Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5126
mod_vvisit_counterDün5779
mod_vvisit_counterBu Hafta5126
mod_vvisit_counterGeçen hafta52625
mod_vvisit_counterBu Ay225024
mod_vvisit_counterGeçen Ay288180
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16408193

IP'niz: 3.237.94.109
Bugün: 28 Eyl 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12030292

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

BÜYÜK LİDERLERİN “TAVRIYLA MESAJI”

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Hz. Peygamber SAV Efendimizin Sünneti:

  • O’nun Kur’an-ı Kerim’i uygulama örnekleri
  • Hayat, şeriat ve ahlak sisteminin prensipleri
  • Olayları ve insan davranışlarını yorumlama şekli ve ölçüleridir.

İslam alimleri SÜNNET’in üç temel kaynağı olduğunu tespit etmişlerdir;

1- KAVLİ SÜNNET: (Peygamberimizin bütün sözleri, yani hadisi şerifleri) telkin ve tavsiyeleri

2- FİİLİ SÜNNET: Efendimizin her konudaki davranış biçimleri, tatbikat örnekleri

3- TAKRİRİ SÜNNET: Herhangi bir olay karşısında Resulüllahın kavli ve fiili bir müdahale de bulunmayıp

a) Sevinmek ve memnuniyet göstermek

b)Veya beğenmediğini ve hoşlanmadığını izhar ve ima etmek şeklindeki, SÜKÛT EDEREK MESAJ VERME, YÜZ HATLARIYLA TAVRINI BELİRTME, MERAMINI VE MAKSADINI JEST VE MİMİKLERİYLE İMA ETME halidir. Yani doğrudan değil, dolaylı anlatım biçimidir.

ABDULLAH BİN SAD BİN EBİ SERH OLAYI ve Hz. Peygamberimizin özel mesaj ve metotları

Meşhur ve makbul bütün siyer kitaplarının ittifakla naklettiklerine göre, Resulüllah SAV efendimiz Mekke fethinde bir GENEL AF ilan etmesine rağmen;

  • Günümüzün marazlı medya yazarları ve yorumcuları yerindeki, o dönemde İslam’ı karalamak ve Müslümanların kafasını karıştırmak için, Hazreti Peygamber Efendimizin şahsına yönelik İFTİRA ve ÇARPITMA kampanyaları yürüten, tesirli şiirler ve sihirli hikâyelerle hakaret ve hıyanete yönelen ve devrin şairleri ve sanatçı kişileri bilinen
  • Yani fitne çıkartmayı ve halkı kışkırtmayı meslek edinen ve bu fesatçılıklarını fırsat buldukça devam ettireceğine kanaat getiren 10 (on) kadar erkek ve kadının, NEREDE TUTULURSA VE HER NE HALDE BULUNURSA MUTLAKA ÖLDÜRÜLMELERİNİ, Hz. Peygamberimiz tek tek ismini sayarak ve çok kesin bir dil kullanarak emretmişlerdir. (Bak: Son Peygamber Mevlana. Şibli Numani 1. C. Sh: 326)

İşte öldürülmesi emredilenlerden birisi de Müslüman olup vahiy kâtipliği şerefine erişen, ama sonradan Mekke’ye kaçıp dininden dönerek Peygamberimiz aleyhine çeşitli iftiralar düzen ve Resulüllahı alay konusu edinen Abdullah Bin Sad ismindeki şahıs idi. Bu kişi Hz. Osman’ın sütkardeşi ve akrabası idi. Mekke fethinde Hz. Osman tarafından saklanıp himaye edilmiş ve ortalık sakinleşince Peygamber Efendimizin huzuruna getirilip, ısrarlı ricalar sonucu bağışlanması temin edilmişti. (Bak: Kısası Enbiya. Ahmet Cevdet Paşa C.1 Sh: 211 Fethi Mekke Bölümü)

Hz. Osman’ın içinde olduğu bir ekibin, bu Abdullah B. Sad’ı bağışlatmak üzere Hz. Peygamberimize müracaat edip şefaat dilediklerinde, Efendimizin bu teklifi duymazlıktan gelip başını çevirdiği, ısrarlı talep ve teklifler karşısında uzun zaman sükût edip cevap vermediği, ama yeni Müslüman olmuş Mekkelilerin:

“En yakınlarının böyle bir bağışlama talebini reddeden bir peygambere nasıl ve ne kadar güvenebiliriz?” düşünce ve endişesine kapılma ihtimaline ve kesin emirlerine rağmen böylesine bir inatla ricacı olma girişimlerini doğuracağı kötü gelişmelere fırsat vermemek için, bu teklife sonunda “evet” demişti.

Bu yanıtı alan Hz Osman ve ekibinin huzurundan ayrılmasından sonra Hz. Peygamberimizin etrafındaki sahabelere dönerek:

“İçinizden birilerinin çıkıp O’nun (Abdullah Bin sad’ın) boynunu vurması için uzun bir süre sükût edip bekledim. Ama maalesef böyle bir feraset ve gayreti görmedim” buyurduğu... Bunun üzerine Ensardan bir zatın kalkıp:

“Ya Resulülah, niçin onu katletmeyi bize ima ve işaret etmedin?” diye sorması üzerine de:

“Peygamber, işaretle, (adam) öldürtmez!” deyip susturduğu rivayet edilmektedir. (Bak: Nebevi Hareket Metodu. Münir Nurettin Gadban. Nehir yy. 2.C. Sh: 189. Tarık Aksu Tercümesi)

“Muhammed’e gelen vahiy bana da gelmektedir. O’nun söylediklerini Cebrail’in getirdiği doğru değildir. Ben de Kuran benzeri sözleri uydurabilirim” diyerek Mekke’ye kaçan ve müşriklere:

“Sizin dininiz Muhammet’inkinden çok üstün ve güzeldir” diyerek bir takım menfaatler koparan ve Hz. Osman gibilerin “merhametten maraz doğar” cinsinden şefkat ve şefaatiyle ölümden kurtulan bu Abdullah Bin Sad hakkında şu ayeti kerime gelmiştir:

“Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine de vahiy geldiğini iddia edenden ve “Allah’ın indirdiklerinin bir benzerini de ben getirebilirim” diyenden daha zalim kimdir?” (Enam Suresi Ayet: 93) (Bak: Saadet Yılları. Ali Akın. Milli Gazete yy. C.6. sh: 15)

Hz. Osman (RA) bu şahsı bağışlatmakla yetinmemiş, kendi hilafeti döneminde tutup Mısır’a vali tayin etmiş ve maalesef oradaki bir takım yanlış ve yakışıksız icraatları, İbni Sebe münafığının fitne şebekesince Hz. Osman aleyhine propaganda bahanesi yapılıp, Ona yönelik isyan ve ihtilalin Sebeplerinden birisi olarak gösterilmiştir.

Bu olaydan çıkarılacak çok önemli dersler ve hükümler:

1. Hz. Peygamber Efendimizin ve O’nun yolundan giden ve Hakkı hakim kılmak için mücadele ettiği için tüm zalim güçlerin hedefi haline gelen dava önderlerinin; “bir olay karşısında neler yapılması gerektiğini anlatmak hususunda, onların yüz hatları ve bakışlarıyla ortaya koydukları tavır ve tarzları; söylem ve eylemlerinden çok daha önemli ve anlamlı hale gelmektedir.

Çünkü bir takım teknik ve sosyolojik mazeretler, taktik ve stratejik mecburiyetler nedeniyle, bazen bir konudaki sözleri, onların asıl niyet ve hedeflerini yansıtmaktan uzak olabilir.

2. Bu durumda feraset ve cesaret ehli bağlılarının, Nebinin veya Liderinin tavrından, tarzından, ses tonundan ve yüz hatlarından asıl maksadını sezmeye çalışıp gereğini yapması beklenir.

3. Ancak bunlar elbette, özel ve istisnai durumlar olduğu için, sadık dava erlerinin, liderlerinden ayrıca izin almaları gerekmemektedir. Çünkü zaten resmen ve alenen emredilmesi münasip görülmediğinden gizlenmekte ve zahiren aksi tavırlar sergilenmektedir.

4. Dava erleri, bütün sorumluluğu kendi üzerine alarak, yapılacak hücum ve hakaretlere katlanarak ve hiçbir şekilde liderini işin içine katmayarak ve sıkıntıya sokmayarak böylesi işlere girişmelidir.

Çünkü dava eri, liderine yük olmak ve onu istismar edip yararlanmak için değil, onun yükünü ve yükümlülüklerini hafifletmek ve paylaşmak için gayret göstermektedir.

5. Bütün bunları yaparken, liderlerin genel tavrı dışında ondan özel bir izin ve işaret beklememelidir. Ve hele “ben bunları onun izni ve işaretiyle yaptım” gibi açıklamalara asla tenezzül etmemelidir.

6. İnancımızın genel kurallarına ve teşkilatımızın temel esaslarına kesinlikle uygun olmak, sadece Allah’ın rızasını ve davanın hatırını amaçlamak şartıyla, kendi vicdani kanaatimize ve şahsi kararımıza göre yapılacak bu tür özel gayret ve girişimlerde, isabet edilse iki, hataya düşülse bir sevap verileceği bildirilmiştir.

Çünkü bu bir nevi “İÇTİHAT” gibidir. Asıl olan, kişinin niyeti, hedefi ve tabi Kuran’a, sünnete ve İslam alimlerinin ortak prensiplerine uygun davranmayı gözetmesidir.

7. Bu kapsamdaki eylem ve söylemler, nefsi fedakârlık ve feragati, şahsi riskleri ve tehlikeleri getirdikleri, ibadet düşüncesi ve hizmet disipliniyle hareket etmeyi gerektirdiği ve tüm sonuçlarına tek başına göğüs germeyi icap ettirdiği için, kesinlikle ve hiçbir şekilde, imaen dahi olsa, liderini töhmete ve minnete yönelmemelidir.

“İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını arayarak nefsini satıp (dünyalık heves ve zevklerini; hayatını, rahatını ve menfaatlerini, hatta şan ve şöhretini riske atıp) kendisini Hak yoluna feda eder” (Bakara: 207) ayetini rehber edinmelidir.

İŞTE MİLLİ ÇÖZÜM DE, BİRÇOK KONUDA, BU ÇERÇEVEDE HAREKET GAYRETİ VE HİZMET GAYESİ GÜTMEKTEDİR. NİYETİMİZİ ALLAH BİLMEKTEDİR, O’NUN RIZASI VE DAVAMIZIN HATIRI GÖZETİLMEKTEDİR.. SEVABIMIZ DA, SORUMLULUĞUMUZ DA KENDİMİZE AİTTİR.

Asr-ı Saadetten çarpıcı örnekler

Zahiren Müslümanların aleyhine gibi görünen ve müşriklere taviz verildiği gerekçesiyle bazı sahabelerce bile itiraz edilip eleştirilen, ama orta ve uzun vadede müminlerin lehine çok önemli gelişmelere fırsat veren Hudeybiye anlaşmasının şartlarından birisi de “bundan böyle Müslüman olan Mekkelilerin Medine’ye gönderilmeyeceği, bir şekilde kaçıp gidenlerin iade edileceği” idi.

Tam bu anlaşma imza edildikten hemen sonra, Mekke müşriklerini temsilen anlaşmayı imzalayan Süheyl Bin Amr’ın oğlu Ebu Cendel, iman ettiği için zincirlenip hapsedildiği yerden kaçıp gelmişti.

“Ey Müslümanlar, beni dinim yüzünden bunca işkenceye uğratan müşriklere teslim mi edeceksiniz?”diye bağırıvermişti.

Hz. Peygamberimizin ricasına rağmen, imzalanan anlaşma gereği, Süheyl oğlunu geri vermemişti. Bunun üzerine Efendimiz Ebu Cendel’e:

“Sabırlı ol… Sana ve senin gibi tutsaklara, Allah mutlaka ve pek yakında bir kurtuluş yolu açacaktır. Şimdilik yeni imzaladığımız anlaşmaya uymak zorundayız” diye teselli etmişti. Bu sırada Hz. Ömer kılıcını kınından çıkarmış ve elinden alıp müşrik babasına vurup kaçsın diye Ebu Cendel’e yanaşmış, ne yapması gerektiğini tavrıyla yansıtmış, Ebu Cendel ise bunu anladığı halde babasına kıyamamıştı. (Seyfurrahman El-Mübarek Furi; Errahıkül Mağtum 8. bölüm)

Çünkü Ebu Cendel babasını vursaydı bu şahsi ve ailevi bir olay sayılacak Müslümanlar sorumluluktan sıyrılacaktı.

Ama aynı statüde olup Mekke’den Medine’ye kaçan Sakifli EBU BİŞR, anlaşma gereği Mekke’den gelen elçilere teslim edilmiş, ancak o, yolda muhafızlardan birisini öldürüp diğerini yaralayıp Medine’ye dönmeyi başarmıştı. Peygamber Efendimizi müşriklerin tekrar istemeye geleceklerini bildiği için Ebu Bişr’e:

“Artık Medine’de barınamazsın. Şimdi istediğin yere gidebilirsin!” buyurunca, Ebu Bişr mesajı almış, Cidde taraflarında, Mekke-Suriye ticaret yolunun dar ve derin bir vadisine hakim dağların mağaralarında mekan tutup, Ebu Cendel gibi 70 kadar mümin genci de etrafına toplayıp, Kureyş kervanlarını vurmaya ve müşriklerin başına bela olmaya başlamıştı. Bundan dolayı kâfirler Peygamberimize başvurup ilgili anlaşma maddesini kaldırmaya mecbur kalmışlardı.

Numan Kurtulmuş’a karşı çıkan Milli Görüşçüler, şu soruların yanıtlarını da vermelidirler!

“Numan Kurtulmuş dâhil ana birimlerde görev alan birçok isim Ankara’ya ve parti Genel Merkezine pek uğramazlar. Kimler mi?

• Numan Kurtulmuş: Genel başkan. İstanbul’da ikamet ediyor. Hafta’nın üç günü İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde derslere giriyor. Bu görevine en sadık bir şekilde devam ediyor. 2009 Yerel seçimlerinin sabahında da Genel Merkez yerine çalıştığı üniversitede ders başındaydı.

• Ahmet Demircan: Siyasi işlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı. Tokat/Erbaa’da ikamet ediyor. Eşinin eczanesinde çalışıyor.

• Teoman Rıza Güneri: Tanıtmadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı. İstanbul’da ikamet ediyor. İnşaat işleriyle meşgul, müteahhitlik yapıyor.

• Turhan Alçelik: Genel Sekreter. Bursa’da yaşıyor.

• Akif Gürdoğan: Genel Muhasip. İstanbul’da kalıyor, Ticaret yapıyor.

Özel kalem müdürü Salih Kaçır bile İstanbul’da ikamet ediyor. GİK üyelerinin yarısı İstanbul’da bulunuyor. İl sorumlularının bir kısmı İstanbul’da ikamet ediyor: Abdullah Arar, Damat Ali Osman Kilitçioğlu, Mehmet Ünal, Ömer Aydın v.s.

Peki… Bunlar Ankara’da kaç gün kalıyorlar? Haftada bir, bilemediniz iki gün. Asıl sorulması gereken soru şu:

Haftada bir-iki gün iş yerine uğrayan iş sahibi işinde başarılı olabilir mi? Hani bir söz vardır, çalışkan olsa ne yazar olmasa ne yazar, işe gitmedikten sonra. Haftada bir-iki gün işe giden işçi o iş yerinde kalıcı olur mu? Haftada bir-iki gün okula giden öğrenci sınıf geçebilir mi?” şeklindeki tespit ve tenkitleri yerden göğe kadar haklıdır.

Şimdi:

“Erbakan ne yaptı?” sorusuna şu cevap yeterlidir sanırım: Erbakan dindar adamı muhtar bile seçtirmeyen topluma Cumhurbaşkanı’nın da dindar olmasını talep etmeyi öğretti. -Yarın elbette ki hak eden oturacaktır oraya- Her zaman onun yanında bulunmuş dava büyüklerimiz de bizim için çok kıymetlidir elbette. Onların hakkı asla inkar edilemez.

Genel Başkan tercihindeki isabetsizlik başta olmak üzere bazı konularda hata yapılmış olması büyüklerimizin dava samimiyetine ve geçmişte yapmış oldukları fevkalade hizmetlere halel getirmez. Onlar bu davanın öncüleridir ve öyle olmaya devam edeceklerdir.

Öyle inanıyoruz ki; Allah’ın lütuf ve inayetiyle gönül rahatlığıyla arkasından gidebileceğimiz bir ismi genel başkan olarak önümüze koyacaklardır. Buradan kendilerine fikri sorulanlara(özellikle il ve ilçe başkanlarına, gençlik ve kadın kollarına) sesleniyorum! Kardeşler lütfen inancımızda istişare nasıl yapılır tekrar okuyalım.

Geçmişte bu kademelerde görev yapanlar her defasında aynı hatayı tekrarladılar. Neydi tekrarlanan hata? İki tanesini söyleyelim:

1- “Hocam siz bilirsiniz” kolaycılığı.

Hocam “sizin görüşünüz nedir?” diye istişare ediyor, bunun cevabı “siz bilirsiniz” olmamalı.

2- Problemli muhtemel aday hakkında bilinenlerin açıkça aktarılmaması

Siz; ‘o kişi aslında iyi biri’ diye cümleyi kurarsanız daha sonra ne diyeceğinizin önemi olmaz, dikkate de alınmaz.

Olanda hayır vardır diyor ve hak davada yürüyüşümüze devam ediyoruz. Eskiler boşuna ‘bir musibet bin nasihatten evladır’ dememiştir”[1]

diyen kardeşlerimize sormak lazımdı:

a) Bunlar kendi ekiplerinin tasfiyesine mi, yoksa sadık dava erlerinin ve ehliyetli kişilerin devre dışına itilmesine mi itiraz etmekteydi?

b) Hoca’ya vefasızlık ve itaatsizlik edildiği için mi üzülmekte ve yapılanlara karşı gelmektedir; yoksa Hoca onlar için bir istismar ve suiistimal vesilesi miydi?

c) Numan Kurtulmuş’tan önceki süreçlerde bugün “davaya hıyanet ve kurmaylarımıza hakaret ediyor” diye eleştiren kişileri işbaşına getiren, bunları Hoca’ya teklif ve tavsiye eden, bu tiyniyetsiz tiplere etkinlik ve yetkinlik lütfeden ağabeylerimizin, bu yüzlerce sefer tekrarlanan tertip ve inisiyatifleri, gerçekten koyu bir gaflet ve safiyet eseri miydi, yoksa kasıtlı ve hesaplı bir tahrip niyeti miydi?

d) İnancımızın genel kurallarına ve davamızın temel esaslarına aykırı davranışları ve yamukluk yapan şahısları hatırlatan ve camiamızı uyaran ve hep haklı çıkan kimselere tarafımızdan ne kadar destek verilmişti? Yoksa kösteklik mi edilmişti?

e) Bugün; “sadakat, itaat ve manevi irtibat” edebiyatı yapanlar, acaba Hocamız, kırk yıllık tecrübelerinden ve gerekli istişarelerinden sonra, yeni yetmelerin de, eski yöneticilerin de dışında başka bir ekibe görev ve yetki verileceğini açıklasa, Allah’ın aşkına ve davanın hatırına, bu karara razı ve hazır halde miydi? Yoksa bin türlü bahane ile itiraz ve isyan mı edilecekti?

Bunlar bize Cem Sultan’la kardeşi Bayezid Han arasındaki şu şiirli mektuplaşmayı hatırlatmıştı.

Sürgündeki Cem Sultan ağabeyine şöyle yazmıştı:

“Sen gül ve ipek döşekte, zevkusefa sürerken

Ben zahmet mihnet çekeyim; söyle, buna sebep ne?”

İşte Bayezid’in yanıtı:

“Çünkü ezelden saltanat, bizlere kısmet imiş

Takdire rızan yok mudur, hırçınlığa sebep ne?

Hacca gittin, has olmadın; seninki kisbet imiş

Üç günlük saltanat için; söyle, bunca talep ne?”

f)Bir soru daha; Dış güçlerin (ABD AB ve Yahudi Lobilerin) açıkça desteklediği, şu AKP’nin anayasa değişiklik paketine, ta başından beri temel esaslarımızdan ve Hocamızdan uzaklaşan Numan Kurtulmuş ve ekibi, hatta AKP’lilerden daha hararetli şekilde “EVET” demekteydi. Birdenbire Oğuzhan Asiltürk de çıkıp “EVET” diyeceklerini açıklayıvermişti.  Hoca tersini söylese parti bölünecekti, belki de Oğuzhan bunu hedeflemişti!.. Zaten daha önce “HUZUR PARTİSİNİN” kurulacağını medyaya sızdıran da kendisi değil miydi?

Acaba Hocamız, bu paketin gerçekten hayırlı ve yararlı sonuçlar doğuracağına inandığı için mi, yoksa hem yenilikçilerin hem gelenekçilerin, hem de nedense bütün Milli Görüşçülerin, sanki gizli AKP’liymiş veya AKP’nin her halde desteklenmesi gerekirmiş gibi sinsi bir AKP hayranlığı ve TSK gıcıklığı ile zaten “EVET” diyeceklerini anladığı ve en azından elde kalanları açıkça itiraz ve isyandan korumayı amaçladığı için, kerhen ve idareten mi böyle demişti? Veya onların kendi hesabına sandıkları ve hazırladıkları sonuçları, ülkenin ve milletin çıkarları doğrultusunda kullanacak bir taktik ve strateji mi belirlemişti?

O günden sonra 12 Eylül’e kadar, birçok iftar programına ve parti toplantısına katılan Erbakan Hoca’nın, artık bir kez bile olsun referandum konusunu ağzına almaması, asla önemsemiyor ve ciddiye almıyor tavrı takınması; “aman ha, gayret edin ve bu fırsatı değerlendirin” cinsinden herhangi bir ifade hatta imada bile bulunmaması, acaba ne anlama gelmekteydi?

Diye düşünen ve inanç esaslarımızla birlikte Hocamızın asıl amacını ve mesajını ölçü edinip konuyu değerlendiren kaç kişi gösterilebilirdi? Bülent Arınç’ın “Referandumdaki “EVET’lerin % 99’unun AKP’ye verildiğini” söylemesi ne anlama gelmekteydi?

Veya şöyle soralım:

Hocamız “HAYIR” denileceğini söyleseydi, yine aynı memnuniyet ve teslimiyetle, bu emre sahiplik edilecek miydi? Yani Numan’la ve Erdoğan’la bizim farkımız neydi? Ve tabi, elbette bize düşen talimat ve tavsiyelere uygun hareket etmekti.

Erbakan Hocamız söylemişti:

“Bir olay karşısında, mürşidi kâmilin kaş-göz hareketi ve yüz ifadesi, beş cilt kitaptan çok daha eğitici, öğretici ve yol göstericidir.”



[1] Milli Görüş Haber Özel Analiz

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

GÜÇ DENGELERİ VE ERBAKAN’IN TSK SEVGİSİ
Erbakan Hoca’nın Tercüman’da iken Behiç Kılıçla röportajında söylediği: “Biz Milli Görüş...
Devami
Barış ve Huzur İstiyorsan; SAVAŞA HAZIR OLMALISIN!
Barış ve Huzur İstiyorsan; SAVAŞA HAZIR OLMALISIN!        “Daim cenge hazır...
Devami
AYIN AYNASI
  VURAL SAVAŞ BEYİN YENİ KİTABI Vural Savaş Bey'in lütfedip Milli...
Devami
ATATÜRK’ÜN HAYATI VE HATIRLATTIKLARI
Mustafa Kemal Atatürk; (13 Mart 1881 / Selanik – 10...
Devami
BU SAVAŞI BAŞLATAN DEĞİL; AMA BAŞARAN VE KAZANAN TÜRKİYE OLACAKTIR!
BU SAVAŞI BAŞLATAN DEĞİL; AMA BAŞARAN VE KAZANAN TÜRKİYE OLACAKTIR!         Terör Destekçisi...
Devami
PKK’nın Yahudi Patronları, Ermeni Yoldaşları Ve FETULLAH HOCA’NIN ÇARPITMALARI
İslam ve Osmanlı tarihimizde ve Cumhuriyet döneminde Aziz Milletimiz en...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1619

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR