ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2350
mod_vvisit_counterDün8387
mod_vvisit_counterBu Hafta23509
mod_vvisit_counterGeçen hafta58521
mod_vvisit_counterBu Ay101654
mod_vvisit_counterGeçen Ay122941
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17552593

IP'niz: 3.236.231.14
Bugün: 15 Nis 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12485549

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

YOZLAŞTIRILAN BAZI KAVRAMLAR VE KURALLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 35
ZayıfMükemmel 

 

YOZLAŞTIRILAN BAZI KAVRAMLAR VE KURALLARI

        

Velayet ve Risalet

Cenab-ı Hak hiçbir kavmi hiçbir asırda "Resul"süz bırakmayacağını, İslam'ı öğretecek ve Hakka davet edecek bir Peygamber, Mürşit veya Mehdi göndermedikçe, toplumları sorumlu tutmayacağını, "Biz bir Resul göndermedikçe (hiçbir kavme) azap edecek değiliz"[1] ayetiyle açıkça haber vermektedir. Kur'an-ı Kerim'de "Resul" kelimesi, Allah'ın peygamber olarak seçip görevlendirdiği ve kendilerine kitap ve şeriat gönderdiği zatlar için kullanıldığı gibi, o peygamberlerin dinini tebliğ ve tecdid eden davetçiler hakkında da kullanıldığı bilinmektedir.

"(Belkıs dedi ki:) Ben onlara (Hz. Süleyman'a) bir hediye göndereyim de bakalım, resuller (elçiler) ne ile dönecekler."[2]

"Onlara resullerin (davetçi ve tebliğcilerin) geldiği şu kent halkını misal olarak anlat ki, Biz onlara iki resul (mübelliğ ve mürşit) gönderdik, onları yalanladılar, Biz de (elçileri) üçüncü biriyle destekledik ve güçlendirdik..."[3] gibi ayetler, geçmişte peygamberlerin dinine hizmet ve davet eden "Resul"ler görevlendirildiği gibi…

"Göğün, açık bir duman getireceği günü gözetle ki (bu duman) insanları kuşatır ve bu çok acı bir azap (vasıtası)dır. (O gün, çaresiz insanlar:) ‘Ya Rabbi, bizden bu azabı kaldır. Çünkü biz artık inanıyoruz.’ diye yalvaracaklardır. Ama artık bu noktadan sonra düşünüp pişman olmalarının faydası olmayacaktır. Halbuki kendilerine apaçık bir resul gelmişti de, ondan yüz çevirdiler ve bu ‘cinlenmiş ve (boş şeyler) öğretilmiştir’ dediler.”[4] ayetlerinin bildirdiği gibi ileride bazı "resul"ler, yani müceddit, müçtehit ve mürşitler de mutlaka gelecektir.

Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz; "Benim ümmetimin âlimleri, Beni İsrail'in peygamberleri makamındadır" buyurmakla da bu gerçeğe işaret etmişlerdir.

Elbette mürşitler ve mücedditler, hâşâ peygamber yerinde değillerdir. Çünkü peygamberler Kitap ve Şeriatla gönderilir. Davetleri resmi ve umumidir. Mürşit ve mübelliğ makamındaki resuller ise, kendi peygamberlerine tâbidir. Hizmetleri samimi ve özeldir. Hem peygamber olan resuller bizzat “Vahy-i İlahiye” muhataptır. Mürşit ve müceddit olan resuller ise ancak "İlham-ı Rabbaniye" mazhardır. Üstelik, Peygamber Efendimizle "Nübüvvet makamı" kapanmış, İslam dini her bakımdan kemâle erdirilmiştir. Artık yeni bir din ve yeni bir peygamber gelmeyecektir. Ancak:

"Onların içinden, emrimizle hidayete ve istikamet yoluna ileten imamlar (önderler) yetiştirmiştik."[5] “Her kavmin bir hâdîsi (yol göstericisi) vardır.”[6] ayetlerinin işaret buyurduğu gibi, Müslümanları bid'atlardan ve bozuk itikatlardan temizleyerek, Kur'ani hükümleri kendi asrının şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yeniden tarif ve tatbik edecek önemli şahsiyetlerin her zaman bulunması Allah’ın rahmet ve hidayeti gereğidir.

"Onları, emrimizle hidayete vesile olan (ibadet ve istikamet yoluna çağıran) imamlar (ve önderler) yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı vahyettik"[7] ayeti de bu gerçeği ifade etmektedir.

Cenab-ı Hakkın vahyetmesi de değişik şekillerdedir. Cemadata (cansız varlıklara), nebatata, hayvanata ve insanlara kendi seviyelerine ve ihtiyaçlarına göre derece derece vahyetmektedir. "İşte o gün (yeryüzü) haberlerini söyler. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir"[8] ayeti bütün madenlerin ve cansız görülen molekül ve elementlerin, gayesine hizmet için özel bir vahye ve sevk-i İlahiye, mazhar ve muhtaç olduklarını göstermektedir.

"Rabbim (şifalı bal yapmak üzere) bal arısına şöyle vahyetti."[9] ayeti kerimesi de bildiriyor ki arının bal, koyunun süt, tavuğun yumurta, kelebek böceğinin ipek yapması, ağaçların çeşit çeşit meyvelere durması, hep Allah'ın vahyetmesi ve öğretmesi iledir ve hikmet-i Rabbanidir.

Allah-u Teâlâ hazretlerinin insanlara vahyetmesi, bazı gerçekleri bildirmesi ve öğretmesi de mertebe mertebedir.

"Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (kalbine ilham ederek) veya perde arkasından veya bir resul gönderip (ona) izniyle dilediğini vahyeder”[10] ayetinde açıklandığı gibi:

a- Ya insanların uyması gereken helâl ve haram ölçülerini bildiren, ibadet ve istikamet yolunu gösteren, emir ve hükümlerin peygamberlere bildirilmesi şeklindeki "vahiy" vardır ki, bunların inkârı küfür, terki ise zulümdür. Bu tür vahiylerin hükmü genel ve kalıcıdır. Herkesi bağlayıcıdır.

b- Bir de mürşid, Mehdi, müceddid ve müçtehit sıfatı taşıyan zatlara Cenab-ı Hakkın hususi surette vahyetmesi, yani bazı hakikatlerin onların kalbine ilham ve ilka edilmesi vardır ki bu da Hak’tır ve hayırlıdır.

"Doğan erkek çocukları öldüren Firavun'un adamlarından Hz. Musa'yı kurtarması için bazı tedbir planlarının annesine vahyedilmesi."[11]

"Bana ve elçilerime inanın diye (Hz. İsa'nın) havarilerine vahyedilmesi."[12]

Hatta; "nefislerine fisku fücurlarının, takva ve hayırlarının ilham edilmesi."[13] Peygamberler dışındaki bazı zevatın da İlahi bir ilhamata mazhar olduğunu; "kesbi" ilimler yanında "vehbi" ilimlerin de bulunduğunu açıkça bildirmektedir ve hem geçmişte hem de günümüzde bunun binlerce örnekleri görülmektedir. Yalnız şu var ki; peygamberler dışındaki mürşit ve müceddit gibi şahsiyetlerin, ancak Kur'an'a uygun olan, onu açıklayan ve zihinlere yaklaştıran ve İslam’ın genel esaslarının ve amaçlarının gerçekleşmesine yarayan keşif ve ilhamları geçerlidir. Ve zaten "mucize" gibi "keramet"lerin de Hak olduğuna inanmak, ehli sünnetin esasları arasındadır.

Kur'an'a ters düşen ilham ve iddiaların ise, "Rahmani" değil "Şeytani" oldukları da herkesçe bilinmekte ve reddedilmektedir.

Kapitalist ve Komünist bâtıl zihniyetleri ve zalim şahsiyetleri alkışlayan, adil bir düzenin kurulmasına karşı çıkan, cihat ve cemaat şuuru taşımayan... Masonlara "maşaallah madalyası" takan... Kısaca niyeti ve istikameti bozuk olan kimselerin tarikat, ıslahat, ilhamat ve keramet adına ortaya attıkları şeylerin, açık bir istismarcılık ve sahtekârlık olduğu ve "istidrac" sayıldığı da bir gerçektir. Ancak bu tür kötü örnekleri bahane ederek, hikmet ve hakikat yolcularını, velâyet ve keramet erbabını inkâr etmek ve özellikle bizi; adalet nizamını kurmak, zulüm ve kötülüğü ortadan kaldırmak için hizmete çağıran zatların davetine icabet etmemek, büyük bir vebal ve nasipsizliktir. Bu konuyu şu Ayet-i Kerimeyle bağlayalım:

"Yemin olsun ki Biz her ümmet (ve millet) için de ‘Allah'a kulluk yapın (Kur'an'ın kurallarını uygulayın), tağuti (düzenlerden ve şeytani sistemlerden) kaçın’ diye bir resul (peygamber ve davetçi) gönderdik. (Böylece) O toplumun kimine Allah hidayet buyurdu, kimileri de sapıklığa müstahak oldu."[14]

Sadakat ve Hıyanet

Tarih boyunca Hak davalara karşı işlenen hıyanetler, genellikle şu şekilde ortaya çıkmıştır:

1- Değişme ve düzelmeye ihtiyaç duymamak ve mevcut zulüm ve zillete razı olmak, İslam adaletinin uygulanmasını arzulamamak şeklindeki hıyanet,

2- Değişime, önceden taraftar olduğu ve sözde Hakkı savunduğu halde, sorumlulukla ilgili davete ve fiili hizmete katılmamak, rahatına ve menfaatine düşkünlük gibi çeşitli sebeplerle hizmetten kaçmak şeklindeki hıyanet,

3- Liderini ve hizmet prensiplerini, beraberlik ve bağlılığa lâyık görmemek gibi bahanelerle teşkilat düzeninden ve disiplininden kaytarmak suretiyle hıyanet,

4- Genel Başkan ve Komutanın, nefislerine hoş gelmeyen bazı talimat ve tatbikatlarına itiraz ve isyan ederek karşı çıkmak, fitne çıkarmak biçimindeki hıyanet,

5- İlk başta cemaat disiplinine ve teşkilat düzenine girdiği ve gayret gösterdiği halde, sonradan yılgınlık ve yorgunluk gösteren, düşmanların üstün güçleri karşısında çaresizlik ve ümitsizlik ifade eden ve bu işin böyle başa gidemeyeceğini söyleyenlerin, moral bozucu iddia ve davranışlarda bulunup fesat oluşturmak veya umduğu makam ve menfaatleri bulamayarak ayrılmak şeklindeki hıyanet.

Bu gerçekler Bakara Suresi'nin 246-252. ayetlerinde Talut'la Calut kıssasında anlatılmakta ve ta başından, nihai başarıya kadar cihat döneminde yaşanan ve ortaya çıkan "insan manzaraları" tanıtılmaktadır. Aynı bu tür hıyanetler, tarih boyunca her Hak davanın içinde görülmüştür. Maalesef bunların acı örneklerine günümüzde de rastlanmaktadır.

a- Bugün ülkemizde ve yeryüzünde Müslüman bilinenlerin pek çoğu, " İslam'a bütünüyle karşı çıkarak ve hayatlarından dışlayarak" hıyanet etmişlerdir.

b- Bazıları da İslam'ın sadece itikat ve ibadet kısımlarına razı olup, onun "Şeriat ve muamelat" kısmını lüzumsuz sayarak hıyanet etmişlerdir.

c- Bir kısım Müslümanlar da "Zulmü ve kötülüğü ortadan kaldırmak ve yerine adalet nizamını kurmak" üzere kurulan cemaat düzenine ve teşkilat disiplinine uymamak ve Hakkı ve hayrı savunmamak suretiyle hıyanet içine girmişlerdir.

d- Zulme ve zillete karşı çıkan, hizmet arzusu ve gayreti taşıyan bazı kimselerin de maalesef Talut’la Calut hikayesinde anlatıldığı gibi, bir kısmı, komutanını beğenmeyip, biat ve itaati içine sindirmeyerek, bir kısmı liderimizin bazı icraatlarına akıl erdiremeyerek, bir kısmı üzerine aldığı vazife ve mesuliyetlerini yerine getirmeyerek, bir kısmı makam ve yetkilerini istismar ederek derece derece hıyanete düşmüşlerdir.

Hâlâ dava adamı bilindikleri ve pek samimi ve şuurlu zannedildikleri halde, "biat ve itaati" kabul etmeyen ve bu gibi kavram ve kurallara burun büken kimselere rastlanmaktadır.

Davamızın ilmi programı ve inancımızın tatbikat planı olan "Adil Düzen" projelerini okumayan, anlamaya çalışmayan, hatta sorumsuzca hafife alan ve beyinleri bulandıran tipler bulunmaktadır.

Hizmet için kurulan bu harekete ve bu muhterem ve mübarek cemaate gerçekten inandığı ve manevi sorumluluktan kurtulmaya çalıştığı için değil, milletvekili olmak, şan ve şöhrete kavuşmak için giren nasipsizler vardır.

Ta başından itibaren davanın çilesini çeken, zahmetini yüklenen, en zor zamanlarda bile sabır ve sadakat gösteren, cemaatimize moral ve metanet veren kimseleri horlamak, dışlamak, hizmetlerine mani olmak şeklindeki hakaret ve hıyanetlere şahit olunmaktadır.

Üstelik dünyalık heves ve hesaplarla, bir yandan biat ve sadakat numarası yapan, bir yandan da bu teşkilata ve başımızdaki Zat'a en adi hakaret ve hıyanetleri reva gören alçakları, hâlâ seven ve savunan ikiyüzlüler ortalıktadır.

Velhasıl bu dava, hem herkesin hakiki ayarını ve değerini ortaya çıkaran bir imtihandır...

Çünkü bu dava, hem kimi yararlı kimi zararlı pek çok mahlûkatı içinde barındıran, ama asla bulanmayan bir bahr-i ummandır...

Hem bu dava, hizmet ve sadakat ehlinin piştiği ve yetiştiği manevi bir kışladır...

Hem bu dava, şeytanın saltanatını yıkacak ve Rahman'ın adalet düzenini kuracak inkılab-ı ahir zamandır.

Öyle ise, "Ey iman edenler!.. Bile bile emanetlerinize (görev ve yetkilerinizi davanın ve İslam'ın aleyhine kullanmak suretiyle) hıyanet ederek, Allah'a ve Elçisine karşı hainlik yapmayın."[15] emrini dinlemek ve düşünmek zorundayız. Her ne suretle olursa olsun, hıyanet sayılacak davranışlarda bulunmak ve hıyaneti açık olan kimseleri savunmak kesinlikle yasaklanmıştır.

"(İslam davasını ve imkânlarını istismar ve suistimal ederek, aslında) Kendi kendilerine hıyanet edenleri savunma. Çünkü Allah (C.C) daima hainlik yapan ve günahlara dalan kimseleri asla sevmez"[16] tehdidinden mutlaka sakınılmalıdır. Ve bu dünyanın fani olduğu ve hepimizin imtihanda bulunduğu hatırdan çıkarılmamalı, bunun için "…Ne elimizden çıkan nimetlere, ne de başımıza gelen musibetlere asla üzülmemeli…"[17] ve Allah'ın takdirine razı olmalıdır.

Ve hiç unutulmamalıdır ki, eninde sonunda müstaz'aflar, (ezilen, hor görülen, ama davanın çilesini çeken ve sadakat gösteren kahramanlar) yeryüzünde iktidara varis olacaklardır... Çünkü Allah (C.C), "Mücahit ve müttaki olan müstaz’afları, insanlara önder yapmayı, onlara lütuf ve ihsanda bulunmayı ve kendilerini şeref ve iktidara mirasçı kılmayı va’ad ve murat etmiştir."[18]

"Hor görülen ve ezilen sadıklar (müstaz'aflar) topluluğunu, nimet ve faziletlerle donatılan yeryüzünün doğusuna ve batısına sahip kılmak"[19] Allah'ın va’adi ve müjdesidir.

"Düşünün ki, bir zamanlar siz azdınız. Bulunduğunuz yerde (çevrenizde hatta teşkilatınız içinde) horlanıyor ve hırpalanıyordunuz. (Hatta öyle ki) İnsanların sizi kapıp götürmesinden ve her an hakaret etmesinden korkuyordunuz. (Şimdi sevinin zira) Allah size sahip çıktı ve barındırdı. Sizi yardımıyla destekledi, sizi (maddi ve manevi) en güzel şeylerle rızıklandırdı… Ta ki şükredesiniz (şuurlu ve sorumlu davranasınız.)"[20] ayetinin gerçekleşeceği günler elbette gelecektir.

Furkan ve Feraset

Furkan; Hak ile bâtılı fark etme ferasetidir.

Hak; sözlük manası olarak "değişmeyen gerçekler" demektir. Her zaman, her yerde ve herkes için gerekli ve geçerli olan "mutlak değerler"dir. Zamanla önemini, özelliğini ve güzelliğini yitiren, eskiyen, değişen ve değerini kaybeden şeyler "HAK" olamazlar.

"HAK" ile "Doğru"yu da karıştırmamak lazımdır. Hak, daima doğru olan, asla başkalaşmayan "mutlak" değerlerdir.

Doğru ise, duruma ve şartlara göre münasip olan ve değişme özelliği taşıyan "mukayyet", yani "şartlarla kayıtlı" bulunan şeylerdir. Bunu sade bir örnekle açıklayacak olursak, örtünmek ve süslenmek için elbise giymek, "Hak"tır ve gereklidir. Ama şemsiye kullanmak ise yalnız yağmurlu ve güneşli havalar için doğrudur ve geçerlidir.

Bunun gibi, Kur'an'ın herhangi bir konudaki genel hükümleri "Hak"tır, devamlıdır ve asla değişmeye ihtiyaç duymayacaktır. Ama gelişen ve değişen dünya sorunlarına ve mevcut durumlara göre, Kur'ani hükümlerden çıkarılan tefsirler, içtihatlar, kurumlar ve kurallar ise o günkü şartlara göre doğrudur ve geçerlidir. Ama bunlar zamanla değişebilir.

İşte Zatı itibariyle değişmeye, gelişmeye, olgunlaşmaya asla ihtiyaç duymayacak şekilde Kemâl sıfatlarına sahip olduğu için; zamanlar, olaylar, şartlar, O'nun kudretinden, takdirinden, hükmünden ve hikmetinden hiçbir şey değiştirmediği için ve (hâşâ) bozulmaktan, yıpranmaktan, yanılmaktan, çaresiz ve yetersiz kalmaktan münezzeh bulunduğu içindir ki; "Cenab-ı Allah (C.C) Hak’tır. O'ndan başka yalvarılan (ve tapılan)lar ise bâtıldır.”[21] Kendisi Hak olduğu için, biz kullarına merhamet ederek gönderdiği İslam dini ve adalet düzeni de Hak’tır. "Çünkü Hakk, ancak Rabbimizden gelen gerçektir."[22]

Mü'min, Hak din ve düzen olan İslâm'ın hüküm ve haberlerine şüphesiz iman ve itaat eden ve her hususta Hakka tâbi ve taraf olan kimsedir. Kur'an'ın bazı emirlerini gerekli, bazılarını gereksiz saymak ve hele Hak ile bâtılı karıştırmak sapkınlıktır. Zira; "Rabbimizin kelâmı hem doğrulukça hem de adaletçe tamamlanmıştır. O'nun kelimelerini (ve hükümlerini) hiç kimse değiştiremez."[23]

Kur'an'a uymayan, Hakka dayanmayan, nefsi heves ve hesaplarla uydurulan velhasıl İslam'ın dışında olan her şey bâtıldır. “…Zira Hak'tan sonra, bâtıldan başka ne vardır?..”[24] Komünizm, Kapitalizm, Faşizm gibi bütün beşeri sistem ve ideolojiler bâtıldır, haksızdır ve hayırsızdır.

"Allah'tan korkan, sadık ve samimi bir arayış içinde bulunan kimselere Allah (C.C) ‘Furkan’, yani Hak ile bâtılı fark edip tanıyacak bir feraset verir."[25]

Anlatıldığı ve açıklandığı halde, hâlâ Hak ile bâtılı fark edemeyenlerin ise niyeti ve karakteri sağlam olmadığı anlaşılır. Hak, güneş gibidir ve gerçektir. Bâtıl ise karanlık gibidir ve izafidir. Aslında karanlık, aydınlığın bulunamadığındandır. Yoksa, güneş doğunca karanlık kaybolduğu gibi; "Hak gelince de bâtıl zail olacak ve ortadan kalkacaktır."[26] Bu nedenle; "karanlığa küfretmek maharet değil; bir mum yakmak marifettir."

Eninde sonunda, "Allah (C.C) mutlaka bâtılı mahvedecek, Kendi kelâmıyla Hakkı yerleştirecektir."[27]

“Bâtıl, akarsuların üzerinde oluşan, veya eritilen madenlerin üzerinde kaynaşan köpük misalidir. Hiçbir işe yaramamakta ve kısa bir zaman sonra kaybolup gitmektedir...”[28]

İşte Komünizm, 50 sene sürmedi, çürüdü ve çözüldü. Kapitalizm iflas etti. Bâtıl düzenlerin hiçbiri iflah etmedi. Bâtıl kafalı şahsiyetlerden, içkiyi, kumarı, faizi, fuhşu, her türlü haksızlığı ve ahlâksızlığı mübah ve medeniyet sayan partilerden, bu millet çok çekti ve hiçbir hayır görmedi.

Artık Hak ile bâtıl apaçık ortaya çıkmıştır. Bizim görevimiz Hakkı tanımak, Hakka tâbi olmak ve herkese Hakkı tebliğ ve tavsiyede bulunmaktır. Bâtıl düşünce ve düzenlerin tuzağında kıvranan insanları İslam'la tanıştırmaktır.

Şu anda yeryüzünde Bâtılı, Siyonizm temsil etmekte; Hakkın davasına ise Milli Görüş tercüman olmaktadır. Ve tabiatıyla, Hak ile bâtıl mücadelesi özellikle siyaset cephesinde Siyonizm ile Milli Görüş arasında yapılmaktadır. Yani Siyonizm, bâtılın ve zulmün merkezi, Milli Görüş ise Hakkın ve adaletin mümessilidir. Ve herkesin gerçek kimliği ve kişiliği tarafgirliği ile doğru orantılıdır. İnsan neye, niçin ve ne kadar taraftarsa, değeri ve derecesi de işte o kadardır.

Bu nedenledir ki, Hz. Peygamber Efendimiz devamlı tekrar ettiği ve bize öğrettiği duasında:

"Allah'ım! Hakkı Hak olarak bize göster ve Hakka tâbi olmakla bizi şereflendir. Bâtılı da bâtıl olarak bize öğret ve bâtıldan uzak durmakla bizleri kıymetlendir" buyurmaktadır. Görülüyor ki bu duada gerçek kulluğun ve kurtuluşun 4 esası sayılmaktadır:

1- Hakkı aramak ve tanımak,

2- Hakka tâbi ve taraf olmak,

3- Bâtılın ne olduğunu anlamak,

4- Bâtıl düşünce ve davranışlardan uzaklaşmak.

Evet Hakkı aramayanların, arayıp da bulamayanların, tanıyıp da tâbi olmayanların, tâbi olup da tavsiyede ve tebliğde bulunmayanların, yani Hak hâkim olsun diye çalışmayanların derece derece vebali ağır olacaktır.

İşte içinde bulunduğumuz bütün sıkıntıların ve yaşadığımız sorunların çözüm kaynağı ise Kur'an'dır. Kur'an'ın asıl özelliği de "Furkan" olması, yani “Hak ile bâtılı fark ettirip öğreten kitap olmasıdır."[29]

Cenab-ı Hak "Furkan"ı yani Hak ile bâtılı ayırma ferasetini ancak muttakilere yani Allah'tan korkanlara ve kötülükten sakınanlara verir."[30] Bütün ibadetler insan gönlüne takvayı, yani Allah korkusunu yerleştirmek içindir.[31]

Öyle ise ibadet yaptığı ve Kur'an okuduğu halde, hâlâ Hak ile Bâtılı fark edemeyenler, ticarette; faizi haram, alışverişi helâl kabul etmeyenler… Faizci düzenin ekonomik ve sosyal zulüm ve zararlarına aklı yetmeyenler… Siyasette; İslami adaleti hayırlı, batı tipi şehvani hürriyeti ve kör taklitçiliği hayırsız bilmeyenler… İşçilik ve memuriyette; vazifeyi emanet, suistimali hıyanet görmeyenler… Sosyal münasebetlerde; İslâm'a ve insanlığa hizmet edenlere muhabbet, zulüm ve ahlâksızlığı yayanlara nefret beslemeyenler… Siyonist ve emperyalist müşriklere ve onların kurduğu çeşitli sistemlere gösterdiği dostluğu ve tarafgirliği, Müslümanlara ve İslami kuruluşlara göstermeyenler, ibadetin amacından da Kur'an'ın anlamından da habersiz ve hayırsız kimselerdir. Özellikle çevresinde dindar geçinen, din adamı bilinen, İslami hizmetler ve gayretler içinde görünen ve bununla övünen ve "kendilerine kitaptan biraz nasip verilen", ama İslâm'ı sadece bir servet ve şöhret vasıtası gören ve dini istismar eden kimselere; “Aramızda (ekonomik, siyasi, hukuki) her alanda Allah'ın kitabına göre hükmedilen" bir Adil Düzen kuralım diye davet yapıldığı zaman, onların pek çoğunun bu hayırlı tekliften yüz çevirip kaçtıkları görülecektir."[32]

Bunları asıl aldatan ve avutan şeytan vesvesesi ise; "Dünyalık makam ve menfaat için, bazı Kur'ani emirleri terk etmemizde ve bazı günahları işlememizde, öyle fazla korkulacak bir vebal yoktur. Çünkü bizim, bu kötülüklerimize karşı, hayırlı hizmet ve ibadetlerimiz de vardır. Bu nedenle ‘cehennem ateşi ve ahiret azabı bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmaz’ düşüncesidir. Ve bu asılsız ve yanlış düşünce onları dinlerinde yanıltmış ve aldatmıştır."[33]

Furkan ve feraset sahibi olmayanlar, insanları doğru tartamaz ve tanıyamazlar. Özellikle din adamı ve maneviyat erbabı geçinenlerin, sahicisi ile sahtesini birbirinden ayıramazlar.

Tarikat ve Keramet!

Bakınız; toplumda oluşan manevi boşluktan ve ihtiyaçtan yararlanan bir zamanlar sahte şeyh Ali Kalkancı denen adam (1997 yılında) ardından Fatih Nurullah denen calkazan yakalanınca cariyeleri ve köleleri (müritleri) bülbül gibi konuşmuşlardı. Bunlar konuştukça da ortalığı daha bir kokuşturmuşlardı. Bu tarikat taciri sahtekârların ne de önemli müritleri, muhipleri, müşterileri ve özel ziyaretçileri varmış!.. Anlaşılan sahtekârlık senaryoları uzun yazılmıştı!... Bu sahtekârlarla özel ilişkileri ve iş birlikleri ortaya çıkan, ve bu cahil düzenbaza mürit ve muti olan sayın bay ve bayanlara gelince:

1- Ya bu adamın ne mal olduklarını bildikleri ve sahtekârlığını fark ettikleri halde;

a- Kimisi şöhretinden yararlanmak,

b- Kimisi servetinden yararlanmak,

c- Kimisi çevresinden yararlanmak,

d- Kimisi de şehvetinden yararlanmak için, böylesi şarlatanlarla şu veya bu şekilde irtibatlarını sürdürmüş insanlardır.

 2- Ya da bu adamla görüşenler, sevişenler, onun riyakâr tavırlarını ve sahtekârlığını fark edecek ferasetten nasipsiz ve mahrumdurlar. Zira Hadis-i Şerifte; "Mü'minin ferasetinden korkun. Zira (mü'min) Allah'ın nuruyla bakar (ve muhatabının ayarını anlar.)" buyrulmaktadır. Yani mü'min ferasetsiz ve ahmak olmayacaktır.

3- Ferasetsizliğin sebebi de kalp körlüğüdür. Kalp ise hırs, haset, hıyanet, riya, kibir, haram, hile, hırsızlık, gaflet, cehalet ve şehvet gibi günahlar yüzünden kirlenmekte ve körelmektedir.

"Hayır, onların işleyip kazandıkları (kötülükler nedeniyle) kalpleri üzerinde pas bağlamış (ve ruhları kararmış)tır. Bu yüzden artık Rablerinin (dünyada ayetlerine ve hikmetlerine, ahirette de Cemâline) karşı (gözleri) perdelidir."[34] ayeti bu gerçeği ifade ve ikaz etmektedir.

4- Böylesi kalp gözü körelmiş, basiretsiz ve ferasetsiz kimselerden de, asla örnek ve yüksek kabiliyetler çıkmayacağı gibi, özellikle bu tiplerden "önder ve lider şahsiyet" oluşmayacaktır. Bu gaflet ve cehaletten kurtulmadıkça, silik ve seviyesiz kişiler olarak kalacaktır. Ali Kalkancı ve Fatih Nurullah gibi bir sahtekârın bile kullanabildiği kişileri, Siyonist merkezlerin parmağında oynatacağı açıktır.

5- Bu gibilerin çok iyi numara yapması ve evliyalık rolü oynaması da kendisine kapılanların ahmaklığına mazeret sayılamaz... Çünkü o takdirde, şeytana kapılanların da mazur sayılmaları gerekirdi... Halbuki şeytan daha çok suret-i Hak'tan görünüyor ve daha sinsi planlar kurmasını biliyor. Hiç kimse Cenab-ı Hakka karşı; "Ya Rabbi ne yapalım, şeytan öylesine yıldızlı tuzaklar kurdu ki, kapılmamak mümkün değildi." diye kendisini şeytana uyduğu için suçsuz ve sorumsuz gösteremez...

Zira “istikamet ve halis niyet sahiplerini yoldan çıkaramayacağını şeytan bile itiraf etmektedir.”[35]

Takva ehli olanlar ve şeytanın ve şeytanlaşmış insanların art niyetlerini ve hıyanetini fark edecek furkan ve ferasete mutlaka sahiptir.

"Ey iman edenler! Eğer siz (emirlerini yapmak ve günahlardan sakınmak suretiyle) Allah'tan korkarsanız o size (iyi ile kötüyü, mü'minle münafığı ayıracak feraset ve) furkan verir.”[36] ayeti buna delildir.

6- Ya, ne mal olduğunu bilerek olsun veya ferasetsizliğinden bunları evliya zannederek olsun, böylesi sahte mürşitlere mürit veya muhip (sevgili, dost) olan "münevver ve muhterem zevattan" herhangi birilerini bugüne kadar kahraman ve kaliteli eleman tanıyanlar da biraz "akıl fukarası ve safiyet zavallısı" olduklarını kabul etmelidirler.

7- "Mü'min aynı delikten iki sefer ısırılmaz" Hadis-i Şerifi üzerinde düşünmeli ve durumumuzu buna göre değerlendirmelidir. Öyle ya, birinci seferinde haydi gafletle, altın bulurum ümidiyle soktuğu delikten, parmağını akrep ısırınca, artık ikinci parmağını aynı deliğe sokanların, akılları da imanları da yetersizdir. İşte bu hadisin hakikatine göre (imanlı ve akıllı bir kadın, kendisini veli zannettiği bir deliye) iki sefer kaptırmaz. Haydi birincide iğfal edildin, oyuna geldin... Yahu bundan sonra uyanman, oyunun farkına varman ve kaçıp kurtulman gerekmez miydi? İki sene bekleyip basıldıktan sonra mı aklınız başınıza gelecekti?

8- Hem yalnız tarikatta değil, siyasette de, ticarette de, velhasıl her meslekte de Ali Kalkancılar ve Fatih Nurullahlar vardır ve bu tür sahtekârlar kendine müşteri bulabiliyorsa bu "açıkgöz gafillerin" çokluğundandır.

9- Bu sahte tarikat şeyhlerinin rezaletini bahane ederek ve böylesine basit ve bayağı bir örneği genişleterek bütün tarikatlara ve İslami hizmet erbabına saldırmaya çalışan ve günlerce salyalarını akıtan soysuzların ise, artık suları ısınmaktadır, sonları yaklaşmaktadır ve sömürü düzenleri yıkılmaktadır. Çünkü sahte ve samimiyetsiz hocalarınız da, mukaddes mabediniz mason localarınız da artık sizi kurtaramayacaktır. Evet şehvet tekkesine dönüşen bazı münafıklık tarikatlarından da, hıyanet şebekesi olan masonluk tarikatlarından da bu millet kurtulacaktır. Ve artık ülkemizde ve yeryüzünde insan görünümlü canavarların HÂKİMİYETİ son bulacaktır.

Zira; "Kalpleri var ama bunlarla (Kur'ani hakikat ve hikmetleri) idrak etmeyenler, gözleri var ama bunlarla (Hak ile bâtılı, mü'minle münafığı fark etmeyen ve) görmeyenler, kulakları var ama bunlarla (sözlerin hakikisini sahtesinden ayıramayan ve işine gelmeyen gerçekleri) duymak istemeyenler (sanki de insan görünümlü) hayvanlardır. Hatta (onlardan da) bayağı ve aşağı (mahlûk)lardır.”[37]

Oysa tarikat, şeriatı; yani Kur’an’ın ve Resulüllah’ın öğrettiği, Ashab-ı Kiramın, âlim ve asil Müslümanların tatbik ettiği İslam’ı titizlikle yaşamak ve tüm insanlığın hayrına çalışmaktır. Tarikat; dünyalık servet ve şöhret toplamak değil, sahip olduklarını Hakkın ve halkın hizmetine dağıtmaktır. Çünkü tarikat; hayra, huzura; Allah’ın rızasına ve ahiret yurduna ulaştıran YOL anlamındadır… Bu yola düşmanlık edenler şeytan, istismara yeltenenler ise şarlatandır.

Ali Kalkancı ve Fatih Nurullah gibi insi şeytanlara ve şarlatan takımına kapılan zavallı Müslümanlara gelince; ya her şeyden önce oturup sahih ve sağlam kaynaklardan İslam'ı öğrenecek, hakikat ve cihat ruhu taşıyan gerçek tarikatların terbiyesine gireceksiniz. Ya da böylesine daha çok istismar edilecek ve sürüneceksiniz!..

 


[1] İsra: 15

[2] Neml: 35

[3] Yasin: 13-14

[4] Duhan: 10-14

[5] Secde: 24

[6] Ra’d: 7

[7] Enbiya: 73

[8] Zilzal: 4, 5

[9] Nahl: 68

[10] Şura: 51

[11] Taha: 38

[12] Maide: 111

[13] Şems: 8

[14] Nahl: 36

[15] Enfal: 27

[16] Nisa: 107

[17] Al-i İmran: 153

[18] Kasas: 5

[19] A’raf: 137

[20] Enfal: 26

[21] Hacc: 62

[22] Al-i İmran: 60, Yunus: 108

[23] En’am: 115

[24] Yunus: 32

[25] Enfal: 29, Leyl: 5-7

[26] İsra: 81; Enbiya: 18

[27] Şura: 24

[28] Ra’d: 17

[29] Bakara: 185

[30] Enfal: 29

[31] Bakara: 183

[32] Al-i İmran: 23

[33] Al-i İmran: 24

[34] Mutaffifin: 14-15

[35] Hicr: 39-40

[36] Enfal: 29

[37] Araf: 179


Bu yazarin diger makaleleri

ÇANKAYA SAVAŞI VE BÜLENT ARINÇ’IN BAŞBAKANLIK SEVDASI
AKP’nin meşhurları, yaklaşan acı akıbetlerinden habersiz, ABD ve İsrail’in asla...
Devami
SAHTE KABADAYILIĞIN SIRITAN KOMEDYASI !..
  Alaattin çakıcı ve Mafya Çarkı ?.. Başbakan'ın İsrail'e sert çıkışı ?!.. Ve...
Devami
Ey AKP Yetkilileri ve Fetvacı Kesimleri; SİZİ NASIL BİR AKIBET VE AHİRET BEKLEMEKTEDİR?
  “Ey İman Edenler, (görünüşte değil gerçekten) iman edin; ALLAH’a; (her...
Devami
AKP Genel Başkanının sözleri KOYU BİLGİSİZLİK YANSIMASI MIYDI YOKSA MASONLARA ŞİRİNLİK MESAJI MIYDI?
  AKP Genel Başkanının sözleri KOYU BİLGİSİZLİK YANSIMASI MIYDI YOKSA MASONLARA ŞİRİNLİK MESAJI MIYDI?       ...
Devami
Taha Akyol’un Tespitiyle:NUMAN KURTULMUŞ, ERBAKAN’DAN KURTULMAK İSTİYOR!?
“Sadık Milli Görüşçüleri ayakta tutan, maruz kaldıkları her türlü haksızlık...
Devami
İSRAİL'DEN İNSANLIK, ABD'DEN İSLAMLIK BEKLEMEK!
İşte İsrail'in Arz-ı Mev'ud macerası: 1948 savaşı Filistinliler için bir dönüm...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 218

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR