Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün9268
mod_vvisit_counterDün6996
mod_vvisit_counterBu Hafta30543
mod_vvisit_counterGeçen hafta62467
mod_vvisit_counterBu Ay197816
mod_vvisit_counterGeçen Ay288180
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16380985

IP'niz: 3.237.94.109
Bugün: 24 Eyl 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12019709

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

“HAKK”A DEĞİL “GÜÇ”E TAPARLIK VE AMERİ-KANCIKLIK!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

ABD’nin Afganistan’daki komutanı General McChrystal, Başkan Obama’ya saldırarak kendini harcıyordu. Ve bunu isteyerek yaptı, çünkü Afganistan’da yeniliyordu. Yenilirken, Obama’yı da dibe çekiyordu.

Afganistan’daki ABD askerlerinin komutanı General McChrystal, ABD’de tanınmış ve etkisi bulunan Rolling Stone Dergisi’ne verdiği bir röportajda: “ABD’nin Afganistan yenilgisinin kaçınılmazlığını ve Başkan Obama’dan hayal kırıklığına uğradığını” söylüyordu.

Ve tabi hemen Washington’a çağrılan dört yıldızlı general görevden alınıyordu.

General McChrystal’a göre: Amerika yeniliyordu!

Afganistan'dan gelen haberlerde 'aksiliklerden' konuşulmayan gün yoktu. Oradaki savaşın ABD ve müttefikleri için 1967 savaşındaki Arap 'aksiliği' boyutunda bir 'aksilikle' son bulacağı söyleniyordu.

Belki de General Stanley McChrystal'ın istifası/ görevden alınması dikkatleri kısa süreliğine savaşın seyrine çekmişti, ancak gerçeğin uzun süre gizlenmesi mümkün görülmüyordu. ABD savaşı hem Bush hem Obama yönetimlerinde iki kez kaybediyordu. Hâlihazırdaki yönetimin kaybı kabullenip gitmesi dışında yapacağı bir şey kalmıyordu.

Başkan Obama esasında bu savaşı istemiyordu, ancak Amerikan güçlerini Irak'tan çekme ve sözde terörle savaşı bitirme kararıyla birlikte yenildiğine dair suçlamaları def etmeye çalışıyor ve Afganistan'daki Amerikan güçlerinin sayısının 30 bin askerle artırılmasına bir şartla onay veriyordu. O da “generallerin vaat ettiği üzere görevin tamamlanması ve 2011 Temmuz'unda çekilmenin başlamasıydı.”

Ama generaller savaşı kaybediyor ve General McChrystal'ın Rolling Stone dergisindeki söyleşisi bu gerçeği yansıtıyordu. Bu yüzden general, yenilginin sorumluluğunu sivillere yüklemeye çalışıyor ve Başkan'dan başlayarak yönetimin üyelerini eleştiriyordu. Başkan Yardımcısı Joe Biden ise; Afganistan ve Pakistan temsilcisi Richard Holbrooke, Kabil'deki Amerikan büyükelçisi Karl W. Eikenberry’e ve hatta ulusal güvenlik danışmanı emekli General James Jones'a yükleniyordu.

Yalnız derginin yazarı Michael Hastings'in General McChrystal ve yardımcılarıyla ilgili kaydettikleri korkunçtu: Yazar 'Afganistan'daki müttefik güçler komutanı bu savaşa gayri insani yöntemler bulmaya hazır' diyor ve 'generalin yardımcıları katillerden, casuslardan, dahilerden, vatanseverlerden ve siyaset uzmanlarından seçilmiş bir grup' diye ekliyordu.

Amerika’nın yenileceğini, iflas ettiğini en yetkili generalleri açıklarken, maalesef bizdeki AKP iktidarı, masonik bürokratları ve Erbakan dışındaki sağcı-solcu tüm parti kurmayları hala inatla Amerikantaparlığını sürdürüyor ve siyonist-emperyalist tanrılarıyla başa çıkılamayacağını, putların ve tağutlarının asla yıkılmayacağını sanıyordu.

31 Mayıs’ta Mavi Marmara Gemisi’ne saldıran İsrail askerlerinin 9 Türk’ü öldürmesinden sonra ağır darbe alan İsrail-Türkiye ilişkileri, iki bakanın Brüksel’de gizlice buluşması ile yeni bir döneme başlamıştı.

Başbakan Erdoğan, ABD Başkanı Obama ile G-20 zirvesindeki buluşmasında yol haritasını görüşmüş, İsrail’le ilişkilerin düzelmesi için Türkiye’nin mazeretlerini sıralamış ve gerekli talimatları almıştı. Bu gelişmeler sonrasında sürpriz buluşma haberi, Türkiye ve İsrail’in dışişlerini şaşırtmıştı. Brüksel’de AB’nin Türkiye ile yeniden başlattığı üyelik müzakerelerinde Gıda Güvenliği Faslını açtığı toplantıya katılan Bakan Ahmet Davutoğlu’nun, sonraki programlarını iptal ettiği anlaşılmıştı.

İstanbul’a dönmesi beklenirken ortadan kaybolan Davutoğlu’nun, bir otel suitinde gizlice İsrail Ticaret Bakanı Binyamin Ben-Eliezer ile buluştuğu, Mavi Marmara sonrası yaşanan krizi değerlendirdiği ortaya çıkmıştı. Davutoğlu; Eliezer’e, Başbakan Erdoğan’ın ilişkilerin düzelmesi için “özür dileme, ailelere tazminat, uluslararası soruşturma komisyonu kurulması ve Gazze’ye ablukanın kaldırılması” şartlarını hatırlattığı yazılmıştı. İki bakan, görüşmeyi başbakanlara aktarma ve tekrar buluşma kararıyla ayrıldı. Görüşme talebinin Türk tarafından geldiği haberleri daha sonra “İsrail istedi” diye düzeltilmeye çalışılmıştı.

Ahmet Davutoğlu’na verilen Wilson ödülü, Recep Beyin cesaret madalyasını gölgede bırakıyordu!

Büyük Ortadoğu Projesi ABD destekli Büyük İsrail’i kurma hedefi taşıyordu. Geçen yüzyılda da yine siyonist güdümlü ABD’nin küresel liderlik hedefleri için vardı ama o çağın devletleri olan çok-milletli devletleri hedef alıyordu; en başta da Osmanlı devletini…

Projenin uygulayıcısı da ABD Başkanı Yahudi Woodrow Wilson’du. Wilson, 21 Ocak 1918’de, yani Osmanlı devletini paylaşım esasına dayalı 1. Dünya Savaşı’nın bitiminde, Paris Barış Konferansına giderken yanında 14 maddelik bir programı ve bir haritayı götürüyordu… Wilson’un yanında götürdüğü program, Konferanstan 13 gün önce, 8 Ocak 1918’de açıkladığı ve tarihe Wilson prensipleri olarak geçen 14 maddeden oluşuyordu.

Prensiplerin 12. Maddesinde: “Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarına egemenlik hakkı tanınmalı fakat Türk olmayan halkalara bağımsızlık verilmelidir” deniyordu.

Wilson’un bizi yakından ilgilendiren bir başka yönü de İstanbul’da 4 Aralık 1918’de kurulan “Wilson Prensipleri Cemiyeti” oluyordu. Pek çok Osmanlı “münevverinin” kurduğu bu cemiyetin temel hedefi Amerikan Mandası sağlamaktı! Öyle ki, Sultanahmet Mitingi sonrası Osmanlı münevverleri Wilson’a telgraf çekiyor ve “bugün bizi savunmanız gerekiyor” diyordu. İsmet İnönü de bu kafayı taşıyordu.

“ABD ile ilişkilerimizde altın bir işbirliği dönemi var” dedikten sonra Dışişleri Bakanlığı’na atanan Ahmet Davutoğlu, Wilson adına kurulu bulunan Woodrow Wilson Uluslararası Düşünce Merkezi’nde, hem de “eksen kaydı” denilen günlerde, masonik bir ödül alıyordu.

Wilson Merkezi Başkanı Hamilton ödül açıklamasında: “Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenmesinden bu yana, Türkiye’nin dış ilişkilerinin gelişimini hızlandırdı, uluslararası görüşmelerdeki konumunu yükseltti. Türkiye’nin dünyadaki ve bölgesindeki önemini arttırdı ve Türkiye’nin bölgesi ile ilişkilerini güçlendirmesini destekledi. Doğu ile batı geleneklerini kucaklamanın önemine dair keskin anlayışla birleşen başarıları, ona hatırı sayılır ün kazandırdı”. Sözleriyle Ahmet Davutoğlu’nu övüyordu.

Davutoğlu’nun başarısı (!) her şeyden önce Erdoğan’ın eşbaşkanlığını yaptığı BOP’un bölge faaliyetlerini kotarmasından geçiyordu. BOP’un en önemli bölge faaliyeti de kuşkusuz kimilerinin “yeni-Osmanlıcılık” dedikleri ama aslında BOP’un ta kendisi, sonradan İsrail’in de katılacağı “Ortadoğu Birliği” oluyordu.

Bildiğiniz gibi Türkiye-Suriye-Ürdün-Lübnan dörtlüsü, Davutoğlu’nun ismini Ortadoğu Birliği koyduğu, “serbest ticaret bölgesi” kuruyordu. Birliğin diğer üyesi ise Kuzey Irak’tı. Davutoğlu Ortadoğu Birliği’nin ilanından hemen önce Barzani ile “tam ekonomik entegrasyon” anlaşması yapıyordu. Hedef, siyasi entegrasyondu! Böylece BOP’un temel hedefi olan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı hayata geçiriliyordu.

Davutoğlu, Ortadoğu Birliği’nin ön hazırlığı olarak “İsrail’le kontrollü gerilim”, “Araplarla zoraki dostluk” ve “İran’a manevra daraltma” planını uyguluyordu.

Bu sacayak Obama’nın Erdoğan’a 13 Nisan 2010 zirvesinde çizdiği hedefle uyumluydu: “Türkiye’nin Ortadoğu’da önemli bir oyuncu olmasını ve bu konuda işbirliği yapmasını istiyoruz” deniyordu.

Bu sacayak, Davutoğlu’nun altını çizdiği “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak” söylemiyle de uyuşuyordu.

Türkiye’de siyaseti tersten etkilemek için yeni bir plan yapılmıştı.

Bu plana göre, AKP hükümetinin önümüzdeki seçimde elini kuvvetlendirmek hedef alınmıştı. Bunun için de Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e, hatta ara sıra ABD’ye bile kafa tutması planlanmıştı.

Başbakan Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na ‘Van minit’ senaryosu ve Gazze’ye yardım operasyonu bu planın bir parçasıydı.

Çünkü; AKP’nin üçüncü kez seçimi kazanabilmesi için; elinde yerli bir dayanak bulunmamaktaydı. Ekonomik kriz; halk katmanlarını kıskaca almış; işsizlik tarihimizin en yüksek boyutlarına çıkmıştı. Yolsuzluk artmış; terör de iyice azgınlaşmıştı. Yani; bu hükümetin halka verebileceği olumlu bir şey kalmamıştı.

Bu yüzden; AKP’yi halkın gözünde parlatacak başka bir kaldıraca ihtiyaç vardı. O da dışarıya karşı posta atan bir başbakan imajı yaratmaktı. Buna; AKP dünden razıydı. Çünkü; ABD tarafı; Türkiye’de AKP kadar rahatlıkla kullanabileceği başka bir parti olmadığının farkındaydı.

İslam Mehdisine inanmayan AKP kurmayları, ABD’de Yahudi Mesih’i(!) anma törenine katılıyordu!

BM'deki İran oylaması ve İsrail'in Mavi Marmara saldırısından sonra AKP heyetinin apar topar ABD'ye gitmesi neyin nesiydi? AKP'nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik heyete başkanlık etmişti. Başbakan Başdanışmanı İbrahim Kalın ile TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Murat Mercan da heyette idi.

Washington'da kimler ziyaret edilmişti? İsrail-Türkiye ilişkilerinin hangi boyutları masaya getirilmişti? Heyet Amerika'ya neden gitmişti? Güvenlik Konseyi'ndeki İran oylaması dolayısıyla ABD'den özür mü dilenmişti? Sorulacak, izi sürülecek soru çok fazla. Ama biz Yahudi Lobisi ile temaslara dair detaylar aktaralım istiyoruz.

AKP heyetini Amerikan Yahudi Komitesi (AJC) de kabul etmişti. Malum AJC, Tayyip Bey'e 'cesaret ödülü' vermişti. Hani Mavi Marmara ve dokuz şehidimizden sonra herkesin Başbakan'a 'o ödülü iade et' çağrısı yaptığı ödülden bahsediyoruz. Ödül iade edilmemiş; ama heyet AJC'yi ziyaret etmişti.

Bir başka detay da AKP heyetinin bir araya gelmek istediği, ancak kapıların heyete kilitlendiği Yahudi kuruluşlarıyla ilgili verelim. Öğreniyoruz ki, AKP heyeti Yahudi Lobisi'nin en önemli kuruluşlarının başında gelen ADL, AIPAC, ve B'nai B'rith'e de görüşme talebinde bulunmuş. Ancak bu kuruluşlar AKP heyetini bu kez geri çevirmişlerdi! Çok şahsiyetli (!) bir dış politika değil mi?

Son ilginç bilgi ise, AKP temsilcileri Haham Menahem M. Schneerson için düzenlenen anma törenine de gitmişlerdi. İstanbul Aşkenaz Cemaati Hahamı Rav Mendy Chitrik, Nobel Ödüllü ünlü yazar Elie Wiesel, Habad Uluslararası Başkanı Rav Avraham Shemtov ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Murat Mercan birlikte poz vermişlerdi. Maneham M. Schneerson isimli New York'lu bir haham; Ortodoks Yahudileri'nin (en radikal grup) 'Mesih' olduğuna inandığı siyonistmiş! İsrail'de şiddet yanlısı büyük kitlelere de hükmeden ve yönlendiren grup imiş. İşte AKP heyeti bu Yahudi Mesihiyle birlikteymiş.

İsrail’e karşı kof kabadayılık sergileyenler “Hem millete açıklayın, Hem gereğini yapın!” çağrılarına kulak tıkıyordu!

Türkiye maalesef tekrar 1990'ların başına dönmekteydi. Daha da beteri, o tarihlerde henüz stratejik kurumları yabancılara devredilmemişti. ABD-İsrail ikilisinden oluşan yeni dünya düzeninin bölgemize, özellikle de Türkiye'ye biçtiği elbise sır değildi. Sonradan bütün Afrika'yı da içine alacak şekilde revize edilen Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye'ye hazırlanan elbise, idam gömleğinden başka bir şey miydi?

Vaktiyle Washington'da görev yapan bir Türk gazeteci, Pentagon salonlarında açılan haritaların başında Türkiye'nin nasıl taksim edildiğine şahit oluşunu haber vermişti...

Ondan yıllar önce, 1991 yılında Özal'ın "bir koyup üç alma" şeklinde özetlenecek çirkin ve yanlış hesaplarıyla Amerika'yı getirip Irak'ın göbeğine yerleştirme günleriydi. Yine önemli bir Türk gazetecinin deşifre ettiği, Körfez savaşının hemen akabinde, Suudi Arabistan'da kurulan ABD karargahında verilen brifingte ortaya konulan açık niyeti hatırlayın. Duvardaki haritanın başına geçen ABD'li general, "Buraları şöyle kesip, böyle biçip, şöyle kuracağız" nutukları atarken, "Türkiye itiraz ederse..." diyen Türk gazeteciye, "O zaman savaşırsınız..." demişti...

Ondan on yıl sonra gerçekleştirilen Irak işgalinin akabinde de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmişti...

PKK'nın Suriye'de ve İsrail’in güdümündeki Bekaa vadisinde üst kurduğu yılları, Türkiye'nin varını yoğunu terörle mücadelede heba ettiği yılları, 1996'nın başında Türkiye-İsrail ilişkilerinin tavan yaptığı bir ortamda, İsrail Genelkurmayı'nın Türk Genelkurmayı'na yaptığı küstahlıkları hatırlayın.

İsrail'e göre, Türkiye'nin takatini bitiren terör, Suriye'den gelmekteydi. Bu durumdan kurtulmak için önerilen tek yol, İsrail'le daha çok işbirliği ve ortaklıklar kurmak ve özellikle suyu, başta Suriye olmak üzere diğer bölge ülkelerine karşı silah olarak kullanmak için İsrail'in eline teslim etmekti...

Peşinden, İsrail'le yapılan Manavgat pazarlıklarını ve AB'nin Türkiye'ye dayattığı metinlerde "sularınızın yönetimini, İsrail'in kullanması için uluslar arası bir konsorsiyuma vereceksiniz" emirlerini de tekrar hatırlayın.

Türkiye çoktan harap olup tükenmişti. Ne ki, 1996'nın ortalarında Refahyol diye destanlaşan bir iktidar gelmişti. Suriye istihbaratının bütünüyle İsrail ve MOSSAD'a angaje olduğunu iyi bilen bu iktidar, terör eğitim merkezi görevi yapan Çekiç Güç'ü paket yapıp Türkiye'nin dışına göndermişti. Bundandır ki, Türkiye’de 4-5 sene terör belasının en az seviyeye indiği bir sürece girilmişti.

Ancak, Refahyol'dan sonra gelenler özür olarak hem İsrail'le, hem ABD'yle anlaşma üzerine anlaşma yapıp, taviz üzerine taviz vermişlerdi.

Ve nihayet iş öyle bir noktaya vardı ki, İsrail, uluslar arası sularda bulunan sivil yardım gönüllüsü Türkleri vurmadan birkaç saat önce terör örgütü, tarihinde ilk kez Deniz Kuvvetleri'mize ait birimlere saldırıp çok sayıda vatan evladını katletmişti.

Türkiye hâlâ, ABD ve İsrail'i "tarihi dost" ve "en büyük müttefik" kabul edip "Aman dikkat, böyle bir dostu kayıp etmek üzeresiniz" diye nutuklar çekilmekteydi.

Böyle bir Türkiye'nin gemileri hâlâ İsrail'in elinde rehindi...

Ve o günden beri Türkiye'nin dağlarından habire şehid haberleri gelmekteydi.

Bunların kimin taşeronu olduğunu biliyorsanız -ki, bilmelisiniz-, "millet biliyor" diyeceğinize millete açıklamanız ve gereğini yapmanız beklenirken, tam aksine Ahmet Davutoğlu, ABD derin devleti Yahudi Lobilerinin genel sekreteri Obama’nın talimatıyla, katil İsrail’in Ticaret Bakanı Ben-Elizer’le Brüksel’de gizli görüşmeler için, siyonistlerin ayağına gitmekte, tavizler verilmekteydi.

 

 


Bu yazarin diger makaleleri

AKP’NİN KARANLIK TARAFI VE KİRALIK YALAKALARI
AKP, yabancı ve yıkıcı bir projenin üzerine geçirilmiş jelatinli bir...
Devami
İNSAN “PARADİGMA”LARI
  Paradigma: İnsanın hayal ve arzularından, ahlâkî ve manevî ayarından, inanç...
Devami
AKP'NİN SOROS EKONOMİSİ "SOS" VERİYOR!
  Soros Türkiye'de ne arıyor? Soros günümüzün en büyük spekülatörü...
Devami
AMAN DOSTLAR
  AMAN DOSTLAR    Ömür tükeniyor, fırsat kaçıyor Yeşillerim döndü, gazele dostlar! Güz...
Devami
İMAN VE ONUR, DOĞRULUKTUR
Sitemli selam gönderen eski dost bir Bakan Bey’e: . İMAN VE ONUR,...
Devami
TAKDİRİN TAKSİMİN BAŞIM ÜSTÜNE (ŞİİR)
  TAKDİRİN TAKSİMİN BAŞIM ÜSTÜNE          Hidayet yolunda, yoruldum ise Ya Rabbi taltifin1,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1281

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR