Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün370
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta10898
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay108813
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16746788

IP'niz: 3.237.66.86
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182561

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

AKP, PKK İLE MÜCADELE EDEMEZ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Çünkü: AKP'yi iktidara taşıyan da, PKK'yı kurdurup kullanan da ABD'dir, AB ülkeleridir.

   AKP'yi ayakta tutan da, PKK'ya destek çıkan da aynı merkezlerdir.

   O nedenle, AKP'nin, ABD ve AB'ye rağmen Türkiye'nin çıkarlarını gözetmesi, Milli ve bağımsız politikalar izlemesi ve PKK ile ciddi bir mücadele içine girmesi mümkün değildir.

   Bu tespitimiz NATO kafalı askerler için de geçerlidir.

 

   İşte gördünüz, Amerika ülkesindeki PKK yanlısı isyancı Kürtlere karşı harekete geçen İran'ı bile "insan haklarını ihlal etmekle" suçlamış ve tehdit etmiştir.

   Asker-sivil demeden yine mayınlı ve bombalı katliamlarını başlatan PKK'yı kovalarken barındıkları Kuzey Irak'a giremezsiniz diyerek Türkiye'yi ikaz eden de yine ABD değilmidir?

   Öyle ise, ABD'yi "vazgeçilmez ve karşı gelinmez stratejik mürebbi (Terbiye edici)" kabul eden iktidar ve bürokratların aynı Amerika'nın besleyip sahiplendiği PKK ile gerekli ve etkili bir mücadele edeceğini beklemek safdilliktir.

   The Washington Post Gazetesi bile Amerika'nın PKK konusunda: "Tavşana kaç, tazıya; tut!" politikası izleyerek Türkiye'yi gücendirdiğini yazarken; AKP iktidarı ve NATO paşaları, hala ABD ağzıyla konuşuyor.

   AB, Kıbrıs temsilciliğine, Papadapulos'a yakın bir Rumu atıyor, Fransa Danimarka ve Avusturya açıkça Türkiye'nin Avrupa'ya katılamayacağını açıklıyor...

   Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait bir arazi; AKP iktidarının icazesi ile ve İstanbul valisinin özel izniyle Ekümenik Şeriat Devleti peşindeki Patrikhaneye aktarılıyor ve Fener Rum hıyanethanesinin avukatlığını da, karanlık kafalı kiralık aydınların ve münafık İslamcıların el üstünde taşıdığı Kezban Hatemi yapıyor!

   PKK ile birlikte, Hizbullah terörü de, el-Kaide kılıfıyla yeniden tırmanıyor. Ve tam bu sırada Tayip Erdoğan, yabancı bir ülkeye gider gibi, kalkıp Diyarbakır'a uçuyor!

   Leyla Zana ve arkadaşları, Başbakan Erdoğan'ın "Türkiye kendi sorunlarıyla yüzleşecek özgüven ve cesarete sahiptir. Kürt sorununu yok saymıyoruz. Kürt sorununun bir demokratikleşme sorunu olduğuna inanıyoruz" tespitinin,  Cumhuriyet tarihinde geleneksel devlet politikalarında bir "ezberi bozduğunu" düşündüklerini söylüyor!? Ancak geçmişte, yöneticilerin olumlu söylemlerine rağmen yaşanan acıların unutulmadığını ifade eden Leyla Zana ve arkadaşları, Erdoğan'ın "Kürt sorununu yok saymıyoruz" çıkışını, cesur, gerekli, anlamlı ve önemli bulduklarını sevinçle ve övünçle anlatıyor!

   Tayip Erdoğan: "Türkiye'de Kürt sorunu vardır" diyor. Bu sözleriyle Erdoğan, kendisine örnek olarak "baba"yı seçmiş görünüyor. O da kılavuzu Süleyman Demirel gibi, yüksek bir siyasi makam peşinde koşuyor. Bu sebeple dün "Kürt realitesini kabul ediyorum" diyen ve Cumhurbaşkanlığına yükseltilen Özal ve Demirel'in izinden gidiyor ve "Türkiye'de Kürt sorunu vardır" diyerek ülkenin parçalanmasına zemin hazırlıyor. Aslında Erdoğan'ın sözleri de, tıpkı kılavuzları gibi, "Avrupa ve ABD ile aynı görüşü paylaştığı ve dünya sisteminin tekerine çomak sokmak gibi bir niyetinin olmadığı" mesajını vermekten ibaret bulunuyor.

   Başbakan bu sözleri ile AB ve ABD'ye gerekli mesajları gönderdikten sonra, bir de Diyarbakır gezisine çıkıyor. Peki Başbakan niye özellikle Diyarbakır'a gidiyor? Niçin Şanlıurfa, Gaziantep veya Mardin değil de, özellikle Diyarbakır'ı seçiyor? Aslında bu soru bizim sorumuz değil, Erdoğan'ın kendi sorusudur. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan, Avrupa Birliği diplomatlarını Diyarbakır'a gittikleri için eleştirmiş ve "Neden Mardin değil? Neden Şanlıurfa değil" buyurmuştu!.. Peki kendisi orada ne arıyordu? Niye başka bir şehre gitmiyordu?

Hesap büyük, PKK figüran

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu, Kuzey Irak'ta yapılanları değerlendirirken asıl hedef olarak yeni bir sınır çizildiğini, sözde Kürdistan, Ermenistan ve İsrail hattının kurulmak istendiğini söyledi.

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Jeopolitik Dergisi Editörü Doç. Dr. İ. Yaşar Hacısalihoğlu, "Kürt sorunu kavramıyla bugün ne anlatılmak istenmektedir? Bunu net olarak kavramalıyız." diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

PKK, aydın inisiyatifine müdahil mi?

"Irak'ın kuzeyinde yaşananlardan sonra ‘Kürt sorunu' kavramı Batı emperyalizminin himayesinde yeni bir işleve bürünmüştür. Bunun altyapısı 1990'lı yıllardan sonra oluşturulmaya çalışılmıştır. Irak'ın kuzeyi Bağdat'tan aşama aşama kopartılarak, sözde Kürdistan yapılanmasının temelleri atılmıştır. Irak'ın işgalinden sonra ise Irak'ın kuzeyi işgalin ekonomi-politik üssü haline getirilmiştir. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında bölgenin güvenlik, enerji ve su denklemi buradan denetlenmeye başlanmış ve Irak, Suriye, İran ve Türkiye'yi hedef alan ‘sözde büyük Kürdistan' tasarımı öne çıkartılmıştır. Terör örgütü PKK'da bu yeni tasarımın bir parçası haline gelmiştir. Irak seçimlerine katılmış olması Türkiye dışında diğer hedef ülkelerde de varlığını sürdürme çabası bunun göstergesidir. PKK, son gelişmeleri (12 ismin Başbakanla görüşmesiyle başlayan süreç) kendi zeminine çekip, bu gelişmelere gönderme yaparak bir ateşkes vurgusu yapıyorsa, bu durum meselenin başından beri örgütün olaylara müdahil olduğunu gösterir. O zaman da yapılanların terör örgütünün yönlendirmelerinden, arzu ve hedeflerinden arındırılması güçleşir. Bu tablo bir ülke için ve her şeyden önemlisi o ülkenin bütünlüğü ve iç huzuru için son derece tehlikeli bir sürecin habercisidir."

Ulusal güvenlik geri plana itildi!

"Türkiye üzerine yapılan hesapların beklentisi; ulusal güvenlik stratejisini zayıflatarak, geri plana iterek, kararlılık ve direnme yeteneğini yok etmektir. PKK terörünün yeniden sahaya sürülmesi, ‘ölümü gösterip sıtmaya razı etme' çabasıdır. Türkiye; bir yandan terör örgütüne genel af düşüncelerinin ortaya atıldığı, federasyon için imza kampanyalarının yapıldığı bir dönemi yaşarken bir yandan da terör saldırılarına uğraması bu fikri güçlendirmektedir. PKK terörü, denklemin alt basamağını oluşturur. Asıl anlaşılması gereken üst basamağıdır. Yani perde arkasıdır. PKK'nın arkasıdır. Bu da karanlık değildir. Terör örgütünden Osman Öcalan'ın bir süre önce ifade ettikleri, PKK'yı kimlerin nasıl bugünlere taşıdığını ortaya koymuştur. Bugün de aynı desteğin sürdüğünü görüyoruz. Bu noktadan sonra öncelikli görev; yerli yersiz sık sık ‘küresel terör' vurguları yaparak, onun için dertlenmek ve enerji tüketmek yerine, öncelikle PKK terörünün önünü ve arkasını bir kez daha ve yeni koşulların zemininde irdeleyerek Türkiye üzerinde oynanan oyunlara karşılık vermektir."

Teröre uygun iş iklimi: Pazar ve doğal kaynaklar

"Unutulmamalıdır ki yaşadığımız dönem; terörün küreselleşmesinden çok, küreselleşen çıkar çatışmalarının teröre uygun iş iklimi yaratmasıyla biçimleniyor. Pazar ve doğal kaynaklar egemenliğine dayalı yeni jeopolitik atlas ile terörün odaklandığı atlas örtüşüyor. Bu konuda yeni bir perde açılmıştır. Perdeyi açan Afganistan ve Irak işgalleridir. Avrasya mücadelesinin odaklandığı coğrafi bölgeler ve yeni eksenler; ‘güç, çıkar ve terör jeopolitiğinin' üçgenine sıkışmıştır. Bu sıkışıklığı ABD lehine zorlayan Büyük Ortadoğu Projesidir. Türkiye'de bu üçgenin en belirleyici yerindedir. Bugün yeniden hareketlenen terör, Türkiye'ye dışarıdan biçilen rollerin ve hesapların denetimindedir. Ortadoğu da yeni hesapların uzantısıdır. Avrasya coğrafyasına sıkıştırılmak istenen ‘güç, çıkar ve terör jeopolitiğinin' güdümündedir."

BOP içinde Türkiye'nin etkisizleştirilmesi isteniyor "Bir yandan AB kapısına demirleterek, bir yandan da Büyük Ortadoğu Projesinin mızrak ucu haline getirilerek, Türkiye'nin etkisizleştirilmesi ve bağımlı yaşamaya zorlanması hedefleniyor. Bu tablo altında zamana yayılan ve "ucu açık süreç" adı altında Irak'ın kuzeyinden Kıbrıs'a Ege'den Boğazlara ve iç bütünlüğünden milli devletine uzanan geniş bir yelpazede Türkiye'yi çözmenin hesapları yapılıyor. Bu durum tam bir kuşatılmışlık halidir. Bölge üzerinden yürütülen bu planlar tarihsel benzerlikler taşımaktadır."

Batı, yüz yıl önceye geri döndü

Batı emperyalizminin,1. Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'ya bıraktığı mirasa tekrar yöneldiğini ifade eden Doç. Dr. İ. Yaşar Hacısalihoğlu, o mirasın; milletleşmeyi engelleyen ve buna bağlı olarak etnik çelişkileri kalıcılaştıran, yapay sınırlarla devletler yaratan, bunu yaparken de ihtilafları yerine geldiğinde kullanabileceği biçimde tasarlayan bir miras olduğunun altını çizdi.

Batı, yapay sınırlar istiyor

Batı emperyalizminin kendi çıkarları doğrultusunda yapay sınırlar yaratma peşinde olduğunu ve Büyük Ortadoğu Projesi ile ABD merkezli yeni bir siyasal atlas oluşturma gayreti olduğunu dile getiren Doç. Dr. Hacısalihoğlu, ABD Dışişleri Bakanı Rice; Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Fas'tan Çin sınırına kadar 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini söylediğini hatırlatarak sözlerine şöyle devam etti:

Tampon ülkeler ekseni oluşturuluyor

"Nitekim bilinmektedir ki, işgalleri de içeren her emperyalist proje tampon coğrafyalara ihtiyaç hisseder. Bu bazen bir bölge, bir eksen veya tek tek ülkelerden oluşabilir. Bugün için hedeflenen ise geçmişin tampon ülkelerini birbirine kenetleyen bir tampon ülkeler ekseni yaratmaktır. Bu eksen Ermenistan-Kürdistan-İsrail eksenidir. İsrail'in Irak'ın kuzeyine olan ilgisinin temel nedeni de budur. Batı'nın bu oyununu tarihte olduğu gibi bölgede bozabilecek tek ülke Türkiye'dir. Türkiye'ye yüklenmenin asıl nedeni de budur. Sınırları yapay değildir. Antiemperyalist mücadeleyle, kanla, dirençle, alın teriyle çizilmiştir."

Ateşkes PKK'nın taktiği

Gazetemize açıklama yapan Strateji Uzmanı Dr. Nihat Ali Özcan ise, PKK KONGRA-GEL'in bir aylık ateşkes kararını değerlendirirken bunun ‘taktik' olduğunu ifade etti:

"Bu ateşkes hikâyesi, PKK açısından çok iyi bir taktik. Artık mevsim kışa doğru dönüyor. Örgütün kışa hazırlık yapması için erzak toplaması lazım. Onun için de aktif olmaması lazım. Eylül ayı itibariyle ateşkes ilan etmesi, taktik bir iş, taktik bir zorunluluk. Bahara kadar sessizlik içinde olması lazım... Terör örgütünün isteği nedir; kendisinden bahsedilmesidir. Ve kendisinin gündemde olması. Şimdi onu da sağladı. Zaten herkes onu konuşuyor... Örgüt aktif olduğunda üyelerinin sadakatini sağlar. 3-5 aydır da çok aktif olduğu için sadakati sağlayıp dikkatleri örgüt dışına çekmeyi başardı. Örgüt içindeki bir takım krizleri şimdilik aştı. Ayrıca Irak'ta anayasa çalışması sürüyor. Bu deklare edilene kadar bir anlamda aşama kaydedilmiş olacak. Bu, bölgedeki Kürtler için bir ilerleme olacağı için örgütün eylemlerine ara vermesi gayet normal."

Hurşit Tolon 1. Ordu Komutanlığı'nda devir-teslim töreninde konuştu:

Üniter yapıyı bozdurtmayacağız!

1. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, "Size çağdaşlaşma ve kalkınmasının gelişimi için yabancı kaynaklı reçetelere ihtiyaç duymayan, onu millî varlığında ve gücünde bulan ‘aydın'lıkların kerameti kendinden menkul aydınlattıkları çevrenin de kaç lüks oldukları bilinmeyen bir grubun bazı yandaşlarıyla birlikte kurulurken, ulus devlet formu üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını bozmaya yönelik girişimlerini nefretle kınayan, koruduğu kutsal değerleri sonsuza dek pazarlamayacak bir ordu teslim ediyorum" dedi.

"Ülkesini ve ulusunu seven, dürüst, cesur, çalışkan ve fedakâr, Küreselleşme dejenerasyonunda benliğini yitirmemiş, Zihninde ve gönlünde sadece kanla ve irfanla kurulan Cumhuriyetimizi, ülke bütünlüğümüzü, ulusal birlik ve beraberliğimizi yaşatan, Cehennemler de kudursa, başka tür cumhuriyet sevdalıları da türese, onu sonsuza dek yaşatmaya kesin kararlı, Çağdaşlaşma ve kalkınmasının gelişimi için yabancı kaynaklı reçetelere ihtiyaç duymayan, bunu milli varlığında ve gücünde bulan, ‘Aydınlıkları', kerameti kendinden menkul, aydınlattıkları çevreninde kaç lüks olduğu bilinmeyen bir grubun bazı yandaşlarıyla birlikte, kurulurken ulus devlet formu üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını bozmaya yönelik girişimlerini nefretle kınayan, Ata yadigarı topraklarda yıllarca çekilen nice acıdan, kaybedilen masum canlardan, verilen şehitlerden sonra Türk varlığını yok etmek için giriştikleri katliam planlarına uluslararası anlaşmaların verdiği çok açık hakla mani olarak, soydaşlarımızın bekasının, can ve mal güvenliğinin, huzur ve refahın sağlandığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde eşit haklara ve siyasal eşitliğe sahip iki kesimli, Türkiye'nin güvenlik garantisiyle adil ve kalıcı bir barış sağlanmadıkça Mehmetçiğin çekilmeyeceğine inanan, Günümüzde dış dünyanın türlü baskı, tehdit, şantaj ve entrikaları yanında o günleri yaşamamış, yaşamış ama unutmuş ya da kendi yakın tarihini yeterince incelememiş olanların çabalarıyla yeniden 19 Temmuz 1974'e döndürülmek istenmesini içine sindiremeyen, Sadece ufku görmenin kafi olmadığına, ufkun ötesini de görmek ve bilmek gerektiğine inanan, Ülkemizin üniter yapısına, cumhuriyetimizin temel niteliklerine yönelik her türlü tehdit ve tehlikeye karşı son derece uyanık ve bu evrensel değerlerden asla taviz vermeyecek, koruduğu kutsal emanetleri sonsuza dek hiçbir şartta pazarlık konusu yapmayacak, Ettiği yemine sadık, mücadele azim ve iradesinde, halkı ile bütünleşmiş bir ordu teslim ediyorum." (aa)

 

Apo neden teslim edildi? Sorusu hala cevap bekliyor'

Apo'yu Türk görevlilere teslim eden CIA ekibinin başındaki kişi MOSSAD bağlantılı, Yahudi kökenli Amerikalı David Adolph Korn idi!.. Apo, Türkiye'de basın mensupları ile ilk karşılaşmasında aynen şöyle diyordu:. "Ben, bana verilen rolü oynadım!.."

Bülent  Ecevit, 13 Nisan 2005 tarihinde Sabah gazetesinde yayınlanan söyleşinin son bölümünde aynen şu ifadeleri kullanıyordu:

"Amerika bize niye Apo'yu verdi, onu hala ben de bilemiyorum. O çoğulcu toplum içerisinde belki Kürt politikasına karşı olan birtakım çevrelerin etkisiyle oldu bu!..".

Bu sözler asla ‘'gerçekleri'' ifade etmiyor!..  Zira, Apo'nun Türkiye'ye tesliminden bir gün önce 15 Şubat 1999 Pazartesi günü Orgeneral Lloyd Newton başkanlığında kalabalık bir Pentagon heyeti Ankara'ya geldi!..  Newton'un ziyaretinden hemen bir gün sonra 16 Şubat Salı günü, sabaha karşı 03.00'te Abdullah Öcalan Türkiye'ye getirildi!..  Ancak Apo'nun ‘'Afrika''da mı, yoksa ‘'İsrail''de mi teslim edildiği halen tartışmalı!..  Apo, Türkiye'de basın mensupları ile ilk karşılaşmasında aynen şöyle diyordu:.

"Ben, bana verilen rolü oynadım!..". Apo'nun asılmayacağı şartını da AB değil, ancak onu Türkiye'ye teslim edenler, yani ABD-İsrail ikilisi koyabilir!..

Apo'nun teslimatından üç gün sonra Ecevit, Milliyet gazetesine şu açıklamayı yapıyordu:.

"Apo''nun Türkiye'ye teslim edilmesi, ABD ile olan alışveriş ilişkimizin bir sonucudur!..".

Ecevit, ‘'bu alışverişte'' Apo'ya karşılık Türkiye'nin ‘'ne verdiğini'' hala açıklamadı!..

Apo'nun Türkiye teslim edilmesinin ardından Ecevit'in söylediği sözler, bu senaryonun ABD-İsrail-Türkiye üçlüsü tarafından ‘'müştereken'' uygulandığının kesin kanıtıdır!.. Amerika, Ecevit'e "Kuzey Irak''ta çağdaş bir devlet kuruluyor" sözlerini söyletmek için Apo'yu Türkiye'ye teslim etti!..  Apo'nun teslimatı aslında ‘'Türk milletini aldatmak için'' kullanılan bir malzemeden ibarettir!.. Zira, Kürt devleti zaten kabul edilmişti!.. Orgeneral Eşref Bitlis de, Uğur Mumcu da ‘'bu ihanete karşı çıktıkları için'' öldürüldüler!..

1993 yılının ilk aylarında NATO Başkomutanı/ABD Genelkurmay başkanı orgeneral John Shalikashvili'ye İncirlik üssünde verilen gizli brifingde, Amerika subay şöyle demişti:

"PKK''nın görevi Kürt devletinin kuruluş süreci boyunca Türkiye'yi angaje tutmaktır!..".

Apo'ya bu görevi verenler, yani ABD-İsrail ikilisi, elbette ki ‘'asılmasına'' izin vermezler!..

Apo'nun asılmayacağı şartını da AB değil, ancak onu Türkiye'ye teslim edenler, yani ABD-İsrail ikilisi koyabilir!..

Ecevit, önce Apo'nun ‘'idam dosyasını'' Başbakanlık'ta bekletti, ardından da TCK'dan ‘'idam cezasını'' kaldırarak, onu ‘'yasal güvenceye'' kavuşturdu!.. Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz da ‘'bile bile'' bu vebale ortak oldu!..

Beka kurumlarımızda gizlice kadrolaşan ‘'sebataycılar'' ile ‘'masonlar'' derhal tasfiye edilmezse, Türkiye'nin sonunun da Irak'taki gibi ‘'bölünme'' olacağı aşikardır!..[1]

Bu arada: İran'nın nükleer çalışmalarından son derece huzursuz olan ve her defasında yeni ve tutarsız iddialarda bulunan ABD, şimdi de İran'ın ülkedeki PKK'lı Kürtlere karşı harekete geçmesini,  insan hakları ihlali sayıyor.

ABD'nin, İran hükümetinin son zamanlarda ülkede yaşayan PKK'lı Kürt azınlığa karşı sert tedbirlere başvurduğuna ilişkin haberlerden kaygı duyduğu bildiriliyor.

Dışişleri Bakanlığı basından gelen bir soruya karşılık olarak, ''Azınlık Kürt gruplarının sahip oldukları hakların inkar edilmesi, İran rejiminin korkunç insan hakları ve demokrasi sicilinin bir görünüşüdür. İran makamlarını itidalli davranmaya ve İran halkının kendi demokratik haklarını barışçı bir şekilde kullanmasına saygı göstermeye çağırıyoruz'' ifadesi kullanılıyor.

İngiltere de korkuyor

Öte yandan, İngiltere, İran'ın İsfahan kentindeki nükleer santralde nükleer faaliyetlerine yeniden başlamasından derin endişe duyduğunu açıklıyor.

Dışişleri Bakanı Yardımcısı Ian Pearson, yaptığı açıklamada, "İran'ın ekonomik ayrıcalıklar karşılığında nükleer faaliyetlerini sınırlamasına yönelik AB'nin önerilerini reddetmesini" üzüntüyle karşıladıklarını bildiriyor.

İran'ın kararının zarar verici olduğunu belirten Pearson, İran konusunda gelecek adımların neler olacağını, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Yönetim Kurulu'nun yarın yapacağı toplantıda görüşüleceğini söylüyor. Pearson;  ''İran'dan önerilerimizi dikkatlice incelemesini istedik. 31 Ağustos'ta üst düzey yetkililer ve Eylül'de de bakanlar düzeyinde toplantılar yapılmasını önerdik. İran'ın bunları tartışmadan reddetmesi zarar vericidir diyor.''

   Kuzey Irak'ta PKK'yı barındıran ve İran'ın PKK'ya müdahalesine karşı çıkan ABD'ye, hala güvenenlerin bu tavırları gaflet olmaktan çıkıyor.

   İran konusunda ne yapmalı?

   Daha önce İran'ın nükleer girişimlerinden bahsetmiş ve bu konuyu Amerika'nın yakın takibe aldığını belirtmiştik. ABD'nin nükleer silah üretmesini engellemek için bir yıl içerisinde İran'a saldırmasının muhtemel olduğunu söylemiştik.

   Öyle anlaşılıyor ki, İran, daha önce Irak'ın nükleer silah yapma denemesinden dersler çıkarmış. Tesislerini askeri birliklerin bulunduğu alanların altlarına inşa etmekteymiş. Dolayısıyla Atom Enerjisi Kurumu İran'a denetlemeye gittiği zaman bu tesisleri göremiyor; zira sadece sivil alanları denetleme yetkisine sahip ve askeri bölgelere giremiyor. Ayrıca aynı işi yapan birden fazla tesis kurmuş. Bunlardan biri vurularak devre dışı bırakılırsa, ötekiler nükleer faaliyetini sürdürebilecek.

   İran'ın kendi güvenliği açısından nükleer silah yapmakta ısrarcı olacağı; buna karşılık Amerika'nın da bunu durdurmak için bir hava harekâtına girişeceği ihtimali oldukça yüksek. Bu vaziyette ne yapmak lazımdır? Amerika'nın yapacağı hava harekâtına fiili destek vermek Türkiye açısından tamamen yanlış olur; zira Irak'ta Türkiye'nin hak ve menfaatlerini göz ardı ederek, iki Kürt aşiretini Türkiye'ye tercih eden, bu arada İran saldırısından sonra Türkiye'ye ne yapacağı konusunda ciddi soru işaretleri beliren Amerika'ya açık destek ve yardımda bulunmak ülkemizin ve bölgemizin çıkarlarına aykırıdır.

İran operasyonunda üslerimizi Amerikan uçaklarına kesinlikle kullandırtmamalıyız. Ayrıca Amerikan füzelerinin bizim hava sahalarımızı kullanarak İran'ı vurmasına da fırsat tanımamalıyız. Hatta bunlarla yetinmemek ve Amerika'nın siyaseten yanında görünmemek durumundayız. Türkiye'nin böyle bir operasyona destek vermemesi ve politik anlamda da karşı gelmesi; Ortadoğu'daki ülkeler üzerinde olumlu tesirler yaratacak ve Amerika'nı girişimlerini zora sokacaktır. Amerika her şeye rağmen yine de harekete geçebilir. Ancak başarı şansı zayıflayacak ve yalnız kalacaktır.

   Türkiye'nin böyle bir tavır sergileyebilmesi için İran'ın da bazı jestler yapması gerekir ve bunlara hemen başlamasında fayda vardır. Örneğin son yıllarda İran PKK'ya topraklarını açma konusunda daha dikkatli davranmaktadır ki, bu sevindiricidir. Tahran yönetiminin terör örgütüyle mücadele konusunda Türkiye'ye tam destek vermesi ve Ankara'yı tatmin etmesi en tabii beklentidir.

   Buna ilaveten Tahran'ın, Kıbrıs politikasını tekrar gözden geçirmesi lazımdır. Bugüne kadar Rum-Yunan tezlerine destek vermiş bulunan Tahran'ın artık KKTC'yi de tanımak da dahil, yeni bir politika belirlemesi gerekir. Geçen yıllarda Türkiye'ye İran'dan epeyce turist geldiği anlaşılıyor. İran KKTC'ye uygulanan ambargoyu kaldırdığını ilan ederek, hava yollarını haftada en az bir kere KKTC'ye uçmasını temin edebilir ve İran'lı turistler oraya da gidebilir. Ayrıca İran yönetimi, KKTC'yi tanımaya hazır olduğunu ve KKTC'nin tanınması girişimlerini İKÖ'de de sürdüreceğini söyler ve gereğini yaparsa, o zaman Türk halkının gönlünü kazanır ve AKP hükümeti istese de Amerikan operasyonuna destek veremez.

   Bu sayede iki ülke arasındaki ilişkiler derinleşir ve zaman içerisinde kapsamlı hale gelir. Tahran yönetimi bu fırsatı kaçırmamalı ve AKP hükümetinin KKTC konusunda kendisinden talepte bulunmasını beklememeli. Çünkü AKP böyle bir talepte bulunmaz ve Amerika ile işbirliğine en yatkın hükümet AKP'dir. İran, KKTC konusunda atacağı adımlarla, bu hükümetin Amerika'nın yanında yer almasını önleyebilir.[2]

Yeni Lawrens mi? : 1925 yılında, Sabataist masonların güdümünde bulunan Matbuat Umum Müdürlüğünün çıkardığı AyınTarihi Dergisi, Yahudi asıllı İngiliz ajanı Albay Lavrens'i şöyle övüyordu:

" Albay Lavrens, küçük yapılı, sarışın, mavi gözlü genç bir adamdır. Oxford Üniversitesi mezunu ve eski eserlerle meşgul, şiirden de hoşlanan bir ilim adamı olduğu halde, cihan harbinde, Arabistan'da son derece cesaretiyle başardığı büyük işler, henüz cihanda meçhuldür. Lavrens pek mütevazı ve zerre kadar şöhret düşkünü olmaksızın, Arabistan'ın birbirleriyle geçinemeyen kabilelerini Türklere karşı pek tesirli askeri hareketlerde bulunmak üzere birleştirmeye muvaffak olmuştur. Daha evvel birçok Arap Sultanı ve Halifeleri bile bu işi başarmaya muvaffak olamamış oldukları halde, Lavrens, Mekke Emiri'nin bedevi ordusunun başına geçti. Ve tıpkı Mareşal Allenby'nin Filistin'deki Hıristiyanlarla Yahudileri kurtardığı gibi, o da milyonlarca Müslümanın yaşadığı Arabistan ile Arzı Mukaddesi Türklerden kurtardı."

İşte sözde Türkiye Basın Yayın Genel Müdürlüğü Türkleri Arabistan ve Filistin'den çıkaran Yahudi İngiliz ajanını böylesine alkışlamaktadır.

O Lavrens ki, İslam kardeşliğini dinamitlemiş, yüzlerce Türk askerinin şehit edilmesine sebep olmuş; hatta Filistin ve Suriye bile onun yüzünden elimizden çıkmıştır.[3]

Şimdide marazlı mütareke medyası Recep T.Erdoğan'ı nerdeyse:

" Diyarbakır'ı ve Güney Doğuyu Türklerden kurtaran kahraman" diye övmektedir.

    4 bin özel korumayla yapabildiği Diyarbakır ziyareti, herkesi düşündürmelidir!

   Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ı Diyarbakır gezisinde 4 bin kişilik özel hareket timinin koruması, ülke güvenliği için bir tehlike işaretidir. Yurt gezisine çıkan Başbakan için gerekli olan olağanüstü güvenlik tedbirleri, aynı zamanda ülkenin içinde bulunduğu güvenlik bunalımının göstergesidir. İktidarlara düşen görev: ülkeyi güvenli hale getirmek, ülkenin bir ucundan diğerine 4 bin koruma gerektirmeyecek şartları oluşturmak değil midir?

   İşbirlikçilik psikolojisinden kurtulmanın tek yolu, talepkar ve cüretkâr bir politika izleyip milleti canlı tutmaktan geçmektedir.

   Kaybetmemeye çalışmak yerine, kazanmaya gayret etmek lazımdır.

   Sadece elimizdekini muhafaza etmeye çalışarak, toplumu canlı tutamayız. Karşı taraf, nasıl, her fırsatta Bizans ve Pontus'tan, Büyük Ermenistan'dan ve Kürdistan'dan bahsediyorsa; Biz de Ege Adalarından, Kerkük ve Musul'dan bahsetmeliyiz.

   Böylece bu topraklarda gözü olanlar, kendi topraklarında da göz görmüş olacaklardır.

   Bazıları, "Trabzon'u Rum, Van'ı Ermeni, İstanbul'u Bizans şehri yapmaya kimin gücü yetebilir? Bu, hayalden başka bir şey değildir" diye düşünüyorsa aldanıyor.

   Yüz yıl önce de, "Selanik'i Yunan, Filibe'yi Bulgar, Üsküp'ü Makedon şehri yapmaya kimin gücü yetebilir" diye düşünüyorduk. Ama oldu. Üstelik, o zamanlar, Selanik ve Üsküp'teki Müslüman sayısı, Trabzon ya da Van'daki Müslüman sayısından daha fazlaydı. Buna rağmen oldu.

   İşte Kıbrıs göz göre göre gidiyor. AKP deklarasyonla milleti aldatıyor.

   Nasreddin Hoca merhum, çarşıdan bir ciğer almış. Pişirip yemek için. Çiğerci hocaya ciğeri daha iyi pişirmesi için bir yemek tarifi yazmış. Hoca ciğeri bir an önce yemek hevesiyle evin yolunu tutmuş. Ama gel gör ki, bir çaylak hoca efendinin gafletinden yararlanarak çiğeri kaptığı gibi kaçırmış. Ne yapacağını şaşıran hoca, pusulayı havada sallayarak çaylağa seslenmiş:

"Boşuna heveslenme, ciğeri ağız tadıyla yiyemeyeceksin. Çünkü pusulası bende kaldı" demiş.

Güleriz ağlanacak halimize. Kıbrıs davasında tecrübesiz politikacılar yüzünden Türkiye'nin içerisinde bulunduğu durum, Nasreddin Hoca'nınkinden farksız.

Sayın Gül ve Tayyip Bey biz Gümrük Birliği anlaşmasına Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ni de dahil ettik amma, bize göre bu bir tanıma sayılmaz. Çünkü bizim elimizde bir deklarasyon var diyerek kendilerini teselli ediyorlar.

 Karşınızda bulunanların nasıl bir haçlı taassubuyla hareket ettiğini demek ki bilmiyorlar. Yahu niçin hatırlamıyorsunuz? Londra-Zürih Anlaşmalarının kesin hükümlerine rağmen, bu anlaşmaları hükümsüz sayarak Güney Kıbrıs'ı metazori, AB'ye, Ada'nın tümünü temsilen almaya karar verenler bunlar değil mi? Diyelim ki toplumsal ve resmî hafızamız bu kadar uzun vadeli düşünme kapasitesinden mahrum. Ama Kuzey Kıbrıs Annan Planı'na evet oyu verdiği halde niçin hâlâ izolasyonlar kaldırılmadı? Böylesine normal diplomatik kuralları zorbaca ciğneyenlerin insafına, Kıbrıs'ın ve Türkiyemizin millî hakları ve menfaatleri emanet edilebilir mi? Bunlara güvenerek Türkiye'nin egemenliği ve yönetimi, böylelerine teslim olunabilir mi?

Gerçekler bu merkezde iken, bir de bazı AKP yöneticileri, kalkıp, TBMM'yi olağanüstü toplantıya çağırarak, karşımızdakilerin suiniyetini hesaba katmayarak, Güney Kıbrıs ile ilgili tanıma işlemini Meclis'ten geçireceklermiş. Yanlış üstüne yanlıştır, bile bile ladestir bu...

AKP iktidarsızı, "Aydın" yaftalı PKK temsilcileri ve kiralık basın kalemşörleriyle barış görüşmeleri yapıyor!?.

Tunceli'de kaçırılan askeri bıraksınlar diye, PKK yandaşlarından bir heyet oluşturulduğunu ve bu heyetin gidip askeri aldığını biliyor musunuz? Hem de Tunceli'ye sadece 15 kilometre uzaklıktaki bir yayladan! Devlet bu duruma düştü. Bir ülke onurunu yitirirse, el kapılarında böyle ağlaşıp yalvar yakar olursa, sonuç işte budur. O zaman küçücük Kıbrıs Rum Kesimi bile sana açıktan posta koyar, Fransa gibi ülkeler Rumları resmen tanımanı ister ve Başbakan ‘Çok üzüldüm' demekle yetinir! Ya da Kuzey Irak'ın dört bir yanına PKK bayrakları çekilirken, orada bağımsız Kürdistan devleti kurulmak üzere iken; senin Dışişleri Bakanı'n ‘Gelişmeleri çok yakından izliyoruz' gibi çaresizliğini kanıtlayan inciler saçmak zorunda kalır! Türkiye sarsılırken, bütün bunlar olurken taşın altına kim elini sokacak? Bilinmiyor! Peki yönetim kadrosu nerede? Dışişleri Bakanı İstanbul'da Suudi şeyhi Yamani'nin kızının dillere destan düğününde! Başbakan Antalya'dan sonra bu kez Ekinlik Adası tatilinde! İyi eğlenceler beyler!.. İyi tatiller!..[4]

Bir-iki gün önce, şehitlerimizin cenaze töreninde Türk Silahlı Kuvvetlerimiz tam kadro komuta kademesi hazır bulundu, Başbakan Erdoğan da aynı sıralarda ‘Bey baba' isimli balıkçı teknesiyle balık tutmaya gitmişti, yanında da Ramsey'in sahibi Remzi Gür, Atasay Kuyumculuk'un sahibi çooook yakın dostu Cihan Kamer vardı. Bitmedi, şehit cenazeleri kalkıyor iken, yine aynı anda, Erdoğan'ın adeta dili ve kulağı olan Egemen BAĞIŞ ile danışman vekili Ömer ÇELİK de, Bodrum'da görkemli mekanlarda, TGRT'yi almak isteyen 50 yıldır ABD'de yaşayan BAY Ahmet Ertegün'le (Ertegün'ün TGRT'yi Amerikan Musevi Dernekleri Başkanı Estee Lauder ile beraber almak istediği iddia ediliyor) sıcak dost sohbeti yapıyorlardı. Yurdumun uzaklardaki garip bir köşesinde ise şehit çavuşun babası, komutanlara bağırıyordu; ‘Komutanım bir oğlum daha var onu da al gönderiyorum bu vatana feda olsun, peki ama ya hükümetimin başı neredee?'[5]

   TGRT, Siyonist Musevi işadamına satılıyor!

   İhlas Holding'in sahibi Enver Ören, TGRT'yi Macar kökenli Musevi bir aileye satıyor. Televizyonu alacak olan Ronald Lauder, aynı zamanda Amerikan Musevi Dernekleri başkanlığı'nı da yapıyor. Aslında Türkiye'de yabancıya yüzde 25 sınırı var. Fakat Musevi işadamı Lauder'in Atlantic Records'un patronu Ahmet Ertegün'ün aracılığıyla TGRT'yi alacağı konuşuluyor. Bu arada, TGRT'nin nasıl kurulduğunu Türkiye'de bilmeyen yok. Türkiye'nin en büyük 5 özel televizyonlarından biri olan bu televizyonun Musevi bir aileye satılması da önümüzdeki günlerde çok tartışılacak gibi duruyor. Evet, Türkiye ekonomisi tasfiye ediliyor.

Öte yandan PKK'nın asıl patronu olan İsrail ile pazarlıklar sürüyor!..

Enerji Bakanı Hilmi Güler sessiz sedasız İsrail'e gidiyor, güya bölgesel projeler konuşuluyor!.. Bugün, AKP hükümetinin İsrail ile ilişkilerinin geldiği düzeye dışarıdan bakan biri, geçen yıl bu zamanlar iki ülke yetkililerinin birbirlerini görmeye tahammüllerinin kalmadığına inanamıyor. Bunun en son örneğini geçtiğimiz hafta sonu yaşadık. Enerji Bakanı Hilmi Güler 6 Ağustos Cumartesi gecesi THY'nin tarifeli seferiyle İsrail'e uçtu. Beraberinde Enerji ve Dışişleri bakanlıklarından üst düzey yetkililer de bulunuyordu. Bu ziyaret önceden planlanmadığı gibi, bakanın özel talimatıyla medyadan da gizli tutulmuştu. 7 Ağustos Pazar sabahı Kudüs'te gizli temaslar başlıyor ve çok yoğun görüşmeler yapılıyor...

Bunların başında, Samsun ve Ceyhan arasında bir de petrol boru hattı inşa edilmesi, Boğaz'lar üzerindeki baskıyı rahatlatarak (Samsun'da inşa edilecek bir terminalle) Ceyhan'a indirilecek Rus petrolünün, buradan yine Akdeniz altından boru hattıyla İsrail'e iletilmesi geliyor. İsrail'deki terminal olarak ise, Hayfa yerine İsrail sanayi bölgesine ve İsrail'in boşaltması beklenen Filistin'in Gazze şeridine daha yakın konumdaki Aşkelon kenti öngörülüyor. Aşkelon, doğalgaz-su projesindeki terminal olark da ağırlık kazanıyor. İsrailliler, Aşkelon ile Kızıldeniz'in Akabe Körfezi'ndeki Eylat liman kenti arasında zaten mevcut olan bir petrol boru hattını tadil ederek, Rus petrolünü (ve doğalgazını) Kızıldeniz'e indirerek, Uzakdoğu pazarlarının kullanımı bir alternatif oluşturulabileceğine inanıyor. Bu projeyle özellikle Hindistan'dan girişimcilerin ilgilendiği ve 200-400 bin tonluk süper tankerlerle, istikrarsız Basra Körfezi'ne alternatif bir taşıma rotası kurulabileceği konuşuluyor.[6] İşte PKK'yı da, Hizbullah'ı da, bu İsrail kollayıp kullanıyor... Barzani'yi de bunlar kışkırtıyor. AKP ise İsrail'in himayesinde hükümet ediyor... Bu yüzden, AKP'nin PKK ile ciddi ve cesaretli şekilde mücadele etmesi bizce imkansız görülüyor...

İsrail'in bildiği, bizim bilmediğimiz!

Bu arada İsrail, vatandaşlarından ‘somut ve ciddi terör tehditleri' nedeniyle Türkiye'nin güney sahillerine gitmemelerini istiyor... İsrail devletinin böyle konularda, İsrail Gizli Servisi' nin (MOSSAD) bilgisi dışında hareket etmeyeceği biliniyor...Unutmayın ki Londra'daki bombalı saldırıları önceden öğrenen ve İngiliz yetkilileri uyaran tek kurum MOSSAD'dı![7] Her ne hikmetse, İsrail'in bu açıklamalarının ardından, daha sonra MOSSAD ajanı olduğu anlaşılan ve El-Kaide etiketi yapıştırılan birileri, güya İsrail gemilerine saldırı hazırlığında iken, 1 ton patlayıcı ile birlikte yakalanıyor...  Ve hiç gereği yokken Emniyet bürokratları: "Hiçbir ülkeden yardım ve ihbar alınmadan bu operasyonun başarıldığını açıklıyor!?

Şaron'un korkusu

Geçen haftaki gazete haberlerine göre İşgalci İsrail'in Başkanı Şaron, yastığının altına tabancasını koyar, eli tetikte yatarmış. Yine gazete ve dergilerin haberlerine göre dünya ticaretini ve ekonomisini Yahudilerin kontrolü altındaymış...

Hava, deniz ve kara taşıtlarının hepsinin sigortası Yahudi şirketler tarafından yapılır, bütün dünyanın dolarları Yahudi şirketlere akarmış.

Döşeğinizi, yorganınızı, yastığınızı dolarla doldursanız; dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip olsanız: evinizin kapılarını ve pencerelerini altından yaptırsanız; böylesine korku içinizde olduktan sonra ne faydası varmış?

Akrep iğnesiyle dikilmiş yılan derisinden yorganda yatar gibi olur insan.

Aslan postuna bürünmüş bir çakal, silahların gölgesinde ne kadar rahat olabilir ki?

Sürekli aldatılan AKP'lilere Prof. Dr. Necmettin Erbakan'dan ağabeylik nasihati: Kendinize gelin!

Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, ‘Hidayeti kararanların akıbeti devamlı aldatılmaktır' diyerek Kıbrıs konusunda da AKP hükümetinin ve dolayısıyla Başbakan Erdoğan'ın bir defa daha aldatıldığını ve bunun acısını koskoca bir ülkenin çekeceğini söyledi. Prof. Dr. Necmettin Erbakan sözlerine şöyle devam etti:

"Şimdi bakın Tayyip Bey ne diyor? ‘Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, İngiltere Başbakanı Blair sözünde durmadılar. ‘Beni aldattılar, zararı yok diye, imza attırdılar, şimdi de bu imza Kıbrıs'ı tanımaktır diyorlar. Hâlbuki önceleri ‘İmza atsan da bu tanıma anlamına gelmez' diye beni kandırdılar. Bunlar beni aldattılar, kandırıp imza attırdılar' diyor. Bu adama şimdi ne demek lazım?!  Günaydın beyefendi, atı alan Üsküdar'ı geçti demek lazım. Fransa'yı, İngiltere'yi bırak, sen daha baştan aldatıldın. Millî Görüş gömleğini çıkarman aldatılmanın zaten ilk adımıydı. Bu gömlekten soyunarak kendi medeniyetini inkâr edip, ille de gidip ‘Bunlara katılacağım' diye gözü dönmüş bir şekilde uğraşmıyor muydun? İşte katıldın. Sen hala kendi medeniyetinin farkında değilsin. Sen üç seneden beri gözü dönmüş bir şekilde hep havada uçup duruyordun. Eee şimdi de kalkmış ‘Beni aldattılar' diyorsun. Millî Görüş gömleğini çıkarırsan ardından elbette böyle olur. Sen bana söyle bakalım, seni aldatmayan kim kaldı bu dünyada?"

Rumlara çalışıyorlar

Prof. Dr. Necmettin Erbakan devamla "Şimdi biz bunları söylüyoruz da ne oluyor? Kendi çocuklarımız bunu biliyor mu? Şu Kıbrıs'taki evlâtlarımız bunu biliyor mu? Bilse kendi medeniyetini bırakıp ‘Rumla beraber olacağım, onların medeniyeti yolunda yürüyeceğim' der mi? Eğer bizim idareciler bilseler, Batılı emperyalistlerin peşinden, gözleri kapalı koşarlar mı? Bilmemek, kurtuluş değildir. Mazisi kanlı bir katliamlar serisi olan Batılıları kendinden üstün görürsen, bu aziz millete ve koskocaman İslâm medeniyetine ihanet etmiş olursun. Hepsi bu kadar. Hidayeti kararanlara Allah bir an evvel gerçekleri görüp kendi medeniyetlerinin üstünlüğünü anlama feraseti versin. Yoksa ömrü billah bu şekilde ‘Aldatıldım, kandırıldım, ahde vefa göstermediler' diye saçını başını yolar durursun. Bundan dolayıdır ki, bizimkilerin yaptıkları şey tek kelimeyle Rumlara çalışmaktır, Yunan'a çalışmaktır, Batı'nın kanlı medeniyetinin arasında eriyip yok olmaktır." ifadelerini kullandı.

Batılılar terbiye edilmemiş aygırlardır

Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Haçlıların Kudüs'ü defalarca işgal edip kan gölüne çevirdiklerini, şimdi ise evvelâ Bosna'yı, Afganistan'ı, Irak'ı ve diğer fakir ülkeleri işgal edip kan gölüne çevirdiklerini anlatarak, "Bu yapılanlar medeniyet değil vahşettir" dedi ve devamla: "Bunlar, bu vahşiler bizim pısırıkların karşısında kendilerini bir şey zannediyorlar? Hadi oradan siz bir hiçsiniz. Siz kendinizi bir şey zannedip biliyorum zannediyorsunuz? Bunlar hiç bir şey olmadıklarının farkında bile değiller. Unutma ki, sen, terbiye edilmemiş bir aygırsın. Her hareketinde etrafını tekmeliyorsun. Orayı burayı yakıp yıkıyorsun. Terbiye nedir bilmiyorsun ki, acaba terbiyeli misin, değil misin bunu idrak edebilesin?" şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Necmettin Erbakan sözlerinin sonunda her zaman olduğu gibi Millî Görüş'ten ayrılanlara akıl fikir ve hidayet temenni ederek, "Gittiğiniz yol yol değildir. Bir an evvel kendinize gelin. Medeniyet düşmanlarının karşısında kendi medeniyetinizin üstünlüğünü bilmeden mücadele edemezsiniz" diyerek sözlerini tamamladı.

 



[1]  Yeniçağ / 19.8.2005 / İsrafil Kumbasar

[2] Milli Gazete / Hasan Ünal

[3] Kaynak /  Fahreddin Paşa'nın Medine Müdafası / Feridun Kandemir / Yağmur Yayınları

[4]  Hürriyet / 7.8.2005 / Emin Çölaşan

[5]  Akşam / 8.9.2005 / Güler Kömürcü

[6]  Radikal / 8.9.2005 / Murat Yetkin 

[7]  Vatan / 8.9.2005 / Mustafa Mutlu


Bu yazarin diger makaleleri

DEMİREL'İN DERİNLİĞİ VE "EHVENÜŞŞER"CİLERİN DENSİZLİĞİ
  CHP ile işbirliğine girişen Süleyman Demirel, yıllarca "Din düşmanı...
Devami
ORDUMUZ HER YÖNDEN VE HER ZAMANKİNDEN DAHA GÜÇLÜ OLMALIDIR
  Papadopulos kin kusuyor "Tek düşmanımız var. O da Türk...
Devami
AKP' NİN GÖREMEDİĞİ ve HÂLÂ KABUL ETMEDİĞİ İKİNCİ SEVR' DEKİ İSRAİL PARMAĞI
  Siyonizm, şeytani ve gayri insani bir ideoloji olup kuvveti...
Devami
AKP'NİN TIKANIŞI VE TAYYİP BEY'İN ŞIMARIKLIĞI!
  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mersin'de kendisini protesto eden ve...
Devami
FİLİSTİN HIYANETİ VE TÜRKİYE'YE ETKİLERİ
  Mahmud Abbas, ABD destekli darbe yapacaktı Hamas'ın Gazze'yi Fetih'e...
Devami
İRTİCA PROVAKASYONLARI VE BUGÜNKÜ VERSİYONLARI
  Manisa-Menemen Hattında: İRTİCA PROVAKASYONLARI VE BUGÜNKÜ VERSİYONLARI   A. Nedim Çakmak'ın...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4266

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR