ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1778
mod_vvisit_counterDün4484
mod_vvisit_counterBu Hafta36110
mod_vvisit_counterGeçen hafta58521
mod_vvisit_counterBu Ay114255
mod_vvisit_counterGeçen Ay122941
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17565194

IP'niz: 3.235.25.169
Bugün: 18 Nis 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12490947

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

KRİZ DERİNLEŞİYOR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

ABD, AKP Modelini İran'a İhraç mı Ediyor?

"Her kış komünizmin Türkiye'ye gelmesini bekleyenler gibi Türkiye'nin İran olacağını papağan gibi tekrarlayanlar da hep hayal kırıklığına uğradı. Çünkü Humeyni devriminden 28 yıl sonra İran, kendi devrimini Türkiye'ye ihraç edemediği gibi şimdi de Türk demokrasinin ve AKP deneyiminin tehlikesini nasıl göğüsleyeceğini hesap ediyor.

 

 




Çünkü Hatemi'nin reformcu söylemlerinde ve İranlıların Hatemi'ye iki kez verdikleri oylarda bu demokrasinin izlerini görmemek mümkün değil. %30'u Azeri, genel nüfusun %50'si Türkçe bilen ve çanak antenlerden Türk televizyonlarını sürekli izleyen İranlılar doğal olarak Türkiye'ye hayran kalıyor.

İran gibi ‘Müslüman' bir ülke olan Türkiye'de dini yayınların yanı sıra her türlü aşk, erotik ve benzeri yayın yapan yüzlerce televizyonun varlığını gören İranlılar doğal olarak kendi ülkelerinin de Türkiye gibi olmasını istiyor.

Ayrıca unutmamak gerekir ki; her yıl yaklaşık bir milyon İranlı Türkiye'ye turist olarak geliyor ve genel olarak Antalya, Bodrum ve benzeri yörelerde dolaşarak kendi ülkelerine döndüklerinde gördüklerini tanıdıklarına anlatıyor.

Türkiye demokrasisinin ve AKP'nin ‘Ilımlı İslam' felsefesinin İranlılar üzerindeki etkisini, Amerika özellikle kullanıyor.

Bu da doğal olarak İran'ın dini liderlerini endişelendiriyor.

"Şöyle ki; 2005 Haziran'ında eşi Emine Hanım ile İran'a giden Sayın Başbakan İranlıların sokağa yansımayan yoğun ilgisi ile karşılanmıştı. Çünkü Müslüman bir ülkenin ‘İslamcı' partisinin lideri olarak Erdoğan takım elbiseli, yakışıklı ve çağdaş bir görüntü sergiliyordu. Türbanlı olan eşi de ‘İslami standartlarda' ve Erdoğan'ı Molla kıyafeti ile karşılayan İran Başbakan'ın tam çarşaflı eşinden çok daha ‘estetik' bir görüntü sergiliyordu.

Politikadan uzak ve yalnızca psikolojik dürtülerle hareket eden İranlılar iki görüntü arasında seçim yapmak durumunda kaldıklarında doğal olarak "Türkiye'ninkilerini" beğeniyordu" diyen yazar ılımlı İslam'ı ABD ve İsrail'in dayattığını ve şimdi bu yozlaştırma sürecini İran'a taşımaya çalıştığını görmezden geliyordu.

"İşte bu nedenle ABD ve İsrail tehditlerine tepki olarak Ahmedinecad'ın seçilmesi ile dini ve milliyetçi duyguların yükselişe geçmesine karşın İran'ın dini yönetimi Türkiye'nin demokrasisini, ‘Ilımlı İslam' deneyimini ve İslam'ı reforme etme söylemlerini yakından izliyor ve bunlara karşı kendi önlemini almaya çalışıyor.

Çünkü İran Şii bir ülke ve Türkiye Sünni bir ülke olarak Arap ve İslam dünyasında çok daha kabul görüyor.

Arap ülkelerinde ise durum daha da ilginç.

Arap halkları ve özellikle Müslüman Kardeşler gibi dinci partiler ve radikal gruplar bir türlü değişmeyen kendi yöneticilerine Türkiye'yi örnek göstererek demokrasiye geçilmesini istiyor.

Mısır'da Hüsnü Mübarek, Ürdün'de Kral Abdullah,Yemen'de Ali Abdullah Salih, Libya'da Kaddafi gibileri de kendi Müslüman gruplarına "Siz de AKP gibi ılımlı olun, biz de sizlere demokratik haklar tanıyalım" gibilerinden yanıt veriyor." Yani BOP çerçevesinde Türkiye eliyle tüm İslam dünyası köleleştirilmeye çalışılıyor.

Bu tavsiyeye kulak veren Arap dini grup ve partileri, medyanın da yoğun ilgisi ile Türkiye'yi ve dolayısıyla AK Parti'yi yakından izliyor. Ve herkes AKP deneyiminin sonuçlarını çok merak ediyor, ordunun müdahale edip etmeyeceğini soruyor.

‘Türkiye İran olmadı ama acaba Cezayir olabilir mi?'

‘Türk ordusu iktidarın tümünü ılımlı da olsa İslamcı bir partiye bırakacak mı yoksa 28 Şubat operasyonunu tekrarlayarak Cezayir mi olacak?'

İran ve Arap ülkelerinde çok sorulan bu soruların yanıtını insanlar kendi gönüllerine göre bekliyor ya da temenni ediyor!

Ama sonuç ne olursa olsun artık bu gidişin geri dönüşü olmayacak ve Türkiye herkesin ama öncelikle İran'ın ilgi odağı olacak. Gözler hep Türkiye'yi izleyecek.

Türkiye ise nasıl görünmek istediğini kendisi belirleyecek ve ona göre davranarak yakalamış olduğu tarihi fırsatı halkın da tercihleri ile iyi değerlendirerek yoluna devam edecek" diyen yazar ılımlı İslamcıların Amerikan Uşaklığını ve uzaktan kumandalı robotluklarını gizlemeye çalışıyor.


Meşru askerî müdahale olabilir mi?

Uzman yabancıların ortak tespiti Türkiye'nin siyasî rejiminin bir "bürokratik vesayet rejimi" olduğudur. Bununla kastettikleri şudur: Her ne kadar ülke bir cumhuriyet ve demokrasi olduğunu iddia etmekteyse de rejim aslında tam bir cumhuriyet ve demokrasi olmaktan ziyade kendini cumhuriyet ve demokrasinin -özellikle cumhuriyetin- kurucusu ve sahibi sayan bir dar zümrenin tahakkümünün esas olduğu bir rejimdir. Ne cumhuriyet olmanın ne de demokrasi olmanın niteliklerine tam manasıyla sahiptir. Bunun sebebi toplumun bunlara sahip olamayacak bir toplum olması değil, bürokrat egemenlerin, toplumu tam bir cumhuriyet ve demokrasiyi yaşatacak olgunluk ve ehliyette görmedikleri için, buna müsaade etmemesidir. Bu olgunlaşma -aslında olgunlaştırılma- süreci tamamlanana kadar toplumu eğitici ve kendine zarar verici yanlışlıklardan koruyucu bir vesayet düzeni sürdürülmelidir. Bürokratik muhafızlar, cumhuriyeti korumalı ve toplumun olgunlaşmasına öncülük ve nezaret etmelidir.

Bürokratik vesayet

Kuşkusuz bu yaklaşımın çok büyük açmazları vardır. Vesayet rejiminin ideologu rolüne soyunan bir eski diplomata da sorduğum; ama cevabını alamadığım ilk açmaz şudur: Toplum cumhuriyet ve demokrasiyi anlayacak ve yaşatacak bilgelik ve olgunlukta değilse bürokratik egemenler nasıl olup da toplumun sahip olmadığı bu vasıflara sahip olabilmektedir? Netice itibarıyla bürokratik kadroların eleman kaynağı da toplumun ta kendisidir. İkinci açmaz şudur: Vesayet rejimi kendi fikrî ve beşerî altyapısını devamlı olarak yeniden üretmektedir. Bu, vesayet düzenini kalıcılaştırmaktadır. Bir başka deyişle, vesayet sistemi kendi kendisini geçici olmaktan çıkarmakta ve daima hayatta kalmaya mahkûm etmektedir. Nitekim, milenyum söylemleri, yani "bin yıl yaşayacak devlet" ve "bin yıl savaş" sözleri tersinden hep bu gerçeği ifade etmektedir.

Darbeciler iki üç yıl içinde güya barakalarına dönmekte; ama vesayet rejimini yeni cihazlarla donattıktan, yani siyaset üzerindeki etkilerini ve sistemdeki imtiyazlı pozisyonlarını yasallaştırıp daimileştirdikten sonra bunu yapmaktadır. Belki de, mesela 1980 darbecilerinin 20 yıl iş başında kalması ülke için daha hayırlı olurdu. O zaman silahlı bürokratların toplumsal problemler karşısında nasıl yetersiz ve çaresiz kaldığını, medeni bir hayatın militer yönetimle bağdaşmayacağını toplum çıplak gözle görürdü ve böylece siyasî otoriteyi olduğu gibi bürokratik otoriteyi de sorgulamaya alışırdı.

Askerî darbeler sadece Türkiye'nin tecrübe ettiği bir şey değildir. Halen Pakistan'da ve biraz evvel söylediğim üzere Tayland'da askerî rejimler vardır. Ne yazık ki Türkiye, demokratik açıdan dünya siyasî liginde bu tür üçüncü sınıf ülkeler kategorisinde anılmakta ve değerlendirilmektedir. Hatta belki de Türkiye darbecilik bakımından dünya rekorunu elinde tutmaktadır. Türkiye 1960, 1971, 1980, 1997'de darbe olduğu tartışılmayacak askerî müdahaleler görmüştür. Bunlara iki açık ve başarısız darbe de eklenmelidir. Son cumhurbaşkanı seçimindeki 27 Nisan muhtırası da darbeye yakındır. Bunlara ilaveten mutlaka bilmediğimiz başka teşebbüsler de olmuş olmalıdır; 'Günlük'lerde yansıyan türden. Kapalı kapılar adında politikacılara çekilen azarları ve zaman zaman deşifre edilen tehditleri de düşünürsek, rejimimizde neredeyse askerî darbe ve müdahalenin kural, sivil demokratik yönetimin istisna olduğu sonucuna varabiliriz.

Toplumsal mühendislik yapanlar

27 Mayıs darbesinin ardından kendisine karşı darbe yapılan partinin devamı iktidara gelmiştir. 12 Mart amacına ulaşamamış ve demokrasiyi yaralamıştır. 12 Eylül'ün peşinden yapılan seçimde halk darbecilerin istemediği partiyi iktidara getirmiştir. 28 Şubat, Tayyip Erdoğan'ı lider konumuna yükseltmiş ve dindar muhafazakârları en büyük siyasî güce dönüştürmüştür. 27 Nisan muhtırası Türkiye'yi, Gül'ü cumhurbaşkanı seçmeye mahkûm etmiş, yani önlemek istediği şeyin gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur. Yani, kısaca, darbeciler ne olmasını istediyse tersi olmuştur" diyen yazar, şunu unutmaktadır: Darbeler bilardo oyunu gibidir. Vurduğun topla, deliğe düşmesini hedeflediğin top farklıdır.

Kriz bitti mi, yeni mi başlıyor?

11'inci Cumhurbaşkanı seçildi ve Çankaya Köşkü'ne çıktı. Ancak bu, suların durulduğu anlamına pek gelmiyor. Gül'ün cumhurbaşkanlığının daha ilk gününden itibaren başlayan tartışmalar ve GATA'daki diploma töreninde başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere TSK mensuplarının kendisine oldukça ‘soğuk' davranmış olmaları krizin aşıldığını değil belki de yeni başladığını gösteriyor.

AKP'ye destek vermek zorunda olan yaygın medya bile Gül'ün seçilmesiyle suların tam anlamıyla durulacağına pek kanaat edemiyor olsa gerektir ki, oldukça ihtiyatlı ifadeler kullanmaya özen göstermişler.

Onların derdi...

Türkçe lisanı ile yayın yapan yaygın medyanın esas derdi AKP ile iş ilişkilerini nasıl yürüteceği üzerinde düğümleniyor. Onların hükümet ile iş ilişkileri konusunda hafızalarımızda oldukça taze kalan en son konu 700 milyon dolarlık vergi borçlarını Maliye'ye sildirivermeleriydi. Şimdilerde neleri gözlerine kestirdikleri de belli.

Dolayısıyla o grubun Gül'ün cumhurbaşkanlığına seçilmesine veya AKP'nin devletin temel niteliklerinin ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanacak anayasa taslaklarına karşı çıkmaları beklenemez. Şu ana kadar ortaya koyabildikleri tek eleştiri ve muhalefet AKP'nin bu zevatın hayat tarzına müdahale edip etmeyeceği. Sıcak para yoluyla Türkiye'nin soyulup soğana çevrilmesinden fevkalade memnun olan ve bu işten kendileri de büyük paralar kazanan söz konusu çevrelerin bütün derdi, AKP'nin günün birinde rakı-şarap içmelerine karışmaya kadar işi götürmeye tevessül edip etmeyeceği.

AKP'nin o konuda bir şey yapmayacağından emin olsalar, neredeyse amuda kalkarak destek vermeye devam edecekler. Zaten AKP'nin Kıbrıs başta olmak üzere bütün dış politika konularında Türkiye'nin hak ve menfaatlerinden büyük tavizler vermesi veya vermek için manevralar yapması bu çevrelerin memnuniyetini celbediyor; çünkü hepsi de aynı kıbleye bakıyorlar. Vaşington'dan gelen emirler hepsini aynı yerde hizaya geçiriyor.

Asıl mesele...

Onların bile gizleyemedikleri endişeler Gül'ün seçilmesiyle birlikte yeni ve pek de hayırlı olmayacak görünen bir dönemin başlamakta olmasıyla alakalı. Onlara kalsa bütün mesele Gül'ün eşinin türbanı. Hayrünnisa Hanım başını açıverse sorun kökünden çözülecek. Ama Gül'ün beş yıllık dışişleri bakanlığında bütün gayri milli politikalara rehberlik etmiş olmasının bir önemi yok. Hatta o güruh söz konusu gayri milli politikalardan zaten çok memnun. Bu insanlar arasındaki hava adeta öyle ki, Türkiye bölünse de önemi yok; hatta iyi de olur; ama kurulacak yeni devletlerde de rakı-şarap içmek serbet olsun ve rakı-şarap laikliğine dokunulmasın.

Oysa asıl mesele Türk devletinin bekasıyla ilgili. AKP polit bürosu son yıllarda ortaya koyduğu politikalar ve tavırlarla ‘Türk' kavramından hiç hazzetmediklerini açık açık ortaya koydular. O yüzden de ‘Türkiyelilik' gibi bir kavramı yerleştirmek için gayret ettiler. AKP polit bürosunda ve polit büronun hemen çevresinde Kürtçü kadroların yer aldığını görmemek için kör olmak lazım. Bunlar arasında kendisini tutamayıp Lozan'ı bırakıp, Barzani ile birleşmenin doğru olacağını söyleyecek kadar ileri gidenler bile var.

Gül milli devlete sahip çıkacak mı?

Gül'ün son beş yılda dışişlerindeki görevi tam bir başarısızlık belgesi. Bu dönemde Avrupa ülkelerinin parlamentolarında Ermeni soykırımı iddiaları adeta kol gezdi. Birinden ötekine neredeyse hepsinde kabul edildi. Amerikan Kongresi'nde bir başkası bekliyor. Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye ile ilgili hemen her kararına Türkiye'nin bu iddiaları tanımak zorunda olduğu hükmü raptedildi.

AB'nin Türkiye hakkında hazırladığı her belge bir facia. Dayatmalar va talepler adeta bir emirname niteliğinde. 22 Temmuz seçimlerini AKP'nin kazanmasından fevkalade memnun görünen AB yeni emirleri göndermeye başladı bile. Bir an evvel Ek Protokol'ü Meclis'ten geçirerek uygulamaya koymamız gerekiyormuş. Ayrıca Rum Patrikhanesi'nin ‘Ekümenik' olduğunu da kabul etmek zorundaymışız...

Milli devletin sulandırılması ve tasfiyesi...

Bir yandan AB'nin talepleri öte yandan da Amerika'nın Barzani yoluyla yaptırmak istedikleri yan yana getirildiğinde Türkiye'nin milli devlet vasfının ortadan kaldırılmak istendiği çok açık. Gül'ün bugüne kadar bu projelere karşı çıktığını pek görmedik. AB'nin taleplerini Türkiye'ye güzel göstermek için Gül yönetimindeki dışişleri çırpındı durdu.

Bu yüzden de Gül'ün cumhurbaşkanı olması çok büyük tartışmalara ve gerginliklere sebep oldu. Yakın zamanda hiç bir cumhurbaşkanlığı seçimi bu derece tartışmaya ve bu denli bir kutuplaşmaya sebebiyet vermemişti. Üstelik kutuplaşma Cumhuriyet'in temel değerleri üzerinden hiç yapılmamıştı.

Görünen o ki, bu tartışmalar ve kutuplaşma havası derinleşerek devam edecek. Gül'ün Çankaya'ya çıkmasının kimleri memnun ettiği göz önüne alınırsa, bu kutuplaşmanın devam edeceği daha iyi anlaşılacaktır. Dün DTP'li Türk'ün Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'a ‘bölücü' diyecek kadar ileri gitmesi bu kutuplaşmada kendi taraflarının önemli oranda zemin kazandığı düşüncesinden olsa gerektir.[1]


Ama Siyonist işgalcilerin "yalan" oyunları tutmuyor!

Büyük suçlar dilin dönüştürülmesiyle haklı çıkarılıyor; istilacılar ‘demokrasi götüren koalisyon' diye, Iran da kanıt olmasa bile nükleer tehdit diye nitelenebiliyor. Irak'taki kıyımı mezhep çatışması gibi gösteren, petrol yağmalanırken başarılı bir direnişin istilayı batağa sürüklediği gerçeğini örten şirketlere yüz milyonlarca dolar akıtılıyor.

Kültür eleştirmeni James Petras'a göre, ‘İnsanlığın çoğuna karşı işlenen büyük suçlar dil ve düşüncenin yozlaştırıcı biçimde dönüştürülmesiyle haklı gösterilir; böylelikle terör, şeytan ve kurtarıcılar, hayır ve şer eksenleri, imalar içeren dilsel bir dünya üretilir' ve amaç da demokrasi, kurtuluş, reform ve adaletin ‘toptan saptırılması' olan devlet terörünün gizlenmesidir. İkinci kez başkan seçilmesinin üzerine yaptığı konuşmada George W. Bush da bu kelimeleri kullanmıştı ama ona göre bunlar sözlüktekinin tam tersini ifade ediyor.

ABD ve Britanya var olmayan kitle imha silahları hakkındaki muazzam yalanları gerekçe göstererek böylesi bir ölüm cümbüşü ve kargaşaya başka türlü nasıl gidebilirdi?..

Diğer yandan, İran'a yönelik yaklaşan ve nükleer saldırı ihtimalini de içeren savaş, gazetecilik açısından çoktan başladı bile. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu böyle bir durum[2] olmadığını söylese de, ‘nükleer silah programı' ve ‘nükleer tehdit' sözcüklerinin kaç kez yazılıp söylendiğini bir sayın.

21 Haziran'da New York Times daha da öteye giderek, ‘İran'ı bombalamalı mıyız?' diye ‘acil' bir anket yaptırdı. Burada İran'ın ‘Saddam'dan daha büyük bir tehdit olduğu' belirtiliyor ve ‘İran'a karşı ilk önce kim askeri harekata girişmeli?' diye soruluyordu. Seçenekler ‘ABD, İsrail ve hiçbiri' şeklindeydi. Buna bakıp favori bombacınızı seçebilirsiniz...

Irak'taki kıyımı mezhep çatışması gibi gösteren, petrol yağmalanırken başarılı bir direnişin istilayı batağa sürüklediği gerçeğini örten şirketlere yüz milyonlarca dolar akıtılıyor.


Soğuk Savaş dönemi yeniden başlıyor.

Rusya'dan nükleer devriye geliyor!

Putin, Rusya'nın güvenliğinin tehlike altında olduğunu söyleyerek, kıtalar arası nükleer bombardıman uçaklarının devriyeye başladığını duyurdu.

Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin'in Rusya'nın Ural Dağları'nda Şanghay İşbirliği Örgütü'nün düzenlediği askeri tatbikatları izlerken yaptığı açıklamada, Rusya Hava Kuvvetlerine bağlı nükleer bombardıman uçaklarının devriye uçuşlarının yeniden başlatıldığını açıkladı. Putin, 1992 yılında durdurulan nükleer bombardıman uçaklarının devriye uçuşlarının yeniden başlatılması karan aldığını belirterek, "Bu karara göre, Rusya'nın değişik bölgelerinde bulunan 7 hava alanından 14 nükleer bombardıman uçağı, yardımcı uçaklar ve yakıt uçaklarıyla birlikte havalandı" dedi.

20 uçakla ‘askeri nöbet'

Toplam 20 uçağın katılımıyla "askeri nöbetin" başlatıldığını ifade eden Putin, uzun menzilli kıtalar arası nükleer bombardıman uçaklarının nöbetlerini Rusya Askeri Deniz Filosu ile birlikte tutacaklarını kaydetti. Putin, Rusya'nın ekonomik ilgilerinin ve aktif denizcilik faaliyetinin sürdürüldüğü bölgelerde yapılacak uçuşların devamlı hale geleceğini belirterek, "Çünkü bu stratejik karakter taşımakta. Nükleer bombardıman uçaklarının uçuşunu 1992 yılından itibaren durdurmamıza rağmen, maalesef bu örneği diğer ülkeler izlemedi ve bu da Rusya'nın güvenliğine yönelik belli sorunlar oluşturdu" dedi.

Rusya Hava Kuvvetleri tarafından da yapılan açıklamada, nükleer bombardıman uçaklarının Pasifik, Atlantik ve Kuzey Kutbu üzerinde devriye uçuşları yaptığını duyurdu. Devriye kararı, Amerikalı General Henry Obering, ABD'nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne yerleştirmeyi düşündüğü füze kalkanı sistemi projesinden vazgeçmeyeceğini açıklamasından sonra geldi. Rusya, kurulacak füze sisteminin kendilerini hedef aldığını düşünüyor.

ABD'ye karşı tatbikat yapılıyor!

Rus ve Çin ordusundan gövde gösterisi kimleri ürkütüyor?

Şanghay İşbirliği Örgütü'ne (ŞİÖ) üye ülkeler tarafından Ural Dağları'nda düzenlenen "Barış Misyonu 2007" adlı ortak askeri tatbikat yapıldı. Örgüt üyesi Rusya'nın Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Cumhurbaşkanı Hu Jintao ile Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan liderleri tarafından izlenen tatbikata çoğu Rusya ve Çin'den olmak üzere toplam 6 bin asker katıldı. Tatbikatta, yüzlerce savaş uçağı, zırhlı araç ve ağır silahlarla teröristlerin ele geçirmeye çalıştığı enerji kaynaklan korundu. Rus yetkililer yaptıkları açıklamada, basında tatbikatın ABD'ye karşı olduğu yolundaki haberlerin gerçeği yansıtmadığını savundular.

Soğuk Savaş'a start verdi

Tatbikatı dürbünle izleyen Putin, Rusya'nın "uzun menzilli kıtalararası nükleer bombardıman uçaklarının düzenli devriyelerine yeniden başlayacağını" ilan etti. "Diğer bazı ülkeler de bunu yapıyor ve başlatmaya mecburuz" diyen Putin, SSCB'nin 26 Aralık 1991'deki resmi lağvedilişinden sonra ABD karşısında "Soğuk Savaşı" tamamen yok etme niyetiyle kıtalararası atom bombası taşıyan "stratejik savaş uçaklarının" seferlerine son verildiğini hatırlattı.



[1] Tercüman /30.08.2007/ Hasan Ünal

[2] 18.08.2007 / İrfan Ülkü / Yeniçağ


Bu yazarin diger makaleleri

AMERİKA AZIYOR, KENDİ KUYUSUNU KAZIYOR!
  Rafinerinin Robin Hood'u: Hugo Chavez!.. Güney Amerika ülkelerine öğretmen ve...
Devami
DAVOS TUZAĞI VE TOSUNLAŞAN BUZAĞI VE PAZARLIKLARIN PERDE ARKASI
  Davos tartışmalarıyla ilgili Milli Çözüm Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet...
Devami
ÇİN'İN UYANIŞI VE ÇETİN ATILIMLARI
  Dünyadaki Siyonist sermaye hakimiyetine ve bunların güdümündeki ABD ve...
Devami
AH BİR OLABİLSEM
    Sıbğatullah için bil, aynalaşmak gerekir Benlik buzunu eriterek, birliğe...
Devami
ÖCALAN CUMHURBAŞKANI, FETULLAH DİYANET VE DİYALOG BAKANI!
Avni Özgürel, radikal gazetesi yazarı Neşe Düzel'le yaptığı röportajda:...
Devami
HAKSIZLIKLAR KARŞISINDA SUSMAK.
  Milli Görüş hareketini tabii Liderinden koparmayı ve temel prensip...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3710

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR