Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün8194
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta39559
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay29682
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16804037

IP'niz: 75.101.243.64
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200860

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

OSMANLI'DAN SONRA; ORTADOĞU ORTADA KALDI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Bu kaçıncı yeni Ortadoğu?

             ABD Dışişleri Bakanı Rice'dan çok önce İsrail'li politikacı Şimon Peres, bir kitabına "Yeni Ortadoğu" adını vermişti. Onun da bu sihirli kavramın fikir babası olmadığına eminim. "Yeni Ortadoğu" pek de yeni sayılmaz anlayacağınız. Yakın tarihe bakınca Ortadoğunun defalarca yenilendiğini, bir çok şeyin yeniden ve tekrar tekrar dizayn edildiğini söylemek mümkün.

 

            Osmanlı Şemsiyesinin kapatılmasından sonra doğdu Ortadoğu. Yani Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra. İngiltere ve Fransa'nın aralarında paylaştıkları topraklardan ilk Yeni Ortadoğu çıktı. Mesela Irak diye bir devlet icad edilir ve bu yeni monarşinin başına Şam'da kurduğu devleti Fransızlar tarafından yıkılan Emir Faysal muvazzalı bir plebisit ile atandı. Suriye ise Fransız "mandasında" kaldı. İngiltere ile Fransa arasındaki paylaşımı işaret eden ve 1916'da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M. F. George Picot arasında imzalanan söz konusu anlaşma ile Filistin'in uluslararası bir statüsü olmasıyla İsrail'e giden o uzun yolda önemli bir adım daha atılmış oldu.

            Böylece Osmanlı Devleti'nin Bağdat vilayeti, "Irak" adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz egemenliğine bırakıldı. Buna karşılık Halep ve Şam vilayetlerinden de "Suriye" isimli bir devlet çıkarıldı. Tarihsel olarak Suriye'nin bir parçası olan Beyrut ve çevresi ise "Lübnan" adıyla ayrı bir devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında ise o zamana kadar sadece coğrafi bir bölge olan "Filistin" İsrail haline getirildi. Nehrin doğu yakasında ise "Transjordan" (Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bu devlet bir süre sonra sadece "Ürdün" ismiyle anılmaya başlandı. Böylece eskiden Osmanlı şemsiyesi altında yaşayan insanlar harita üstünden cetvelle çizilmiş ülkelere ayrılılar!

            İkinci Dünya Savaşından sonra bir "Yeni Ortadoğu" daha kurulur. Bu sefer İngiltere ve Fransa'nın yerini ABD alır.  İngiltere ile Fransa'nın İsrail rüyası, ABD hegemonyası zamanında realize edilir. "Soğuk Savaş" denen o büyük aldatmaca devam etsin diye bazı yerlerde Rusya'nın adı telaffuz edilse de bunun bir masaldan başka bir şey olmadığı zaman içinde anlaşılır.

             "Yeni Ortadoğu"lar zaman içinde 1956 Süveyş Krizi, 1970'lerdeki Petrol Krizi, 1991 Körfez Savaşı ve daha bu satırlara sığmayan bir çok olay silsilesinde defalarca eskir ve tekrar gündeme gelir.

            Nasıl bugüne kadar "Yeni Ortadoğu" ismi bölgede her zaman için mevcut hegemonyanın devamını ve güçlenmesini sağlamak için  edilmiş bir kavram, daha doğrusu bir etiket olarak gündeme gelmişse bundan sonra da aynı gerekçe ve hedefler çerçevesinde dile getirilmeyi sürdürecektir.

Yani bir şeyin (hegemonyanın) değişmemesi için bir çok şeyin değişmesine göz yumulur.

            Ortadoğu kelimesinin başına "yeni" sıfatı ise tek bir koşulda uygun düşebilir. O da Ortadoğuyu Ortadoğu yapan hegemonyanın kırılması halinde...

Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı adlı kitabında Osmanlı Devleti'nin güçsüzlüğünü anlatırken bilmeden sonraki dönemler boyunca yaşanacak çatışmaların sebebini de ifşa eder.

            "Kamame Kilisesi'nin Hıristiyan milletler arasında bölünmüş olduğunu bilirsiniz, içerisinin her parçası ve kilisenin her hizmeti bir başka cemaatindir. Bu cemaatler yalnız anahtarı pay edememişlerdir. Anahtar bir hocada durur. Bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın görevini yapıyoruz."

            Sahi "Yeni Ortadoğu" anahtarın âdil bir elden, zalim bir ele geçirilmesinden başka nedir ki?[1]

            Yeni bir Londra komplosu mu?

Suriye ve İran'a saldırı bahanesi üretmek ve Ortadoğu'yu yeniden dizayn etmek üzere İngiltere'de "İslamcı terör" senaryoları hazırlanıyor.

            İngiliz istihbarat servisleri ve polisi, bundan 22 yıl önce tamamen tesadüfen ortaya çıkan bir terör saldırısı tehdidinin neredeyse karbon kopyası bir saldırı planını bu kez uzun süren araştırmalardan sonra son dakikada ortaya çıkardı.  Daha ilk dakikadan itibaren bazı çevrelerde bu saldırının bir 'komplo' olduğuna dair neredeyse kesin bir inanç oluştu. Zamanında 11 Eylül saldırılarında da, saldırıları Amerika'nın kendi kendine yaptığı veya saldırıların yapılmasına göz yumduğu çok yazıldı çizildi, ne büyük teoriler ortaya atıldı. Eminim o teorilere hâlâ inanan birileri de var. Peki Londra'da ortaya çıkarılan saldırı planları da komplo mu? Yani İngiliz ve Amerikan hükümetlerinin dünyanın dikkatini İsrail'in Lübnan'daki saldırılarından uzak tutmak için uydurduğu bir plan mı bu?... Bu bir komplo mu? Yani gerçekte böyle bir saldırı planı ve hazırlığı yok ama İngiliz hükümeti mi uyduruyor bütün bunları? İngiliz polisinin geçmiş başarısızlıkları ve söylediği yalanlar dikkate alınınca şüphe duymamak elde değil ama öte yandan eğer yalansa bu çok ama çok büyük bir yalan.[2]

            11 Eylül yalanını kim yuttu?

            Üç amatör gencin çektiği belgesel internette izlenme rekorları kırıyor. Tüm resmi tezleri çürüten 80 dakikalık film, 11 Eylül saldırılarının büyük bir senaryo olduğunu iddia ediyor ve sorulan sorulara Beyaz Saray cevap veremiyor.

            ABD'de üç genç, 6 bin dolar maliyetle çektikleri 11 Eylül belgeseli ile kafalardaki terör algısını bütünüyle değiştirdi. İkiz Kuleler'e ve Pentagon'a çarpan uçaklarla düşündürücü komplo teorilerini sıralayan 'Loose Change' belgeseli, internetin bir numaralı arama motoru Google tarafından da ücretsiz servise kondu. Dylan Avery'nin yönettiği 'Loose Change' adlı belgesel 11 Eylül saldırılarının arkasında yatan gerçeklere alternatif açıklamalar getiriyor. Öyle ki, belgeselde tümüyle yayımlanmış haber ve görüntülerden yararlanılmış. Avery'nin bu işe ilk kalkıştığında amacı, bir belgesel çekmekten çok 11 Eylül 2001'de gerçekleştirilen terör saldırılarına ilişkin olası bir komplo teorisi ortaya koymaktı. Ancak araştırmaları sırasında güvenilir haber kaynaklarından edindiği bilgiler, kendi teorisine tamamen inanmasını sağladı. Daha sonra çocukluk arkadaşı Korey Rowe ve araştırmacı Jason Bermas'la birlikte çalışmaya karar verdi. 2005 yılı nisan ayında 2 bin dolar bütçeyle Loose Change'in ilk sürümü ortaya çıktı. 2006'da ise 6 bin dolar bütçeyle çekilmiş, daha geliştirilmiş 2'nci versiyonu servise kondu. loosechange911.com adresinden indirilebilen video, 11 Eylül olaylarının arkasında Usame bin Ladin ve örgütü El Kaide'nin değil, ABD'nin olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Avery belgeseli çekerken o kadar sağlam delillerden yararlanıyor ki, Beyaz Saray ortaya konan iddiaları yalanlayamıyor. Loose Change, 11 Eylül olaylarını 6 bölümde inceliyor:

            1. Zamanlama

            CIA, 11 Eylül saldırılarından kısa süre önce 1962 Küba krizi günlerine denk gelen bazı belgeleri basına sızdırdı. Bu belgelerde Küba'nın işgalini meşru kılmak için gerçekleştirilen Northwoods operasyonunun arkasında yatan gerçekler yer alıyordu.

            2. Pentagon

            Amerikan Havayolları'na ait Flight 77 uçağının Pentagon'a çarpma olasılığı bulunmuyor. Binadaki hasar, ancak Cruise füzesi veya daha küçük bir askeri uçak tarafından oluşturulmuş olabilir.

            3. Kuleler çökertildi

            Kulelerin yıkılma sebebi, uçak çarpması değil. Görgü tanıkları, çarpmadan hemen önce binanın alt katlarında duman ve ışık gibi patlama belirtileri gördü. Çökme sırasında patlamalar gözlenebiliyor.

            4. Flight 93

            Beyaz Saray'a giderken kahraman yolcuların isyan etmesiyle Pensilvanya'da bir araziye düşürüldüğü söylenen uçak, aslında güvenli bir şekilde başka bir yere indirildi ve yolcular sağ salim tahliye edildi. Çünkü uçağın düştüğü söylenen yerde hiçbir enkaz veya ağır hasar bulunmuyor. Ayrıca, kayıtlarda, 11 Eylül tarihinde böyle bir uçuşa rastlanmadı..

            5. Tuhaflıklar

            Kaza esnasında uçaktan yapıldığı iddia edilen telefon görüşmeleri mümkün olamaz. Çünkü, bunu mümkün kılan sistem Amerikan Havayolları uçaklarına 11 Eylül'den çok sonra kuruldu. Ayrıca hükümetin açıkladığı listede bulunan hava korsanlarından bazılarının saldırılardan sonra hayatta oldukları ortaya çıktı.

            6. Kimin işine geldi?

            Büyük meblağlardaki sigorta poliçelerinden faydalanabilecek kişiler, kulelerin yıkılacağından önceden haberdardı. 11 Eylül'den önce, milyarlarca dolarlık altın Dünya Ticaret Merkezi'nden çıkarıldı.

Müthiş sorular

            1999'da Kuzey Amerika Hava Savunma Komuta Merkezi (NORAD), bir uçağın kaçırılıp İkiz Kuleler ve Pentagon'a çarpmasıyla ilgili tatbikatlara başladı. 24 Ekim 2000: Pentagon, ilk egzersizleri MASCAL adıyla yürürlüğe koydu. Boeing 757'nin Pentagon'a çarpması simülasyonu bunlardan biriydi. Nisan 2001: Usame bin Ladin, Dubai'deki Amerikan Hastanesi'nde CIA'nın bölge şefi tarafından ziyaret edildi. 24 Temmuz 2001: Dünya Ticaret Merkezi'nin sahibi Larry A. Silverstein, olaydan 6 hafta önce kuleleri 99 yıllığına kiraladı. 3.5 milyon dolarlık sigorta poliçesi terörizmi de kapsıyordu. 6 Eylül 2001: Bomba koklayıcı köpekler kulelerden çekildi. Güvenlik görevlilerinin vardiyaları 2 hafta boyunca 12 saatin sonunda bitiyordu. 10 Eylül 2001: Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice, San Francisco Belediye Başkanı Willie Brown'u arayarak ertesi sabah uçmamasını söyledi. 11 Eylül 2001: Washington, Andrews Hava Üssü'nden üç F-16'yı, Pentagon'dan 15 mil uzaktaki Kuzey Carolina'daki eğitim görevine gönderdi. ABD'yi korumak için 14 uçak kaldı.

Yıkılan Dünya Ticaret Merkezi'nin 7'nci sahibi Musevi İşadamı Silverstein, kuleleri olaydan sadece 6 hafta önce 99 yıllığına kiraladı. O tarihte 3.5 milyon dolara terör saldırılarını da içeren çok kapsamlı bir sigorta poliçesi yaptırmıştı.[3]

            Kurdun dişleri çelikle kaplanıyor, kuzunun ise yumuşacık boynuzları bile sökülüyor; bu nasıl bir hak, adalet ve sulh anlayışıdır

            Yeni Ortadoğu'da "Büyük"ten "Yeni"ye Doğru!

Tarih şahittir ki, Müslümanlar güçlerini emperyalist emellerle kullanmamışlar, fethettikleri yerlerde temel insan haklarına riayet etmişler, fetihleri de güvenlik ve din hürriyeti tesis etmek için yapmışlardır. Eğer bundan sapma olmuşsa -dine aykırı olduğu için- tepki görmüş, uzun ömürlü olamamıştır. Geçmişte Hıristiyanların ve daha başka din mensuplarının, günümüzde bunlara ek olarak İsrail'in eline güç geçtiğinde, zayıflara karşı neler yaptıklarını herkes biliyor.

            İslam ülkelerinin normal yoldan, halkların hür iradesiyle ve kendi bünyelerine uygun çeşidi ile demokratikleşmesi emperyalistlerin işine gelmez; çünkü böyle olduğunda Müslüman halk, hangi mezhepten olursa olsun yabancı hakimiyetine karşı direnir. Şu halde İslam ülkelerinin malında, canında, gücünde gözü olan, bunları yok etmek veya zayıflatmak isteyenlerin yapacakları şey, rejimin adı ne olursa olsun önce kukla yönetimler oluşturmak, sonra uzun vadede "ılımlı, çağdaş vb. diyerek" İslam'ın temel yapısını bozmak, halkı -başka bir dine girmeseler bile- gerçek İslam'dan uzaklaştırmaktır. "Yeni Ortadoğu"dan maksadın ne olduğu hem söylenenlerden hem yapılanlardan anlaşılıyor: Güç kullanarak Ortadoğu ülkelerini dize getirmek, İsrail'i tanımalarını, hatta ona tabi olmalarını, dünya egemenliğine oynayan ABD'nin politikalarına karşı direnmemelerini sağlamak. Şu anda Ortadoğu'da emperyalistlere ve İsrail'in haksız işgaline karşı direnen ülke ve toplulukların başında İran, Filistin'deki direnişçi guruplar ve Lübnan'daki Hizbullah var. Bu yüzden hedefte olanlar, silahsızlandırılmak ve kitle imha silahlarından arındırılmak için çaba gösterilenler de bunlar. ABD ve İsrail, içlerinde Türkiye'nin de bulunacağı ülkelerin barış gücü oluşturmalarını, bu gücün Hizbullah'a karşı kullanılmasını istiyor; yani yine Müslüman Müslüman'a karşı olacak, İsrail bu maşa sayesinde elini yakmadan ateşi tutabilecek. Şimdi bakalım, elinde silah, kendinde güç olduğu zaman tarihte ve günümüzde bu imkânlarını başkalarına zulmetmek; yurtlarına, canlarına, namuslarına, dinlerine, medeniyetlerine kastetmek için kullananlar kimler? Müslümanların böyle bir sabıkaları var mı? Tarih şahittir ki, Müslümanlar güçlerini emperyalist emellerle kullanmamışlar, fethettikleri yerlerde temel insan haklarına riayet etmişler, fetihleri de güvenlik ve din hürriyeti tesis etmek için yapmışlardır. Eğer bundan sapma olmuşsa -dine aykırı olduğu için- tepki görmüş, uzun ömürlü olamamıştır. Geçmişte Hristiyanların ve daha başka din mensuplarının, günümüzde bunlara ek olarak İsrail'in eline güç geçtiğinde, zayıflara karşı neler yaptıklarını herkes biliyor. Durum böyle olunca, eğer silahsızlandırmak, kitle imha silahlarından arındırmak gerekiyorsa buna ABD, Rusya, Çin, İsrail, bazı AB ülkelerinden başlamak gerekiyor. Kurdun dişleri çelikle kaplanıyor, kuzunun ise yumuşacık boynuzları bile sökülüyor; bu nasıl bir hak, adalet ve sulh anlayışıdır. Hizbullah'ın şîî olması, Sünniler için ikinci planda kalmalıdır. Bugün Lübnan'da Hizbullah demek halk demektir; hem mensupları halkın içindedir hem de baş destekleyicileri din ve mezhep farkına bakılmadan halktır. İsrail'in elindeki Müslüman esirleri ve tutukluları kurtarmak için yapılan asker kaçırma eylemi de dahil bütün yapılanlar işgale ve zulme karşı direnme ve  savunmaya yöneliktir. Eğer uluslararası kamuoyu ve güçler haktan, adaletten, insanlıktan yana olsalardı bu eylemler olmayacak, Ortadoğu kana bulanmayacaktı.[4]

            Bölgesel güç yalanı!

            "Bölgesel bir güç olmak istiyorsak, Lübnan'a asker göndermeliyiz" safsatasına ben de katılıyorum! Nitekim, BM şapkası altında, yani "uluslararası silahlı kuvvetler" in içinde Lübnan'a asker gönderecek ülkelerin hemen hepsi de mutlaka aynı şeyi düşünüyordur: Özellikle Brunei Sultanlığı. Malezya. Ve Endonezya. Finlandiya'nın bu bölgede "bölgesel güç" olma isteğinden zaten uzun zamandır kuşkulanıyordum. Ne o öyle, her cebe bir dıdıdıt nokia filan. Dünya zaten Çinliler ile Finliler tarafından sıkıştırılıyor. Milyarlarca Finli, ille de "bölgesel güç" olmak istiyor. O yüzden büyük ve yenilmez Fin ordusunun askerleri "Ecel gelmiş cihane, Hizbullah filan bahane" diye Ortadoğu'yu adeta basacak. Dikkatli olalım! İçimde zaten bir kurt var. Hayır, siz değilsiniz aziz kardeşim, öyle küçük kurtçuk, yavrukurt diyelim. Brunei Sultanı ile Finlilerin birlikte hinlik yapmaları da mümkün. Birinde para var, ötekinde kontör.

            Tabii, "bölgesel güç olmak üzere" asker göndermeyi düşünen diğerleri de vahim.

            Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz mesela. Bu kadim Ortadoğu ülkeleri, ki Fransa hakikaten azmıştı biliyorsunuz, haybeye asker göndermiyor...Anzaklar'ı hatırlayın. Çanakkale'yi geçemediler ve şimdi Beyrut tarikiyle yine deniyorlar, bölgesel güç olma hayallerini gerçekleştirmeyi. Beyrut, sonra Hatay, oradan Gelibolu!  Bir Hıristiyan Ortadoğu ülkesi olarak Avustralya'nın, yine bölgesel güç olmak için asker gönderen iki Müslüman Ortadoğu ülkesi Endonezya ve Malezya ile de çekişmesi beklenir.

            Yani dünya haritasının ve kuraların azizliği bu...Yani, gördüğünüz gibi, "Lübnan'a asker göndererek bölgesel güç olmak üzere", Malezya, Endonezya, Brunei, Avustralya, İtalya, İspanya, Fransa, Portekiz, Finlandiya gibi "Bölge ülkeleri" ile çekişeceğiz. Lakin, bir sorun var:  Bunların hiçbiri bölge ülkesi değil! Alakası yok ama enteresan geldi. Sezar'ın hakkı Sezar'a. İsrail parlamentosu, "savaşın hesabı"nı soruyor. Başbakan'a ve de Silahlı Kuvvetler'e.Tamam, belki "Bu savaşı neden çıkardınız? Neden o kadar sivilin ölümüne, o kadar insanın göçüne, onca binanın, köprünün, hayati tesisin yıkımına sebep oldunuz?" gibi insani, vicdani bir sorgulama değil de, "Bu savaşı neden kazanamadınız? Neden yanlış yürüttünüz? Neden sonuç alamadınız?" diye daha vahşi ve teknik bir sorgulama. Ama hesap soruyorlar işte! Siz, Ortadoğu'da herhangi bir demokraside yahut "bölgesel güç olma heveslisi"  parlamentonun Silahlı Kuvvetler'e başarısızlıkların yahut yanlışların hesabını sorduğunu gördünüz mü? Ne bileyim, mesela Brunei'de, Finlandiya'da, Avustralya'da, Endonezya'da filan!  Ortadoğu demokrasilerinde yargı bile yargılayamıyor be![5]

            "Lübnan'a karşı PKK" palavrası!

            Ateşkes kararından sonra ABD için en önemli ülke, Lübnan'da oluşturulacak "barış gücü" için vazgeçilmez ülke Türkiye. ABD ile ortak siyasi ve askeri geçmişe sahip, AB üyesi, NATO üyesi, laik, Müslüman, Osmanlı siyasi mirasına sahip olan bir ülke ve ABD'nin bölgesel politikaları için daha elverişlisi yok. Dahası, ABD'de ve Türkiye'de birçoklarının fena halde kızdığı; Hamas daveti, İran ve Suriye ile yakın ilişki, Sünni dünya ile iç içelik Lübnan konusunda ABD'nin beklentilerini artıran unsurlar. O çevreler hâlâ itiraz edecek ama; Lübnan konusunda Türkiye üzerinde bu kadar ısrarla durulmasının en önemli sebebi bu yakınlık...Türkiye'nin Lübnan'a asker göndermesinin, ilişkilerdeki soğukluğun, özellikle Irak işgalinin ortaya çıkardığı rahatsızlığın giderilmesi için bir fırsat olduğu, Lübnan krizinin Türk generallerin ABD'deki pozisyonunu güçlendirdiği, özellikle askeri/güvenlik alanında iliksilerin güç kazanacağı, bunun da PKK konusunda kendini göstereceği öne sürülüyor...Bombardıman başlar başlamaz Türkiye'yi içeren diplomatik sürece dikkat edelim. Ankara-Washington görüşmelerine dikkat edelim. Barış gücünün daha o zaman planlandığını, bütün aşamalarının ABD-İsrail onayıyla belirlendiğini, önce NATO bünyesinde askeri birlik düşünüldüğünü, büyük reaksiyon olacağı endişesiyle BM'-nin devreye sokulduğunu, asıl amacının Hizbullah'ı tecrit etmek, Güney Lübnan'ı İsrail adına kontrol etmek olduğunu, "barış" adına, Türk-Amerikan ilişkilerinin düzeltilmesi adına yapılan bu girişimin aslında savaşın bir parçası olduğunu bilelim. Bundan sonra Türk-Amerikan ilişkileri "işbirliği" değil "şantaj"la yönetilecek...Lübnan'a "barış gücü" söylemiyle paralellik arz eden ABD'nin PKK'ya karşı açıklamalarına, koordinatör atanmasına, ortak operasyon iddialarına dikkat çekiyorum. PKK'ya karşı operasyon yapılacağı yok. Belki birkaç kişi paketlenip Türkiye'ye verilir, o kadar... Ama Türkiye, Lübnan kriziyle bölgesel savaşın ve kamplaşmanın tarafı haline getirilmek üzere.

            AKP, Tel Aviv'le ortak mı?

            Ankara, özellikle de AKP'nin bazı ileri gelenleri, Ortadoğu politikalarının hayata geçirilmesi yolunda bundan böyle Telaviv'le ortak hareket etme hatta daha fazlası Telaviv ne derse yapma kararı mı' aldı?! Son birkaç günlük gelişmelere bakalım; 'Ankara, İsrail'den-Telaviv'den gelen 'Hizbullah'a roket taşıyor' ihbarı üzerine 27 Temmuz ve 8 Ağustos'ta 2 İran uçağını Diyarbakır Havaalanı'na indirdi. Her iki olayda da uçakta yapılan kontrollerde herhangi bir silah bulunamadı. Bunun üzerine İran'a ait uçakların kalkışına izin verildi.' İsrail, talimat pardon ihbar gönderiyor, biz anında gereğini yapıyoruz. Diğer yanda... Bazı Türk milletvekilleri bas bas bağırıp, soru önergesi veriyorlar, ama onların ihbarına İsrail'in talimatına pardon ihbarına gösterilen hassasiyetle yaklaşılmıyor. Milletvekillerimiz diyorlar ki; 'Son günlerde İncirlik Üssü'nden, bazı askeri mühimmatın, Taşucu Limanı'na taşındığına tanık oluyoruz. ABD Hava Kuvvetleri'ne ait patlayıcıların olduğu iddia edilen bu mühimmatın, nereye ve hangi amaçla gittiğinin net olarak ortaya çıkması gerekir.' 1 hafta geçti, cevap yok, nedense?! Rehavet içindeki Ankara'da şu günlerde garip-gizli bir hareketlilik var, duyduklarıma bakılırsa ABD Ankara Büyükelçiliği'nin 'ilgili masaları' tıpkı 1 Mart tezkere döneminde olduğu gibi hummalı bir lobi faaliyeti başlatmış durumda. Lübnan'a Türkiye'nin asker göndermesini isteyen ilgili masaların sorumluları, yeni tezkereye muhalefeti söz konusu olabilecek özellikle AKP'deki karşı duruşlu milletvekillerini şimdiden yakın markaja almışlar, yemek davetleri, özel görüşmeler, sıcak turlar... Washington, Erdoğan'dan bu defa yumruğunu masaya vurmasını ve vekillerinin 1 Mart'ta olduğu gibi kontrol dışı davranmalarını önlemesini istiyor. AL-VER politikasının diğer ucunda ne var artık tahmin ediyorsunuzdur; KÖŞK yolunda... [6]

Siyonist İsrail ordusu işgal altında tuttuğu bölgelerden çekilmiyor!

            İsrail ayak sürüyor

            Peres: Çekilmemiz 1 ya da 2 haftalık zaman alıyor!

Öte yandan İsrail Başbakan Yardımcısı Şimon Peres, "Lübnan'ın güneyinden çekilmelerinin 1 ya da 2 haftalık bir mesele" olduğunu söyledi. Peres, Washington'da gazetecilere yaptığı açıklamada, Lübnan'ın bölgeye askerlerini göndermesinin ve Fransa'nın bölgeye gönderilecek gücün komutasını üstlenmek istemesinin iyi bir başlangıç olduğunu belirterek, barış gücünün bölgeye konuşlandırılmasının bir yılı bulacağı tahminlerinin doğru olmadığını kaydetti. İsrail'in, Malezya gibi ülkelerin barış gücüne katılmasına karşı çıkıp çıkmayacağı sorusu üzerine Peres, Malezya'nın rolüyle ilgili kendilerinden henüz bir şey istenmediğini belirterek, "30 bin askerden biri, ikisi ya da üçü sevmediğimiz biri diye savaş ilan etmemiz gerekmiyor" dedi. 

Peres, Hizbullah'ın, İran ve Suriye tarafından yeniden silahlandırılmamasının önemli olduğunu söyledi. Hizbullah'ın çatışmada, silahlarının üçte birinden fazlasını kullandığını ve İsrail'in aralarında uzun menzilli füzelerin bulunduğu çoğunu imha ettiğini öne süren Peres, Hizbullah'ın silahlarının nereden geldiği sorusuna, "karadan denize füzelerinin Çin'den, tanksavar füzelerinin Rusya'dan ve uzun menzilli silahlarının Suriye ile İran'dan geldiğini tayin ettikleri" cevabını verdi. Peres, özellikle Rusya ve Çin'den olmak üzere, silahların kökenlerinin sürpriz olduğunu belirtti.

            İsrail'i kurtarmaya mecbur muyuz?

             Mevcut şartlar bu aşamada Lübnan'a asker göndermemize asla müsait değildir. Çünkü, İsrail'in geniş anlamda nefes almasına yardımcı olmaktan başka bir fayda sağlamaz.

Hatırlanacağı üzere, ABD, İsrail'in Lübnan'ı daha fazla tahrib ederek savaşı kazanması için, mümkün olduğu kadar ateşkesin ertelenmesine çalışmıştı. Ama İsrail Hizbullah'ın karşısında yenilgiye uğrayınca, Bush yönetimi, İsrail'i kurtarmak için derhal harekete geçti.

Maksat kalıcı bir barış sağlamak olmayıp, Hizbullah'ı, geçecek zaman içerisinde, etkisiz kılarak katliamlara kaldığı yerden devam etmektir. Bu gerekçelere dayanarak diyoruz ki, bu ateşkes süresinde, Mehmetçiğin, gönderilmesi yanlıştır. Çünkü ortada güvenilecek bir merci mevcut değildir.

            1- Öncelikle Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na güvenilemez:

            Görüldüğü gibi, BM Teşkilatı bilhassa İsrail-Lübnan) savaşı esnasındaki ABD'den yana olan tutumu ile, itibarını bütün dünya kamuoyu önünde yitirmiştir. Hatta acze düşmüştür.

            Barış Gücü komutanlığını, bu ABD'nin özel komisyonu hâline gelmiş olan teşkilata mı emanet edeceğiz? Komutanı bu teşkilat mı tayin edecektir? Direktifler bu merciden mi verilecektir? Böyle bir örgüte ne Lübnan'ın geleceği ve ne de, dünya barışı emanet edilebilir. Zira ister istemez Bush ve şahinlerinden alınan sinyallerle hareket edileceği için, asla tarafsız bir uygulamaya imkân olmayacaktır.

2- Ayrıca BM Teşkilatı'nın insiyatifini elinde tutan Bush yönetimine de güvenilmeez:

            Bilindiği gibi, İsrâil'in Gazze'ye ve Lübnan'a saldırılarını, Bush ile Ehud Olmert gizlice birlikte hazırlamışlardır.

            Bu bakımdan, İsrail'in yenilgisi demek, Bush yönetiminin de yenilgisi demektir. Bu ikilinin bu yenilgiden sonra, islahı-nefs ederek savaştan tamamen vazgeçtiklerini, barış meleği haline geldiklerini dünyada kabul edebilecek bir akıllı bulunabileceğini sanmıyoruz.

            Kaldı ki, ABD ve ABD'yi parmağında oynatan siyonist liderler bu Büyük Ortadoğu Projesi'nden ve ne de Arzı Mev'ûdu ele geçirme hevesinden vazgeçecek bir kafa yapısına sahiptirler.

            Bush zaten Afganistan'a saldırdığı tarihte (Bu bir Haçlı savaşıdır, 10 seneden fazla sürecektir) diyerek yol haritasını ilân etmekte bir beis görmemiş idi. Hatta hatta Bush, savaş yanlısı olmayan eski Dışişleri Bakanı Powel'u görevden alarak, özel danışmanı olan Rice'ı 22 İslâm ülkesinin haritasını kanlı katliamlarla değiştirebilmek için bu göreve atamıştı.

Bu sebepten asker gönderme konusunda ABD yönetimine de güvenmemiz mümkün değildir.

3- Barış gücü gönderilmesinde, AKP iktidarına da güvenilmez:

Nasıl güvenilebilir ki, hiçbir haklı sebep bulunmadığı halde AKP iktidarı, Bush yönetiminin, Irak'ı işgal edebilmesi için, 62.000 ABD askerinin ülkemize getirilmesi ve Irak'a birlikte vurulması için,TBMM'mize 1 Mart tezkeresini getiren hükümettir.

Tezkere 1 oyla reddedilince, Sayın Erdoğan ve Sayın Gül son derece üzüldüklerini itiraf etmişler, hattâ sayın Gül gözyaşlarını bile tutamamıştır.

Bu hâleti rûhiye ile, Irak'ın işgali esnasında, ABD ve İngiliz uçaklarının Irak'ı bombardımana tabi tutması için, bir hava koridoru açmış olmaları bu iddiamızın delilidir.

            Diyelim ki, bu olaydan sonra, köprülerin altından çok sular geçti, artık bu yaptıklarından nedamet getirdiler. Peki öyleyse niçin hâlâ, uygulaması kanlı katliamlarla devam ettirilen BOP'un Sayın Erdoğan eşbaşkanlığını deruhte etmeyi sürdürüyor. Zira BOP, Lübnan'ı da içine almaktadır. Yoksa, bu eşbaşkanlıktan istifa ettiler de bizim mi haberimiz yoktur.

            İncirlik'ten nükleer silah mı çıkarılıyor?

Bugünlerde İncirlik'ten Mersin'e taşınan oradan da bir ABD gemisine yüklenen konteynırların içinde "patlayıcı" değil nükleer silahlar olabilir mi? Türkiye'de bulunan 90 adet B61 nükleer bomba, bölgesel savaşta İncirlik bombalanır diye başka bir yere mi sevk ediliyor? İran için burada tutulan bombalar İsrail'e ya da Irak'a naklediliyor olabilir mi?...İsrail'in İran nükleer tesislerine saldırısı, ABD'nin Basra Körfezi ve Irak'tan vereceği desteği, İran'ın misillemesini, bu kaos durumunda korkulan silahların kullanılmasını ve Türkiye'nin savaşın içine çekilmesini içeren senaryoyu hatırlayalım.[7]

Lübnan'daki ateşkesi İran'ı merkeze almak için mi kabul ettiler? Çünkü dünya İran'a yoğunlaşmışken Hizbullah-İsrail savaşı çıktı. Ateşkesten sonra dünya yeniden İran'a yoğunlaşacak. O zaman da Irak'taki Şiiler mi harekete geçecek? Lübnan saldırılarının Suriye/İran yolunu açma girişimi olduğu biliniyor. Hem Hizbullah direnişi kırılamadı hem de İran ve Suriye dikkatli hareket etti. Şimdi yeni bir aşamaya geçildi. Hizbullah'ın savunduğu ve İsrail için en büyük tehlike olan G. Lübnan artık uluslararası gücün kontrolüne veriliyor. İsrail ve ABD bölge ile uğraşmak zorunda kalmayacak. Doğrudan Suriye ve İran programını uygulayabilecek. Binlerce askerden oluşacak uluslararası güç ise, her ne kadar Hizbullah'ı silahsızlandıramasa da, örgütü hareket edemez hale getirecek. İsrail'in eli rahatlatılacak. ABD ve İsrail'in; 34 gün süren ağır saldırılar sonrası, askeri ve siyasi açıdan hiçbir başarıya ulaşamadan Lübnan'da ateşkes ilan etmesini ya da ettirmesini bu açılardan sorgulamak gerekiyor. Ayaklarına dolanan G. Lübnan'ı "uluslararası taşeronlar"a havale eden ABD-İngiliz-İsrail cephesinin çok daha büyük bir hedefe kilitlendikleri ortada. Bu sefer Yeni Ortadoğu Dizaynı'nın bölgesel savaş karakteri gerçekten öne çıkacak. Hem de nükleer içerikli bir savaş ihtimali güç kazanıyor. ABD'nin Irak'ta yaptığı hazırlıklar, İsrail'e üç yıldır yapılan yığınak, diplomatik alanda yürütülen süreç, bölge ülkeleri arasında oluşturulmaya çalışılan kamplaşma gibi bir çok faktör, bu tehlikeli sürece işaret ediyor. Amerika'nın Irak'ın güneyine nükleer silahlar stokladığına, bunların B61 taktik nükleer silahlardan olduğuna, Güney Irak'taki ABD F16'larının bu silahları kullanacak şekilde yenilendiği"ne dair bilgilerin gerçek anlamı şimdi ortaya çıkıyor. Bir kısmı İncirlik'te bulunan bu silahların akıbeti hakkındaki tartışmaların neden sonuçsuz kaldığı sorulmalı.



[1] 18.08.2006 / Suavi Kemal / Milli Gazete

[2] 13.08.2006 / İsmet Berkan / Radikal

[3] 18.08.2006 / Akşam

[4] 13.08.2006/Hayreddin Karaman/Yeni Şafak

[5] 17.08.2006 / Umur Talu / Sabah

[6] 18.08.2006 / Güler Kömürcü / Akşam

[7] İbrahim Karagül / Yeni Şafak


Bu yazarin diger makaleleri

PKK PİYONUNUN SABATAİST VE SİYONİST PATRONLARI
  Bazı siyasiler ve yazar-çizerler PKK taşeronuna kızıp, arkasındaki patronların...
Devami
KOSOVA'DA NELER OLUYOR?
Kosova'da beklenen oldu ve resmen bağımsızlığına kavuştu. Ama bir takım...
Devami
AKP'NİN VE KİRLİ CEPHENİN YAŞ HEZİMETİ
Milli Çözüm Dergimizde, ta başından beri cesaretli ve haysiyetli tavrından...
Devami
FETULLAH GÜLEN'İN KEHANETİ VE HİRANT DİNK CİNAYETİ
  Sonuçları ve araçları değil, sebepleri ve müsebbipleri araştırmak ve...
Devami
PKK-BARZANİ-YAHUDİ İLİŞKİSİ
  Barzani'nin İsrail'le ilgili sözlerine tepki yağıyor Irak Kürdistan Demokratik...
Devami
TÜRKİYE HARAÇ MEZAT SATILIYOR
AKP iktidarı döneminde stratejik kurum ve kuruluşların özelleştirilmesi yönünde sürdürülen...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6077

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR