ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4664
mod_vvisit_counterDün5105
mod_vvisit_counterBu Hafta41834
mod_vvisit_counterGeçen hafta43879
mod_vvisit_counterBu Ay155896
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17080036

IP'niz: 18.234.247.75
Bugün: 23 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12288309

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

FAŞİST AMERİKA İMPARATORLUĞU VE KUKLA HİTLER BOLLUĞU

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Bugünkü vahşet ve dehşet medeniyetinin merkezi ve Siyonizm'in kalesi olan Amerika; daha önce Hitler'i hazırlayıp kışkırtan ve 2.Dünya Savaşı'nı Amerika'nın zaferiyle sonuçlandıran, birkaç Siyonist Yahudi sermayedarının hükümranlığındadır.

Erbakan Hoca gibi hidayet, feraset ve dirayet ehli zevatın, çok yüksek ve örnek bir cesaret ve metanetle, yıllar boyu tuttukları projektörler sayesinde, bu gizli ve kirli Siyonist "Karun"ları ve onların kuklası çağdaş Firavunları, başta Amerikan halkı ve artık bütün insanlık fark etmeye başlamıştır.

 

ABD'nin II. Dünya Savaşı sonrası girdiği ideolojik, askeri ve ekonomik seferberliğin amaçları: Amerikanizmin anlamını ortaya koymaktadır. Ancak bu imparatorluğun perde arkası irdelendiğinde, Siyonist tekellerden beslenen faşizmin "soğuk" yüzüyle karşılaşılır. II. Dünya Savaşı sonrası Amerikan sistemi, Hitler'siz Hitlerciliktir ve en büyük desteği de Britanya'dır. Kendini "vatansever" sayan kadroların yarattığı bu "şarlatanlar dönemi" için Garry Wills, şu çözümlemeyi yapıyor : "1940 başlarında Amerika, topyekûn savaşa sırılsıklam âşık olmuştu; şaşılacak bir yanı yoktu bunun. Uzun bir süredir ülkenin başına bu savaş kadar elverişli bir şey gelmemişti. Savaş, ABD hükümetlerin asla başaramadığını yaptı. Amerika'yı büyük bunalımdan çekip çıkardı bizi ve altın çağımızdaki göz kamaştırıcı genişlemeyi, coşkuyu geri getirdi. Böylece beyinlerimizi ve gayretlerimizi zorlayarak sınai ve askeri güç alanında dünya tarihinin gelmiş geçmiş en dehşetengiz devleti katına yükseldik. Evrenin öz yapısı ve maddenin sırrı olan-atom-bile bizim amaçlarımıza hizmet etti; şanslı ve seçkin insanların ve şanlı Amerika'nın yüce amaçlarına !"

Anglo-Saxon emperyalizminin "aklı"nı temsil eden Churchill, 1919'da Savaş Bakanı iken, Kahire'de bulunan Kraliyet Hava Kuvvetleri Komutanlığına, deneme amacıyla "asi Araplara karşı" kimyasal silâh kullanmalarına izin veriyordu. "Sınırlarda hüküm süren karışıklıkların hızla bastırılmasını sağlamaya yarayan her türlü silahın kullanılması gerekir" diyordu. Zehirli gaz, Kuzey Rusya'da Bolşeviklere karşı da kullanılmış, Britanya Genelkurmayı'na göre büyük başarı kazanılmıştı. İşte bu Churchillci anlayış, ABD emperyalizmi tarafından devralındı. Churchill, dünyanın "zengin ve seçkin uluslar" için "güvenli" hale getirilmesi ve bunun için geri kalmış milletlerin ve Müslüman ülkelerinin ezilmesi ve hizaya getirilmesi gerekir" inancındaydı. Hem İran Savaşında hem de Kürtlere karşı ve hatta kendi ajanları eliyle Saddam'ın bile bilgisi dışında, kimyasal silahlar ve zehirli gazlar kullanan da Amerika'ydı.

Ezilenlerin, toplumsal ve siyasal yaşamda ağırlığını hissettirme çabaları da en büyük tehditler arasında sayılır. David Rockefeller'in kurduğu ABD, Avrupa ve Japonya'nın kapitalist enternasyonal seçkinlerini bir arya getiren "Üçlü Komisyon"un ilk önemli çalışmasının: The Crisis of Democracy (Demokrasi Bunalımı) olması bir tesadüf sanılmamalıdır. Toplumların şuurlanıp teşkilâtlanması tehlikesine karşı, halk tabakalarının tekrar pasifize edilip itaat altına alınması amaçlanmıştır.

Amerikan tekelleri, içeride işçi hareketini bastırıp, toplumsal muhalefeti ezerken; küresel açılımın gereklerini de yerine getiriyorlardı.1945'ten itibaren küresel plânlamacılar, "müreffeh ve zengin" uluslar adına Churchillci anlayışın alkışladığı düzenlemeler üzerinde çalışmaya başladılar. ABD askerî-sınaî kompleksinin uzman kadroları, her bölgeye bir statü ve işlev yüklediler. Birleşik Devletler, Fransa ve Britanya emperyalizmlerini devre dışı bırakarak, batı yarım küresinin sorumluluğunu üstlenecekti. Monroe Doktrini ise artık Orta Doğu'yu da kapsıyordu. Britanya ise uydulaşma sürecindeydi ve ABD'nin ve Siyonizm'in payandası olarak özellikle Orta Doğu politikalarında yardımcı güç konumuna taşınıyordu. Güneydoğu Asya "Japonya ve Batı Avrupa için bir ham madde kaynağı olarak temel işlevini yerine getirirken... Avrupa'nın yeniden inşası için Afrika "sömürülecekti." ABD, eski sömürgelerden ham madde satın alacak, böylece ham madde ihracatından kazandıkları dolarlarla, Avrupa'nın ürettiği ihraç mallarını satın alacakları bir ticaret ağı kurulacaktı.

Bu küresel işgal ilkeleri, eski sömürgelerdeki ‘aşırı milliyetçi' eğilimlerin bastırılmasını gerektiriyordu. ‘Kitlelerin düşük yaşam standartlarının iyileştirilmesi' yönünde halktan gelen taleplere duyarlı olan ve ülke ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan ‘yerli ve milli rejimlerin ABD çıkarlarını tehdit ettiği düşünülüyordu. Nedenler açık: Bu tür eğilimler ‘özel yatırıma müsait bir politik ve ekonomik atmosfere' duyulan ihtiyaçla, buralarda elde edilecek kârların tamamının ABD'ye aktarılması amaçlarına ters düşüyordu.

Dünyanın herhangi bir bölgesinde gerçekleştirilecek ve başarıya ulaşacak tam bağımsızlıkçı bir kalkınma programı, Siyonist hâkimiyete karşı tehdit oluşturur ve ayrıca örnek olduğu ölçüde ABD için güvenlik sorunudur. Bağımsız kalkınma arayışları, halkçılık programları ve ekonomik ve teknolojik güç arayışları; ABD'nin "ulusal güvenliği'ne tehdit sayılır. Amerika'nın kurucu sahipleri olan Siyonist Yahudilerin yazısız bir ilkesi olan bu anlayış, II. Dünya Savaşı'ndan sonra yerleşik, vazgeçilmez bir egemenlik formülü olarak kalıcı hale sokulmuştur.

ABD için "istikrar": üst sınıfları ve büyük yatırımcıları oluşturan Siyonist Yahudilerin güvenliği anlamı taşır. II. Dünya Savaşı sonrası ABD'li yatırımcılar ile ortaklarının kapitalist çetesi, üçüncü dünya ülkelerinin bağımsız kalkınma çabalarını ezmeye başlamıştır. Bu bağlamda Lâtin Amerika'nın "yenidünya düzeni içindeki rolü, ucuz ham madde satmak" ve "ABD üretimlerine pazar oluşturmak"tır. Ayrıca "uluslararası komünizm" başlığı altında değerlendirilen halkçı ve bağımsızlıkçı hareketlerin bertaraf edilmesi de temel politikadır.

ABD'nin II. Dünya Savaşı sonrası hegemonya plânlarının ana hatları şöyle sıralanabilir:

1-Kapitalist dünyanın, tüm alanlarda liderliği ele alarak, nüfuz ve sömürü alanını yaymak

2- II. Dünya Savaşı sonrasında iyice yıpranan İngiliz, Fransız, Belçika sömürge imparatorluklarını yeni biçimler bularak denetimine almak

3-Üçüncü Dünya ülkelerinin bağımsızlık programlarını işlemez hale sokmak

4-Dönemin sosyalist ülkelerini başta Sovyetler olmak üzere kuşatmak ve sürekli bir silahlanma yarışına zorlamak

5-Batı Avrupa ekonomisini yönlendirmek ve AB'yi Amerikan hegemonyasına tabi kılmak

6-Batı Alman ekonomisi ve siyaseti üzerindeki egemenliğini kurmak ve korumak

7-Uzak Doğu'ya tamamen yerleşirken Japonya'yı ele geçirmek ve Çin'i kuşatmak

8-Lâtin Amerika'ya kendi dışında bir gücün müdahalesini önlemek ve kıtada Siyonist tekellerin hâkimiyetini kurmak

9-Milli kurtuluş savaşlarının , bağımsızlık hareketlerinin başlayıp genişlediği Anadolu , Orta ve Yakın Doğu ile Afrika'da, Washington'un ekonomik, ideolojik ve diplomatik egemenliğini sağlamak ve özellikle Türkiye'yi kontrolünde tutmak...

Bu şeytani planların işlemesi için Pentegon'a yardımcı olmak üzere:

ABD'nin, "kuvvet pozisyonu" stratejisi NATO ile destek buldu. Amerikan politikasının uzun vadeli iki büyük amacının gerçekleştirilmesi işinde, NATO önemli bir rol oynamak üzere kuruldu:

1-Kapitalist dünya üzerinde Washington'un hegemonyasını kurmak

2-Komünizmin kontrolden çıkmasına engel olmak...

NATO, Amerika'nın bu uzun vadeli amaçlarının gerçekleştirilmesine bir araç olarak, önemli bir rol oynama yanında, Amerikan harb doktrinleri ile Amerika'nın askeri bloklar ve üsler stratejisinin de maşası olmuştu.

Bu amaçla Kore Savaşı'nın başlatılması, korkunç vahşetlerin yaşanması ve ABD açısından yenilgi ile sonuçlanması, Soğuk Savaş'ın daha da şiddetlendirilmesine gerekçe sayılmıştır. Doğu Avrupa ve Asya'daki "esir milletleri kurtarma" yalanıyla asıl Büyük İsrail imparatorluğunu kurma amacına yönelik olarak formüle edilen bir doktrinin uygulandığı sırada, Nazi işbirlikçisi Yahudi Dulles biraderler, CIA ve Dış işleri Bakanlığı'nın başında bulunmaktadır.

Dulles'in formüle ettiği bu strateji gereği oluşturulan gladio örgütlenmesi, özellikle Türkiye gibi ülkelerde "milliyetçi" olarak vasıflandırılan akımların antikomünizm maskesi altında Amerikan istihbaratına bağlanması sürecini başlatmıştır.

Amerikan doktrin yapısını inceleyen Soğuk Savaş teorisyeni Burnham, "Containment or Liberation" adlı çalışmasında şunları yazıyor: "Amerikan hükümetinin kanaatine göre aynı anda iki politika güdülmesi şarttır. Birisi, açık ve resmi olan politika; ikincisi de, resmi olmayan ve gizli politika. Birincisine göre; Amerika, sosyalizmin gelişmesini durdurmak ve ona engel olmak gerektiğini açıklamıştır ve bunu imzalamış olduğu çeşitli anlaşmalar temelinde yapmaktadır. Bu konuda Birleşmiş Milletler'in rolüne inanmaktadır ve ona saygılıdır. İkinci politika ise gizlidir, saldırgandır ve hiçbir ahlaki ve insani kural tanımamaktadır. Birleşmiş Milletler'e ise; ancak Amerika'nın çıkarlarına uygun hareket ettiği sürece saygılıdır.

Eğer uluslar, başlarındaki despot ve tiranları devirmeye veya zararsız hale getirmeye kalkarlarsa; bu hareketler, gayri meşrû, yıkıcı ve barışı tehlikeye sokan girişimler olarak adlandırılır. Fakat, eğer bu despotları Amerika kuvvet kullanarak kurtarmaya kalkarsa, bunun adı tamamen meşrû ve âdil olan bir hareket olur ve barışa hizmet sayılır...

Amerika'daki Siyonist tekellerin devlet kapitalizmi ile bütünleşmeleri sonrasında, ABD'de askeri ve siyasi yapılanmanın dinamikleri kökleşmeye başladı. Bu süreç en şiddetli dönemlerini, II. Dünya Savaşı sonrası ile 60'lı yılların başına kadar yaşadı. Sonrasında ise başkanları yok edecek kadar güçlenmiş bir çelik çekirdek yapı, sahip olduğu finansal araçlar, çok uluslu firmalar ve enternasyonal teşkilâtlarla çağımıza damgasını vurmayı başardı.1952-1956 döneminde ABD'nin en önemli konuları; dış politikası, iç politikası, askeri politikası, harp hazırlıkları, harp stratejileri vs. bunların tamamı iktidarın kilit noktalarına yerleşen Siyonist Wall Street temsilcileri tarafından ayarlanmış ve uygulanmıştır. Bu dönemde devletin en kilit noktalarında görev yapan 272 kişinin 150'sinin Yahudi kökenli olduğu saptanmıştır. Bunların 71'inin en büyük Amerikan tekellerinin sahibi veya direktörleri olduğunu eklersek, yönetimin niteliği ortaya çıkacaktır. Kaldı ki, 150 kapitalistin 79'u yine büyük tekellerin temsilcileri olup, Amerika'nın dolar milyarderi ailelerine mensuplardır. Bunlar arasında en sivrilmiş ve devlet üzerinde en etkili olanı ise Nelson Rockefeller'dir.1942 yılından itibaren yürütme organında görevler alan Nelson Rockefeller, Amerika kıtasının diğer ülkeleri ile ilişkileri yürüten özel bir dairenin başındaydı. Joe A.Morris tarafından kaleme alınan biyografisinde Nelson Rockefeller, şu notu düşüyordu : "Avrupa pazarlarından yararlanma olanaklarının kapanması ihtimaline karşı, Lâtin Amerika, Asya ve İslam ülkelerinin elimizin altında olması lâzımdır." Nelson Rockefeller, daha sonra, Dışişleri Bakanlığı'nın Latin Amerikan İşleri Dairesi'nin başkanlığına atanmıştır. Bu ülkelerde faşist hükümet ve diktatörlerin mantar gibi türemeye başlaması onun görev döneminde ortaya çıkmıştır. Washington'un Birleşmiş Milletler'de oy deposu olarak kullandığı Lâtin Amerika ülkelerinin yönetimleri üzerinde, Standart Oil petrol imparatorluğu ve Wall Street'in en büyük finans kurumlarını elinde tutan Rockefeller'lerin büyük etkisi vardı.

Eisenhower iktidarının hem perde arkasında, hatta resmi ortamda, ABD yönetiminin organizatörü asıl rejisörü John Foster Dulles'dir. Foster Dulles, Dış işleri Bakanlığı'nı, kardeşi Allen ise CIA Başkanlığını eşzamanlı olarak yürüten insanlardır. Bunlar ABD'nin günümüzden geleceğe uzanan çizgisinin belirlenmesinde etkili isimler arasındadır. Rockefeller imparatorluğunun bu lejyonerlerinden "John Foster Dulles, Birleşik Amerika tarihinde özel sektörle devlet sektörünü, mükemmel bir ustalıkla birbirine bağlamasını ve "kapitalist sektörün çıkarlarını kamu sektörünün sırtına bindirmesini" büyük bir maharetle başaran bir Dışişleri Bakanı, bir devlet adamı olarak ün yapmıştır.

Bu Dulles biraderlerin firmasının, Hitler'i iktidara taşıyan I.G.Farben, Vereinigte Stahlwerke, Schroder Trust gibi büyük Alman tekellerinin ABD temsilciliğini yaptıkları gerçeğinin üzeri hep kapatıldı. Dulles firmasının Almanya'daki temsilcisi ise Hitler'in özel ajanı Westrick'di.

J.Foster Dulles, Alman faşizminin Avrupa'yı kana buladığı yıllarda Nazilerin ABD'deki avukatlığını yaparken; kardeşi Allen Welsh Dulles, İsviçre'de CIA'yı önceleyen OSS (Amerikan Stratejik Hizmetler Bürosu) adına Alman sermayedarları ile gizli görüşmeler yapıyordu. Dulles biraderler, Rockefeller imparatorluğunun ABD yönetimi içindeki en önemli lejyonerleriydi.

II. Dünya Savaşı sonrasında, Amerikan tekellerinin kamusal gücü tümüyle denetimlerine alma sürecinde, devlet cihazı yeniden düzenlendi.1947 yılında "Milli Güvenlik Konseyi" kuruldu. Bu "konsey" 1948'den itibaren ABD'nin dış ve iç politikaları ile askeri siyasetini yönlendirmeye başladı. "Konsey"in bu konularda aldığı kararlar, harfiyen uygulanan direktif niteliği kazandı; hükümetin tamamen yerini aldı. Bugün ABD'nin en yüksek karar ve icra organı Milli Güvenlik Konseyi'dir. En önemli ve yaşamsal kararlar bu konseyin muntazaman yapılan toplantılarında alınır. Amerikan Milli Güvenlik Konseyi, federal devletlerin tüm sorunlarını görüşür ve karara bağlar. Askeri stratejilerden, nükleer enerjinin kullanımına; ekonomik yardımlardan, psikolojik savaşın yürütülmesine kadar bütün önemli konular hakkında nihai karar organı bu konseydir. Ayrıca başkanın en yüksek ve yetkili danışmanı da Milli Güvenlik Konseyi'dir. Başkan, başkan yardımcısı, dışişleri bakanı, CIA başkanı, savunma bakanı, genelkurmay başkanı gibi üyelerden oluşan bu konsey, devletin en yüksek karar organıdır. Amerikan tekelleri ve Yahudi kartelleri bu konseyde neredeyse doğrudan temsil edilirler. Petrol, silâh, finans, sanayi devlerinin temsilcileri, Eisenhower'ın başkanlık döneminden itibaren Milli Güvenlik Konseyi'nde yerlerini almaktadırlar.

Milli Güvenlik Konseyi'nin bir dokümanına göre:

"Amacımız, bize sorun çıkaran değişimleri ve gelişmeleri engellemekten ziyade, Amerikan çıkarlarına en az tehdit oluşturacak ve bizimle dost olan rejimlerle uyum içinde çalışacak şekilde yönlendirmektir" tarzında formüle ediliyordu. ABD emperyalizmi kendi çıkarları ile uyumlu liderlerin işbaşına getirilmesini "merkezi önemde" sayıyordu. Bu nedenle, NSC 129/1 belgesinde , "Amerika'nın çıkarları ve uygarlığımızın hükümranlığı için, yüzü Batı'ya dönük dirayetli liderlerin ortaya çıkmasını teşvik etmeliyiz. Buna ilaveten, böylesi potansiyel liderler yetiştirmek ve onlara yardımcı olmak için bilinçli ve hatta gizli çabalar içine girmeliyiz" deniyordu. Bu doğrultuda Eisenhower, Rockefeller, Ford bursları oldukça kullanışlı imkânlar sağladı. Türkiye'den de Süleyman Demirel Eisenhower, Bülent Ecevit ise Rockefeller bursu ile ABD'ye çağrılıp eğitiliyordu.

Ayaklanmaları bastırmak, iç güvenlik ve psikolojik harekâtlarla Amerikan çıkarlarını korumak şu ülkelerde odaklandı. Afganistan, Kamboçya, Çin, Kolombiya, Kongo, Mısır, Gana, Endonezya, Irak, İran, Ürdün, Laos, Lübnan, Pakistan, Suudi Arabistan, Güney Vietnam, Suriye, Tayland, Brezilya, Türkiye, Venezüella ve Himalaya bölgesi.

ABD ekonomisi, büyük bölümü Üçüncü Dünya Ülkelerinde bulunan ham madde yataklarına bağımlıdır. Başta petrol olmak üzere üretimin ölçekleri büyüdükçe, söz konusu ham maddeler üzerinde denetim ihtiyacı yoğunlaştı.60'lı yılların oranlarıyla ABD; bütün dünyada üretilen boksitin yüzde 33'ünü, nikelin yüzde 40'ını, manganezin yüzde 13'ünü, kromun yüzde 36'sını, tungstenin, amyantın ve bakırın yüzde 25'ini, kalayın yüzde 41'ini, çinkonun yüzde 23'ünü, demirin yüzde 14'ünü, kurşunun yüzde 14'ünü, potasın yüzde 28'ini tüketiyordu. Bu tabloda yer alan oranlar, ana çizgileriyle günümüzde de yürürlüktedir. Amerika'nın nüfusu ile birlikte ele alındığında bu tablonun çarpıklığı daha iyi anlaşılır. Dünya nüfusunun küçük bir bölümünü temsil eden imtiyazlı bir azınlık, beşeri hayat açısından elzem olan ham maddelerin büyük bir kısmını tüketmektedir. ABD'nin refah ve zenginliğinin, hem ileri teknolojisine hem de yer üstü ve yeraltı kaynaklarının bolluğuna dayandığı görüşü ise gerçeklere aykırıdır. Amerikan endüstrisi dışarıdan sağlanan maden cevherlerine git gide daha bağımlı hale gelmektedir. ABD zenginliğinin tüm insanlara açık olduğu hayali, bu tablo karşısında çökmektedir. Amerika bor, krom, nikel, petrol, boksit vs. yüzlerce hammadde kaynağı üzerinde askerî, siyasi ve ideolojik baskı araçlarını kullanarak, zoraki denetimini kurmuştur. Avrupa, Asya, Lâtin Amerika ülkeleri, Amerikan tüketim modelini izleyerek ekonomik gelişmelerini yürütemezler. Dünya rezervlerinin sınırlı olduğu düşünülürse, söz konusu ham maddeler üzerinde ABD'nin dayattığı tekelci imtiyazın ortaya çıkardığı çelişki, bir çatışma ortamına doğru hızla kaymaktadır.60'lı yılların ikinci yarısından itibaren Asya, Lâtin Amerika ve Afrika'daki ham madde işletmesine ayrılan sermayeler Amerika'ya muazzam kârlar akıtıyordu. Üçüncü Dünya'daki doğal kaynakların işletilmesi, ABD'ye, sadece zengin hammadde kaynaklarını ele geçirme imkânını vermekle kalmıyor; aynı zamanda sanayileşmiş ülkelere yatırım yapmak için gerekli sermayeleri sağlama konusunda kaynak ta oluşturuyordu.

Ama bütün bu kârlı kazançların zannedildiği gibi Amerikan halkına değil, bir avuç Siyonist patrona ve kâhyalarına aktığı gerçeği, artık ezilen kalabalıklarca da biliniyordu ve herkes intikam almak için diş biliyordu.

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

ADNAN OKTAR’IN MASONLAŞMASI VE CEMAATİN SURİYE MANEVRASI
Adnan Oktar 33. Derece masonluğa terfi ettiriliyordu! Suni ve sinsi imajı...
Devami
İSLAM VE MÜSLÜMANLAR TARİHİNİN EN BÜYÜK TEHDİDİ ALTINDA!
35 İslam ülkesinde yaptığı kamuoyu araştırması ile batının ezberini bozan Esposito,...
Devami
İSLAM’DA İLK ANARŞİ HAREKETİ; HZ. OSMAN’IN KATLİ VE NETİCELERİ
  İSLAM’DA İLK ANARŞİ HAREKETİ; HZ. OSMAN’IN KATLİ VE NETİCELERİ          (Ahmet Akgül...
Devami
İRAN KARŞITLIĞI VE İSRAİL UŞAKLIĞI
  Daha önce ABD Dışişleri Bakanı Condolleezza Rice ile  ‘stratejik...
Devami
MEZHEP TAASSUBU VE MEDENİYET UMUDU
  İslam coğrafyasındaki SÜNNİ ve Şİİ ayrımını tarih boyunca sürekli kaşıyan...
Devami
İSLAM’DA MEHDİ VE MESİH KAVRAMLARI ve Bu Umut ve Heyecan Kaynaklarını Kurutma Çabaları
  İSLAM’DA MEHDİ VE MESİH KAVRAMLARI ve Bu Umut ve Heyecan Kaynaklarını Kurutma...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5008

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR