Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün8211
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta39576
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay29699
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16804054

IP'niz: 75.101.243.64
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200864

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

TESEV'İN TESBİTİYLE: TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİNİN TARİHÇESİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Tesev'in Önsözü

            "Kitabın yazarı Gencer Özcan'ın Giriş bölümünde belirttiği gibi, Türkiye-İsrail ilişkileri askeri ve stratejik işbirliğinin çok ötesine gitmiş olmasına rağmen üzerinde görece az çalışılmış bir konu. Oysa İsrail bize pek çok açıdan yakın bir ülke. Üstelik aramızda yoğun ekonomik, siyasi ve askeri işbirliği var. Ancak iki ülkenin de diğeri hakkında sınırlı bilgiye sahip olduğu bir gerçek. 1948'den bu yana ilişkiler Filistin sorununa endekslenmiş bir şekilde ilerliyor ya da geriliyor.

 

            Artık bu çalkalanmanın bir yerde durulması, Türkiye-İsrail ilişkilerinin kendi mecrasında seyretmesi gerekiyor. Türkiye'nin Ortadoğu'da istikrar unsuru olarak yer alması, sorunların çözümü için kolaylaştırıcı rol oynaması ve hatta İsrail üstünde etkili olabilmesi için, bu ülkeyle ilişkilerini kendi seyrine bırakması kaçınılmaz. Türkiye'nin, Filistin sorununa rağmen ve belki de bunun için İsrail'i kendi önemi ile değerlendirmesi şart.

            TESEV açısından da İsrail ve Türkiye-İsrail ilişkileri önemli. İsrail, TESEV'in G-8 Demokrasi Destek Diyalogu mekanizması içinde eş başkanlık sorumluluğunu üstlendiği bölgenin kilit ülkelerinden biri. Bu bir ön koşul olmasa da, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde demokrasinin zemin bulup yerleşmesi için İsrail'in taraf olduğu Filistin sorununun çözülmesi yolunda adım atılması bekleniyor." şeklinde İsrail taraftarlığı açığa vurulduktan sonra:

            "Vurgulamaya gerek bile yok ama bu kitapta ifadesini bulan görüşlerin tamamı yazara aittir ve hiçbir şekilde TESEV'e mal edilemez. TESEV'in yaptığı, iki ülke ilişkilerinin gelişmesine engel olabilecek bilgi boşluğunu kapatmak için köprü rolü oynamaktan ibarettir. Bizim için önemli olan yapacağımız ve yaptıracağımız çalışmaların bölgenin istikrarına, Türkiye'nin ikili ve çok taraflı ilişkilerinin gelişmesine, dış politikasındaki sorunlarının çözülmesine katkıda bulunmasıdır." Denilerek kendisini gizlemeye çalışıyor.

"Düşündükleri her şeyi ve hepsinden önemlisi görüş ve düşüncelerini paylaşan Özden Z. Oktav, Fulya Atacan, Ergun Aydınoğlu, Soli Özel, Serhat Güvenç, Sernur Yassıkaya, Berivan Gökçenay olmasaydı bu çalışmanın eksikleri çok daha fazla olurdu. Görüşmeler için zaman ayıran, görüş ve düşüncelerini benimle paylaşan Hamit Batu, Rifat Bali, Mario Levi, Ester ve Murat Ruben, Sezai Orkunt, Güner Öztek, Sönmez Köksal, Alon Liel, Oktay İşcen, Çevik Bir, Ergun Aydınoğlu'na da teşekkür borçluyum" ifadeleri de, akıl hocalarını ve ayarlarını ortaya koyuyor.

            Türkiye-İsrail ilişkileri:

            Türkiye ile İsrail arasındaki yakınlaşma gerek ikili ilişkiler düzeyinde, gerekse Ortadoğu ölçeğinde yarattığı sonuçlar bakımından son yılların en ilgi çekici bölgesel gelişmelerinden birisi olarak değerlendirilebilir. İki ülke arasındaki yakınlaşmanın özgül koşullar altında ortaya çıkan konjonktürel bir işbirliği girişimi olduğunu, dolayısıyla zamanla bölgenin hızla değişen dengeleri karşısında sürdürülmesinin mümkün olmadığını ileri süren gözlemciler büyük ölçüde yanılmışlardır. İlişkiler olumsuz bölgesel koşullar, Barış Sürecinde karşılaşılan sorunlar, özellikle Türkiye'de İsrail ile ilişkilere olumsuz yaklaşan partilerin iktidara gelmiş olmasına karşın, öngörülerin aksine, sürekli bir gelişme çizgisi ve dayanıklılık sergilemiştir. Genel çizgileriyle çalışmanın iki amacı vardır. Çalışma ilk olarak ikili ilişkilerin doksanlı yılların ilk yarısından itibaren açık, sürdürülebilir ve gelişme eğilimi sergileyen bir ilişkiye doğru evrilmesinin ardında yatan nedenleri irdelemektedir. İkinci olarak, çalışma ilişkiye yön veren dinamiklerin nasıl bir değişim sergilediği, bu değişimin ardında yatan nedenleri anlamaya çalışmaktadır.

            Soğuk Savaş sırasında bölgesel gelişmelerin yarattığı koşullar yüzünden, iki ülke arasındaki işbirliği alanlarının ulusal güvenliğin örtülü konularıyla sınırlı kaldığı, adeta gözlerden uzak bir biçimde sürdürüldüğü görülür. İsrail, 1948'den beri yaşadığı kuşatılmışlık kaygısını aşabilmek için bölgenin önemli ülkelerinden birisi olarak gördüğü Türkiye ile ilişkilerine her zaman özel bir önem vermiştir. Ancak, doksanlı yıllara gelinceye kadar Ortadoğu politikasından kaynaklanan sınırlamalar nedeniyle, Türkiye'nin İsrail'e yönelik yaklaşımları bu ülkenin beklentilerini karşılamaktan uzak kalmıştır. 1991 yılına kadar Türkiye İsrail'den gelen diplomatik temsil düzeyinin yükseltilmesi taleplerine olumlu yanıt vermeyecektir. Kasım 1956'da temsil düzeyinin düşürülmesi, Aralık 1980'de diplomatik ilişkilerin sınırlandırılarak temsil düzeyinin ikinci kâtiplik düzeyine indirilmesi kararlarının Ankara tarafından alınmış olması ilişkinin asimetrik niteliğine işaret etmektedir. Ancak doksanlı yıllara gelindiğinde ilişkinin asimetrik niteliği değişime uğrayacaktır. İsrail açısından bakıldığında, Türkiye ile yakınlaşmayı gerektiren yeni nedenlerin -İsrail savunma sanayi için Türkiye'nin bir pazar oluşturması, İsrail Hava Kuvvetleri personelinin farklı koşullarda eğitim olanaklarına gereksinim duyması, vb.- ortaya çıkmasına karşılık, stratejik işbirliğini başlatmak konusunda bu kez Türkiye'nin daha istekli davranan taraf olması ikili ilişkilerin tarihi bakımından bir yeniliktir.

            Körfez Savaşı sonrasında izlenen bölgesel gelişmeler, bir yandan, Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerini engelleyen sınırlamaların ortadan kalkmasına, öte yandan da, iki ülkenin tehdit değerlendirmelerinde ortak noktaların belirginleşmesine neden olmuştur. Öncelikle, Ortadoğu barış süreci ile birlikte, Türkiye, İsrail ile ilişkilerini Arap ülkelerinin baskısından bağımsız bir biçimde yürütebileceği bir ortama kavuşmuştur.

            Yakınlaşma, İsrail'in bölgedeki kuşatılmışlık kaygısının ortadan kalkması bakımından bir dönüm noktası olarak nitelendirilmektedir. Ürdün ve Türkiye ile de yakınlaşan ikili ilişkiler, İsrail'in Ortadoğu'da yaşadığı süreğen soyutlanmışlık uygusundan arınmasına yardımcı olmuştur. Bir bölge ülkesi olarak İsrail'in varlığını onaylayan nitelikteki bu ilişkiler, Tel Aviv'de algılanan yaşamsal tehdit düzeyinin azalmasına yol açmıştır. Ancak, İsrail'in Türkiye ile stratejik ölçekli bir işbirliğinden kazanımları bununla sınırlı kalmamış, gözlemcilerin üzerinde özellikle durduğu gibi, Türkiye ile yakınlaşma süreci İsrail'e stratejik bir derinlik kazandırmıştır. Ayrıca, İsrail'de benimsenen yeni güvenlik anlayışında, Türkiye ile işbirliğinin, askeri tesislerin ortak kullanımı ve deneyim.

            İsrail'i Tanıma

            Filistin'de savaşın sona ermesinden sonra Ocak 1949'da büyük devletler İsrail'i tanımaya başlayacaktır. ABD'nin 31 Ocak 1949'da İsrail'i de jure olarak tanıma kararını açıklamasından sonra Türkiye'nin de benzer bir adım atacağına ilişkin belirtiler artacaktır. Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak 8 Şubat 1949'da Anadolu Ajansı'na verdiği demeçte, hükümetin resmen tanıma işlemini "Filistin'deki tavassut vazifesinin sona ermesine bırakmayı uygun" gördüğünü belirtecektir: "İsrail Devleti bir vakıadır. 30'dan fazla devlet tanımıştır. Arap temsilcileri de İsrail temsilcileriyle konuşmaktadırlar. Türkiye'ye gelince, Uzlaştırma Komisyonunda vazifemizi daha iyi görebilmemiz için bugünkü durumumuzu değiştirmemeği daha faydalı buluyoruz." İzleyen günlerde ise, Yahudi göçmenlerin Türk bayraklı gemilerle Filistin'e gitmelerine izin veren bir kararname yayınlanacaktır. Filistin Uzlaşma Komisyonu Türkiye temsilcisi Hüseyin Cahit Yalçın Mart ayı başlarında değerlendirmelerini bir rapor halinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye sunacak, raporda Türkiye'nin İsrail'i derhal tanıması gerektiğini belirtecektir. Aynı günlerde, Ekonomi ve Ticaret Bakanı Cemil Sait Barlas, İsrail Ajansının Türkiye muhabirine "diplomatik münasebetler kurulur kurulmaz memleketimize gelecek İsrail heyetini memnunlukla kabul edeceğini" söyleyecektir.

            Türkiye, İsrail'i 28 Mart 1949'da de facto olarak tanıyacak, karar kamuoyuna Ulus'ta yayınlanan tek cümlelik bir haberle, "Hükümetimiz İsrail'i resmen tanımaya karar verdi" şeklinde  duyurulacaktır.

            Tanıma kararının ardında bir dizi etkenin varlığından söz edilebilir. İlk olarak kararın Türkiye'nin Batı güvenlik yapılanması içindeki yerini sağlama alacağı, özellikle de NATO'ya girişi konusunda kolaylık sağlayacağı beklentisiyle alındığı üzerinde durulabilir. Tanıma kararı, Ankara'nın izleyen aylarda imzalanacağı açıklanan Atlantik Paktı'na Türkiye'nin de kabul edilmesi, bu olmazsa Akdeniz'de Türkiye'nin de yer alacağı benzeri bir paktın kurulması için girişimlerini yoğunlaştırdığı günlere rastlamıştır. Tanıma kararının ardında yatan bir başka neden ise Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği azınlıklar politikası, özellikle de Varlık Vergisi uygulamaları yüzünden ABD ve İngiltere kamuoyları katında uğradığı itibar kaybını düzeltmek olabilir. Ayrıca, 25 Ocak 1949'da İsrail'de yapılan seçimlerde komünist partinin çok az oy alması da Türkiye'de bu ülkenin siyasal geleceğine ilişkin kaygıların ortadan kalkmasına neden olmuştur. Son olarak tanıma kararının alınmasından Ankara'nın ABD'den beklediği kredilerinin alınabilmesi için bu ülkedeki Yahudi finans çevrelerinin yardımcı olacağı beklentisinin rol oynadığı ileri sürülebilir. Nitekim İsrail'in tanınması kararı 24 Mart 1949'da, Dışişleri Bakanı Sadak'ın İsrail'in kaygılarını yatıştırmak üzere DP Hükümeti İsrail Hükümetine Bağdat Paktının ikili ilişkileri etkilemeyeceğine ilişkin güvence verecektir. 28 Ocak 1955'te Başbakan Menderes İsrail elçisinin "Irak'ın, Bağdat Paktını İsrail'e karşı kullanmak istemesi halinde Türkiye'nin buna karşı çıkacağına dair güvence verip veremeyeceği" sorusunu "Türkiye'nin yüzde 90 ihtimalle böyle bir isteğe karşı çıkacağı garantisini verebileceği[ni]" söyleyerek yanıtlıyordu. Nitekim İsrail'in BP' ye ilişkin endişelerini yüksek perdeden dile getirmesi ikili ilişkilerin yıpranmasına yol açacak, 1955 yılı ortalarından başlayarak diplomatik temaslar gözle görülür bir biçimde azalacaktır.

            BP' ye üye ülkelerin İsrail ile ilişkilerini kesmesi yönünde gelen baskıları sonucunda Türkiye, 26 Kasım 1956'da İsrail ile ilişkilerini temsil düzeyini maslahatgüzarlığa düşürecek, Filistin konusunda haktanır bir çözüme varılmadan görevine dönmemek üzere, Büyükelçi Şefkati İstinyeli'yi geri çektiğini açıklayacaktır. Ana muhalefet partisi CHP yayın organı olan Ulus'ta karara yönelik eleştiriler dikkat çekicidir. Bülent Ecevit Ulus'ta yayınlanan makalelerde Ortadoğu'ya yönelik dış politikanın Arap ülkelerine bağıtlı kalmasını eleştirecek, Arap ülkeleri arasındaki "birliğin sun'i" olduğunu vurgulayarak İsrail ile ilişkilerin temsil düzeyinin düşürülmesi kararının yanlış olduğunu savunacaktır.

            Türk diplomatların İsrailli meslektaşlarına her şeyin 'eskisi gibi' devam edeceği teminatını vermelerine karşın, karar İsrail'de düş kırıklığı uyandıracaktır. Gerçekten de izleyen birkaç yılın gelişmeleri ikili ilişkilerin bambaşka bir çizgi izlemesine neden olacaktır. Suriye ile Sovyetler Birliği arasındaki yakınlaşmanın özellikle Süveyş Bunalımı ve Eisenhower Doktrini sonrasında ivme kazanması Ankara'da kaygı ile izlenecek, iki ülke arasında, danışmalar ve istihbarat değişimi sürdürülecektir. 1957 yılından başlayarak iki ülke yetkilileri arasında, bazen Türkiye'de bazen değişik Avrupa kentlerinde ve ABD'de gerçekleştirilen görüşmeler yapılacaktır. Bu görüşmelere İsrail tarafından Dışişleri Bakanı Golda Meir, Meir'in danışmanı konumunda bulunan Reuven Shiloah ve Ankaradan sonra Roma'ya atanan Büyükelçi Eliyahu Sasson katılacaklardır. Ortadoğu konusundaki bilgi ve deneyimi, Ankara'da geniş bir tanıdık ağına sahip olması ve Başbakan Adnan Menderes ile kişisel yakınlığı nedeniyle Sasson bu görüşmelerin gerçekleştirilmesinde kilit rol oynayacaktır. Sasson Aralık 1957'de Başbakan Menderes'le Paris'te görüşecek, Menderes'ten ikili işbirliğinin artırmasını, BP toplantılarında alınacak İsrail karşıtı kararları engellemesini isteyecek, Başbakana 8 Ocak 1958'te gönderdiği mektupta bu isteklerini yineleyecektir. Sasson Ocak 1958'de Roma'da bu kez de Genelkurmay Başkanı İbrahim Feyzi Mengüç ile görüşecektir. 1958 baharında Dışişleri Bakanı Golda Meir Türkiye'ye gizli bir ziyaret yapacak, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Marmara Denizinde bir gemide görüşecektir. Ancak, bu gizli görüşmelerin somut sonuçlara yol açması için bölgede bir başka depremin daha yaşanması gerekecek, Ankara İsrail'in yakın işbirliği çağrılarına ancak Bağdat'ta 14 Temmuz'da meydana gelecek darbeden sonra olumlu yanıt verebilecektir.

            İsrail'e çevresel pakt!?

            14 Temmuz 1958 Irak Devrimi Ankara'nın Ortadoğu politikasında köklü değişimlere yol açmıştır. Devrim öncelikle, DP'nin en önemli dış politik yatırımlarından birisi olan Bağdat Paktının çöküşünü simgeliyordu. Türkiye'nin kurulması ve yaşaması için büyük çaba harcadığı bir bölgesel güvenlik örgütünün en önemli halkası, böylelikle devre dışı kalıyordu. Ayrıca, devrim Türkiye'nin bölgedeki en yakın Arap müttefikini kaybetmesi anlamına gelecek, Ankara'daki çevrelenme kaygılarını artıracaktır. Sonuncu olarak da, devrimin askeri bir darbe biçiminde gerçekleşmesi Ankara'da zaten yüksek olan siyasal gerilimi daha da artıracak, isyan sırasında DP önderleriyle kişisel dostluk ilişkisi olan Başbakan Nuri Said Paşa'nın öldürülmesi hükümet çevrelerinde şok etkisi yaratacaktır.

            İsrail ise bir yandan Irak'ta "kötüleşen" durumdan dolayı kaygılanırken, öte yandan da Türkiye ile 'Çevresel Pakt' stratejisini uygulayabilmek için uygun koşullardan yararlanarak Ankara ile yakınlaşmak için yeni girişimler başlatacaktır.(Anlaşılıyor ki Irak ihtilalinin arkasında İsrail vardır. M.Ç) Başbakan David Ben Gurion, Reuven Shiloah'ı devrimi izleyen haftalarda Etyopya ve Ankara'ya gönderecektir. Shiolah'ın Ankara'daki ziyareti sırasında bölgesel durumu görüştüğü, iki ülke arasındaki işbirliği alanlarını geliştirmek konusunda önerilerde bulunduğu, muhtemelen daha üst düzeyde bir toplantı için hazırlık çalışmaları yaptığı anlaşılmaktadır. 29 Ağustos 1958'de Türkiye'ye gizlice gelen Başbakan David Ben-Gurion ile Menderes'in başkanlık ettiği üst düzey heyetler arasında yapılan gizli görüşmeler sırasında iki ülkenin askeri, diplomatik ve güvenlik alanlarında örtülü işbirliği yapması kararlaştırılacaktır.

            29-30 Ağustos 1958 görüşmelerinden sonra, gizli üst düzey ziyaretlere devam edilecektir. Askeri delegasyonlar ilk kez 15 Ekim 1958'de bir araya gelerek bir askeri işbirliği anlaşması üzerinde çalışmaya başlayacaktır. İsrail askeri çevreleri tarafından "çok yakın" ve "özel ilişki" olarak nitelendirilen işbirliğine İsrail genelkurmayı "Merkava" kod adını verecektir. Tasnif dışı bırakılan İsrail kaynakları askeri işbirliği konuları arasında istihbarat paylaşımı, görüş alışverişi ve savunma sanayi alanında teknik bilgi değişimi yapılması gibi konuları sıralamaktadır. Türk diplomatlar da bu dönemde iki ülkenin yakın bir istihbarat değişimi gerçekleştirdiğini kaydetmektedir. Bu konuda en dikkat çekici olgu iki ülke askeri yetkililerinin Suriye'yi hedef alan bir ortak harekât planı hazırlamış olmalarıdır. Plan muhtemelen Nisan 1959'da İsrail Genelkurmay Başkanı Haim Leskov'un Ankara'ya yaptığı gizli ziyaret sırasında son biçimini alacaktır. Plan uyarınca, hava ve deniz kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleştirilecek ortak bir harekât yapılması öngörülmektedir. Hazırlanmasında İsrail Genelkurmayının harekâtlar bölümünün başında bulunan İzak Rabin'in etkili rol oynadığı söz konusu planın varlığı gerek İsrail, gerekse Türk askeri kaynakları tarafından doğrulanmaktadır.

            Arap-İsrail Ateşkesin imzalanmasını izleyen uzun bir dönem boyunca Türkiye iç siyasal gündeme kilitlenecek, hükümet kurmak için yapılan girişimler sonuçsuz kalacak, 1974 yılı başlarına kadar Türkiye fiilen hükümetsiz kalacaktır. Buna karşılık, seçimlerin yarattığı ve Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerini etkileyecek iki önemli sonuç üzerinde durulabilir. Bunlardan birincisi, sol bir söylem benimseyen CHP'nin seçimlerden büyük bir başarıyla çıkmasıdır. Bülent Ecevit önderliğindeki parti Türkiye dış politikasının gelenekselleşmiş varsayımlarını sorgulayan bir yaklaşım sergilemeye başlayacaktır. İkinci sonuç ise, İslamcı Milli Selamet Partisi'nin [MSP] oy oranını önemli ölçüde artırarak parlamentoda üçüncü parti konumuna gelmesidir. Başta Ocak 1974'te kurulan CHP-MSP Koalisyonu olmak üzere yetmişli yıllarda kurulan çeşitli koalisyon hükümetlerinde 'anahtar parti' konumunda yer alan MSP ülke dış politikasının İsrail karşıtı bir çizgi izlemesi konusunda ısrarcı olacaktır. Bu iki gelişme, başka uluslararası gelişmelerin de etkisiyle, Ankara'nın Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin yakınlaşmasına katkıda bulunurken, aynı zamanda ABD ile sorunların da derinleşmesine yol açacaktır. Bu dönemde Türkiye'nin izlediği Arap yanlısı çizgi daha da belirginleşecek, böylelikle de İsrail ile ilişkilerin Arap ülkeleriyle ilişkilere bağıtlılığı artacaktır. Aynı dönemde Türkiye'nin Arap ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmesine neden olan başka gelişmelerin de dikkate alınması gerekmektedir. İlk gelişme, OPEC'in Kasım 1973'te Arap ülkelerini desteklemeyen ülkelere karşı petrol ambargosu uygulanmasını öngören bir karar almasıdır. İkinci gelişme ise, Temmuz 1974'te Kıbrıs'taki darbe karşısında Türkiye'nin aldığı müdahale kararı ile tetiklenmiştir. Kıbrıs'a yapılan müdahalesine tepki olarak ABD Kongresinin Türkiye'ye silah ambargosu uygulamaya başlaması 'Türk Ostpolitiği' olarak adlandırılan Sovyetler Birliği ile ilişkilerin yakınlaşması sürecine ivme kazandıracaktır.

İsrail'le ilişkilerin soğuması

            Seksenli yıllara geçilirken Türkiye'nin bölgeye dönük politikalarında Arap ülkelerini destekleyen eğilimin sürmesine sağlayan nedenler şöyle sıralanabilir: İlk olarak, İran Devriminin ardından gündeme gelen Carter Doktrini uyarınca, ABD'nin Körfez'deki Arap ülkelerini kapsayan yeni bir güvenlik ağı oluşturulması yönündeki girişimleri çerçevesinde Türkiye'nin Körfez ülkeleriyle yakın ilişki geliştirmesini gerektiriyordu. Nitekim seksenli yılların ilk yarısında Türkiye Körfez ülkeleriyle askeri eğitim alanında yakın işbirliği içine girecektir. İkinci önemli neden, 12 Eylül askeri darbesini gerçekleştiren 'Milli Güvenlik Konseyi' yönetiminin uluslararası meşruiyet sorununu aşabilmek için Arap ülkeleriyle ilişkileri yakınlaştırması olmuştur. 12 Eylül darbesini izleyen üç yıl boyunca 'Milli Güvenlik Konseyi' yönetimi AET ülkeleriyle ilişkilerde karşılaştığı sorunlar nedeniyle, Ankara, ABD, Sovyetler Birliği ve Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesine öncelik verecektir. Üçüncü neden ise ekonomiktir: Seksenli yıllar 24 Ocak 1980'de başlatılan ihracatı özendirme politikaları nedeniyle özellikle Ortadoğu pazarlarının önem kazandığı yıllar olacak, bu eğilim doksanlı yılların başına kadar sürecektir.[1]Ancak, Arap ülkelerinin petrol gelirlerinin azalması ve Batı Avrupa ekonomilerinin durgunluktan çıkması sonucunda Türkiye'den ihracatın yönü yeniden batıya doğru kayacak, 1990'a gelindiğinde OECD ülkelerine yapılan ihracatın toplam ihracat içindeki payı %68'e yükselecektir.[2]

            Bu yeni dinamiklerin Türkiye İsrail ilişkileri üzerinde yaratacağı kısıtlayıcı etkiler, çoğu İsrail'in tek yanlı uygulama ve kararlarından kaynaklanan gelişmelerle birlikte daha da artacaktır. 31 Temmuz 1980'de İsrail tarafından Kudüs'ün başkent ilan edilmesi, 7 Haziran 1981'de Irak'ta Osirek nükleer reaktörünün bombalanması, 18 Ocak 1981'de Golan'ın İsrail'e ilhakı kararı, 6 Haziran 1982'de Lübnan'ın işgali, 16-18 Eylül 1982'de Sabra ve Şatila kamplarında yapılan kıyımlar, Batı Şeria'da Yahudi yerleşim merkezlerinin kurulmaya başlaması, 1 Ekim 1985'de Tunus'taki FKÖ karargâhının bombalanması ikili ilişkilerin gelişimini engelleyecektir.

İlişkilerde soğuma Kudüs'ün ebedi başkent ilan edilmesiyle birlikte bunalım düzeyine tırmanacaktır. İsrail hükümetinin yürürlüğe koyduğu Temel Yasa'ya Türkiye sert tepki gösterecek, kararı tanımayacağını, açıklayacaktır. Türkiye, ayrıca, Tel Aviv elçiliğinde görev yapmakta olan maslahatgüzar Üstün Gündoğdu'yu danışmalarda bulunmak üzere Ankara'ya çağıracak, ardından da 28 Ağustos 1980 tarihli BM Güvenlik Konseyi'nin 20 Ağustos 1980'de aldığı 478 sayılı kararı uyarınca Kudüs temsilciliğini kapatacaktır. Bu gelişmeler üzerine baş gösteren tartışmaların ardından, MSP İsrail'e yeterli tepkinin gösterilmediği gerekçesiyle Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen hakkında bir gensoru önergesi verecektir. Erkmen hakkındaki önerge TBMM'nin 3 Eylül 1980'de yapılan oturumunda tartışılacaktır. MSP grubu adına konuşan Recai Kutan, "İsrail elçiliğinin Türkiye'deki terörün kaynaklarından birisi olduğunu" belirterek, hükümete "İsrail ile siyasi ilişkiler sürdürmekte ne yarar vardır?" sorusunu yöneltecektir. Dışişleri Bakanı Erkmen 5 Eylül 1980 günü MSP'nin yanı sıra CHP ve MHP'nin oylarıyla cumhuriyet tarihinde ilk kez görülen bir biçimde güvensizlik oyuyla düşürülecektir.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Genelkurmay Başkanı Kenan Evren başkanlığında ve kuvvet komutanlarının katılımıyla oluşturulan Milli Güvenlik Konseyi,Kudüs kararına tepki olarak, 26 Kasım 1980'de İsrail ile ilişkilerini sınırlandırarak karşılıklı temsil düzeyini düşürecektir. "İsrail'le ilişkilerin kesilmemekle birlikte, yalnızca sembolik bir düzeyde tutulması[nı]" öngören karar uyarınca, Türkiye'nin Tel Aviv'de bulunan maslahatgüzar, müsteşar ve askeri ataşe dâhil olmak üzere bütün görevlileri merkeze çağıracaktır.

            Suriye, İran ve FKÖ'ye yönelik suçlamalar içeren haberler izleyen günlerde de sürecek, MKE'nin Kırıkkale, Yahşihan'da bulunan "Mermi Yapım ve Depo Tesisleri"nde sabotaj sonucunda 7 itfaiyeci ve işçinin ölümü ile sonuçlanan sabotaj eylemini yapanların Suriye istihbarat örgütü Muhaberat'tan talimat aldıklarına ilişkin iddialar basına yansıyacaktır. Ancak soruşturma sürecinde ortaya çıkan bazı soru işaretleri ve Hükümetin olaylara daha temkinli yaklaşılmasını isteyen açıklamaları ile birlikte 'estirilen havanın' zamanla etkisini kaybettiği görülecektir. Başbakan Özal Türkiye ile Suriye'yi "durup dururken [...] karşı karşıya getirmeye çalışanlar" bulunması nedeniyle bu çevrelere "alet olunmaması" gerektiği uyarısını yapacaktır.  'Abu Firas gidici' türünden haberlerden duyduğu rahatsızlığı ifade eden Başbakan daha sonra istihbarat örgütlerini de "sızmaya" dikkat çekilecektir. Bir başka askeri işbirliği alanı ise sınır güvenliğinin artırılması konusu olacaktır. 1996 yılının ilk yarısında Türkiye'nin güney sınırlarında güvenliğin artırılmasına yönelik yeni teknolojilerin uygulamaya konulması için iki ülke askeri yetkilileri arasında görüşmeler yapılacaktır.

            1996 anlaşmalarının imzalanmasıyla bu süreç büyük bir ivme kazanacaktır. Anlaşmaların üçüncü bir ülkeye karşı yapılmamış olduğu vurgulanmasına karşılık, tüm değerlendirmelerde ilk akla gelen ya da dile getirilen ilk ülke Suriye'dir. Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Bir'in Mayıs 1997'de İsrail'e gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında, İsrail Savunma Bakan Yardımcısı David İvry'nin yanısıra adı saklı tutulan ABD'li yetkililerin de katıldığı toplantılarda, "Suriye ve İran'ın [...] yol açtığı bir bunalım durumunda, üç ülkenin katkısıyla bir ortak birliğin oluşumu ve yapılanması gibi konuların ele alındığı, öngörülen birliğin beraber müdahale yeteneği edinmesine yönelik eğitim ve uyum çalışmaları için gerekli önlemlerin" görüşüldüğüne ilişkin haberler basında yer almıştır. Mayıs 1997'den sonra izlenen gelişmeler bu bilgileri doğrular niteliktedir. Üst düzey siyasal yetkililerin açıklamaları da aynı doğrultudadır. Örneğin, Mayıs 1997'de Türkiye'yi ziyaret eden İsrail Dışişleri Bakanı David Levy, açıklamalarında, iki ülke arasındaki işbirliğinin, "İran ve Suriye'yi düşmanca tutumlar sergilemekten caydıracağını", "bölge barışını tehdit eden ülkelerin bir şey yapmadan önce iki kez düşünmesini sağlayacağını" dile getirmiştir.

            Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Eylül 1996'da, İsrail'de yayınlanan Ha'aretz gazetesine verdiği bir demeçte, AEİA'nın askeri eğitim alanında işbirliğiyle sınırlı olduğunu ve Savunma Sanayii İşbirliği Anlaşması [SSİA]'nın ise sadece savunma sanayinde işbirliği yapmak üzere imzalandığını, bir 'askeri pakt olmadığı', dolayısıyla üçüncü bir ülkeye karşı tasarlanmadığını belirtmiştir. İsrail Savunma Bakanı İzak Mordehai da Nisan 1997'de ikili ilişkileri değerlendirirken, 'iki ülke için de karşılıklı anlayış, istişare ve işbirliğinin' taşıdığı önemi vurgulayarak, 'İsrail-Türkiye arasındaki savunma işbirliğini ittifaktan çok, sağlam güvenlik işbirliği ve siyasi ilişkiler' olarak tanımlanması gerektiği üzerinde durmuştur. Bu ifadeler ışığında ve 'casus foederis' unsuru açısından bakıldığında, Türkiye-İsrail askeri işbirliğinin bir ittifak ilişkisi olarak tanımlanması güçleşmektedir.

            İsrail'le İşbirliğinin Kapsamı

            İki ülke hava kuvvetlerinin ortak eğitim faaliyetleri icra edebilmesine olanak veren ilk anlaşma 18 Eylül 1995 tarihli "Askeri Uçaklar ile Eğitim Hakkında Anlaşma Muhtırası" başlığını taşımaktadır.[3]Sözkonusu muhtıra iki ülkenin hava kuvvetlerine ait uçakların eğitim çalışmalarında bulunmak üzere ülkelerin hava sahaları ve tesislerini karşılıklı olarak kullanabilmesine olanak tanıyacaktır. 23 Şubat 1996'da İsrail'le imzalanan Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması [AEİA] ise genel biçimi açısından başka ülkelerle imzalanan anlaşmalara benzemektedir. AEİA'nın içeriği bir bütün halinde kamuoyuna açıklanmamıştır. Konuya ilişkin en kapsamlı bilgi haftalık bir dergide yer almış; anlaşmanın bazı bölümlerinin özgün kopyaları yayınlanmıştır.288 Anlaşmanın içeriğine ilişkin olarak Nisan 1996'da TBMM'ne sunulan bir soruyu yanıtlarken Milli Savunma Bakanı Oltan Sungurlu AEİA ile ilgili şu bilgilere yer vermiştir:

            İsrail'de ulusal güvenliği ilgilendiren kararların alınmasında en etkili konumda bulunan Savunma Bakanı, Bakanlar Kurulunun en önemli üyesi konumundadır. Kendi bakanlığı içinde sahip olduğu yetkiler açısından ele alındığında, Savunma Bakanının konumu öteki bakanlardan farklı özellikler taşımaktadır. Savunma Bakanlığının ilgi alanı olan bir konuda, sadece geniş çaplı askeri operasyonlar, ulusal bütçeyi ve dış politikayı büyük ölçüde etkileyecek nitelikte girişimler ve Genelkurmay Başkanının atanması gibi önemli kararlar alınırken Bakanlar Kurulunun siyasal ağırlığı olan üyeleri söz sahibi olabilmektedirler. Bunun yanı sıra, Genelkurmay Başkanı da savunma alanındaki karar alma sürecinde son derece etkili bir konumdadır; hatta konumu bazı bakanlardan daha ağırlıklıdır. Kararların oluşumunda enformel toplantılarda yapılan tartışmaların önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Savunma kararları, Savunma için Bakanlar Komitesi ya da Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmaktadır. Karar alma yetkisi olmamakla birlikte, parlamento bünyesindeki Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu yetkililerin görüş alışverişi yapabilmesini sağlayan bir platformdur.

            İki ülkenin güvenlik çevresinde oluşan bu dönüşüm tehdit algılamalarında da değişime neden olmuştur. Türkiye açısından bakıldığında, kuzeyden gelecek topyekun saldırı tehdidinin yerini, İran, Suriye ve Yunanistan'dan kaynaklanan dış tehditler almıştır. Bu ülkelerden kaynaklanan tehditler arasında, Yunanistan, İran ve Suriye'nin elinde bulunan ya da edinmeyi tasarladıkları füze sistemlerinin oluşturdukları tehdidin öne çıktığı gözlemlenmiştir. Aralık 1996 tarihinde basında yer alan ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ortaklaşa karadan karaya atılan WS1 füzelerinin üretimini öngören 'gizli' bir anlaşmanın imzalandığına ilişkin haberde, 1994'de başlatılan girişimler sonucunda Çin ile anlaşmaya varıldığı bildirilmekte, anlaşmanın öncelikle İran, Irak ve Suriye'de bulunan füzelerin oluşturduğu tehdit göz önüne alınarak imzalandığı belirtilmektedir. Bu tehditlere karşı, Türkiye'nin hava savunma sistemlerini geliştirmek, yeni sistemler edinmek ya da üretimine yönelmek ve komuta/kontrol/erken uyarı platformu olarak kullanmak üzere Awacs uçakları alımı için girişimlerde bulunduğu görülmüştür. Özellikle İran'ın uzun menzilli füze geliştirme programlarının yanı sıra nükleer silah üretmek konusundaki ısrarlı çabaları.

            MGK'nın Aralık 1996 toplantısında Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan ve İran, Irak ve Suriye'nin elinde bulunan nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların Türkiye için yarattığı tehdidi değerlendiren bir rapor görüşülmüştür. Bu bağlamda gündeme getirilen ve Türkiye'nin, Yunanistan ve Suriye'den gelecek saldırıların yanı sıra, eş zamanlı olarak patlak verebilecek bir ayaklanmayı bastırabilecek yetenekleri edinmesini öngören 2½ Savaş Stratejisi açıklayıcı bir örnek oluşturmaktadır. Bu çerçevede, 'Türkiye'nin savunma stratejisini çevre bölgelerde belirecek istikrarsızlıklar ışığında birden çok cepheli tehdide karşı aynı anda baş etme temeline' dayanan 'hava deniz ve kara kuvvetlerinin müşterek kullanabileceği ortak modernizasyon projelerine öncelik verdiği' gözlemlenmektedir. 1992 ve 1997 yıllarında MGK tarafından Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi olarak adlandırılan belgede yapılan değişiklikler çerçevesinde gündeme gelen tehdit değerlendirmeleri, ayrıca yeni nesil güvenlik endişelerini yansıtmaktadır. Bu değerlendirmeler uyarınca, 1992'de 'ayrılıkçılık', 1997'de ise 'irtica' gibi iç tehditlerle savaşım en önemli ulusal güvenlik öncelikleri haline gelmiştir. Yeni tehdit ortamıyla uyumlu güvenlik politikalarının oluşturulması sonucunda, doğal bir müttefik olarak görülen İsrail ile açık ve kapsamlı bir ilişkiye girişilmesi çağrıları bu gelişmelerle aynı döneme rastlamıştır.

1996 sonrası dönem boyunca ikili ilişkilere yakından bakıldığında, özellikle İsrail'li yetkililerin, yaygınlaşan ve bölgesel özellikler kazanan tehditlere karşı yine bölgesel bir güvenlik düzenlemesi ile yanıtlanması anlayışını savundukları görülmektedir. Eylül 1998'de Başbakan Yılmaz'ın İsrail'e yapacağı ziyaret öncesinde yapılan bir söyleşide Başbakan Netanyahu, Türkiye-İsrail anlaşmasını güvenlik kuşağı olarak nitelendirerek askeri işbirliğinin kazanacağı bölgesel doğrultuları şu sözlerle vurgulamıştır:

Bu güvenlik kuşağına bölge barışına katkıda bulunmak isteyen herkes katılabilir. İki ülke arasındaki işbirliğinin hedefi bölgedeki barış ve istikrarın geliştirilmesine yönelik bir adımdır. Bu hem Türkiye, hem de İsrail'in ortak çıkarlarına hizmet edecek ve her iki hükümetin de ortaklaşa benimsediği bir oluşum. Bu bölgede konvansiyonel olmayan savaş başlıklarına sahip balistik füzeler geliştiren ve bunları fırlatabilecek yeteneği olan radikal rejimlerle çepçevre kuşatılmış durumdayız. Bu rejimler ciddi tehdit oluşturuyorlar. Ortadoğu'da Türk İsrail işbirliğini bölgesel bir güvenlik sistemine dönüştürmek için çalışmalar yapıyoruz. Başbakan Yılmaz'la bu konuyu etraflıca ele almayı düşünüyorum. Ürdün'ün de bu sisteme katılmasını ümit ediyorum. Bu konuyu Ürdün Veliahtı Prens Hasan ile bizzat konuştum.

Bu çerçeve içinde ele alınabilecek bazı haberlerin basına yansıdığı görülmektedir. Bu haberlere göre Mayıs 1997'de Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Bir, İsrail Savunma Bakan Yardımcısı David İvry ve ABD'li yetkililerin katıldığı toplantılarda, "Suriye ve İran'ın [...] yol açtığı bir bunalım durumunda, üç ülkenin katkısıyla bir ortak birliğin oluşumu ve yapılanması gibi konular ele alınmış, söz konusu birliğin beraber müdahale yeteneği edinmesine yönelik eğitim ve uyum çalışmaları görüşülmüştür. Haberler, görüşmelerin, "üç ülke ordusunun ortak tatbikatlar yapması, Türkiye'de belirlenen bölgelerde, gerektiğinde anında kullanılabilmesi için acil durum depoları inşa edilmesi, haberleşme kodlarının öğrenilmesi ya da ortak kodlar geliştirilmesi, etkin istihbarat değişimi" gibi konuları da kapsadığına ilişkin bilgiler içermektedir. Mayıs 1997'den sonra izlenen gelişmeler bu bilgileri doğrular nitelikte olmuştur. Kaldı ki resmi temaslar sırasında üst düzey siyasal yetkililerin beyanları bu çıkarsamayla uyum içindedir. Örneğin, Mayıs 1997'de Türkiye'yi ziyaret eden İsrail Dışişleri Bakanı David Levy, açıklamalarında, iki ülke arasındaki işbirliğinin, 'İran ve Suriye'yi düşmanca tutumlar sergilemekten caydıracağını', 'bölge barışını tehdit eden ülkelerin bir şey yapmadan önce iki kez düşünmesini sağlayacağını' dile getirmiştir.

            AKP Döneminde Askeri Eğitim ve Savunma Sanayi Alanında İşbirliği

            Bu dönemde barış sürecinde yaşanan tıkanıklıklara karşın askeri eğitim ve savunma alanında yürütülen işbirliği sürmüştür. Ağustos 2000'de Ha'aretz gazetesinde yayınlanan birraporda, Türkiye ile askeri eğitim işbirliği çerçevesinde İsrail'in başka bir ülkeyle paylaşmadığı gizlilikte bilgileri paylaştığı ve iki ülkenin tüm kuvvet unsurlarının karşılıklı yeteneklerini arttırmayı hedefleyen ortak tatbikatlarını tam kapasiteyle yürüttükleri belirtilmiştir. ABD'nin de katılımıyla gerçekleştirilen "Güvenilir Denizkızı" seri tatbikatlarından sonra ilk kez Haziran 2001'de Türkiye İsrail bu kez ABD olmaksızın bir deniz tatbikatı gerçekleştirmiştir. Basına yansıyan haberlerden Aksaz üssünü kullanan iki ülke savaş gemilerinin reel savaş ortamına yönelik manevralar yapacağı anlaşılmıştır. Haziran 2001'de ise ve Türkiye, İsrail ve ABD Hava Kuvvetlerinin de katılımıyla Konya'da Anadolu Kartalı kod adlı bir tatbikat düzenlenmiştir. İzleyen yıllarda yineleneceği açıklanan tatbikatın Filistin kentlerine yönelik saldırıların yapıldığı bir döneme rastlaması kamuoyunda tartışmalara neden olmuştur.

            Güvenliğin Ötesi

            İlişkilerin askeri işbirliği ve güvenlikle ilgili alanlar dışında, karşılıklı ticaret, teknolojik, kültürel ve bilimsel işbirliği, insancıl dayanışma alanlarında sergilediği çeşitlenme eğilimi çarpıcıdır. Türkiye ve İsrail'deki önemli üniversiteler ve düşünce kuruluşları arasında yürütülen bilimsel işbirliği projeleri ve iki ülke ilişkileri üzerine çalışan bilim insanlarının sayısı gün geçtikçe artmaktadır.[4] Başta tarım olmak üzere değişik alanlarda gerçekleştirilen işbirliği projeleri çeşitlenmenin en fazla derinlik kazandığı konulardır.

            İsrail firmalarıyla ortak yatırımlar gerçekleştirmek için yoğun çaba harcamaktadır.[5] GAP Bölge Kalkınma İdaresi İsrail'de tarımsal geliştirme projeleri yürüten bir hükümet kuruluşu olan Mashav ile tarımsal teknolojilerin bölgede yaygınlaştırılması amacıyla işbirliği içindedir. İşbirliği, tarıma dayalı sanayiilerin geliştirilmesinde sulama sistemleri, atık suların değerlendirilmesi için teknolojiler,450 tohum ıslah birimleri ve verimlilik artırıcı diğer tekniklerin yerleştirilmesi gibi alanları kapsamaktadır. Sulama projeleri arasında 67 bin hektarlık bir alanı sulayacak 'Mardin Ceylan pınarı Sulama Projesi' en önemli proje konumundadır. Ayrıca, İsrailli firmaların da katıldığı, ancak kamu yatırımlarının kısılması yüzünden askıya alınan 'Samsat Pompaj Sulaması II. Kısım', 'Kralkızı Cazibe Sulaması II. Kısım' ile 'Kralkızı-Dicle PIV Pompaj Sulaması' inşaatlarının başlatılması beklenmektedir. İsrail Enerji ve Altyapı Bakanı Joseph Paritzky'nin Ekim 2003 ile Başbakan Yardımcısı Ehud Olmert'in Temmuz 2004 Ankara ziyaretlerinde bu konu konuk bakanlar tarafından gündeme getirilecektir. Ayrıca, İsrail'in önde gelen tarımsal teknoloji kuruluşlarından Merhav'ın uzmanları tarafından Ceylan pınarı Tarım İşletmesinde yapılan araştırmalar sonucunda Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğüne 'yap-işlet-devret' modeline dayanan bir teklif hazırlanacaktır. Teklif işletmenin üçte biri kadar bölümünü oluşturan 50 bin hektarlık alanı kapsamaktadır. Alanın %65'inin pamuk üretimine ayrılması önerilen projede, patates, nohut vb. ihracat pazarları hazır ürünlerin üretimi tasarlanmakta, ürünlerin bölgede işlenmesini sağlayacak yatırımların gerçekleştirilmesi için gerekli yatırımların toplam değerinin 315 milyon ABD dolarına ulaşacağı öngörülmektedir. 11 Ekim 2000'de Koç Grubu ve ATA İnşaat tarafından ortaklaşa oluşturulan ilk örnek çiftlik hizmete girecektir. 2500 dönümlük bir arazide kurulan çiftlik için gereken know-how İsrail tarafından sağlanmaktadır. Mayıs 2003'de Tel Aviv Büyükelçiliği tarafından hazırlanan bir rapor ise tarımsal alanda yapılacak işbirliğinin önemi vurgulayarak, "Türk ve İsrail firmalarının GAP bölgesinde ortak yatırımlar" yapmalarını önermektedir.

            İsrail Yandaşı ve AKP Danışmanı Çevik Bir, Erbakan'a Niye Karşı?

            İşte Yalçın Küçük'ün tespit ve tahlilleri:

            Necmettin Erbakan'ı başbakanlıktan uzaklaştırmanın nedenleri başka yerdedir; kaldı ki ak-ist hükümet, Erbakan'dan çok daha derin bir dinsellik içine girdiği halde, yüksek komutanların bir itirazını görmüyoruz.                                                                   

Frenklerin güzel bir deyişi var, bir insanı büyü ile öldürebilirsiniz, yalnız kahvesine biraz arsenik de koymak gerek; burada üç kaşık arsenik analiz edebiliyoruz.

1.Bir, döviz sağlamak nedeniyle, Almanya'dan kullanılmış otomobil ithalatını, bedelsiz ithalat, kapısını açtı.

2.İki Fadıl Akgündüz'e, Malezya'dan otomobil ithalatı imkânı veriliyordu. Daha ucuzdu; bunlar, to-faş ve renault satışlarını tehdit ettiler. Krizde olan otomobil imalatı daha büyük bir krize bağlanıyordu.

3.Üç kamu gelirlerinde "havuz sistemi" geliştirildi, başbakanlıkta bir düzen ihdas edildi.

            Böylece devletin gelirleri ve borçlan bir bütün olarak görülebiliyordu; bu düzenleme ile bazı kamu kurumlarının gelirleri, bazı özel bankalarda dururken bazı kamu kurumları da başka özel bankalardan borç aldıkları görülüyor ve izleniyordu. Devlet, parasını, düşük faizle bazı bankalarda tutarken, yüksek faizle başka bankalardan kredi arıyordu; önlenmese bile büyük bankalar yüksek karları için bir tehdit gördüler.

Üç kaşık arsenik zehiri bunlardı  "irtica" ise büyüsü ve bahanesi oldu. (Yalçın Küçük  Gizli Tarih Sh 281)

            Erbakan'ın devre dışı bırakılması, AKP ve İsrail: Bir Geleneğin Kırılması?

            Milli Görüş geleneği içinden gelen AKP kurucularının İsrail'e dönük tutumları partinin kuruluş sürecinden başlayarak merak konusu olacaktır. Milli Görüş geleneğinde anti-semit söyleme özellikle uluslararası ilişkilere dair çözümlemelerde sıklıkla başvurulduğu görülür. İsrail, Yahudilik ve Siyonizm uluslararası alanda yaşanan tüm kötülüklerin kaynağı olarak gösterilir. Necmettin Erbakan'ın Mayıs 1975'de TBMM'de yaptığı değerlendirme, izleyen yıllarda sık sık kullanacağı dış politika tespitlerinin erken örneklerinden birisi olarak okunabilir.

            "Bugünkü İsrail'in, Büyük Millet Meclisinin içinde Teodor Herzl'in heykeli bulunmaktadır. Yüz sene önce Viyana'da yaşayan ve İsrail projesinin temelini atan bu siyonist, devrinde, İsrail'in ilk alması icap ettiği toprakların haritasını çizmiş ve bu haritada Türkiye topraklarının büyük kısmı İsrail'in bir vilayeti olarak gösterilmiştir. İsrail projesi aslında budur. İncil'de Kayseri'ye kadar uzanan Asurîlerin ülkesinin İsrail'e ait olduğu zikredilmektedir. Batı gerektiğinde İsrail'in bu projesine göz yumabilir. Avrupa ortak  pazarının ekonomik maksatlarının çok ötesindeki gayeleri ve tatbikatları mevcuttur. Bilhassa üye devletler arazilerini yabancıların satın almalarına açık tutmaları maddesi, Türkiye'nin birçok topraklarının art ve ileri maksatlı kapitalist dünya siyonistleri tarafından rahatça ve çok ucuz fiyatla satın alınmasını da imkan dahiline sokabilir. Bu durum, Türkiye'nin İsrail'e bir vilayet olarak hazırlanması neticesini intaç edebilir. Bu bakımdan bir sömürge olarak faydalanmak için batı, Türkiye'nin ortak Pazara girmesini istemekte, dünya siyonistleri de bu girişi arkadan arkaya desteklemektedir."

            Tüm uluslararası gelişmelerin ardında ABD'nin emperyalist ve İsrail'in Siyonist komplolarını gören bu anlayışın basitleştirmeci ve yüzeysel bir yaklaşımla, kamuoyunu koşullandırmaya yönelik bir demagoji unsuru olarak kullanıldığı görülmektedir. RP'nin İsrail devletine karşıtlık ile Yahudilere karşıtlık arasındaki ayrımları göz ardı ederek kullandığı, anti-semit demagojiye sayısız örnek vermek mümkündür.(bu tamamen yalandır. Milli Görüş başından beri dürüst Yahudilerle, Siyonistleri özellikle ayrı tutmaktadır. M.Ç.) Genel Başkan Erbakan'ın Ekim 1991 seçimlerinden önce açıkladığı, Adil Ekonomik Düzen başlıklı manifestoya göre, Türkiye'de ekonomik "Köle Düzeni, 'yeryüzündeki 'Emperyalizm' ve 'Siyonizm' güçlerinin bilinçli, planlı ve programlı olarak yürüttükleri 'Modern Müstemlecilik' tatbikatının bir sonucudur. Temmuz 1991'de yayınlanan ve Türkiye'nin Meseleleri ve Çözümleri başlıklı program broşüründe Genel Başkan Erbakan'a göre, "halihazırdaki BM'in gayesi, yeryüzündeki hakkı adaleti tesisi etmek olmayıp İsrail'in kurulması, korunması ve daha sonra Büyük İsrail'in kurulmasıdır." Çalışma, 'Siyonist' bankaların ABD üzerinden aktardığı bu kaynaklarla, İsrail'in satın aldığı silahların, Türkiye'nin güvenliği açısından gelecekte yaratacağı sonuçlara da değinmektedir: "Her gün şahit olunduğu gibi, Mescid-i Aksa'dan çıkan 10-15 yaşındaki Müslüman çocukların kafalarını kırıyor. Yakında Lübnan'ı alacağını, onu takiben de Konya'yı ve Erzurum'u kendine vilayet yapacağını, bir an evvel Sultan Süleyman zamanındaki toprakları, yani Arz-ı Mev'ud'u ele geçireceğim. Böylece Tevrat'ta bize vaat edilen dünya hâkimiyetine ulaşacağım diyor'."

            RP-DYP Hükümetinin kurulmasından sonra gündeme gelen SSİA'nın imzalanması sürecinde RP'nin ayak direyerek anlaşmayı geciktirmeye çalıştığı görülecektir. Basına yansıyan haberlerde, anlaşmanın koalisyonun iki kanadı arasında 'gizli bir sürtüşme' konusu haline geldiği anlaşılacaktır. Başbakan Erbakan, kredi maliyetlerinin yüksek olması yüzünden, anlaşma koşullarının değişmesi gerektiğini ileri sürerek, anlaşmayı onaylamaktan kaçınacaktır. RP kanadı, askeri işbirliği anlaşması çerçevesinde yürütülecek projeleri imzalamak üzere Türkiye'ye gelecek İsrail heyetini engellemeye çalışmış; ancak askeri kanadın Türkiye'nin çıkarlarına olan bu anlaşmanın mutlaka imzalanacağı yönünde uyarıda bulunmasının ardından, Aralık 1996'da anlaşma imzalanmıştır. Başbakan Erbakan, Ekim 1996'da gerçekleştirdiği Mısır ziyareti sırasında, AEİA'ya ilişkin bir soruyu yanıtlarken, F4 modernizasyonu projesini, "basit bir parasını verip uçağını tamir ettirme meselesi' olarak tanımlayacak; bu nedenle anlaşmanın, "Türkiye'nin İslam âleminden ayrılıp İsrail'le her sahada işbirliğine kalkıştığı şeklinde tefsir edilmesinin mümkün olmadığını" belirtmek ihtiyacı duyacaktır. Erbakan, bir başka defasında modernizasyon için gerekli sofistike teknolojileri edinmek için, İsrail ya da ABD dışında gidilecek bir başka ülke olmadığını belirtecektir. Çünkü Türkiye'yi ABD'ye bağımlı kılan önceki hükümetlerdir.

            AKP ise, Erbakan çizgisinde ayrılıp ABD'ye yaklaşma karşılığı iktidara taşınmıştır.

            T.Erdoğan Hükümeti programında da İsrail ile ilişkilerin geliştirileceği öngörülmüştür. AKP iktidarının ilk aylarında İsrail'e bakan düzeyinde pek çok ziyaret gerçekleştirilecek, İsrail'den Türkiye'ye de Devlet Başkanı Moşe Katsav, Dışişleri Bakanı Silvan Şalom başta olmak üzere üst düzey ziyaretler yapılacaktır. Temmuz 2003'te oluşturulan Türkiye İsrail Parlamentolar arası Dostluk Grubuna 183'ü AKP'li olmak üzere 289 parlamenter üye olmuş, grup başkanlığına AKP milletvekili Suat Kılıç seçilmiştir.

AKP, ABD ile ilişkilerinde yaşanan sorunları aşabilmek üzere bu ülkedeki Yahudi lobileriyle ilişkilerine de özel önem verecek, parti yetkilileri bu ülkeye yaptıkları ziyaretlerde önde gelen Yahudi kuruluşlarını ziyaret edecekler, bu kuruluşlar tarafından verilen ödülleri kabul etmekte sakınca görmeyecekler, bu kuruluşlarda yaptıkları konuşmalarda İsrail ile ilişkileri geliştireceklerine ilişkin güvenceler vereceklerdir. Irak'ın işgali sürecinde iki ülke arasındaki danışmalar üst düzeyde sürdürülecektir. Nisan 2003'te Dışişleri Bakanı Silvan Şalom Irak'taki gelişmeler başta olmak üzer bölgesel ve ikili sorunları tartışmak için Türkiye'ye gelecektir. Kasım 2003'te Neve Şalom ve Beth Israel sinagoglarına yapılan bombalı intihar saldırılarından sonra yeniden İstanbul'a gelen Dışişleri Bakanı Şalom ile Dışişleri Bakanı Gül yaptıkları açıklamalarda "terörizme karşı uluslararası alanda ortak mücadele etmek" gerektiğini vurgulayacaklardır. Saldırıları izleyen Aralık ayında İsrail İç Güvenlik Bakanı Tzaçi Hanegbi Ankara'ya gelerek "uluslararası organize suçlar, kadın ticareti, yasadışı göç, uyuşturucuyla mücadele" konularında işbirliği yapılmasını öngören bir anlaşma imzalayacaktır. Mayıs 2005'te güvenlik alanında bir başka ilk daha gerçekleşecek ve MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan bölgesel gelişmelere ilişkin görüşmeler yapmak üzere İsrail'e gidecektir. Bölgesel gelişmelerin ikili ilişkiler üzerindeki olumsuz etkilerine karşın AKP hükümetleri döneminde gerek askeri eğitim gerekse savunma sanayi alanlarında işbirliği devam edecektir. Askeri yetkililer arasındaki kurumsal işbirliği düzenli ziyaretlerle sürdürülmektedir.

            Yeniden Yumuşama ve İsrail'e yanaşma:

            2004 ortalarından başlayarak ilişkilerin düzeltilmesi için girişimler başlatılacaktır. Önce, Haziran 2004'te ABD'nin gerginliği yumuşatmak üzere devreye girdiği, ABD'den gelen yetkililerin gerginliğin sürmesi durumunda Musevi lobisinin Türkiye'ye verdiği desteğin azalacağını belirttikleri yolunda haberler basına yansıyacaktır. Haziran 2004'te İstanbul'da toplanan NATO zirvesi sırasında da ABD Başkanı Bush Başbakan Erdoğan'dan İsrail ile ilişkilerin yakınlaştırılması için çaba harcanmasını isteyerek iki ülke arasındaki iyi ilişkilerin ABD'nin çıkarına olduğunu anımsatacaktır. Filistin Ekonomik ve Sosyal İşbirliği Koordinatörü Vehbi Dinçerler, Türkiye tarafından Filistin'e yardım olarak gönderilmek istenen gıda maddelerinin engellenmeksizin taşınabilmesi konusunda İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi'den güvence alacaktır. Ağustos 2004'te ise Başbakan Erdoğan dış politika kurmaylarından -Şaban Dişli, Ömer Çelik, Egemen Bağış, Mevlüt Çavuşoğluoluşan bir heyeti "ilişkileri tamir etmek" üzere İsrail'e gönderecektir. AKP'nin dış politika kurmaylarından Yaşar Yakış geziyle ilgili olarak, ilişkilerin karşılıklı güvene dayanması gerektiğine işaret ederek ziyaretin, İsrail'in yaptığı ve sadece Türkiye'nin değil, "uzun vadede İsrail'in de çıkarlarına ters düşecek" işler konusunda Ankara'nın düşündüklerini İsrailli yetkililerin "yüzlerine karşı söylemek" için yapıldığını söyleyecektir.

            Sonuç

            Doksanlı yılların ilk yarısında başlayan Türkiye-İsrail yakınlaşması Ankara'nın Ortadoğu'yu değiştiren büyük dönüşüme uyum sağlamak üzere başlattığı çok yönlü açılımın bir yansımasıdır. Ortadoğu barış sürecinin yarattığı olumlu koşullarda başlayan yakınlaşmanın askeri boyutuna bakıldığında, 1984'ten sonra giderek tırmanan Kürt ayrılıkçılığını destekleyen Suriye'ye karşı gerektiğinde başvurulabilecek ortak yetenekler geliştirme arayışı ile TSK için ivedilik kazanan modernizasyon gereksinimi ve tedarikinde güçlüklerle karşılaştığı teçhizat/mühimmat/platformları koşulsuz olarak edinebileceği yeni kaynaklara erişim çabası bulunmaktadır. Yeni silah sistemlerinin edinilmesi ve sorunsuz bir biçimde idamesi için gerekli bağlantıların yapılması, Türkiye'de gelişmiş silahların üretimine elverişli teknolojik altyapının oluşturulması bakımından İsrail kaynak ve model bir ülke olarak algılanmaktadır. Bunun yanısıra, Türkiye, İsrail'i ABD, Almanya, Fransa, İsveç ve İsviçre gibi ülkelerden alınan değişik silah sistemleri ve mühimmatın teslimatı sırasında ileri sürülen siyasal koşullar ve gizli ambargolar yüzünden yaşadığı sıkıntıları aşabilmek üzere kendisini 'anlayacak' bir ortak ve 'arka kapı tedarikçisi' olarak görmektedir. (Bu yaklaşım TESEV'in ve masonik merkezlerin bir beklentisidir. M.Ç)

            İki ülkenin bölgede askeri ve ekonomik bakımdan en güçlü ülkeleri olmasına karşılık, işbirliğinin yarattığı caydırıcı etkiyi üçüncü ülkelere karşı aktif biçimde kullanmaktan kaçınmış olması anlamsızdır. Buna karşılık, iki bölgesel gücün askeri işbirliği içine girmesi ile açığa çıkan sessiz etkinin üçüncü ülkeleri kendi bölgesel politikalarında daha ölçülü davranmaya zorladığını ileri sürmek yanıltıcı olmayacaktır.(Bu sözler, İsrail'in Türkiye'yi İslam Dünyasına karşı kullanmak istediğinin en açık ispatıdır. M.Ç) Askeri yakınlaşmanın yarattığı etkinin kullanımında özenli davranılması, kimi çevrelerin 'stratejik ittifak' olarak nitelendirdiği yakınlaşmaya karşı ittifakların oluşumunu da engellemiştir. Karşı ittifakları tetikleyeceği bir yana, Türkiye'nin bölgede yalnızlığa itileceğini öngören karamsar beklentiler de gerçekleşmemiş; tersine iki binli yıllar başlarken Ankara Arap ülkeleriyle ilişkilerinde belki de yakın tarihinde hiç olmadığı kadar prestijli bir konuma gelmiştir. Sonuç olarak, Arap ülkeleriyle ilişkilerde yaşanan ve Türkiye'nin İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği için aday gösterdiği Ekmeleddin İhsanoğlu'nun seçilmesi ile tepe noktasına ulaşan yakınlaşmada Türkiye'nin İsrail ile yakın ilişkilerinin bir engel oluşturmaması dikkat çekici bir olgudur. Türkiye, İsrail ile ilişkilerini üçüncü ülkelerle ilişkilerini geliştirmek ya da onarmak açısından araçsallaştırmak konusunda başarılı olmuştur. Arap ülkeleriyle ilişkileri açısından bakıldığında, İsrail ile yakınlığı Türkiye'nin Arap ülkeleriyle ilişkileri ya da Ortadoğu politikası açısından bir yük ya da kambur olmak bir yana, bir değer, bir avantaj olmuştur. Türkiye'nin İsrail ile yakınlığı, Arap ülkeleri gözünde 'bandwagoning' etkisi yaratmıştır. Kamuoyları karşısında İsrail ile açık ilişki içinde olmaktan çekinen Arap ülkeleri için Türkiye ile ilişkiler İsrail ile kurulamayan ilişkilerin yerine ikame edilmiştir.

Türkiye-İsrail Eksenli Bölgesel Güvenlik Mimarisi

ABD bölgede Türkiye-İsrail yakınlaşmasını merkez alan bir güvenlik düzenlemesinin bölgesel istikrar açısından önemli bir işlev yerine getireceğini öngörmektedir. ABD'li yetkililer 'doğal müttefik' olarak gördükleri iki bölge ülkesi arasındaki yakınlaşmayı desteklemekte, bu yakınlaşmanın Ortadoğu'da bir 'güvenlik topluluğu' yaratmaya yönelik bir nüve olarak değerlendirmektedirler." (işte bunlar bizim yıllardır söylediğimiz halde bir türlü inandıramadığımız gerçeklerdir. M.Ç)



[1] Mustafa Sönmez, Türkiye Ekonomisinde Bunalım - 12 Eylül ve Sonrasının Ekonomi Politiği, 2. baskı, İstanbul, Belge, 1986, s. 156 ve s. 161.

[2] Mustafa Sönmez, 100 Soruda 1980'lerden 1990'lara "Dışa Açılan" Türkiye Kapitalizmi, İstanbul, Gerçek, 1992 s. 53-54.

[3] Sözkonusu muhtıra 24 Ekim 1995'te 95-7435 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe girecektir.

"İsrail'le İttifak Anlaşması Sır," Cumhuriyet, 5 Haziran 1996.

[4] Bu alandaki işbirliğinin en başarılı örneklerinden birisi Tel Aviv Üniversitesi bünyesinde kurulan

Süleyman Demirel Kürsüsüdür. Ayrıca, Kudüs İbrani Üniversitesi, Hayfa Üniversitesi ve Bar İlan

Üniversitesi ile Türkiye'deki pek çok üniversite arasında çeşitli bilimsel işbirliği projeleri uygulanmaktadır.

"En Büyük Yardım İsrail'den Geldi," Cumhuriyet, 19 Ağustos 1999.

[5] Bu konudaki görüşmeler Tarım ve Köyişleri Bakanı Mustafa Taşar'ın 1 Aralık 1997'de İsrail'e

 yaptığı ziyaret sırasında gerçekleştirilecek, imzalanan "Tarımsal Alanda İşbirliği Mutabakat

Zaptı" uyarınca GAP bölgesi başta olmak üzere, tarımsal alanda işbirliği projeleri üzerinde

çalışılmaya başlanacaktır. Aykol, Ortadoğu Denkleminde İsrail-Türkiye İlişkileri, s.2526 ve

Selçuk Gültaşlı ve Kemal İlter, "İsrail'le Şimdi de GAP Anlaşması," Zaman, 13 Kasım 1997.


Bu yazarin diger makaleleri

"BASIN YASASI MI", " BASMAYIN YASASI MI"?
  Yoğun baskılar üzerine askıya alınan yeni TCK, birçok endişe...
Devami
İKTİDAR KURMAYLARININ KARANLIK BAĞLANTILARI VE ŞAŞKINLARIN ŞANGHAY ŞANTAJI
Hürriyet Gazetesi şöyle bir haber yayınlamıştı: "Kuleli Askeri Lisesi son...
Devami
Suriye Tuzağı ve Hükümet-Cemaat Kapışması: “TENCERE DİBİN KARA, SENİNKİ ZİFT KATRAN!”
  Rahmetli Erbakan Hoca, “AKP’nin güya bölge barışını sağlamak ve Filistinlileri...
Devami
AKP’NİN EKONOMİK VE AHLAKİ TAHRİBATLARI VE İSTİSMAR SALTANATI
AKP’nin ekonomik iflası! Mevcut ekonomi ve toplumsal politikaların yanlışlığı, resmi rakamlar...
Devami
AKP’NİN MANEVİ TAHRİPÇİLİĞİ VE MASONLARLA İLİŞKİLERİ
  Başbakan Erdoğan’ın 28 Şubatçılara kıyağı..! Refah Partisi’ni iktidara getiren 24 Aralık...
Devami
TARİKAT; İSLAM'I TİTİZLİKLE YAŞAMAKTIR
  TARİKAT; İSLAM'I TİTİZLİKLE YAŞAMAKTIR        Tahminen 1972 senesiydi. Biz henüz 22...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 7491

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR