Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3272
mod_vvisit_counterDün4854
mod_vvisit_counterBu Hafta13668
mod_vvisit_counterGeçen hafta37193
mod_vvisit_counterBu Ay89384
mod_vvisit_counterGeçen Ay163016
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14766973

IP'niz: 3.234.245.125
Bugün: 19 Şub 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11424874

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

DÜNYASINI DEĞİŞTİRMEDEN, DÜNYAMIZI DEĞİŞTİRECEK ADAM!..

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

O seksen dört yaşında, birçok hastalık ve sıkıntı durumunda ve bin türlü hıyanet ve haksızlık karşısında bile il il dolaşıp koşuşuyor ve saatlerce konuşuyordu. Tüm şeytani güçler, işbirlikçi kesimler ve maalesef partisindeki parazitler niye acaba hala Onunla uğraşıyordu?

Evet, işte İzmit’teki iftar sohbetinde de yine coştukça coşuyordu.. Ama ne parti içindeki parsa kavgalarına, ne piyon takımının politika kahpelik ve kaypaklıklarına, ne de yaklaşan referandum pazarlıklarına hiç değinmiyordu. Bunları önemli ve öncelikli konu olarak görmüyordu. O yüksek imani hakikatlere ve gerçek insani hedeflere değer veriyor, değişmez doğruları dile getiriyordu.

 

Kimileri, seksen beşine dayanmış bu Zatın “artık dünyasını değiştirmeye yaklaştığını” düşünüyordu. Oysa bize göre “O, DÜNYAMIZI DEĞİŞTİRMEYE, ADİL BİR DÜNYA DÜZENİ İLAN ETMEYE VE BÜYÜK DEVRİMİNİ GERÇEKLEŞTİRMEYE HAZIRLANIYORDU!”

Ve tabi bu yüzden bütün şeytanlar Ona hücum ediyor, bütün şarlatanlar Ona havlıyor ve bütün sütü bozuk şaşkınlar Onu hedef alıyor ve kutlu yolunu tıkamaya çalışıyordu.

Şiir

“Kim ki dünyacıdır, ahiret davası yoktur

İstismarcıdır; münafığın, devası yoktur.

Bedavadan hava atanlar, ucuz kahraman

Mü’minlerin Mevlası vardır, hevası yoktur..”

Şimdi can kulağıyla Onu dinliyoruz:

Bu mübarek günde ramazan sohbeti olarak, konuşacağımız konuların başında her zamanki gibi önce temel esaslarımız gelmektedir.

Türkiye’de halen 60 tane parti vardır. Fakat Saadet Partisi Milli Görüş’ün temsilcisi olarak bu partilerden tamamen farklıdır. Çünkü Saadet Partisi bu milletin aslıdır, özüdür, inancıdır, tarihidir, ruh köküdür, kendisidir. Öbür partiler ise taklitçidirler ve işbirlikçidirler. Saadet Partisi Milletimizin inancını temsil etmiş olduğu için “temel esaslara” sahip olan bir partidir. Öbürlerinin hepsi dış güçlerin kontrolünde, dış güçlerin etkisi altında, bizim milletimizle ilgisi bulunmayan düşüncelerin peşinde koşan ve hiçbirinin saadet getirmesi mümkün olmayan kuruluşlardır. Bu itibarla 60 parti bir tarafa, Milli Görüş Saadet Partisi bir tarafadır. Sizler işte bu Saadet partisinin temsilcileri olarak, Türkiye’mizin değil sadece, bütün insanlığın kurtarıcılarısınız.

Bizim iki türlü temel esasımız vardır:

1- Ana temel esaslarımız ki, bunlar inancımızdan doğmaktadır.

2- Bir de bu ana temel esaslarımızın uygulama esasları vardır, bunlar da inancımızdan kaynaklanmaktadır. Yani Ahmet’in, Mehmet’in fikri ve şahsi görüşü değildir. İnancımızın gereğidir ve bunlar insanlığın kurtuluşunun tek çaresidir. Bu esaslara sarılmadan kurtulmak, saadete ulaşmak mümkün değildir.

Bunları ispatlayan dört gerçek şunlardır:

a) Bizzat Cenabı Allah Ayeti Kerimesiyle bunları emir buyuruyor.

b) Adem Aleyhisslamdan beri bütün tarih bu gerçekleri ders veriyor.

c) Aklıselim ve idrakimiz söylüyor. Eğer bu esaslar dışında kurtuluş yolu olsaydı, bu esasların ayrıca insanlara bildirilmesine lüzum olmazdı.

d) Coğrafya bunu ispat ediyor. Bu esaslardan ayrılan kavimler nasıl helak olmuşlar, dev bir laboratuar gibi bunu bize gösteriyor.

Kim saadet istiyorsa bu esaslara sarılması lazımdır. Bu esaslar vardır, bizim vazifemiz bunları öğrenmek ve bunlara uyarak yaşamaktır. Kurtuluş ve saadete ancak böylece ulaşılacaktır. İşte bundan dolayıdır ki kurtuluş ancak Milli Görüş’tedir, Saadet Partisindedir. Diğer partileri gördünüz, 80 seneden beri üst üste, alt alta, yan yana geldikleri halde hiçbir memleket meselesini çözememiştir. Allah’ın en çalışkan insanlarının, en büyük nimetler verilmiş olan ülkesinde bugünkü felaket ve sefalet içerisinde yaşamak, onların yanlış yollarının bir neticesidir. Bütün ıstıraplar onlar yüzünden çekilmektedir. Bundan dolayıdır ki, bir an evvel Milli Görüş’ü iktidara getirmek, sadece Türkiye’yi kurtarmak değil, bütün insanlığı kurtarmak demektir.

Nedir bu temel esaslarımız, uygulama esaslarımız?

Bizim Milli Görüş olarak öbürlerinden farkımız şuradadır:

Bu farkı görmek istiyorsan şu pencereden başını uzat, şu gökyüzüne bir bak. Ne görüyorsun? Sonsuz bir gökyüzü. Yaratıldığından beri ışığı henüz küre-i arza gelmemiş yıldızlar vardır. Bu ne muazzam ve muhteşem bir kâinattır. Kaldı ki, Cenabı Allah bir tek gökyüzü yaratmamış, yedi kat gökyüzü yaratmıştır. Bu ne büyük bir azamettir düşününüz. Işık bir saniyede 300 bin kilometre hızla gittiği halde milyarlarca senede ve sadece birinci kat gökyüzünde bir ucundan bir ucuna erişilemiyorsa, bu Yüce Rabbimizin sonsuz kudretinin ve kusursuz sanat eserinin azametini ortaya koymaktadır.

Yedi kat gökyüzünün her biri, bir üstekine göre sahradaki bir yüzük kadardır. Bu kadar mı? Hayır:

Yedi kat gökyüzünün üzerinde Cenabı Allah Arş’ı yaratmıştır. Arifler buyuruyor ki, Arş’ın önünde yedi kat gökyüzünün hepsi, Büyük Sahra çölüne düşmüş bir küçük yüzük kadar kalır. Bu kadar mı? Hayır. Arş’ın da üzerinde Kürsü’yü yaratmıştır. Yine arifler buyurur ki Kürsü’nün önünde Arş’ın hepsi çöle düşmüş bir yüzük kadar kalır. Aman Ya Rabbim, bu ne muazzam, bu ne sonsuz ve muntazam bir büyüklüktür.  Bunları görüp idrak ettikten sonra oturup Fener-Galatasaray maçını konuşamayız. Ne yapacağız? Biz insanız. Bana bak arkadaş bu gökyüzü niye yaratılmış? Bunun niyesini bilmeden ruhen rahata ulaşmamız ve imani huzura kavuşmamız imkânsızdır. Peki, niçin yaratılmış? Bunun cevabını biz veremeyiz, Cenabı Allah veriyor: “Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi murat ettim, onun için bu harika âlemleri var ettim, bu kâinatı yarattım” buyuruyor.

Şimdi, şurada yerin altında bir hazine bulunsa, ama kimsenin bu hazineden haberi olmasa; burada da bir hazine olsa ve kendisini bilecek mahlûkat yaratılsa, elbette buradaki daha üstündür, çünkü bilinmemek bir noksanlıktır. Cenabı Allah en üstündür, en mükemmeldir, öyleyse O’nun yüceliğinden dolayı böyle bir kâinat yaratması Zatını, sıfatlarını, in’am ve ikramını bizlere tanıtması lazımdı, ondan dolayı bu kâinat yaratılmıştır.

Bir daha tekrar ediyorum, yüceliğinden dolayı böyle bir kâinat yaratılması lazımdı, ondan dolayı bu kâinat yaratıldı.

O öyle olduğu için, bu böyle oldu.

Bu kâinatın içersinde, sayısız mahlûkat bulunmaktadır. Yıldızlar, kimyasal maddeler, nebatlar, hayvanlar, canlılar, cansızlar ve insanlar vardır. Ve insan diğerlerinden farklı ve faziletli kılınmaktadır. Biz her şeyden evvel şu beş tane sualin cevabını vermek durumundayız.

Biz neyiz? Kendimizi tanıyalım.

Kimiz? Nasıl bir mahlûkuz bilelim.

Ne yapıyoruz? Bunu bilelim.

Niçin yapıyoruz? Bilelim.

Nasıl yapmalıyız? Bilelim.

Bu suallerin birincisinin cevabı: işte bu sonsuz kâinattaki yaratılmış sayısız mahlûkattan bir zerreyiz, yani maddi varlığımız olarak bir hiç hükmündeyiz.  Amma eşrefi mahlûkat olarak var edilmişiz. Bütün yaratılmış olanların içinde en keremlisi ve en şereflisi olarak seçilmişiz.

Cenabı Allah insanlara en şerefli mahlûk olarak, tam yedi tane paha biçilemez meziyet vermiştir:

1- Birinci meziyet “eserden müessire intikal kabiliyetidir.” Hayvanlara ve nebatlara böyle bir kabiliyet verilmemiştir. Bu ne demektir? Ben bir resme baktığım zaman, bu resmi yapan ressamı görmediğim halde, bu ressam olgun mu, çocuk mu?  Sinirli mi, huzurlu mu? Onu bile sezerim. Çünkü “eserden müessire intikal kabiliyeti” yani her biri harika sanat eserleri olan varlıklara bakıp bunların Yüce Yaratıcısını bilip takdir etme ve önünde hürmet ve minnetle eğilme yeteneği bize verilmiştir.  Nebat ve hayvanlar bunu yapamazlar. Bu kabiliyet bize niçin lütfedilmiştir? Çünkü Cenabı Hak buyuruyor ki “Ben insi ve cinni ancak beni tanısınlar ve bana ibadet yapsınlar diye yarattım.” Ya Rabbi Seni göremiyoruz ki, nasıl tanıyacağız? Niçin Rabbimizi göremiyoruz? Çünkü görmeye yapımız müsait değildir, dayanamayız. Musa Aleyhissalem “Ya Rabbi Seni görmek istiyorum” dedi. Cenabı Hak önce nalınlarını çıkar, sonra karşıki dağa bak diye hazırlıklar yaptırdıktan sonra, karşıki dağa tecelli edince, dayanamadı, kelime-i şahadet getirdi, secdeye kapandı. İnşallah Rabbimizi cennete göreceğiz. Yapımız değişecek, orada buna tahammül edecek hale geleceğiz ve Rabbimizi seyredeceğiz. Peki, göremediğimiz halde Rabbimizi nasıl tanıyacağız? İşte Rabbimiz önümüze kâinat eserini koymuş. Bu kâinata ibretle bakın, sizi insan olarak yarattım, eserden müessire intikal kabiliyetiyle donattım. Bu esere bakarak, onun sahibini, sanatını, yani benim Zatımı ve sıfatlarımı tanıyın diye bu kâinatı önümüze koymuştur. Bu kâinata baktığımız zaman, biz Rabbimizin 99 Esma-ül Hünsasını görüp hayret ve hayranlık duymaktayız.  Bu muazzam kâinatı hiç yoktan yaratmak kudretine sahip olan elbette her istediğini yapar, her şeye kadirdir. “Kün” der olur. Amenna ve saddakna.

Allah’ım bu kâinatın her yerini Sen çok muntazam yaratmışsın, hiçbir eksiğini, noksanını bırakmamışsın. Şurada da müteahhidin malzemesi yetmemiş de burayı da idare edivermiş, sen o tarafa bakma, orada çatlak var, şu tarafa bak diyeceğimiz hiçbir uyumsuzluk var mı? Hayır, her şey muhteşem ve mükemmel, öyleyse Ya Rabbi Sen de mükemmelsin. Eksiklikten, noksanlıktan münezzehsin, Kemal sahibisin Sübhanallahil azim. Bizim gibi basit kullar gökyüzüne yani kâinata baktıkları zaman Rablerinin Esma-ül Hüsnasının 99 tanesinden sadece bu üç dört tanesini idrak ederler. Arif olan insanlar ise baktıkları zaman 99 Esma-ül Hüsnadan hepsini idrak ederler. Ve Rabbimizi böylece tanıma fırsatını elde etmiş oluyoruz. Eserden müessire intikal kabiliyeti bize verildiği için. Bu hayvanlara ve nebatlara verilmediği için hayvanlar ve nebatlar Rabbimizi tanıyamazlar.

2- Biz hayvan ve nebatlardan daha mükemmel bir varlık olarak yaratılmışız. Bize verilen dört meziyetten dolayı.

a) Biz doğruyla yanlışı ayırabiliyoruz, hayvanlar bunu ayıramazlar. Doğruyla yanlışı ayırabildiğimiz için bizim ilmimiz var. Hayvanların ilmi olmaz. “Şu geçen kediyi görüyor musun, çok büyük bir âlimdir ha” diyene rastlanmaz. Kedi doğruyla yanlışı ayıramadığı için ilmi olmaz âlim de olamaz. Bu insanlara verilmiş bir nimettir.

b) Biz güzelle çirkini, iyiyle kötüyü ayırıyoruz, hayvanlar ayıramaz. Onun için bizim dinimiz ve ahlakımız var. Hayvanların dini ve ahlakı olmaz. “Şu kediyi görüyor musun, çok sofudur, bugün sabaha kadar tespih çekti” diye konuşulmaz. Çünkü kedi iyiyle kötüyü, güzelle çirkini ayıramaz. Ayıramayınca da dini ve ahlakı olamaz.

c) Biz faydalıyla zararlıyı ayırabiliyoruz, hayvanlar ayıramaz. Onun için bizim ekonomimiz var, hayvanların ekonomisi yoktur. Siz kedilerin asırlardan beri mama yedikleri halde kendilerine bir parfüm ya da yorganın yanında mama atölyesi kurduklarını gördünüz mü? Niye kuramıyor, ne yaparsam benim için faydalı olur? Ayıramıyor, Allah o kabiliyeti vermemiş. Vermediği için mama atölyesi kuramaz. Bunu insanlara vermiş, insanlar bunun için ekonomi sahibidirler.

d) İnsanlar zulümle adaleti ayırabilir, hayvanlar ayıramaz. İnsanların hukuk ve siyaseti vardır, hayvanların hukuk ve siyaseti yoktur. Bu dört tane meziyetten dolayı biz hayvan ve nebatlardan üstün kılınmışız. Kaç tane nimet oldu. Beş.

1- Eserden müessire intikal etme kabiliyeti, bir.

2- Doğruyla yanlışı ayırma kabiliyeti, iki,

3- Güzel çirkin, iyiyle kötüyü ayırma kabiliyeti, üç,

4- Faydalıyla zararlıyı ayırma kabiliyeti, dört,

5- Zulümle adaleti ayırma kabiliyeti, beş.

6- Nimetler bu kadar mı hayır. Biz eşrefi mahlûkatız, meleklerden bile üstün yaratılmışız. Ne olmuşta meleklerden üstün kılınmışız? Çünkü melekler Cenabı Hak ne emrederse otomatikman onu yapıyorlar. Robot gibidirler. Bize gelince bize irade-i cüziye verilmiş. “Bak kulum ben sana doğruyla yanlışı kavrama kabiliyeti verdim. Doğruyla yanlışı bildirdim. Bu hayır, bu şer gösterdim. Şimdi seni serbest bırakıyorum” diyor. İstersen kendi iradenle hayra hizmet et, iyi insan ol, mükâfatını bul. İstersen kendi iradenle şerre hizmet et, kötü insan ol cezanı çek” buyrulmuş ve serbest bırakılmışız. Neden? Eğer biz de robot gibi olsaydık sevap kazanma şerefimiz olamazdı. “Kulum kendi iradesiyle hayrı seçtiği için onu mükâfatlandırmam lazımdır, buna layıktır” diyebilmek için bize irade-i cüziye vermiştir. Ve böylece de meleklerden üstün olmuşuz.

Şimdi ben sizinle konuşurken şu kapıdan içeriye Arçeliğin maskotu olan küçük robotun yerine, uzun boylu bir yakışıklısı girse, karnındaki makinelerle takır takır takır yürüyüp gelse, şu su bardağını şuraya koysa, dese ki: “efendim ben sizin hizmetkârınızım, dışarıda oturuyorum suyunuzu getirdim”, neyle söylüyor, karnındaki teyp ile “başka bir emriniz varsa şu zile basın kâfidir, hemen koşar gelirim, afiyet olsun” dese, kibarlığından dolayı da geri geri yürüyerek çekilse, bu vaziyeti görünce ne yaparım? Çok af edersiniz “ulan vay canına be, şu Japonları görüyor musun, herifler amma robot yapışlar ha…!” derim. Yani robotu değil, Japonları methediyorum, onu yapanları hatırlayıp takdir ediyorum. Onun için robot olmak marifet değildir. İrade-i cüziye almış mesul ve mükellef kılınmış olmak marifettir.

7- Bu kadarla da kalmamış, Cenabı Hak bir yedinci nimet daha vermiştir. Nedir o? İslam. Bize aynı zamanda saadet yolunu da göstermiştir. Bu sadece insanlara verilmiştir. Cenabı Hak “Ben size doğrularla yanlışları ayırma kabiliyeti verdim, ama hangi doğru sizi saadete götürür siz bunu bilemezsiniz. Ben yaptığımı eksik yapmam, Kemal sahibiyim, nimetimi İslam’la tamamlıyorum” buyurmuş, böylece bize yedi tane müstesna nimet bahşetmiştir. Bunları şimdi niçin konuşuyoruz? “İyi çok teşekkür ederiz, bize bu nimetleri vermiş, ne iyi etmiş, hadi gel şimdi Fener-Galatasaray maçını konuşalım” diyemeyiz. Neden? Bana bak arkadaş, sen bu nimetleri aldın, ama bu nimetlere karşı herhangi bir ücret, bedel ödedin mi? Yok. Peki, bunlar Allah’ın lütufları, bu lütuflar teşekkürü gerektirmez mi? Öyleyse biz avans almış müteahhit gibiyiz. Rabbimize teşekkür etmek mecburiyetindeyiz. Nasıl teşekkür edeceğiz? Onu biz bilemeyiz, Kendisi gösteriyor, Kitabındaki farzları eda ederek teşekkür edeceğiz.   Kitabındaki emir ve yasakları yerine getirerek kulluğumuzu göstereceğiz. Peki, bize en fazla verdiği emir nedir? Cihat edin, cihat edin, cihat edin! denilmektedir.

Cihat etmek ne demektir?

Bütün insanlığın saadeti için, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın saadeti için, yeryüzünde Hak ve Adalet nizamının kurulması gayesiyle, hep beraber, disiplinli bir topluluk ve teşkilat düzeni içinde çalışma gayretine cihat farzı derler. Yani Rabbimize şükretmek ve nimetlerinin hakkını ödemek için cihat edeceğiz, cihat edeceğiz, cihat edeceğiz. Bütün insanlığın saadeti için gayret göstereceğiz. Bundan dolayı, şu yaptığımız çalışmaları keyfi olarak sürdürmüyoruz. Aldığımız nimetlere şükür olsun diye yapıyoruz, yapmaya mecbur olduğumuz için yapıyoruz. Bu inançla yaptığımız içindir ki, öbürlerinden farklıyız. Milletvekili olayım diye değil, ihale alayım diye değil, oğluma iş bulayım diye değil, reklâm olayım, hava atayım diye değil, Allah’ın bütün kulları saadet bulsun ve Rabbimiz bizden razı olsun diye bu çalışmayı yaptığımızdan dolayı, bu davanın yeri başkadır, kıymeti başkadır, öbürleriyle mukayese kabul etmez. Bundan dolayı Milli Görüş başka, işbirlikçi ve taklitçi görüşler başkadır. Onlardan hayır gelmez. Onlar saadet getiremezler. Tarih, coğrafya, aklımız, bizzat Cenabı Hakkın kendi ayetleri bu gerçeği apaçık göstermektedir. Bundan dolayıdır ki, saadet için mutlaka Hak ve Adalet nizamının kurulması lazım gelir. Bu da insanların çalışmasıyla mümkündür, cihat etmesiyle mümkündür, işte bu görevin ifası en büyük ibadettir, insanlara yapılacak en büyük iyiliktir. Bizim kliplerimiz var, Afrika’daki açları gösteriyor, faizci kapitalist nizam bu açları öylesine sömürmüş ki,  adamın açlıktan kolu kalkmıyor, biz o insan da insan gibi yaşasın diye çalışıyoruz, sadece kendi ülkemizde çöplükten yiyecek toplayanlar kurtulsun diye değil, bütün insanlık huzur bulsun diye çalışıyoruz, ecdadımız da böyle çalışıyordu. Ecdadımız Moğol istilasından önce saadet medeniyetini kurmuştu, bu istila ile her şey tarumar oldu, ama hemen arkasından ecdadımız tekrar toparlanıp doğruldu. Timur istilasından sonra bir kere daha kuruldu, Cihan Harbinden sonra bir kere daha kuruldu, şimdi tekrar ırkçı emperyalizm insanlara zulmediyor, başta Müslümanlar olmak üzere, her yerde en büyük facialar yaşanıyor, bütün insanlığın bunlardan kurtulması için o ecdadın ahfadı olarak, bizim çalışarak yeniden yeryüzünde Hak ve Adalet Nizamını kurmamız gerekiyor. İşte biz bundan dolayı çalışıyoruz, bundan dolayı öbürlerinden bir tanesi değiliz. Biz bütün insanlık için çalışıyoruz, ibadet aşkıyla çalışıyoruz, en büyük hayrı işliyoruz. Allah bizi bu yoldan ayırmasın.

Bizim temel esasımız iki tanedir:

Biri: Bu saadetin tesisi için nasıl bir Nizam kurulması gereklidir?

Diğeri: Bu nizamın kuruluş aşamasının uygulamasında nelere dikkat edilecektir?

Birisi temel esaslarımız, öbürüsü uygulama esaslarımızdır. Ecdadımız asırlar boyu bunları uygulamış, insanlara saadet dünyasını yaşatmıştır. Şimdi biz de bu esasları öğrenip bunları uygulamak zorundayız. Bunlardan saparsak saadeti bulamayız. Saadet için mutlaka bunları öğrenip tatbik etmek durumundayız.

Bak Türkiye’de 60 tane parti var, 80 seneden beri üst üste, alt alta gelip uğraşıyorlar, ama saadet getiremiyorlar, getiremezler. Napolyon dünyaya hakim oldu, kudretiyle her şeye hakimdi, ancak saadet getiremedi. Neden? Çünkü bizim temel esaslarımıza uyulmadan saadet gelmez de onun için. İşte bu ne kadar büyük bir şerefse, bu Hak yolda çalışmak ta o derecede de büyük bir mesuliyettir. Çünkü bütün insanlığın saadeti bizim bu çalışmalarımıza bağlıdır.

Biz bu temel esaslarımızdan vazgeçemeyiz. Bunlardan vazgeçersek ifsada çalışmış oluruz, hayır yerine şerre hizmet etmiş oluruz ve insanlığa iyilik değil kötülük getiririz. Bundan dolayıdır ki, bu temel esaslarımızı muhafaza, uygulama esaslarımızı muhafaza bizim en önemli görevimizdir. Bizi diğer partilerden farklı, diğer görüşlere üstün kılan da işte bu temel esaslarımızdır, işte bu inancımızdır. Elhamdülillah. İnsanlığın kurtuluşu da bu esaslara bağlıdır.

Şimdi bu açıklamaları yaptıktan sonra baştan sorduğum beş tane sualin cevabını birer kelimeyle veriyorum.

Biz neyiz?

Azametinden, yüceliğinden dolayı, mevcudiyetini, vahdetini ve kudretini göstermek için yaratılmış olan bu kâinattaki sonsuz mahlûkatın içinde bir zerreyiz, aciz ve zaif bir mahlûk yerindeyiz.

Kimiz?

Bir mahlûkuz, ama eşrefi mahlûkatız, bütün mahlûklar içerisinde en şerefli olarak var edilmişiz.

Ne yapıyoruz?

Allah bizi yerde sürünen bir yılan olarak ta yaratabilirdi, öyle yaratmamış, insan olarak yaratmış, bu nimetleri vermiş, şimdi bu nimetlere şükür vazifemizi yapıyoruz, kulluk vazifemizi yerine getiriyoruz, keyfimizden, öyle hoşumuza gittiğinden değil, kulluk ve teşekkür borcumuz olduğu için mükellefiyetimizi yerine getiriyoruz. Bu inançla çalışıyoruz.

Niçin yapıyoruz?

Çünkü nimetleri peşin almışız, Rabbimize borçlanmışız, teşekkür borcumuzu ödüyoruz.

Nasıl yapmalıyız?

Bu çok mühim bir konudur. Bu yapmış olduğumuz çalışmanın adına Arapçada cihat denir. Cihat demek cehdü gayret göstermek demektir. Niçin? Bütün insanlığı saadet ve selamete eriştirmek ve böylece Rabbimizin rızasını elde etmek için cehdü gayret göstermektir. Namaz Kur’an-ı Kerimde kırk yerde emredilmiş, cihat beş yüzden fazla yerde emredilmiştir. Niçin? Cihat; bütün insanlığın saadeti için yapılan çalışmadır, o sebepten dolayı Müslüman olmak iyi insan olmak demektir, “hayrun nas, men yenfaun nas” insanların hayırlısı başkasına faydası dokunandır, iyi insan olmamız için başkalarına faydalı olmalıyız, en büyük fayda da Hak nizamı kurup insanlara hakkını vermek, herkese saadet getirmek, yani cihat etmektedir.

Bu vazifenin altı tane özelliği vardır: Cenabı Hak bize bunu şükretmemiz için emretmiştir.

Birincisi; en fazla emrolunan farz cihat farzıdır.

İkincisi; diğer farzlar bir zamana bağlanmıştır. Sabah namazı kılın denmiş, vakti vardır. Hacca gidin denmiş, Zilhicce ayıdır. Cihat ise her zaman yapılacaktır.

Üç: Diğer farzlar birer miktarla sınırlıdır, ama cihat ibadeti takatimizin sonuna kadardır. Neden? Cehdü gayret demek; bütün gücünü orta yere koymaktır.

Dört: İnanan insanlar bir araya geldikleri zaman ilk yapacakları iş cihat üzerinde karar kılmaktır. Yani yeryüzünde Hakkı hakim kılmak için elbirliği ile çalışacak bir toplum olmaktır

Dört: Müslümanlar bir araya geldikleri zaman ilk eda edecekleri farz cihat farzıdır.

Beş: Diğer farzları kendi kendimize yapabiliriz. Ama cihat farzını hep beraber, bir disiplinli toplum halinde yapmaya mecburuz. Ancak böyle olursa yeryüzünde Hakkı hakim kılabiliriz. Bölük pörçük, parçalar halinde yapılırsa başarıya ulaşılamaz. Onun için inancımız bize “bu çalışmayı hep beraber yapacaksınız, bölünmeyeceksiniz” diye uyarıyor. Efendim bunlar sözde bu çalışmayı yapıyor, ama iyi yapmıyor. Gelin biz, başka yerde toplanalım, daha iyisini yapalım. Var mı bir diyeceğin? Evet, var. Çünkü bu çalışmayı yapmak için bölünmek haramdır. Müsaade edilmemiştir. Hep beraber, bir arada yapılmak emri vardır. Cenabı Allah bize “Allah’ın ipine hep beraber sarılın, sakın ha tefrika yapmayın” buyurmaktadır. Bundan dolayı hep beraber yapmak mecburiyetindeyiz. Bu görevin bir özelliği de budur.

Ve altıncı bir özelliği de bu çalışmanın en büyük ibadet, en sevaplı iş olmasıdır. İmam Mevdudi hazretleri Pakistan’da Cemaati İslamiye’nin kurucusudur. Dört ciltlik kitabının birinci kitabında şu Hadisi Şerifi naklediyor: Bu Hadisi Şerif bize şevk vermeli gayret vermeli. Onun için huzurlarınızda mübarek Ramazan ayında, bu Ramazan sohbetini yaparken bu Hadisi şerifi size nakletmek istiyorum.

Diyor ki, Efendimiz Aleyhisselatüvesselam bir ziyarete gitmişlerdi. Bütün halk koşup elini öpüp şefaatine nail olmak için birikmişlerdi. Yollarda iğne atsan yere düşmeyecek şekilde kalabalıklar teşekkül etti. Bunların içerisinde bir de alimler grubu vardı. Onlar aralarında konuşurken dediler ki, “biz rasgele bir yere gitmiyoruz, Allah’ın sevgilisinin huzuruna gidiyoruz. Bu fırsat bir daha ele geçmez. Biz ilimle meşgul olduğumuza göre bilmediğimiz ne varsa soralım ve öğrenelim. Ama çok sual sorup ta rahatsız etmeyelim, günaha gireriz. Bir tane sual soralım. Ne soralım? S.A.V. Siz buyuruyorsunuz ki, namaz dinin direği, cihat ta zirvesidir. Acaba cihat ibadeti gibi kıymetli dinimizde başka hangi ibadet vardır? Bunu soralım diye kararlaştırdılar.” Gittiler ziyaret ettiler, elini öptüler, dediler ki, Ya Resulallah Siz Hak Peygambersiniz, bölgemize şeref verdiniz. Elinizi öptük. İnşallah şefaatinize nail olacağız. Bu kadar büyük nimeti aldıktan sonra, ilave bir şey istemek nezakete uymaz, bunun farkındayız. Siz büyüksünüz biz küçüğüz. Bizim küçüklüğümüze bağışlayın. Yolda gelirken birbirimize söz verdiğimiz için size bir sual sorabilir miyiz? Efendimiz, buyurun dedikleri zaman “Siz namaz dinin direği, cihat ise zirvesi buyuruyorsunuz, cihat ibadeti gibi dinimizde başka hangi ibadet vardır?” Bunun üzerine Efendimiz Aleyhisselatüvesselam bu suale diğer bir sualle cevap buyurdu. “Siz sürekli olarak her gün sabahtan akşama kadar oruç tutmaya ve ibadet yapmaya, akşamdan sabaha kadar da sürekli teheccüt namazı kılmaya muktedir misiniz?” Hayır Ya Resulallah bunu yapamayız, dayansak dayansak bir saat ancak dayanırız, bütün ömrümüz boyunca bunu yapamayız” dediler. Hz. Peygamberimiz “öyle ise bana ne soruyorsunuz siz. Cihat ibadeti gibi başka bir kıymetli ibadet var mı diye. Eğer yapabilseydiniz, ancak bu ibadet cihat ibadeti kadar kıymetli olurdu” buyuruyor.

Şimdi siz bütün insanlığın saadeti için çalışan kardeşlerimizsiniz. Bu akşam buraya rasgele bir iftar için gelmediniz. Cihat çalışması olarak geldiniz. Şu teşrifiniz var ya, ömür boyu namaz kılmak ve oruç tutmak gibi size sevap kazandırdı. Nasıl bir inancın sahibi olduğumuzu doğru öğrenmemiz ve kıymetini bilmeniz lazım. İşte bizim inancımızın gerekleri bunlardır. Biz bütün insanlığın saadeti için çalışmaya mecburuz. Ondan dolayı bu çalışmaları yapıyoruz. Bu en hayırlı çalışmanın da altı tane özelliği vardır. Tekrar ediyorum.

1- En fazla emrolunan ibadet budur; önemini, önceliğini ve özelliğini kavrayacağız.

2- Her zaman yapacağız

3- Takatimizin sonuna kadar yapacağız

4- Hep beraber yapacağız

5- İlk önce bunu yapacağız

6- Sevabı en büyük, en hayırlı çalışmanın bu çalışma olduğunu bilerek yapacağız.

Uygulama Esaslarımız

Bu çalışmayı yaparken, emredildiği şekilde ve uygulama esaslarımıza uygun biçimde hareket edeceğiz. Ben şimdi şurada durup, kulağımı yere koysam, takla atsam, siz de bana, arkadaş öyle ne yaptın diye sorsanız: Ben de size “namaz kıldım, siz rükû, secde ile kılıyorsunuz, ben de kulağım üzerine yatarak kılıyorum, gaye Rabbimizi tazim olduğuna göre şeklin ne kıymeti var?  Ben de böyle yapıyorum” desem gülersiniz. Çünkü Cenabı Allah namazı emretmiş ama namazı nasıl kılacağımızı da emretmiş. Onun dediği gibi yaparsan namaz olur. Kulağın üzere yatarak namaz olmaz. Abdestin olacak, kıble nerede soracaksın, niyet edeceksin, namazın içindeki farzları yerine getireceksin.

Bunlardan bir tanesi eksik olsa yeniden kılacaksın. Yani bir emir var, bir de emirlerin nasıl yapılacağına dair emir var. Bir temel esaslar var, birde uygulama esasları var. İşte bundan dolayıdır ki, bizim en büyük sevaba nail olmamız için, bu çalışmanın gereklerini yerine getirmek mecburiyetimiz var. Aklımıza geldiği gibi ben cihat ediyorum diyemeyiz. Nasıl yapılması lazımsa öyle hareket edeceğiz. İşte bunun tam 10 tane şartı vardır:

1- İTTİFAK: Sen bütün insanların saadeti için çalışmak mı istiyorsun? Tek başına olmaz, hep beraber yapılacak. Önce bunu yapan topluma dahil olacaksın. Buna İttifak diyoruz. Kendi kendime yapamam. Daha iyisini yapıyorum bahanesiyle de ayrılamam. Hep beraber yapılacak.

2- İHLÂS: Bu topluluğa dahil olurken ben ihlas sahibi olacağım. Milletvekili olmak için değil, ihale almak için değil, çocuğumu işe koymak için değil, ya Allah’ın bütün kulları saadet bulsun diye buraya gireceğim. Buna ihlâs denir. Niyetin halis, amelin salih olacaktır.

3- İTTİKA: Buraya girdikten sonra Allah’tan korkan kimse gibi hareket edeceğim. Takvayı gözeteceğim. Gıybet yapmayacağım, dedikodu yapmayacağım, iftira atmayacağım.

4- İYİ AHLAK: Burada ahlakın en güzel örneğini göstereceğim. Nazik olacağım, kibar olacağım, edepli terbiyeli olacağım, güler yüzlü olacağım, herkesi teşvik edeceğim, bunlar hep bu çalışmasının şartlarıdır.

5- İHSAN: İhsan demek yaptığı işi güzel yapmak demektir. Cihadın ihsanı nedir? Vazifesini dikkatle ve itina ile yerine getirmektir. İlinizdeki bütün teşkilatı şuurlandırmak, çelikleştirmek, üretimini takip etmek, bütün mensuplarımızı eğitmek ve çalışma heyecanı vermek sizin görevinizdir. Bu görevleri ne kadar canla başla yaparsak o kadar ecriniz büyük olur, o kadar hayırlı bir iş yapmış olursunuz. Buna ihsan denir.

6- İSTİŞARE: İşlerimizi istişare ile yapacağız. İstişare demek vesayet demek değildir. İstişare Allah’ın en büyük lütfudur, Kur’an’ın ve aklın gereğidir. Fikir alırsın, fikir fikirden üstündür. İstişarede bereket vardır, istişare yaparsan Cenabı Allah sana daha doğrusunu, daha uygununu gösterir, böylece yaptığınız iş hayırlı olur. İstişare yapacaksın, danışacaksın.

7- İTAAT: Bu istişarede başkanına itaat edeceksin, disiplinli olacaksın, itiraz ve isyana kalkışmayacaksın.

8- İRTİBAT: Teşkilatla irtibatlı olacaksın, kendi başına buyruk davranmayacaksın, şeffaf olacaksın, ayrı hesap gütmeyeceksin, başka plan kurmayacaksın. İrtibat, rabt olup bağlı kalmaktır. Rıbat ise, sağlam yapı ve cihatta ve sınırda sadık nöbetçi anlamındadır.

9- İNFAK: İnfak ne demek? Bu çalışmalara para vereceksin. Fitre vereceksin, zekât vereceksin, sadaka vereceksin bir de bütün insanlığın saadeti için yapılan bu çalışmalara para vereceksin. Yani bu davaya, dünyalık kazanmak için değil, kendin bir şeyler katmak için gireceksin.

9- İTİMAT VE SADAKAT. Sadık olacaksın. Güvenilir olacaksın. Emanete ihanet etmeyeceksin. “Essadık” Cenabı Hakkın Esma-i Hünsasındandır. Sadakat inancımızda çok mühimdir. Güvenilir olacaksın, başka hesap yapmayacaksın, şeffaf olacaksın. Allah sadıklarla beraber olun diyor bize, sadıklardan ayrılmayacaksın.

Viyana kuşatmasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa keşif yaptı. Burada başarının sırrı ancak Tuna nehri üzerindeki şu köprüyü muhafaza etmekle mümkündür kanaatine vardı. Buraya en muharip olan Tatarlardan bir grup koyup onları uyardı. Dedi ki “bak eğer bu köprüyü yitirirseniz, Viyanalılar dışarı çıkar, biz onları kuşatmışken onlar bizleri kuşatır ve mağlup oluruz. İnsanlık mahvolur.” Ne yazık ki oraya koymuş olduğu birliklerin başkanı Viyanalılardan rüşvet aldı, Padişaha sadakatsizlik yaptı, bu yüzden üç buçuk asırdan beri Avrupalılar maalesef cehenneme gidiyor. Onun sadakatsizliği sebebiyle.

Buna mukabil Napolyon dünya hâkimiyeti için Osmanlı’yı da yenmesi lazımdı. Mısır’a çıkarma yaptı. İstanbul’a yürürken Padişah meclisini topladı, istişare yaptı. Bütün paşalar dediler ki: “ya emir-el müminin, iki şey lazım, bir Napolyon’u yenecek cesaretli ve kabiliyetli bir kumandan, bir de onun çok zenginliği karşısında rüşvet alıp vaktiyle Viyana’daki gibi bizi satmayacak sadık bir insan. Birincisini biz biliyoruz. Ama ikincisi size kalmış. Cezzar Ahmet Paşa. Napolyon’u yener, fakat rüşvet almamasını siz temin edeceksiniz. Padişah çağırdı Cezzar Ahmet Paşa’yı, dedi ki bana bak, sana bütün Osmanlıyı emanet ediyorum. Napolyon’dan rüşvet alıp buraları satmayacaksın. O da ben Müslümanım dedi, Padişahıma hiçbir zaman sütü bozukluk yapmam” dedi.

Nitekim Napolyon kendisine en büyük rüşvetleri teklif etti. Osmanlının başına geçireceğini, kasalar dolusu altınlar, elmaslar vereceğini söyledi. Bunların hepsine karşı, ben bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz Hakkı tebliğden vazgeçmem diyen Peygamberin ümmetiyim, mü’min bir kişiyim. Dolayısıyla Padişahıma ve halkıma hiçbir zaman ihanet etmeyeceğim. Dünyayı verseniz, davamdan vazgeçemeyeceğim dedi, Napolyon’u denize döktü ve bütün insanlığı bu diktatörden ve bu zulümden kurtardı.

Sadakat bu kadar mühim bir olaydır. Birisi sadakatsizlik yüzünden insanlığa en büyük kötülüğü yaptı, diğeri sadakat yüzünden en büyük iyiliği yaptı. Sadakat bu çalışmaların içerisinde en mühimidir. Sadık olacağız, sadık, sadık, sadık.

10- İTMAM VE İHTİMAM: (İslam’ın tamamına riayet etme ve her emrine önem ve özen gösterme) Tabi bu görevi yaparken, inancımızın emrettiği diğer bütün görevleri ve ibadetleri de elbette yerine getireceğiz. Çünkü İslam bir bütündür. Hayatımızı emir ve yasaklara göre tanzim edeceğiz.

Bunlara riayet edersen en büyük sevabı alırsın, riayet etmezsen yaptığın iş sadece ifsat olur, ifsat, ifsat!.. Bu kulağımıza küpe olmalı. Hepimiz bu esaslara uyacak şekilde hareket etmeliyiz, bunlar değişmez esaslarımızdır, başarının temeli bundadır, insanlığın kurtuluşu da buradadır.

İşte bu inanca sahip olan Milli Görüş, kırk sene evvel Besmeleyi çekip yola çıktı. Bu güne kadar çok parlak başarılar elde etti. En büyük parti oldu. Hükümetler kurdu. Çığırlar açtı. En büyük hizmetleri yaptı. Zulüm dünyasının her türlü engellemelerine mukabil inancıyla hedefine ulaştı ve parlak bir tarihe sahip oldu. Ne mutlu bu yolda çalışan sizlere, çünkü bu yoldaki başarılar sizlerin çalışmalarınızla elde edildi. Allah hepinizden razı olsun. Türkiye’ye en büyük hizmetleri yaptınız. Ağır sanayi hamleleri, Havuz sistemleri, fakir fukaranın eline para geçmesi, ülkenin ve devletin muhafaza edilmesi, evlatlarımızın milli ve maneviyata bağlı olarak yetişmesi, bütün bunlar sizin eseriniz. Çünkü bizim zamanda 600 İmam Hatip okulumuz, 600 bin çocuğu okutuyorduk,  5000 Kur’an kursumuz bir milyon çocuğu okutuyorduk, böylece memlekete en büyük hizmetleri yaptınız. Allah hepinizden razı olsun.

Şimdi tabi bu hizmetler yapılırken düşman boş durmadı, bu ülkenin yeniden insanlığı kurtarması yerine, biz herkesi sömürelim diye, her türlü hilelere başvuruldu. Bu mücadele devam etmektedir. Fakat Cenabı Allah’ın bize vaadi var, siz bakmayın, Allah’ın yoluna ihlâs ile hizmet edin, böyle yaparsanız ben size yardım ederim, ancak siz galip gelirsiniz, kimse size galip gelemez. Yine Rabbimiz İbrahim Suresinin 46. ayetinde “onların dağları devirecek kadar kuvvetli organizasyonları, hile ve tuzakları olsa bile bilin ki, Allah’ın dediği olacak, onların bütün plan ve tuzaklarını boşa çıkaracaktır, siz Allah’ın yoluna hizmet ederseniz, O sizi muvaffak kılacaktır.” Bizim ölçülerimiz bunlardır. İşte 40 seneden beri siz mücahit kardeşlerimiz bu inançla çalıştınız, haklı çıktınız, hayır kazandınız ve inşallah büyük zafere yaklaştınız!..


Bu yazarin diger makaleleri

ERBAKAN, ATATÜRK VE İSRAİL’İN GELECEĞİ
 Bir Allah Dostunun müjdeli sırları: Birikimli ve milli gayretli kardeşim İsmail...
Devami
SİYASİ SORUMLULUK VE FİKRİ UYUŞUKLUK
Ülkenin ve Milletin bütünlüğü AB aldatmacası uğruna tehlikeye atılmaktadır. Bu...
Devami
ERBAKAN HOCA’NIN ALTINOLUK SOHBETİ VE NABUCCO PROJESİ!
Asrımızda Hakkın tercümanı ve mazlum halkların avukatı olan Milli Görüş’ün...
Devami
PORNO YAYINLARI VE ŞEYTANIN ŞEHVET TUZAĞI
  “Ey Âdemoğulları! Şeytan Anne ve babanızın (Hz. Adem’le Havva’nın) edep...
Devami
BEN DARBE İSTİYORUM!?
“Mecbur Kalınırsa, Müdahale Meşrudur!”   Eğer sonunda: Evrensel hukuk kurallarına ve temel insan...
Devami
MASONLUK, SİYONİST EMPERYALİZMİN ŞUBELERİDİR
  Masonlar, Localarını kapatan Atatürk’ten intikam almak üzere yemin etmişlerdir. Ferit kılıç...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1710

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR