Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1314
mod_vvisit_counterDün9526
mod_vvisit_counterBu Hafta20717
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay10840
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16785195

IP'niz: 3.219.31.204
Bugün: 02 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12194173

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

DOĞU - BATI MUKAYESESİ VE MERHAMET MEDENİYETİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

 

DOĞU - BATI MUKAYESESİ

VE

MERHAMET MEDENİYETİ 

           

Siyonist Yahudi’ler, Hristiyanlığı da İslam’ı da yozlaştırmak için her yolu denemiştir. Hem inanç esaslarını, hem ahlak anlayışını hem de hayat tarzlarını bozup dejenere etmiştir. Allah’ın dinini sadece göstermelik merasimler ve aksesuar cinsinden taklitçi gelenekler şeklinde değiştirmiştir. Özünü ve özelliğini yitirmiş, milli benliğini ve bilincini kaybetmiş, manevi ve ahlaki değerleri dejenere edilmiş, kısaca çağdaş köleler haline getirilmiş, doğulu ve batılı toplumları, Müslümanları ve Hıristiyanları, beyazları, sarıları ve siyahları, yani Yahudi ve Siyonist olmayan bütün insanları, medya ve moda ile kumanda edilen canlı robotlar haline çevirmiştir.

Bugünkü batı medeniyeti ve Onun temelindeki Firavun zihniyeti, ve bunların kötü ve katı bir taklidi olan sözde cumhuriyetler, insanları “hevai nefsinin esirleri ve hayvani hürriyetin köleleri” haline getirmiştir.

Siyonizm’in güdümündeki Batının geliştirdiği, bizimkilerin de heveslendiği bu özgürlük anlayışı, her türlü sorumluluk ve disiplinden kaçmayı, tamamen başıboş davranmayı, kısaca hayvani ve nefsani duyguların esiri olmayı ifade etmektedir.

Giderek batmakta ve bitmekte olan Batının hukuk ve ahlak sistemine şekil veren zalim Roma kültürüyle yozlaşmış bulunan Hıristiyanlık düşüncesi, bugünkü batılı insan tipini meydana getirmiştir.

Zaten temelde insanları “Hür ve Köle” diye ikiye ayıran ve Firavunluk düşüncesinden kaynaklanan Roma hukuku ile; İnsanın en temel ve tabii zevk ve ihtiyaçlarını bile kısıtlayan ve her türlü ilmi girişime ve hür düşünceye asırlarca paranga vuran yozlaşmış Hıristiyanlık olgusuna karşı, doğal bir tepki olarak çağlar boyu Avrupalının şuur altına yerleşen ve kökleşen, korkunç bir kin ve nefret birikimi, sonunda her türlü dini disiplin ve düzene karşı şiddetli bir inkar ve isyana dönüşmüş ve bunun üzerine batılılar ve onların taklitçileri, özgürlük adına bu sefer başıboşluğun ve inkar sarhoşluğunun esaretine düşmüş vaziyettedir.

Bir başka deyişle, insanlık, maalesef “Hürriyetin köleleri” durumuna gelmiş, veya getirilmiştir.

Her türlü fuhuş ve cinsel sapıklık serbestisi... Faiz ve sömürü ticareti ve israf ekonomisi... Yaygınlaşan uyuşturucu ve AIDS felaketi... Asya ve Afrika’yı kavuran açlık, yaygın hastalık ve ahlaksızlık sefaleti... Ve bütünüyle, bugünkü küfür ve kötülük medeniyeti, işte bu özgürlük ve demokrasi jelatinine sarılmış şeytani zihniyetin, acı ve alçaltıcı meyveleridir.

Sokakta herkesin önünde sevişme... Canı çektiği erkek ve kadınla birleşme... Kafasının estiği yöne gitme... Türkçe’si, insanlık onurunu bırakıp hayvan gibi hareket etme hürriyeti!..

Faiz, kumar ve rüşvet gibi haksız ve hileli kazanç yollarıyla, başkalarının emeğini ve alın terini sömürme... Ve köleleşmiş kalabalıkların sırtından, Karun gibi saltanat sürme hürriyeti!..

Oysa, gerçek özgürlük ve onur, ancak; Hak'ka, yani doğru ve değerli olana teslimiyetle... Manevi doyum, vicdani huzur ve insani haysiyetle elde edilir.

Öyle ise insanlık; zahiri planda, bütün zulüm ve sömürü sistemlerinin ve Siyonizm’in kökünü sulayan bu gaflet ve şehvet damarları kurutulmadan... Herkesin can, mal ve namus emniyetine, din ve düşünce hürriyetine sahip olacağı... İnsanca yaşanacak ekonomik ve demokratik şartların hazırlanacağı evrensel bir adalet düzeni kurulmadan...

Kültür ve ekonomiden, sanayi ve teknolojiye kadar her sahada Avrupa ve Amerika’nın etkisinden ve köleliğinden kurtulmadan...

Ahlaki sahada ise, nefse esaret ve enaniyet zincirlerini kırmadan... Özetle yaratılış gayesini kavramadan ve insan olmanın gereğini ve yurttaşlık görevini yapmadan, özgürlüğü tanıyamaz ve tadına varamaz!..

İşte bunun içindir ki, inançlı insan kendisini onurlu ve huzurlu yaşamaktan geri koyan her şeyi bir engel ve esaret kabul eder... Gönül evini kirleten ve öz cevherini körleten zulüm ve kötülükten vazgeçer.

Çünkü insan için korkaklık bir esaretir... İki yüzlülük ve riyakarlık bir esarettir. Rahatına ve menfaatına düşkünlük ve kötü alışkanlıklara bağımlılık bir esarettir.

Bedeni ve nefsi duyguların, dünyevi ve şeytani kaygıların esaretinden, ancak Rabbına tevekkül ve Kur’an’a teslimiyetle... Zalimlere kölelikten ise, cihat ve ciddi gayretle kurtulabileceğini... Ve ancak bu sayede huzur ve hürriyete kavuşabileceğini insanlara hatırlatacak, onları şuurlu ve sorumlu bireyler olarak teşkilat düzeninde ve disiplininde, devrim ve değişime hazırlayacak bir hidayet rehberine ve hizmet önderine, yani orijinal tanımıyla Hz. Mehdiye ihtiyaç duyulduğu kesindir....

Ve zaten tarih boyunca, bütün büyük inkılaplar, hep büyük liderler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Kalitesini kaybetmiş ve köleleştirilmiş kalabalıkların, kendiliğinden toparlanıp, kutlu hedeflere yöneldikleri görülmemiştir.

Kur’an'ın adaleti kılıfında mahkûm... İnsanımız öz vatanında mağdur... Ve tüm mazlumlar ve Müslümanlar temel hak ve hürriyetlerinden mahrum bulunurken...

Milyonlar işsiz, güvencesiz ve ümitsiz dolaşırken, hala kendini hür zanneden köleler...!

Bazıları da, Karun gibi servetin... Lut kavmi gibi şehvetin... Şeytan gibi enaniyetin ve Nemrut gibi nefsaniyetin köleleri...!

Açık saçık filmlerin... Genelev bülteni gazete ve dergilerin... Ve gösterişli elbiselerin esirleri !..

Haram ve hileli kazançların... Lüks ve pahalı arabaların... Konforlu apartmanların... Sosyete avratların ve kirli dolarların hizmetçileri!..

Evet, ey hayvani hürriyetin köleleri! Artık anlayınız ki, gerçek hürriyet hem hakkını gözetmek, hem de haddini bilmektir. Herkesi kendisinin bir parçası, kendisini de alemin bir azası görmektir. Gerçek hürriyet ve haysiyet, Yüce yaratıcıya hürmet ve tüm yaratıklara merhamet ve muhabbettir...

İşte bu olgunluk ufkuna ulaştıracak hareket ve şahsiyetin adı ve adresi: Mehdiyettir...

Hz. Mehdi Aleyhisselam, hadis ve haberlerde bildirildiği gibi, sadece İslam alemini şuurlandırıp toparlamakla kalmayacak, Hıristiyanlık alemini de Siyonist saptırma ve sömürgeye karşı uyandırıp, ortak inançlar ve ihtiyaçlar çerçevesinde, Deccalizme karşı yeni bir güç birliği meydana getirecektir. Doğu ile Batının bilgi ve birikimlerinden, değer ve deneyimlerinden, maddi ve manevi dinamiklerinden yararlanarak, vahye dayanan disiplinle müsbet bilimin bir nevi sentezini oluşturarak, yeni ve adil bir düzen kuracak ve yürütecektir. İşte ''Kurt ile kuzunun'', Batılı ile doğulunun, art niyet ve hakaret düşünmeden birlikte ve barış içinde yaşayacakları bir mutlu dönem gelmektedir.

“Doğu” kavramıyla; İslam kaynaklı ve insani duyarlılıklı bir zihniyet ve medeniyet anlayışı; “Batı” kavramıyla da insanı tanrılaştıran putperest Yunan ve Roma kültüyle yozlaştırılan, Hristiyanlığı emperyalist amaçlarına araç yapan, kendilerini seçkin ve yetkin, başka milletleri köle ve miskin sayan bir şeytani düşünce yapısı anlatılmaktadır. Doğulu, fedakârlığı ve diğerkamlığı (başkalarını da düşünüp dertlerine ortak olmayı) Batılı ise fırsatçılığı ve fesatçılığı esas alır. Görünüşte Batılı medeni, Doğulu bedevi sanılır; gerçekte ise Batılı hain ve gururlu, Doğulu ise halis ve onurlu bir yapıdadır. Ama insanlığın ihtiyacı; hem Doğulu hem Batılı duyguları ve kavramları, mutedil ve münasip ayarlarda kaynaştırıp, olgun bir ahlâka ve dolgun-doyurucu bir ortak akla kavuşmaktır. Çünkü Doğuların da Batların da Rabbi ve Sahibi Allah’tır ve birbirlerini tanısın ve dayanışsın diye insanları farklı fıtrat ve yeteneklerle yaratmıştır.

Genel kanaat ve kanıtlar şu yöndedir ki;

Doğulu maneviyatçı, Batılı maddeci ve menfaatçidir. Ama hem inançlı hem de izanlı olmak gerekir.

Doğulu içten ve hasbi, Batılı art niyetli ve hesabidir. Ama hem merhametli hem de dikkatli olmak gerekir.

Doğulu duygularıyla ve metafizikle, Batılı beş duyusuyla ve matematikle hareket etmektedir. Ama hem imanlı ve insaflı hem de planlı ve itidalli olmak gerekir.

Doğulu vefalı ve fedakâr, Batılı fırsatçı ve hilekâr bilinir. Ama hem yüreği yanık hem de uyanık olmak gerekir.

Doğulu tevekkül ehli, Batılı tedbirlidir. Ama hem müdbir (tedbirli) hem mütevekkil (teslimiyetli, kanaat ehli ve geniş yürekli) olmak güzeldir.

Doğuya gönül ve ilham, Batıya akıl ve felsefe hâkimdir. Ama hem vicdana dayanmak hem de aklını kullanmak gerekir.

Doğuda din ve duygu, Batıda bilim ve kurgu öndedir. Ama dinin değerleri, bilimin verileriyle yorumlanmalı ve yürütülmelidir.

Doğulu ölüm ötesine, Batılı ölüm öncesine önem verir. Ama ahiret burada kazanılacaktır, dünya ahiretin mezrası (ekim ve kazanç yeri) ve mektebidir.

Doğulu sevgiye ve sadakate, Batılı zevke ve hıyanete yöneliktir. Ama sadakat gösterirken, saflığa düşmemelidir.

Aşk deyince Doğuda sevda, Batıda şehvet hatıra gelir. Oysa herhalde dengeli ve disiplinli olmak önemlidir.

Doğuda genellikle hikmet, Batıda özellikle edebiyat üretilir. Ama hikmetsiz edebiyat gevezelik, edebiyatsız hikmet zevzekliktir.

Doğudan din ve maneviyat geldi; ama yobazlık ve istismarla yozlaştırıldı. Batıdan laiklik ve demokrasi geldi; ama dinsizlik ve ahlâksızlıkla yozlaştırıldı.

Doğudan hisler, sevgiler geldi; ama hayalcilik ve hasetçilikle yozlaştırıldı. Batıdan düşünme ve akıl yürütme geldi; ama şehvet ve şeytaniyetle (hile ve desise ile) yozlaştırıldı.

Doğudan edep ve hürmet geldi; ama şuursuz gelenek ve ruhsuz görenekle yozlaştırıldı. Batıdan serbestlik ve medeni cesaret geldi; ama haksızlık ve hayâsızlıkla yozlaştırıldı.

Doğulu kaba görünümlü ama insancıl, Batılı kibar görünümlü ama barbar tanınır. Halbuki hem insancıl hem kibar olmaya çalışmalıdır.

Doğulu “sen”cil, Batılı “ben”cildir. Ama doğrusu “biz”cil olmaktır. Yani farklı köken ve kültürden herkesi kendimizin bir azası, kendimizi de âlemlerin bir parçası görme olgunluğuna ulaşmalıdır. Kısaca yerli düşüncenin ve milli değerlerin çağdaş ve evrensel bir yorumcusu ve savunucusu konumuna ve şuuruna kavuşmalıdır.

Atatürk, “muasırlaşma”yı yani çağdaş standartları yakalamayı ve tüm sorunlarımızı genel insan hakları ve uygarlık temelinde aşmayı amaçlamışken; sonra gelenler ve Kemalizm’i istismar edenler, Atatürk’ün hayat boyu ağzına bile almadığı “Batılılaşma”yı ve körü körüne batıya teslim olmayı, bu millete Atatürk’ün kutsal hedefi olarak göstermiş, daha doğrusu, zorla dikte etmişlerdir. Kendi sömürme ve sindirme düzenlerini, Milli Şefin “Kemalizm” yorumuyla meşrulaştıran ve toplumumuza dayatan masonik güçler, yıllarca bu aslından ve amacından saptırılmış Kemalizm sopasıyla, önce milletimizi korkutup susturdukları gibi, sonunda aynı sopayla devleti ve devleti temsil eden kurum ve kişileri de tehdit etmeye ve hizaya getirmeye yeltenmişlerdir. Kabul edilmeli ki, bugün irtica ve din sömürüsü de önemli bir problemdir ve maalesef yaygın ve saygın(!) bir istismar ve suiistimal aracı haline gelmiştir. Ama daha tehlikeli olanı “irtica istismarı” yaparak, bu kılıf altında millete ve İslamiyet’e hücum ve hakaret edilmesidir. Türkiye’mizin hem din istismarcılarından hem de devrim yobazlarından mutlaka kurtulması gerekir.

Hâlbuki Atatürk’ü bir simge, bir sembol olarak düşünmelidir!

Batıcılığın değil, bağımsızlığın sembolü... Bağnazlığın değil, aydınlığın sembolü... Barbarlığın değil, uygarlığın sembolü... Geri kalmışlığın değil, kalkınmışlığın sembolü... Dayatmacılığın değil, demokrasi ve katılımcılığın sembolü... Din düşmanlığının değil, inanca saygının sembolü... Yozlaşmanın ve özüne yabancılaşmanın değil, Milli kültür ve ahlakın sembolü... Geçmişini inkârın ve tarihinden utanmanın değil, Medeniyet mirasıyla gurur duymanın sembolü bir Atatürk yerine...

Uygarlık yarışında en gerilerde kalmanın ve ülkeyi her yönden batağa saplamanın... Bir vilayetimiz büyüklüğündeki ülkelere avuç açmanın... Devleti faizcilik, rantiyecilik ve hileli ihalecilik yoluyla bir avuç mutlu ve putlu azınlığa soydurmanın... Ekonomiyi IMF’nin, dış politikayı CFR’nin (ABD’de Siyonistlerin hâkim olduğu yüksek dış politika konseyi) güdümüne teslim edip, Türkiye’yi yarı sömürge konumuna ve komaya sokmanın... Özelleştirme diye, öncelikle ve özellikle, kâr eden ve gelirinin önemli bir kısmı Milli Savunmaya giden KİT’lerin, hem de arsa fiyatının çok altında, malum ve mel’un kesimlere satmaya çalışmanın... Hala Ortaçağ şartlarına mahkûm yaşamanın... Ekonomik sefaletleri ve sosyal rezaletleri giderek yaygınlaştırmanın... Bunlar yetmiyormuş gibi milletin inancıyla savaşmanın... Kıbrıs’ta, Kuzey Irak’ta, Orta Asya’da, Kafkasya’da, hayati çıkarlarımıza sahip çıkamayıp, vatandaşın başörtüsüne sataşmanın adını Atatürkçülük koyarsanız, Atatürk’e en büyük hakaret ve hıyaneti siz yapıyorsunuz demektir. Ve bizim insanımız Atatürk’ten değil, sizin istismarınızdan, sahtekârlığınızdan, zulüm ve sömürü saltanatınızı yürütürken O’nun arkasına sığınmanızdan nefret etmektedir.

Ve artık milletimiz, din istismarcılarıyla Atatürk simsarlarının, aynı merkezlerden beslenip desteklendiğini... Sözde dincilerle sahte devrimcilerin, iç siyaset ve seçimlerde olsun... Dış politika tercihlerinde olsun... (ne tesadüfse) hep aynı çizgide hareket ettiklerini artık çok iyi sezmektedir. Asıl problem, Suriye’de azınlık Nusayri yönetiminin ve yıllarca Irak’taki Baas partisinin... Yani %10’luk bir kesimin %90’lık büyük bir kitleye hükmetmesi gibi... Türkiye’de de maalesef, sabataist dönmelerin denetimindeki hâkim ve hain bir azınlık zihniyetinin, gizli diktatörlüğünü hâlâ sürdürmek istemesidir.

Evet, Doğu itaatkâr ve devletçi, Batı isyankâr ve devrimcidir. Ama hem devleti, yani dirlik ve düzeni korumak, hem de tahrip etmeden değişim ve gelişmeyi başarmak gerekir. Gardiyan (baskıcı ve gaddar) devlet değil, garson (yönlendirici ve hizmetkâr) devlet anlayışına dönmelidir. Çünkü Devlet, toplumun örgütlenmiş aklı ve iradesi yerindedir. Eğer, birtakım güçler devleti ele geçirirse, hipnotize edilmiş insan veya beynine virüs girmiş hasta gibi, milletin yetkisi ve tepkisi, etkisizleşir. Demokrasi ve seçim gibi şeyler de göstermelik hale gelir. Böylece ülke kaynaklarını sömürmek ve toplumu sindirmek isteyen güçlerin gizli iktidarı baş gösterir. Bugün maalesef, devletimiz dış güçlerin, sabataycı dönmelerin ve Din istismarcısı kesimlerin güdümündeki, “masonik merkezlerin” ve hain işbirlikçilerin kuşatması altına girmiştir.

Kapitalist patronların ve sabataist baronların, en ezici ve etkili şeytanlığı ise M. Kemal Atatürk’ü kendi emellerine alet etmeleridir. Atatürk’ün tasfiye ettiği Tanzimatçı, İttihatçı ve dayatmacı zihniyet, sonrakilerin yanlış Kemalizm yorumu ve yozlaştırmasıyla tekrar geri gelmiştir. Bazı masonların ve marazlı medyanın, irtica bahanesiyle, Dinimize ve Milli değerlerimize yönelik tecavüzlerine, devlet kurumlarını ve hele ordu mensuplarını alet etmeye kalkışmaları, hıyanet ve hilekârlığın en sinsi örneğidir. Ama Din istismarcılarının sahtekârlık ve fırsatçılığı çok daha tehlikeli ve tahripçidir.

Öyle ise, dindar olalım, ama yobazlaşmayalım! Demokrat olalım, ama soysuzlaşmayalım! Devletimize bağlı kalalım, ama ruhumuzu köleleştirip yozlaşmayalım!

Hikmet ve hakikat... İlim ve sanat... Hürriyet ve huzurlu hayat... İnananların ve insanlığın kaybettikleri ortak malıdır. Nerede bulursak alalım, sahip çıkalım. Ama asla Hak yoldan ve insanlıktan sapmayalım, yalpalamayalım! Doğuya da Batıya da yanaşalım, anlaşalım... İnsani değerler ve Milli dengeler çerçevesinde buluşup barışalım, uzlaşalım. Birbirimize yanaşalım, danışalım, yardımlaşalım. Ama asla yalvarmayalım, yavşaklaşmayalım!

Velhasıl; “Devlet, devemiz; develerimiz ise devletimizdir” diyen... Böylece devleti, menfaat aleti ve keyfine hizmet değneği gören, şahsi servet ve etiketini de, devlet ve garantili ganimet zanneden, haysiyet ve şahsiyet fukaraları yerine; “Devlet, öz benliğimiz ve birliğimiz; birlik ve dirliğimiz ise devletimizdir” düşüncesine, yani devleti milli değerlerimizin, birlik ve dirliğimizin kutlu gücü ve güvencesi... Birbirimize ve devletimize bağlılığı ve mukaddeslerimize saygınlığı ise, varlık sigortamızın simgesi gören, olumlu ve onurlu bir zihniyete ihtiyaç vardır. Kısaca artık öz benliğimize ve milli bilincimize dönmek zamanıdır.

O halde nedir, Milli Cephe, Milli Şuur?

Bizi şerefli millet yapan değerlerin... Bize şanlı medeniyetler kurduran düşüncenin... Tüm insanlığa huzur ve hürriyet sağlayacak ve herkese model olacak adil ve asil bir düzenin, ortak ve orijinal tanımıdır. Peki kimler “Milli Şuur” kapsamındadır?

Yeni bir medeniyet mimarının ifade buyurdukları gibi:

A- “Kimya”sında (iç dünyasında);

1- Hakkı üstün tutan (yani herkesin insan haklarına saygı duyan ve sahip çıkan).

2- Maneviyatçı olan (yani menfaatçi ve insafsız değil, vicdan ehli olan).

3- Nefis terbiyesini, hesap ve sorumluluk düşüncesini esas alan.

B- “Fizik”i yapısında (dış dünyasında) ise;

1- Hidayet ehli olan (yani doğruyu tanıyan ve hayırdan taraf olan).

2- Feraset ehli olan (yani ayrıntıların ve sinsi hesapların farkında olan).

3- Dirayet ehli olan (yani inancının ve insanlığın hizmetinde gayret, metanet ve cesaret sahibi olan) herkes bu tanımın içindedir: yani yerli ve şerefli cephedendir. Yaradan’a saygısı, yaratılana sevgisi olmayan diğerleri ise, kirli ve şerli cephedendir. Ve artık yerlilerin müstevlileri kovacağı, millilerin kirlilerden kurtulacağı zaman gelmiştir. Irak saldırısı ve sonrası, inşallah herkesin gözünü açacak, doğuyu gaflet ve meskenetten, batıyı şehvet ve nefse esaretten kurtaracaktır. Siyonizm’in ve emperyalizmin demokrasi ve insan hakları donkişotluğunun tam bir sahtekârlık olduğu anlaşılacaktır.

Hani, 91 Körfez savaşı sonrasında Kuveyt’e demokrasi götürüldü mü?

Afganistan’a insan hakları ve demokrasi reva görüldü mü?

Somali’ye ekonomik ve sosyal huzur ve hürriyet sağlanıp, zulüm ve sömürü ülkeden sürüldü mü?

Suriye ve Libya halkı Arap baharı ve demokrasi şarlatanlığıyla despotluktan kurtulup huzur ve hürriyet ortamına döndü mü?

Ama umarız bu vahşi Irak işgali, Suriye ve Libya vahşetleri doğu ile batının kucaklaşmasını ve Siyonist sömürüye karşı ortak bir cephede mecburen buluşmasını doğuracaktır.

Umarız ki bu işgal ve zulümler;

• Müslüman ülkelerdeki dirilişi ve öze dönüşü kamçılayacaktır.

• Sağcı, solcu, İslamcı bilinen ve birbirine diş bileyen kesimleri ortak harekete zorlayacak ve mutlak doğrular çerçevesinde buluşturup uzlaştıracaktır.

• İslami hizmet ve hizipler arasındaki kırgınlık ve kızgınlığı mecburen yatıştıracak ve birbirine yaklaştıracaktır.

• Siyonizm’e ve ABD’nin süper sömürüsüne karşı Doğu-Batı ittifakının gereğini hatırlatacak ve hızlandıracaktır.

• Böylece Süper Güç efsanesi yıkılmaya ve kartondan dev yırtılmaya başlayacaktır.

Irak gibi savunma gücü sıfıra indirilmiş ve halkı ambargolarla sindirilmiş bir ülke karşısında bile Amerikan, İngiliz ve İsrail güçleri ilk etapta şaşkına ve bozguna uğramışken, sonra kendi generallerinin hıyaneti ve İslam ülkelerinin Amerikan safında hücuma geçmesi sonucu işgali zor başarmıştır.

• Ve bugün devam eden batı güdümlü kukla İslamcıların İsrail’i değil de Müslümanları hedef alan vahşet savaşı, Siyonist merkezlere yönelecek ve İslam ülkelerindeki despotik ve masonik sistemlerin ve işbirlikçi hükümetlerin yıkılışını çabuklaştıracaktır.

• BM ve NATO gibi kuruluşların sorgulanmasına ve dünyanın daha dengeli ve disiplinli temellere dayalı olarak yeniden yapılanmasına inşallah yol açacaktır.

      

İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi;

        

“Hak, şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Arif olan seyr eyler

Görelim Mevla neyler

Neylerse güzel eyler”

         

Biz de bir şiirle kapatalım;

        

Celali, cemali gafil seçemez

Nar-ı celal, nur-i cemale düşer

Şarlatan, şeytana kefen biçemez

Bu ancak sahib-i kemale düşer

       

İnanç ve ideal senin farkındır

Ümitsizlik küfür, kalbin sakındır

Mehdiyet müjdesi Hak’tır, yakındır

İnşallah hasretler visale düşer

        

Lütfunu, kahır kabında yoğurur

Sabret, her usr iki yusr doğurur*

Zulüm zirveye varınca, Ahmedim

Küfrün saltanatı zevale düşer

       

* Usr; Zorluk Yusr; Kolaylık / İnşirah Suresi: Ayet;5-6

 


Bu yazarin diger makaleleri

YARATILIŞ AMACIMIZ VE SORUMLULUKLARIMIZ
  Evrensel hukuk kurallarına ve temel insan haklarına saygı duyan, gerçek...
Devami
ERBAKAN HOCA’MIZDAN ALTIN SÖZLER VE HİKMETLERİ
Aziz Hocamızdan dinleyip öğrendiğimiz ilmî ve imanî gerçeklerin bir kısmını,...
Devami
GÖZÜM KALDI (ŞİİR)
  GÖZÜM KALDI        Nefs elinde, tuşa geldik Şükür sağlam, özüm kaldı… Gaflet ile,...
Devami
D-8'LER VE ERBAKAN
  D-8'ler; son birkaç asırdır, Siyonist merkezlere ve emperyalist güçlere...
Devami
BESMELE (ŞİİR)
BESMELE    (Her işe, Allah adıyla, O’nun rızasını arayarak ve O’nun...
Devami
AHLAK DÜSTURLARI, YARATILIŞ VE AHİRET SIRLARI
  Ahlak; insanın hayvanlardan farkı ve faziletidir. Ahlak; insaniyetin terazisi, İslamiyet’in...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4822

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR