uzun sürmeyecek ve denizden atılan cruise (seyir) füzeleri ile -büyük ihtimal- uzun menzilli bombardıman uçaklarıyla yapılacak ve Suriye’nin kimyasal silah cephaneliğiyle doğrudan bağlantılı olmayan askeri hedefleri vuracak.”

O sırada Doğu Akdeniz’de dört savaş gemisi, 430 adet Tomahawk füzesi taşımaktaydı. Her birinin menzili 1500 mil, yani 2414 kilometredir. Bunun yanı sıra 20 bin kiloya kadar bomba taşıma kapasitesine sahip Stealth uçakları, Missouri’deki üslerinden kalkıp bir kez yakıt alarak Suriye’deki hedeflerine ulaşabilir durumdaydı. Yani Suriye’ye yönelik operasyon, esas olarak, bir ABD-Fransa-İngiltere hava operasyonu olacaktı. Tüm operasyon, 1995’te Bosna’da, 1999’da Kosova’da olduğu gibi ‘havadan’ yapılacak ve bu sayede ne Amerikalılar ne Fransızlar ve İngilizler ‘Suriye Bataklığı’na batmış olacaklardı. Ama anlaşılan bu bataklığa saplanma kahramanlığı, Türkiye’nin sırtında kalacaktı. Evet, “Suriye merkezli yeni bir krizin en fazla zarar vereceği ülkelerden birinin Türkiye olacağı muhakkaktır. Dolayısıyla dün Irak için tekrarlanan ve tam bir yalan olan ‘bir koyup üç alacağız’ cümlesinin, bugün Suriye söz konusu olduğunda hiç ama hiçbir inandırıcılığı olmayacaktır. Öyle ki kendimizden ne kadar koyarsak koyalım, Suriye konusunda herhangi bir şey kazanma şansımız bulunmamaktadır.” Çünkü Suriye’ye saldırmak bir şekilde İran’a da saldırmak anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla muhtemel Batı saldırısı hakkında Tahran’dan gelen uyarıları yabana atmamak lazımdı. Nitekim şu ana kadar medyaya yansıyan senaryolarda, Irak ve Afganistan gibi bütünlüklü değil, Bosna sorununda Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a yönelik hava saldırısı gibi sınırlı bir müdahalenin öne çıktığı anlaşılmakta ve Türkiye’nin başına büyük belâlar sarılmaktaydı. Bu arada İsrail’in acı akıbetini sezen Siyonist beyinlerin Ruşen Çakır’ın kulağına bir şeyler fısıldadıkları anlaşılmaktaydı. Suriye müdahalesinden kuşkulanmalarını böyle okumak lazımdı.

Beşar Esad’ın İran’a sürpriz ziyaret yaptığı açıklanmıştı!

ABD'nin öncülüğünde Suriye'deki askeri hedeflere operasyonun gündemde olduğu dönemde ilginç bir iddia ortaya atılmıştı. İran resmi televizyonu söz konusu haberi son dakika olarak aktarmıştı. Siyonist İsrail eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Suriye’ye yönelik muhtemel işgal ile ilgili olarak “İsrail bu kez Körfez Savaşı’nda Saddam’ın saldırılarına (güya) sessiz kaldığı gibi davranmaz” diyerek savaş çığırtkanlığı yapmaktaydı.

Suriye’ye yönelik muhtemel askeri müdahale, İsrail basınında da geniş yer almıştı. İsrail gazetelerinde ABD liderliğindeki bir koalisyonun Suriye’ye saldıracağına ilişkin kesin ifadeler dikkati çekerken, Şam yönetiminin muhtemel operasyon sırasında İsrail’e saldırmayı göze alamayacağı yorumları öne çıkmıştı. İsrail’in İngilizce basılan önde gelen gazetelerinden Haaretz, “ABD saldıracak” manşetiyle okuyucularının karşısına çıktı. İbranice yayımlanan Maariv gazetesi de aynı şekilde “ABD vuracak” manşetini atarak, müdahaleden emin bir tavır takınmıştı. İsrail’in etkili gazetelerinden Yediot Ahronot manşetine taşıdığı haberinde ABD’nin işgal için askeri hazırlık yaptığını belirtirken, alt başlıkta “Suriye müdahale sırasında İsrail’e saldırmaya cesaret edemez” ifadesini kullanmıştı. Her zamanki gibi dertleri İran’dı! İsrail’in, uluslararası kamuoyunun Suriye’deki kimyasal silah saldırısına gösterdiği tepkinin ardından, bu ülkeye yönelik askeri müdahaleye itirazı olmadığı ancak Suriye ve Mısır’daki gelişmelerin, İran’ın nükleer faaliyetlerinin engellenmesine yönelik çabaları gündemden düşürmesinden kaygılı olduğu anlaşılmıştı.

Türkiye bu kirli savaşa dâhil olmamalıydı!

Tam da bu noktada savaşla ilgili bazı rakamları bilginize sunmak istiyorum;

Dünyada 5 bin 600 yılda toplam 15 bin 500’ün üzerinde bölgesel ya da ulusal savaş yaşanmış ve tahminen 3,7 milyar insana kıyılmıştı.

1. Dünya Savaşı’nda ölen her 100 kişiden 14’ü, 2. Dünya Savaşı’nda ölen her 100 kişiden 70’i, 1990’lardaki savaşlarda ölen 100 kişiden 90’ı sivil ve savunmasız halktı.

1945-1992 yılları arasında gerçekleşen 149 savaşta 23 milyondan fazla insan göz göre göre ölüme yollanmıştı. Bunun yalnızca 3 milyonunu askerler oluşturmaktaydı. Bilinen o ki, savaşlarda genellikle 1 askerin ölümüne karşılık 14-15 sivil ise bombardımanlar, açlık, susuzluk, bulaşıcı hastalıklar gibi nedenlerden dolayı ölüp telef olmuşlardı.

Birinci Dünya Savaşı 50 milyon kişinin ölmesine, 90 milyon kişinin de sakat kalmasına yol açmıştı.

Son 10 yıldaki savaşlarda 2 milyon çocuk ölmüş, 6 milyon çocuk sakat kalmıştı. 12 milyon çocuk evsiz, 1 milyondan fazla çocuk anasız-babasız bırakılmıştı. 10 milyon çocuk psikolojik sarsıntı geçirdi ve on binlerce çocuk tecavüz ve işkenceye uğramıştı.

Balkan savaşında Bosna’da 20 bin Müslüman kadına tecavüz edenler bugün Suriye’ye saldırmaktaydı.

Dünyada bugün 500 bini bilim adamı olmak üzere 15 milyon kişi silah ve silah geliştirme endüstrisinde çalışmaktaydı.

Büyük bölümü Rusya ve ABD tarafından olmak üzere silah üreticisi ülkeler toplam 19.1 milyar dolarlık silah satmaktaydı. Rusya ABD’den sonra 6.2 milyar dolarla en fazla silah satan ülke konumundaydı. En fazla silahı 2.4 milyar dolarla Hindistan ve 2.2 milyar dolarla Çin almıştı. Yunanistan 1.4 milyar dolarla üçüncü oldu. Türkiye son beş yılda 1 milyar dolar azaltarak 418 milyon dolara indirdiği silah alımıyla 10’unculukta kalmıştı.

Ama şöyle ya da böyle; savaş eşittir yıkım anlamındadır. Türkiye masum ve Müslüman Suriye halkının katledileceği böyle bir ittifakın içinde yer almamalıdır. Şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım; savaşlardan kazananlar yalnızca Siyonist silah baronları ve savaş patronlarıdır. Kaybedenler ise tüm bir insanlık ve özellikle Müslümanlardır.[2]

ABD ve İngiltere’nin Planı Hazır: Füzelerle saldıracaklardı!

İngiliz Sunday Times gazetesi, İngiltere ile ABD’nin Suriye’ye yönelik füze saldırısına hazırlandığını yazmıştı. Gazete, “Müttefikler, Suriye’de hava saldırısına doğru ilerliyor” başlıklı haberinde, “İngiliz ve Amerikan askeri planlamacıları Suriye’de füze saldırıları için olası hedefleri belirliyor” ifadelerini kullanmıştı. Gazete İngiltere Başbakanı David Cameron ile ABD Başkanı Barack Obama’nın Suriye’ye ilişkin 40 dakika süren bir telefon görüşmesi yaptığını özellikle vurgulamıştı.

ABD Suriye’ye müdahalede bulunursa kim kazanacaktı?

Maalesef Müslüman ülke yöneticilerinin çaresiz, aciz ve teslimiyetçi oldukları bir zamandayız. Böylesine onur kırıcı bir davranış ile düşmanından medet ummak, kurtuluş için ona sığınmak, bir çözüm değil yıkımdır. Suriye’de masumların katlini kimler yapmıştı? Sorumluları kimdir, bir başına Beşşar Esad mı? Bütün sorumluluğu onun üzerine atarsak kurtulunmuş mu olunacaktı? Servis edilen haberler ne kadar sağlıklıydı? Irak örneğinde olduğu gibi, yıllar sonra servis edilen ve günlerce dünya kamuoyunu geren haberlerin ne kadar yalan olduğu anlaşıldı. Bu olaylar da yıllar sonra bir başka çarpıklığı ortaya koymayacak mıydı? Mısır darbesinin ardından yaşanan kafa karışıklığı ve karmaşa yüzünden birbirlerine düşman kesilip saldırmaları sonucu Müslümanlar darmadağın olmuşlardı. Arap Krallıkları Mısır darbecilerinin yanındaydı. İsrail ve ABD’nin yıkmaya çalıştığı Beşşar Esad da Mısır darbesini alkışlamıştı. İsrail istediği zaman Suriye içlerine uçak ve tanklarıyla girip bomba yağdırmaktaydı. Suriye halkını zehirleyen, katleden hangi odaklardı? Bu soru zihnimizi iyice kurcalamaktaydı. Suriye içinde fink atan servisler, muhaliflere silah verenler, ya da Beşşar Esad’ı destekleyen güçler birbirinden farklı mıydı, yoksa aynı mıydı? Suriye’deki katliam ve vahşetleri servis eden kaynakların hepsi batılıydı. Ya İngiliz ya ABD kaynaklıydı. Peki, bu olayların sonuçları kime yarayacaktı?” diye soran Milli Gazete yazarı Ali Haydar Haksal elbette haklıydı.

Müslüman yöneticiler arasındaki dostlukları da, düşmanlıkları da Batı ayarlamaktaydı!

Hatırlayınız, tam ismi Harakat Al-Muqawamah Al-Islamiyyah (HAMAS), “İslami Direniş Hareketi” diye ortaya çıkmıştı. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) başlattığı Birinci İntifada zamanında, 1987 tarihinde; laik, sol ve “ılımlı Müslüman ve Hristiyan” Filistinlilerin meşru temsilcisi olan, birden fazla siyasi örgütü barındıran FKÖ’ye karşı yapılandırılmıştı. İsrail tarafından bir suikast sonucu öldürülen Şeyh Ahmet Yasin, HAMAS’ın manevi lideri ve kurucusu konumundaydı. HAMAS Uluslararası İhvan hareketinin (Müslüman Kardeşler Örgütü) bütün karakteristik özelliklerini taşımaktaydı. 2006 parlamento seçimlerini kazanan HAMAS, iktidara gelir gelmez kendisi dışındaki bütün siyasi-askeri oluşumları tasfiye etmeye başlamıştı. Bu nedenle onlarca Filistinlinin hayatına kıyılmıştı.

“Üretmeyen tüketir” prensibinden hareketle, maalesef Filistin, sadece emperyalizme ve Siyonizm’e karşı şanlı devrimci direniş unsurlarının ve toprağı, ağacı, hatıraları, umutları ve varlığı için topyekûn savaşan “kahraman” bir halkın sahası olmamıştır. Bu arenada entrikalar, ihanetler, komplolar, tasfiyeler, öz evlatlarına karşı düşmanla iş birliği ve fitne daima yaşanmıştır. İsrail, “Filistinli” ihbarcıları sadece Filistinlilere karşı kullanmıştı. Hizbullah’ın en etkin askeri komutanı İmad Muğniye İsrail’le son yapılan 2006 yılındaki Temmuz Savaşı’na da komutanlık yapmıştı. “İsrail’in yenilmezlik efsanesine son veren Arap komutan” diye ün kazanmıştı. İmad Muğniye, 12 Şubat 2008’de Şam’da uğradığı bombalı saldırı sonucu şehit olup bu dünyadan ayrılmıştı. Şam’daki hareketlerini İsrail’e uydu telefonu ile bildiren bir “Filistinli” bu cinayetteki suçunu itiraf edip açıklamıştı. Filistin, genelde dış destekle hayatını sürekli “tüketen” bir toplum olmaya mahkûm bırakılmıştır. Bu diyarda, daha çok ödeme yapana, daha çok yardım sağlayana “meyil gösterme” şeklindeki menfaatçilik ve çaresizlik psikolojisinden CIA ve MOSSAD sürekli yararlanmıştır.

Suriye Meşal’e sahip çıkmıştı

HAMAS’ın en önemli liderlerinden olan Halit Meşal’in Suriye macerası 1999’da başlamıştı. İsrail istihbaratı 25 Eylül 1997’de Meşal’i Amman’da zehirleme girişiminde bulunmuş, ama başarısız kalmıştı. İki İsrail ajanı olay yerinde yakalanmış, baskılar karşısında MOSSAD şefi Danny Yatom, panzehir götürmek için Ürdün başkentine uçmak zorunda kalmıştı. Olayın ardından Ürdün devleti Meşal’i ülkeyi terk etmeye zorlamış, hiçbir ülke Meşal’i kabul etmeye yanaşmamış, Suriye devreye girip ona ve yakınlarına sığınma imkânı tanımıştı. Pek çok HAMAS yetkilisi Suriye ve Esad iktidarının genelde Filistin halkına, özelde ise HAMAS’a yaptıklarını bir babanın oğluna dahi yapmayacağını açıklamışlardı. Halit Meşal: “Esad, Arap ve İslam âleminin en büyük halk kahramanıdır, gerçek tek lideridir. Allah’ın İslam âlemine gönderdiği bir lütuftur. Hakkını hiçbir zaman ödeyemeyiz” açıklamalarını abartılı bulanlara bazı Hamas yetkilileri: “Esad ve Suriye olmasa biz bugün hiçtik. Her şeyimizi ona borçluyuz. Suriye anayasasına göre Suriye vatandaşları gibi eşit haklara sahibiz. Suriye ve Esad bizden dolayı büyük baskılara maruz kaldı. Meşal az bile söylemiş” diye çıkışırlardı.

Meşal saf değiştirmeye zorlanmıştı

Ve sonunda Suriye malum kirli savaşa maruz kalmıştı. Her Suriye ziyaretinde özellikle Halit Meşal ile bir araya gelmeyi talep eden Ahmet Davutoğlu ve Katar eski Emiri, Meşal’in ya hemen Suriye’yi terk etmesini veya “muhalefete” katılmasını şart koşmuşlardı.

Oysa bir zamanlar, Sn. Recep T. Erdoğan da, Halit Meşal gibi, koyu bir Esad hayranıydı ve ikisi kankaydı. Şimdi bazı gerçekleri ve kişilikleri sorgulamak zamanıydı: Rakipliğini veya tarafgirliğini, düşmanların ve Siyonist odakların talimat ve tavrına göre belirleyen; dün kucaklaştığı arkadaşlarını bugün bıçaklamaya yeltenen kaypak insanlar, Allah âşkına kukla mıydı, yoksa kahraman mıydı? Bir zamanlar Beşar Esad’a övgüler dizen Halit Meşal de, aynı sözleri bu sefer Recep T. Erdoğan için tekrarlamaya başlamıştı.

Esad’ın “er ya da geç devrileceğini” belirten Katar Emiri, HAMAS’ın oluşan bu şartlarda kaybeden taraf olmaması gerektiğini hatırlatmıştı. Hamad bin Halife, Meşal ve beraberindeki heyeti Yaser Arafat’ın kaderi konusunda uyararak, “Beşşar Esad devrildiğinde, onunla birlikte olan herkes devrilecek. Size ait olmayan bir savaşta yenileceksiniz” diye uyarmıştı. “İran’a yönelik bir savaş yakın, İran’a yapılacak saldırı Tahran’ın zannettiği çerçevede olmayacak” diyen Katar Emiri, HAMAS’a İran’a ihtiyaç duymayacağı ölçüde destek sözü verip aldatmıştı. Sonunda Meşal Suriye’den ayrılmıştı. Ancak vicdanı cüzdana satmak istemeyen bazı “yoldaşları” Meşal’i çok ağır eleştirmiş; Usame Hamdan, İmad El İlmi, Mahmud Zahhar, Muhammed Nezzal ve Kassam Tugayları Komutanı şehit Ahmed El Caberi gibi önde gelen HAMAS liderleri, Meşal ve beraberindekilere karşı çıkmıştı. Meşal, HAMAS içerisindeki tüm bu ihtilaflara rağmen, Suriyeli muhalifleri desteklemek üzere HAMAS’ın Şam’daki askeri komutanlarından Kemal Hüsni Ganace’yi atadı. Ama Ganace’nin, bu teması Hizbullah’a ve Suriye istihbaratına bildirdiği anlaşılınca kaldığı evi bombalanarak ortadan kaldırılmıştı.

Suriye’yi karıştıran Yahudi Ford’a Kahire hazırlığı!

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’in, “Suriye’yi karıştıran adam” diye tanınan ABD’nin eski Suriye Büyükelçisi Robert Ford’u Kahire Büyükelçiliği’ne atayacağı ortaya çıkmıştı. ABD Başkanı Barak Obama öneriyi kabul ederse, atama Senato’nun onayına sunulacaktı. Amerikan basını, Ford’un atamasının büyük olasılıkla engel görmeden onaylanacağını yazmıştı. ABD yönetiminin, Kahire temsilcisini değiştirmek istemesinin nedeni, o zamanki Büyükelçi Ann Patterson’un Mısır’da tepki çekmiş olmasıydı. Mısır geçici Cumhurbaşkanı Adli Mansur'un dış politika danışmanı, Patterson’un sınır dışı edilmesi çağrısı yapmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı’na yakın Foreign Policy dergisi, Muhammed Mursi’nin iktidardan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanan eylemler sırasında göstericilerin, Patterson’u Müslüman Kardeşler hareketini desteklemekle suçlayan pankartlar taşıdığını yazmıştı. Foreign Policy’ye göre, Mursi’nin Patterson sayesinde Cumhurbaşkanı koltuğuna oturmayı başardığı söylentileri vardı. Bu dergi Obama’nın Mısır özel temsilcisi Frank Wisner Jr. ile Patterson’un 2011 yılı başlarında Mursi ile yaptığı anlaşmanın ayrıntılarına ulaşmıştı. Patterson’un, Mısır Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında, oy sayısına göre o an rakibin önünde bulunduğu düşünülen Ahmed Şefik ile görüşerek, kendisine şahsi güvenliği için Cumhurbaşkanlığı yarışından çekilmesi gerektiğini ima ettiği yazılmıştı. Mısırlılar Patterson’un görevden ayrılmasını olumlu karşılamakla birlikte, yeni büyükelçi adayı Ford’a karşıydı. Twitter’de açılan “#NoTo-RobertFord” tagı tavan yapmıştı. Mısır’daki bir dizi parti ve hareket, Ford’un Kahire’ye atanma önerisine karşı çıkmıştı.

Böylesine sert tutumun nedenini Mısırlı siyaset uzmanı Kerim Kemal şöyle yorumlamıştı:

“Sorun sadece büyükelçinin kişiliğinde değil, ABD’nin Mısır’a ilişkin politikasındadır. Çünkü Büyükelçilerin, kendi görüşleri doğrultusunda ve kişisel nedenlerle hareket etmesi yanlıştır. 30 Haziran olaylarının ardından ABD birdenbire demokrasi savunucusu olduğunu hatırlayarak, neredeyse Müslüman Kardeşler’den yana tavır almıştır. Öte yandan, Amerikalılara ve Avrupa Birliği’ne şunu sormak lazımdı. Mursi yeni anayasa bildirisini çıkardığı zaman neden kimse demokrasiyi savunmamıştı? Bildirinin kabul edilmesi İslamcıların keyfi eylemlerini yasallaştırmıştı. Neden ABD ve AB önce önünü açtıkları İhvan’ı, şimdi tehlike saymaya başlamıştı?”

Rus siyaset uzmanı Viyaçeslav Matuzov ise, Ford’un Kahire Büyükelçiliğine atanması önerisinin nedensiz olmadığını belirterek şunları hatırlatmıştı:

“Ford, tecrübeli diplomattır ve Arap dünyasıyla yakından alâkalıdır. Büyük ihtimalle sadece dışişleri bakanlığı okulundan değil, istihbarat servisleri ve Pentagon üzerinden de özel eğitim almıştır. Ford, ülkelerde kargaşalar ve siyasi değişim uzmanıdır. Buna en iyi örnek, ABD’nin Şam Büyükelçiliği’ndeki görevi sırasında yaptıklarıdır. Bu diplomat hakkında ilk bilgiyi, WikiLeaks sitesinde yayımlanan yazışmalardan edindim. Ford, “merkeze” mektubunda, Suriye’de iktidardaki rejime bir alternatif olabilecek muhalefetin olmadığını yazmış ve Şam’daki hükümete sadece Müslüman Kardeşler’in rakip olabileceğini vurgulamıştı. Aslında Ford, fiilen bir büyükelçinin görevi olmayan faaliyetlere karışmıştı. Muhalif güçlerin eğitimi ve bir örgüt çatısı altında birleşmesi ile uğraşmıştı. Robert Ford, Kahire’ye atanırsa başlıca görevi, Müslüman Kardeşler’i Mısır’ı parçalama politikasına alet etmeye çalışmak olacaktır.”

Bu sırada İhvan’ın, devletle gizli görüşmelere başlaması, akılcı bir yaklaşımdı!

Bu arada, Mısır makamları ile Müslüman Kardeşler arasında, siyasi krizin tırmanmaması için gizli görüşmeler yapıldığı ortaya çıkmıştı. El Ahram gazetesinin Arapça sitesine göre, görüşmelere başka İslamcı çevreler aracılık yapmaktaydı. Görüşmelerde, kan dökülmesine yol açacak tırmanışa son verilmesi üzerinde durulduğu vurgulanmıştı. Aracılar, Müslüman Kardeşler taraftarları ile polis ve askeri birlikler arasında bir çatışma çıkmasını önleme konusunda anlaşmışlardı. Görüşmelere katılan Müslüman Kardeşler temsilcileri, iyi niyet gösterisi olarak gözaltında olan bazı liderlerinin serbest bırakılmasını şart koşmuşlardı. Devlet temsilcileri de Müslüman Kardeşler’e Adeviye’deki oturma eyleminde yapılan konuşmalarda, devlete karşı nefret körüklenmesine, savaş ve şehitlikten söz edilmesine son verilmesi talebini aktarmışlardı. Bunlar elbette olumlu ve hayırlı yaklaşımlardı.

Baradey'den çarpıcı Mursi itirafı!

Askeri darbeye destek veren Nobel ödüllü bilim adamı Baradey istifasının ardından çok önemli açıklamalar yapmıştı. Mısır’da askeri darbenin ardından Cumhurbaşkanlığı yardımcılığına getirilen ancak daha sonra istifa eden Baradey, “Mursi’nin haklı olduğu yerleri keşfettim” sözleri altında bir sürü Şeytanlık sırıtmaktaydı. Mısır’da darbenin hazırlayıcılarından ve cuntanın eski Geçici Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan Muhammed Baradey, ülkede halen “Mübarek rejiminin” mevcudiyetini koruduğunu belirterek Devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye derin devletin tuzak kurduğunu, ama Müslüman Kardeşlerin yaptığı hatalarla buna yardımcı olduğunu ortaya atmıştı. Baradey’in Siyonizm’in has adamı olduğu açıktı. Anlaşılan ABD ve İsrail, Mısır’da yaş tahtaya ayak basmış ve “Milli bir yapıya” toslamıştı. Baradey’in istifası, bizdeki 12 Eylül darbesinin kendilerini aldatıp oyaladığını anlayınca dış güçlere mesaj niteliğinde, Ecevit’in CHP Genel Başkanlığından istifasını hatırlatmıştı.

Mısır darbesinin nedenleri, ülkelerin tavırları ve darbenin jeopolitik sonuçları

Mısır askeri darbesi bölgesel dengeleri ve dış güçlerin etkilerini en net biçimde ortaya çıkarması bakımından önemli olduğu gibi, Batı’nın bilinen gerçekliğini tüm ayrıntıları ile deşifre etmesi bakımından da önemlidir. Mısır askeri darbesi bir kez daha göstermiştir ki, Batı’nın hayat felsefesinde demokrasi bir retorikten ibarettir. Batı için asıl olan ilkeler ve değerler değil, ekonomik ve stratejik menfaatleridir.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Körfez ülkelerinin Mısır darbesini desteklemeleri de ilke-çıkar ilişkisi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Mısır’da yaşananları ‘darbenin sebepleri, ülkelerin darbeye yaklaşımları ve bölgeye olası etkileri’ olarak beş başlıkta işlemek daha münasiptir:

1- Mursi gitmeliydi, çünkü… Mısır’da yaşanan devrimden sonra, Mübarek gitmiş olmasına rağmen ekibi devletin en etkili kurumlarının başında ve içinde görevlerinde kalmışlardır. Mursi, göreve gelmiş olmasına rağmen eski rejim yanlılarına karşı bir temizlik operasyonu başlatamamıştır. Çünkü ülkenin içinde bulunduğu mevcut durum etraflıca bir temizliğe imkân ve fırsat tanımamıştır. Dolayısıyla ordu, medya ve istihbarat eski rejim yanlılarının elinde Mursi’ye karşı kullanılan en büyük silah halini almıştır.

2- Mursi’nin görevden uzaklaştırılması hakikatte İhvan-ı Müslimin’in devre dışı bırakılmasıdır. Çünkü ABD, Batı, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri İhvan’ın diğer ülkelere örnek olabilme ihtimalinden kuşkulanmıştır. Birçok Arap ülkesinde teşkilatlanmış olan İhvan’ın, Mısır’da başarılı olması, dolayısıyla örnek olması, Krallık ve Emirlikleri tehdit eder bir durumdur. Bu bakımdan Mursi’nin/İhvan’ın iş başından uzaklaştırılması lazımdı. Amerika onda umduğunu bulamamış veya yeterince yararlandığı kanaatine varmıştı.

3- ABD, Arap Baharı ile başlayan süreçte halkların yanında tavır aldı. Meydanlarda diktatörlerini devirmek için toplanan halkların enerjisini yönlendirmeyi ve kullanmayı başardı. ABD’nin devrimini gerçekleştiren ülkeler üzerindeki en büyük ve en önemli planı, o ülkeleri ekonomik olarak kendisine ve uluslararası sermayeye mahkûm kılmaktı. Hatırlarsanız, Kaddafi döneminde Libya’da Merkez Bankası yoktu. Libya’daki çatışmalar henüz başlamıştı ki, Libya muhalefetinin ilk icraatı Merkez Bankası kurduklarını yani ABD’ye bağlandıklarını açıklamalarıydı. Ve hatırlayınız AKP iktidarı ve Sn. Erdoğan da Libya işgalinde ABD’nin safındaydı. Mursi, ABD ve IMF tarafından yapılması istenen reformları hayata geçirmekte gevşek davrandı. Dolayısıyla Mursi ve İhvan’ın yönetimden uzaklaştırılması lazımdı.

4- On küsur uluslararası petrol şirketi Mısır petrollerini çalıştırmaktaydı. Bu şirketler, Mübarek zamanında yapılan anlaşmalarla büyük imtiyazlar kazanmıştı. Mursi, petrol şirketlerine Mübarek döneminde tanınan imtiyazlardan rahatsızdı. Petrol şirketleri ile daha adil bir sözleşme yapmayı amaçlayan Mursi, petrol lobisinin hedefi yapılmıştı.

5- Mursi’nin dolayısıyla İhvan’ın yönetimden uzaklaştırılmak istenmesinin en temel ve en önemli sebeplerinden birisi de, İhvan’ın demokrasi algısıydı. Bunların demokrasi algısının amaçsal değil araçsal olduğuna inanılmaktaydı. ‘İhvan, İslami amacına ulaşmakta en uygun aracı demokrasi olarak görmektedir’ şeklinde düşünen ABD ve Batı darbeyi mubah saymaktaydı. Bundan dolayıdır ki Noam Chomsky de “Birleşik Devletler demokratikleşme süreçlerinin topyekûn gelişmesine asla izin vermeyecek” diyerek bölgedeki demokrasinin İslami düşüncenin güçlenmesine yol açacağını ve buna asla tolerans tanınmayacağını vurgulamıştı.[3]

Evet, evet… Yahudi Lobilerinin, ABD ve AB’nin, Ortadoğu’daki bütün plan ve politikaları başarısızlığa uğramakta ve başlarına yeni belâlar açmaktaydı. Ve işte bu son Suriye saldırısı ve İsrail’in şeytani senaryoları da, onları daha derin bir batağa saplayacak, tarihi hesaplaşma kaçınılmaz olacak, Armageddon’u Türkiye kazanacak ve yepyeni bir dünya kurulacaktı!


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] 27-08-2013 vatan

[2] Milli Gazete- Adnan Öksüz - 2013

[3] Ramazan Bursa, Milli Gazete

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

TSK’YA; AKP+CEMAAT KUMPASI!
Erbakan’ın niçin devre dışı bırakıldığını, AKP’nin ne maksatla iktidara taşındığını...
Devami
BU SAVAŞI BAŞLATAN DEĞİL; AMA BAŞARAN VE KAZANAN TÜRKİYE OLACAKTIR!
BU SAVAŞI BAŞLATAN DEĞİL; AMA BAŞARAN VE KAZANAN TÜRKİYE OLACAKTIR!         Terör Destekçisi...
Devami
Haklısın Amiralim! AÇIKÇA GERÇEKLERİ SAVUNAMAYANLAR KANCIKÇA “GEREKÇE”LERE SIĞINACAKTIR
Donanımlı ve Milli duyarlı bir E. Generalimiz’in “Tozlu harabeler içinde...
Devami
NATO-RUSYA GERGİNLİĞİ ÇİN-TÜRKİYE ASKERİ İŞBİRLİĞİ
Rusya, AB ve ABD'nin ‘çifte kuşatması'na alınıyordu. Rusya'nın turuncu ve...
Devami
DAHİLER, YALNIZ KALINCA DEVLEŞEN İNSANLARDI!
Herhangi bir konuda doğru tespitler yapmak önemli bir aşamadır. Ama...
Devami
Rusya’nın Suriye Macerası, Ankara Saldırısı ve TSK’NIN STRATEJİK MANEVRASI
  Yahudi cıfıtlar her tarafı sarmıştı!. Milli Gazetede yazılmıştı: “1990’ların başıydı. Milli Görüş...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 512

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR