Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2744
mod_vvisit_counterDün5006
mod_vvisit_counterBu Hafta33244
mod_vvisit_counterGeçen hafta37009
mod_vvisit_counterBu Ay140148
mod_vvisit_counterGeçen Ay195144
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14654721

IP'niz: 35.175.201.14
Bugün: 26 Oca 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11362981

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

BÜYÜK İSRAİL, LÜBNAN VE ILIMLI İSLAM

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

            Papa, Almanya'da yaptığı bir konuşmada:

<< Kılıçla ve zorla kendisini yayma dışında, islamiyetin hiçbir hayırlı ve başarılı tarafı gösterilemez>> diyor. Bizans imparatorunun: " Hz. Muhammed, katliam ve korku yoluyla düşüncelerini benimsetmiştir" iftirasını haklı buluyor...!

İşte batı budur.. AB budur.. Papa, batının islama bakış açısını dışa vuruyor. Erbakan hoca'nın dediği gibi "Allah, gavurlar eliyle bize yardım ediyor." Fettullahcı Fatih Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Ali Murat Yel: <<Papa'nın bu sözleri ve özellikle Müslümanların "özür dilesin" şeklindeki aşırı tepkileri, Dinler arası diyalogu tehlikeye sokuyor!>> diyecek kadar basitleşiyor.

Şiir:

Diyalogcu münafık, dini istismar eder

Batının baş papazı, kinini izhar eder

İbni Sebe tayfası, hoş görür hayasızı

Size Şeytan diyemem, Şeytan duysa ar eder...! 

            BOP'un Kutsal Kitabı

            ABD'nin Texsas eyaletinde Evanjelistlere ait bir yayınevi, Kur'an-ı Kerim'i tahrif ederek hazırladığı ve kutsal kitap olduğunu öne sürdüğü yeni bir kitap yayınladı. Omega 2001 ve Wine Press yayınevleri tarafından "Gerçek Furkan" adıyla piyasaya sürülen kitap, Arapça ve İngilizce olarak basıldı. Kitap, 366 sayfa ve 77 sureden oluşuyor. Kitapta geçen surelerden bazılarının adları şunlar; Fatiha suresi, Sevgi suresi, Mesih suresi, Barış suresi, Zina suresi, Kurban suresi, Evlilik suresi, Cennet suresi, Münafıklar suresi, Cizye suresi, İman suresi, Hak suresi, Kadın suresi, İncil suresi, Maide suresi, Peygamberler suresi.

            Kitaptaki surelerin hepsi şu tür bir besmele ile başlıyor: "Bismi'l Eb el-Kelimetu'r Ruh el-İlahu'l Vahidu'l Uhed".

            'Üç Dinin Kitabı'

            "İbrahimi Dinler" vurgusunun yapıldığı kitapta, genelde Kur'an-ı Kerim olmak üzere, İncil'den ve Tevrat'tan alıntılar bulunuyor. Surelerin çoğunun adı Kur'an-ı Kerim surelerinden alınmış. Ayetlerin de büyük çoğunluğu Kur'an'dan alınmış ancak tahrif edilerek, kelimelerin hepsinin yerine başka kelimeler konularak alıntılanmış. 21. yüzyılın kutsal kitabı olarak tanıtılan kitap, "Barış Kitabı" ve "Üç Dinin kitabı" olarak da isimlendiriliyor.

            Bekri: Kitabı CIA Yazdı

            Kitabın CIA'deki uzmanlar tarafından hazırlandığını belirten Dr. Mustafa Bekri, kitabın yayımlanan bölümlerini incelediğini, kitapta "Terörizm" adı altında Hıristiyan ve Yahudi dünyasındaki sivillere yönelik savaş açan insanlara karşı, savaştan başka bir çıkar yolunun olmadığının vurgulandığını belirtti. Avrupa'da ve Amerika'da bazı kişilerin Bush'un Irak işgalini anlamadığı belirtilen bölümlerde, Akdeniz ülkelerinden Pakistan'a tüm Arap ve İslam ülkelerine yönelik kuşatmanın istenilen hedefe ulaşılıncaya kadar süreceği vurgulanıyor. Bekri, kitaptan alıntıladığı bölümlerde, Üçüncü Dünya Savaşı'nın "İnsanlığa Hizmet için Dünyanın Birliği" adını taşıdığını söylüyor.

Bütün bu şeytani girişimlerin: "Ilımlı İslam" safsatasıyla sulandırılıp yozlaştırmaya çalıştıkları Müslüman dünyasının başına, kendi kuklaları bir münafık Hocayı, Halife yapma hazırlığı olduğu seziliyor.

            Hatta Osmanlı'nın son dönemlerinde, mason localarının güdümünde "Tarikatı Salahiye" diye Hilafeti savunan bir Siyonist örgütün varlığı biliniyor.

            Hilafeti savunan masonik bir örgüt: Tarikat-ı Salahiye

Asıl adı, "Müdafaa-i Kübra-i Hukuku Hilafet".

Gizli bir örgüt olduğu için kuruluşu konusunda kesin bir tarih verilemiyor Tarık Zafer Tunaya "Eylül 1921" tarihini veriyor.[1] Prof. Ergun Aybars daha kesin bir tarih veriyor: "1 Eylül 1921"[2]

                Tüm araştırmacıların hemfikir oldukları, cemiyetin Sevr Antlaşması'ndan sonra kurulduğuydu.

Kurucuları, Mehmet (Topal), Tevfik Baba, Yahya Adnan Paşa, Elif Rıfkı, Celal Bafrevi, Ahmed Refik, Seyid Yusuf Zakari, Hafız İsmail Hakkı.

Başkanının, cemiyet içindeki adıyla "Hadim ül-İslam"ın, kim olduğu da pek belli değildi. Kimine göre Sultan Vahideddin, kimine göre Sultan Vahideddin'in fahri yaveri Kirazlı Hamdi Paşa başkandı denilse de bu yalandır.

                Tarikat-ı Salahiye öyle sıradan bir cemiyet değildi. Zahiren İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne muhalif görünenleri bir çatı altında toplamıştı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Osmanlı İla-yı Vatan Cemiyeti, Nigehban Cemiyet-i Askeriyesi gibi partilerin-örgütlerin perde arkasındaki güç biliniyordu. Ama unutulmasın ki, Yahudi muhalefetini de kendisi örgütlüyordu.

Cemiyetin amacı konusunda da farklı görüşler var:

            Kendilerine sorarsanız, İslam dünyasını esirlikten kurtarmayı amaçlayan, saltanat ve hilafet yanlısı, Ankara'daki millicilere karşı bir cemiyetti.

Bu topraklarda, "Siyasal İslam"ı parti/cemiyet programına koyan ilk örgüttü Tarikat-ı Salahiye: "Siyaseti diniye en hakim siyasettir; buna temessük (sarılmayan) ve imtisal (buna göre hareket) etmedikçe kavi (güçlü/sağlam) bir hükümet teşkili (kurulması) muhaldir (olanaksızdır). Siyaset her hal ve karda dine raptedilmelidir (bağlanmalıdır)."

Ankara'daki ulusalcılara göre, koyu dindar, İngiliz taraftarı ve İslam dünyasını aldatan bir cemiyetti.

Tarık Zafer Tunaya gibi araştırmacılara göre ise, Tarikat-ı Salahiye, "politik İslam masonluğu" kurmayı hedefliyordu. Tarikatlar konusunda uzman Cemalettin Server Revnakoğlu'na göre, İsa Ruhi Paşa, Ahmed Refik (Altınay) gibi diğer üyeler de İslamcı masondular.[3]

           

            Tarikat Salahiye'nin, hem idari örgütlenmesi, hem hiyerarşik yapısı, hem de tören usulleri hakkında ayrıntılı bir "nizamname"si vardı. Bu "nizamname"ye baktığınızda karşınızda İslami bir cemiyetten çok, mason obediyansı veya locası olduğunu düşünüyorsunuz!

            Sözde Hilafeti korumak ve yeni bir şeriat devleti kurmak için yola çıkan bu cemiyet, masonluk adetleriyle, Bektaşilik geleneklerini kaynaştırmıştı.[4]

Hiyerarşik bağlamda Tarikat-ı Salahiye Cemiyeti'nin başında, yukarıda yazdığım gibi "Hadim ül-İslam" dediğimiz bir başkan/reis bulunuyordu.

            Onun hemen altında  "Üçler Meclisi", Yediler Meclisi" ve en sonunda "Kırklar Meclisi" vardı.

Evet, bu terminoloji-sayı simgeselliği Bektaşilikten          alınmıştı."

            Türkiye'yi Bekleyen Gelişmeler

            Almanlar, tıpkı tarihte kendilerinin yaptıkları gibi Türkiye'de İslamiyet'in Türkleştirilmesini istemekte ve bu yönde çalışmalar yapmaktadırlar. Fransa ise Türkiye'deki laikliğin bekçisidir. Dolayısıyla devletçi laisizmin her ne pahasına olursa olsun korunmasın dan yanadır. İngiltere bu iki görüşe karşıdır ve Türkiye'nin önderliğinde yeniden bir hilafet kurulmasına sıcak bakmaktadır. Amerika ise Türkiye'de artık devletin değil, liberalleşmiş bir anayasanın en üst değer olarak tanınmasını ve bu anayasanın sınırlarını çizdiği insan hakları çerçevesinde, Fransızların'kinden daha Özgür ve özerk bir din ve vicdan özgürlüğünü yerleştirmek istemektedir. Türkiye, önümüzdeki yıllarda Batıdan gelecek olan bu İslamla daha çok tanışacaktır.

Bugün TBMM'de bulunan Türkiye İsrail Dostluk Grubu da bu sinsi Siyonist planların piyonlarıdır. Ama herhalde Özkökünde bir Yahudi tohumu bulunan Ertuğrul Özkök şunları yazıyor:

            Türk-İsrail Dostluk Grubu çok lazımmış!..

            Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, çok sayıda milletvekilinin üyesi olduğu bir "Türkiye-İsrail Dostluk Grubu" var.

            Bunun AKP ve CHP'li üyelerinin çok büyük bölümü, son İsrail saldırısından sonra bu gruptan istifa etti.

            Her iki partiden bazı milletvekilleri ise gerekçelerini açıklayarak istifa etmemekte direniyor.

Bunlardan biri de AKP İstanbul Milletvekili Cengiz Kaptanoğlu.

            Dinci kesimin fanatik bir gazetesi, günlerdir bu milletvekiline karşı kampanya yürütüyor. Bu baskı sonunda o da bugün yarın istifa edebilir.

Milletvekillerinin Dostluk Grubu'ndan istifaları için öteki gazeteler de direkt veya dolaylı destek veriyor.

Bunun neticesinde Türkiye-İsrail Dostluk Grubu'nun 280 üyesinden 240'a yakını istifa etti.

            Yine de şu soruyu sormadan edemiyorum.

            Bu doğru bir davranış mıdır?

            Ben aksini düşünüyorum.

            İki ülke milletvekillerinin kurduğu böyle ortak bir platform varsa, ona asıl şimdi ihtiyaç var.

            O platformu ortadan kaldırmak yerine, tam aksini yapıp milletvekillerini davet etmek, hatta oraya gidip İsrail'i yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmak çok daha akıllı bir hareket tarzı olmaz mıydı?

Öylesine bir hava yaratıldı ki, ben bile bu konuda yazı yazmaktan, samimi düşüncelerimi kaleme almaktan çekinir hale geldim.

            Türkiye  İsrail'e karşı küresel bir hareketin bayraktarlığına soyunmamalıdır.

            Türk-İsrail Dostluk Grubu'nun bütün üyeleri, diyalog kapısını kapatmak yerine açmalıdırlar.[5]

Ve Akşam'da Bay Serdar Turgut, Lübnan'a asker göndermemizi: "iki önemli dost ve müttefikimiz (!) olan İsrail ve Amerika ile aramızı bozabileceği" endişesiyle uygun görmüyor!?

            Lübnan'a Türk askeri

            Zaten görevi barışı sağlamak olan bir gücün gitmesi için, "önce barışın sağlanması" koşulunun öne sürülmesi hükümette olan bir korkuyu yansıtmaktadır.

"Ya askerlerimiz tehlike altında kalırsa" korkusudur bu. Korkunun ecele faydası yoktur. Asker, Lübnan şartlarında gayet tabii ki tehlike altında olacaktır.

Her an bir olay patlayabilir

            Lübnan'da barış tamamen sağlansa bile her an bir olay patlayabilir. Bu her zaman böyleydi şimdi daha da fazla böyledir. İsrail'in Lübnan'da başlattığı süreci yarıda bırakacağını ve Müslüman milislerin öç almaya kalkışmayacağını düşünmek için ya saf ya da Türk Dışişleri Bakanlığı bürokratı olmak gerekiyor.

            Dışişleri yine anlamsız bildiriler yayınlamaya başladı. Bu ne zaman böyle olsa, bakanlığın fikir bildirdiği konu hakkında gerçek bir politikası olmadığını gösteriyor.

            Asker gönderilecek de görevi ne olacak? Bu gönderenler tarafından bile tam bilinmediğinden "önkoşul olarak ateşkes sağlanması ve askerin sıcak çatışmaya girmemesi" koyuluyor!

            Biraz laubali kaçacağından olsa gerek, "askerimiz orada sembolik bir görevle bulunacaktır" denilmeye utanılıyor herhalde.

            Lübnan'da silahlı bir gücün sıcak çatışmayla muhatap olmasının kaçınılmaz olacağını görmek için büyük bir bölge uzmanı filan olmaya gerek yok. Üstelik askerimiz arada kaldığı zaman bile ateş açmaya da yetkisi olmayacak büyük ihtimalle.

            Türkiye, Kuzey Irak'ta askeri açıdan aktif olduğu takdirde; bunun sonunda TSK ile Amerikan askerini karşı karşıya getirebileceği biliniyor ve konuşuluyor.

TSK, İsrail askeriyle karşı karşıya gelebilir

            Halbu ki, Lübnan'da da TSK, İsrail askeriyle karşı karşıya gelebilir. Böylelikle iki önemli müttefik ve dost ülke ile eşzamanlı çatışmaya girmek gibi tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.

            Umarız hükümet barış elçisi olmak gayretlerinin doğurabileceği olumsuz sonucu da iyi görüyordur. Hükümetin İsrail ile aranın bozulmasına diyeceği fazla bir şey olmamalı diye düşünüyoruz ama iki müttefik ile karşı karşıya gelmenin uzun dönemli risklerini din kardeşliği anlayışının dışına taşıyıp, reel politik stratejiler boylamında soğukkanlı değerlendirme yapmak gerekiyor.

            Sonuç olarak bu aşamada Lübnan'a asker gönderilmesi hem stratejik hem de taktik açıdan yanlış olarak gözüküyor.[6]

            Sonuç:

            Türkiye'de Ilımlı İslam'ın ve özü çürütülmüş kabuk Müslümanlığının resmen uygulayıcısı olan Adnan           Menderes şöyle diyordu:

            "Müslümanlığın çağdaşlaşması için çalışmalarımız vardır. Açtığımız okullar bunun ispatıdır."[7]

Ama aynı Menderes, kendisi siyonizmin Türkiye Valisiymiş gibi, İsrail Parlamentosunu Ankara'da ağırlıyordu.

            Ilımlı İslamcıların ve haşa, sanki çağdışıymış gibi, Müslümanlığı çağdaşlaştırma heveslilerinin en çok istismar ettikleri bir konu da kadın haklarıdır. Oysa Barbar Batı'nın bu gün bile veremediği insanlık onurunu ve huzurunu kadınlara kazandıran İslamdır.

            İslam'ın kadına getirdikleri

            Şu; tarihi bir gerçektir ki, İslam'dan önce kadın, toplumdaki yerine ve tabii haklarına sahip değildi. Nitekim; eski Yunan'da kadın, mirasta hak sahibi olmayan, evlenme işinde kendisine sorulma ihtiyacı duyulmayan, hiç bir tasarrufa malik olmayan bir konumda idi. Isparta'da durum belki biraz daha farklı idiyse de yeterli olduğu söylenemezdi. Eski Roma'da; aile reisi tahakkümü had safhada idi. Kadın evlendiği zaman bu tahakküm hakkı kocaya geçmekte idi. Sonraları, Kostantin ve Jüstinyen dönemlerinde biraz iyileşme görülmüşse de, yine bu iyileşme bir sürü şartlara bağlı bulunuyordu. Hatta Hamurabi kanunlarında; bir kimse, diğer bir kimsenin kızını öldürse, öldüren kimse yani katil, kendi kızını, kızı öldürülen kişiye teslim eder, o da, isterse o Kızcağızı ölen kızının yerine öldürür, isterse onu mülkiyetine alırdı. Hatta Avrupa'da; kadın insan mıdır, değil midir? veya kadın sadece cisim midir, bunun ruhu da var mıdır? şeklinde tartışmalar bile yaşanmıştır.

            İslam'dan önce Arap kadınlarını da diğerleri gibi, bir çok haklarından mahrum olarak görmekteyiz. Yukarıda değindiğimiz gibi, bunlar da Kocalarını seçme hakkından, miras hakkından mahrumdular. Bunun yanında belki de daha vahim olarak bazı Arap kabileleri kız çocuğuna sahip olmaktan utanç duymalarının neticesi olarak, onları canlı canlı kumlara gömebilmekteydiler

            İşte kadın cinsinin bu kadar aleyhinde olan bir ortamda gelen İslam dini:

a- Önce; kadının da erkeğe eşit ve erkek gibi kamilen bir insan olduğunu belirtmek suretiyle, kadın insan mıdır, değil midir? şeklindeki tartışmalara son vermiştir. Bunun yanında Cenab-ı Allah 'Sizin için nefislerinizden, kendi özlerinizden, aynı beşer cinsinden; kendilerine ısınasınız, ülfet eyliyesiniz diye eşler yaratmıştır" buyurmak suretiyle, hanımlarla erkekler arasında hiç bir ayrılığa yer vermediğini beyan etmiştir.

b- İçtimai yönden kadının önündeki bütün engelleri kaldırmış, hayatının her döneminde (kişinin ya annesi olarak, ya eşi olarak, ya kız kardeşi olarak veya kızı olarak), onu saygın bir varlık olarak görmüş ve "Cennet annelerin ayakları altındadır." diyerek kadının toplumdaki yüce yerini tespit etmiştir. Bunun yanında, kadının en önemli görevinin annelik olduğunun altını çizmiştir.

c- İslam Kadına kendi malında tasarruf hakkını tam olarak tanımış, rüşdünü idrak ettiği andan itibaren, onun üzerinde hiç bir velayet kabul etmemiştir. Medeni olduğunu iddia eden milletler bile, bir asırdan daha az bir zaman öncesine kadar, kadın olmayı utanç sebebi saydığı halde İslam bunu tarihin derinliklerine gömmüştür.

d- İslam bununla da kalmayarak; Hıristiyanlığın, güya Havva ana vasıtasıyla kadına yüklediği olumsuz ve haksız yargıları ve suçlamaları bir bir ortadan kaldırmaya çalışmış; "Onların kazandıkları onlara ait, sizin kazandığınız size aittir. Siz onların yaptıklarından mes'ul olmazsınız. Kimse kimsenin günahından sorumlu tutulamaz." ' buyurmak suretiyle bu batıl inançları asla kabul etmemiştir.

            Şimdi bu açıklamadan sonra, halen İslam kadına ne getirdi? diyenlere bir başka yönden cevap vermeye devam edelim. Bazı kimseler tarafından, toplumumuzun bir kısmı kadınlara ve kadın haklarına karşı gibi gösterilmektedir. Bu, asla kabul edilemez bir görüş ve davranıştır. Zira kadın; insanımızın ya annesi, ya eşi, ya kızı veya kız kardeşidir.

            Anne; insanı doğuran, büyüten, terbiye eden en değerli varlıktır. Bu değer; "Allah'a ibadetten sonra, anne-babaya iyilik ediniz" şeklinde 14 asır evvel hüküm altına alınarak ortaya konmuştur. Eş ise; senelerce hayat arkadaşlığı yapan, bütün güçlüklerle eşi ile beraber savaşan bir başka değerdir. Türk erkeği hanımından bahsederken, "Evimin direği" der, onu kaybedince de, "Evimin orta direği çöktü, küçük kıyametim koptu" şeklinde yakınır. Bu sözler ve sızlanmalar, hanımına verdiği değerin bir göstergesidir. Kız kardeş; aynı anne-baba'dan meydana gelmiş, aynı çatı altında büyümüş, vazgeçilmez bir parçamız yerindedir. Hatta atalarımızın, "El oğlu elde çok, evlat belde çok, ille kardeş." şeklinde vecizeleştirdiği kardeşimizdir. İnsanın kızı ise, kendisinin en aziz ve en sevgili ciğerparesidir.

            Şimdi; erkeklere bu kadar yakınlığı olan, onların yanında çok değerli birer varlık olan ve bununla beraber, dünya nüfusunun en az yarısını oluşturan hanımlara nasıl başka gözle bakabiliriz, onları nasıl hor ve hakir görebiliriz, bunların haklarına nasıl karşı çıkabiliriz, bunu kim düşünebilir?

            Bütün bunlara rağmen; yine de bir eşitsizlik ve ayrıcalık yaratmaya çalışanlar varsa, onlara bir kere daha deriz ki, insanlıkla ilgili her konuda ve hukuki sahanın her alanında, kadın erkek elbette eşittir. Ancak yaratılış özelliklerden ve yeteneklerinden doğan ve görev dağılımında hassasiyeti gerekli kılan bir tutum varsa, bu da önce onların yararını, sonra da toplumun yararını hedef alan bir düşünceden kaynaklanmaktadır. Hatta bazı devirlerde ve yerlerde erkeklerden daha fazla görev onlara yüklenmiştir.

            Bu durum bütün insanlar arasında geçerlidir. Görevler; adaylar arasından, onu en iyi yapacaklar seçilerek verilir. "Görevin ehline verilmesi" her zaman geçerli olan ve Peygamberimizin de üzerinde önemle durduğu bir konudur. Bu hiç bir zaman eşitsizlik sayılmamalıdır.

            Günümüzde medeniyetin ve teknoloji'nin bu aşamaya gelmesinde, fertlerin ve onlara ait özelliklerin değerlendirilmesinin etkili olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Zira her kişinin kendine has ve diğer şahıslarda bulunmayan bir meziyeti, bir yeteneği olabilir, Bunlardan her biri, diğerini tamamlamak suretiyle, toplumun yükselmesine katkıda bulunmuş olur.[8]

 


 


[1] Türkiye'de Siyasi Partiler 1859-1952, 1995, s. 468

[2] İstiklal Mahkemeleri, 1998, s. 319.

[3] Aktaran Hüseyin Küçük, Kurtuluş Savaşı'nda Bektaşiler  2OO3,s.160

[4] Thierry Zarcone. İslamda Sır ve Gizli Cemiyetler 124

[5] 12.08.2006 / Ertuğrul Özkök / Hürriyet

[6] 15.08.2006 / Serdar Turgut / Akşam

[7] (İsrail ve Siyonizm Kıskacında Türkiye Prof. Cemal Anadol Bilge karınca 3. Baskı Sh:306

Günaş     Gazetesi:10 Ekim 1986)

[8] Halil Sevgin. Diyanet Aylık dergi. Aralık.1998


Bu yazarin diger makaleleri

ÖFKELENMEK, PSİKOLOJİK HASTALIK SAYILIYOR!
  Çağdaş bilim adamları: Öfke ve kızgınlığın, "aralıklı patlama bozukluğu"...
Devami
İNSANLAR HANGİ YALANLARLA KENDİLERİNİ KANDIRIYORLAR?
  En Tehlikeli Yalan Kişinin Kendini Kandırması: İNSANLAR HANGİ YALANLARLA KENDİLERİNİ...
Devami
BİSMİLLAH
  Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahim Her an koruyup kollayan ve acıyıp bağışlayan Allah'ın...
Devami
VİCDANİ OTORİTE ve İRADE EĞİTİMİ
  Yaşamda başarılı ve mutlu olmanın yolu artık lQ'dan değil...
Devami
DİNSİZLİĞİN ZEHİRLİ MEYVELERİ:
  Hiddet, Şiddet, Nefret ve Cinnet!... İslamsızlık, toplumu insanlıktan çıkarıyor. İmansızlık...
Devami
HZ. İBRAHİM'İN (AS) SİYASETİ DİN ve MEZHEP MESELESİ
  Hz. İbrahim Aleyhisselam... Kur'anda defalarca övülen ve örnek gösterilen...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 7475

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR