Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4323
mod_vvisit_counterDün5241
mod_vvisit_counterBu Hafta4323
mod_vvisit_counterGeçen hafta37193
mod_vvisit_counterBu Ay80039
mod_vvisit_counterGeçen Ay163016
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14757628

IP'niz: 3.229.118.253
Bugün: 17 Şub 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11420194

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

DÜNYA HAYATININ HAKİKATİ, MADDE VE ENERJİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Dünya, Gerçek mi, Rüya mı?

Canlı ve cansız bütün varlıklar... Yerler, gökler ve bütün mekânlar... Geçmiş, şimdiki ve gelecek diye bilinen bütün zamanlar... Yaşanmış ve yaşanacak bütün olaylar ve insanlar… Evet, bütünüyle dünya hayatı UZUNCA BİR RÜYA’DAN ve gerçek gibi yaşanan hikmetli ve hakikatli bir hülyadan ibarettir. Tek ve gerçek varlık, yalnız Cenab-ı Allah’ın kendisidir. Diğer her şey Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi sadece “gölge varlıklar ve görüntüler” şeklindeki, Cenab-ı Hakk’ın tezahür ve tecellileridir.

Bu tespit, sadece “dünya hayatının fani ve değersiz” olduğunu anlatmak için yapılan bir (teşbih) benzetme değildir. Veya felsefi bir yaklaşım ve fikir yürütme de değildir. Gerçek şudur ki, Allah’tan başka, hakiki varlıktan söz edilemeyecektir ve dünya hayatı gerçek zannedilen uzunca bir rüyadan ibarettir. Ne var ki, uyurken gördüğümüz rüyalardan dolayı sorumluluk ve sevap söz konusu değildir. Çünkü o rüyalar bizim isteğimiz ve irademiz dışında meydana gelmektedir. Ama dünya hayatı dediğimiz bu rüyada ise, imtihan edildiğimizden ve bizlere cüzi irade ve ihtiyar verildiğinden, sonuçta günah ve sevap kazanılması, cennet ve cehenneme kavuşulması ilahi adaletin gereğidir. Tekrar hatırlatalım; Dünya ve içindekiler, yerler ve gökler ve bütün âlemler elbette vardır ve yüce Rabbimizin yarattığı ve varlığından bizi haberdar kıldığı, O’nun kudret ve rahmet eserleridir. Ancak bütün bunların mevcudiyeti: Hakiki ve daimi değil, fanidir ve gölgedir, yani görüntü ve algı derecesindedir. Katı buz kütlelerinin, ısıtılınca sıvı (su) haline, kaynatılınca buhar haline, daha yüksek kimyevi reaksiyonlara uğratılınca atomların enerjiye dönüşmesi, maddenin sadece gölge ve görüntüden ibaret olduğunun bilimsel bir ispatı niteliğindedir.

Şu anda gayben inandığımız cinleri, melekleri ve diğer ruhani ve nurani âlemleri keşfen görebilsek veya onları seyredecek teknolojik imkânlara erişsek, bize onları soranlara şöyle diyecektik:

“Cinlerin ve ruhanilerin varlığı gerçektir. Bunlar tarafımızdan görüntülenen şeylerdir. Ancak varlıklarının maddi bedenleri mevcut değildir. Cinlerin aynen insanlar gibi yemeleri, içmeleri, evlenip çocuk edinmeleri, iş görmeleri, sevinmeleri, üzülmeleri, imtihana çekilmeleri, iman veya inkâr etmeleri ve takdir edilen bir ömür sürmeleri kesindir. Şu var ki bunlar için maddi cesetlere ihtiyaç hissedilmemektedir, mevcudiyetleri ve görülmeleri için maddi beden gerekmemektedir.”

Dünyanın “gerçek değil, gölge ve görüntü” olduğunu, tarih boyunca birçok din âlimleri ve felsefeciler de fark ve itiraf etmişler, ama bunu herkese ifade etmekten çekinmişlerdir. Ancak bugünkü teknolojik gelişmeler ve ilmi neticelerle, bunun herkese anlatılması ve ispatlanması daha kolay hale gelmiştir.

İmam-ı Rabbani, Muhyiddin-i Arabi, Abdülkerim Ceyli, Bediüzzaman Said Nursi gibi İslam büyükleri, Kur’an’ın işaretiyle, kalp keşfi ve akıl nuruyla bu gerçeği bilmişlerdir. George Berkley gibi bazı batılı felsefeciler ise, müspet bilim ve teknolojik veriler ve akıl yoluyla bu gerçeği görmüşlerdir. Büyük mürşit ve müceddid İmam-ı Rabbani Hazretleri, tüm maddesel evrenin sadece “tecelli ve temsili algılar bütününden” ibaret olduğunu, tek ve mutlak varlığın ise sadece Allah’ın zatı (c.c.) olduğunu, mektubatında şöyle dile getirmektedir: “Allah, yarattığı varlıkların vücutlarını, hakikatte yokluktan başka bir şey yapmadı. Bütün bunları, gölge ve görüntü (sadece algı) derecesinde yarattı. Âlemlerin varlığı his ve vehim (var zannedilen arızi görüntü) derecesinde olup, asla maddi ve zahiri bir varlığa ihtiyaç söz konusu değildir. Gerçek anlamda, zahirde (dış âlemde) Yüce Zat’tan (Cenap-ı Allah’tan ve Onun Celal ve Cemal sıfatlarının yansımasından) başkası yoktur.”[1]

Şu ayet-i kerime de, dünyanın aslında bir serap yanı varmış gibi algılanan, ama gerçekte mevcut bulunmayan bir hayal olduğuna işaret etmektedir.

“İnkâr edenler(e gelince), onların amelleri engin bir çöldeki seraba benzer ki, susayan onu bir su zanneder. Nihayet ona ulaştığında ise, hiçbir şey bulamaz da yanında (sadece) Allah’ı bulur”[2] ayette geçen “kâfirlerin amelleri”, sadece onların küfürleri ve kötü davranışları değil, aynı zamanda bütün dünyalarını ve kuruntularını da ifade etmeye müsaittir. Öyle ise ayetin bir manası da “kâfirlerin dünyaları, davaları ve davranışları, zahirde var zannedilip öyle algılanan, ama gerçekte boş kuruntular olan bir serap gibidir... Bu serap dünyaları, aldatıcı malları ve makamları, yakında yok olacak ve ellerinden gidecektir.” şeklindedir. Bu ayetin diğer bir işari anlamı da: “Aslında serap misali geçici görüntülerden ibaret olan ve hakiki varlığı bulunmayan âlemleri ve nimetleri, gerçek ve kalıcı zannetmek ve bunlara bağlanıp Allah’ın rızasını terk etmek; küfrün ve nankörlüğün en önemli sebeplerinden birisidir.”

Evet, insanlık tarihinin belki de en büyük yanılgısı, kendi bedenimiz, yakın çevremiz, sahiplendiğimiz servetimiz, içinde yaşadığımız evimiz, ülkemiz, dünyamız ve evrenimiz dâhil, her şeyin aslında fani gölgeler iken daimi hakikatler olduğunu düşünmek, sadece bir görüntü iken gerçek olduğunu zannetmektir. Hâlbuki bütün bunlar, fotoğraf ve resim karelerinden ibaret film şeritlerinin, sinema perdesine veya televizyon ekranına yansıyan ve gerçek gibi sanılan şekiller misali, Allah’ın sürekli olarak yaratıp ruh ekranımıza seyrettirdiği görüntüler ve tecellilerde olabilir. Bediüzzaman’ın tespitiyle: “Bütün eşyanın Onun icadıyla bir vücud-u arızisi (sonradan var edilmiş geçici bir mevcudiyeti) vardır. Ancak vacibül vücut olan Cenabı Hakkın hakiki mevcudiyetini nispeten gayet zayıf ve kararsız bir zıll bir gölge gibidir. Bu nedenle maddiyat ve vasıtalardan sıyrılmış, esbap perdesini yırtmış ve vahdeti şuhud derecesine ulaşmış; yani ruhen olgunlaşmış ve iman safiyeti kazanmış bir insan, hatta Allah hesabına kâinatı inkâr edebilir.”

Ancak hâşâ, kâinatı ve mevcudatı Allah yerine koyan, yani aslında sadece Allah’ın kudret ve hikmet eseri olan tüm canlı ve cansız gölge varlıklar namına yüce yaratıcıyı inkâra kalkışan safsatacıların durumuna düşmemelidir.”[3]

“Onlar dünya hayatının sadece dış (görünüşü)nü bilirler (gerçeğinden ve iç yüzünden habersizdirler) Ahiretten ise (daha da) gafildirler”[4] ayeti bu durumu ne güzel ifade etmektedir.

“Ne var ki, mutlak gerçeklere karşı “sağır, dilsiz ve kör olanlar, bu sırra akıl erdiremezler.”[5]

“Temiz akıl sahiplerinden başkaları, maalesef düşünüp değerlendiremezler”[6]

Evet, Fredick Wester’in dediği gibi bazı düşünürlerin: “insan ve kâinat, sadece elektrik dalgalarından oluşan bir görüntüden ibarettir, aslında bütün yaşananlar, geçici ve hissidir. Bu evren sadece bir gölgedir” şeklindeki sözleri artık günümüzde bilimsel olarak da kanıtlanıyor gibidir.[7]

Şimdi geliniz, “görme, işitme, dokunma, tat alma” gibi var zannettiğimiz, “Dış Dünya” ile ilgili bize bilgi veren beş duyumuzu dikkatlice inceleyelim.

Örneğin, “görme” olayı birkaç aşamada gerçekleşir. Şöyle ki, her şeyden önce eşyaları görebilmek için, aydınlığa ihtiyaç vardır. Çünkü karanlıkta görmek imkânsızdır. İşte aydınlık bir ortamda, cisimlerden yansıyan ışık demetleri, göz bebeğimizden (lensimizden) kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki “retina”ya, ters biçimde düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline çevrilen görme uyarıları, sinirlerle beynin arka kısmındaki “görme merkezi”ne ulaştırılır. Bu elektrik sinyalleri bir sürü işlem sonucu, beyindeki bir merkezde “görüntü” olarak algılanır. Oysa beyindeki bu 1 cm karelik küçücük bölge, kapkaranlık bir noktadır ve ışıkla karşılaşma imkânı asla bulunmamaktadır. Yani biz gerçekte, dış dünyadaki varlıkları değil, beynimizdeki elektrik sinyalleri olan algıları seyretmekteyiz. Ve unutmayalım ki televizyondaki görüntüler de, elektrik sinyallerinden başka bir şey değildir. Duyma, dokunma, tat ve koku alma olayı da aynen görme gibi, beynimizde oluşmaktadır ve sadece ilgili sinirlerin taşıdığı elektrik sinyallerinden ibarettir. Öyle ise, şu gerçek ortaya çıkmaktadır ki, bizim bedenimiz ve seyrettiklerimiz dünyanın içinde değildir, tam tersine, dış dünya ve bedenimiz, bizim içimizdedir. Yani zannedildiği gibi, bir dış dünyanın mevcudiyeti bile gerekli değildir. Cenab-ı Hakkın ilahi sanat eserlerini görüp ibretle seyretmek ve imtihan edilmek için, olup biten her şeyi ruh ekranımızda izleyip tavrımızı takınmak yeterlidir.

Beynimiz de, bedenimizin bir bölümünü oluşturan bir et parçası olduğuna, yani o da dış dünyaya ait bulunduğuna göre, asıl bilen, gören, işiten, hisseden, üzülen, sevinen ruhumuzdur ve “Allah bedenimize kendi ruhundan üflemiştir.[8] Ve “Ruh Rabbimizin emrinden (hikmetli ve hakikatli işlerinden)dir”[9]

Evet, tarihin en büyük yanılgısı olarak, zannettiğimiz şekilde bir dış dünyanın varlığını gerekli ve geçerli sanmak bir vehimden ibarettir. Bizim var zannettiğimiz ve imtihana çekildiğimiz dünya, zihnimizde oluşan algılardan ibarettir. Ve bu algılar yapay bir kaynaktan da pekâlâ gelmiş olabilir. Örneğin, beynimizi vücudumuzdan ayırıp cam bir kavanozun içinde suni olarak yaşattığımızı düşünelim. Ve bunun yanına her çeşit elektrik sinyalini üretebilen bir bilgisayar yerleştirelim. Sonra her hangi bir ortama ait ses, koku ve görüntü gibi verilerin elektrik sinyallerini, bu bilgisayarda yapay olarak üretip kaydedelim. Ardından bilgisayarımızı elektrik kablolarıyla kavanozdaki beynimizin algı merkezine bağlayıp kayıtlı sinyalleri gönderelim. Bu sinyalleri alan beynimiz (yani biz), o ortamı aynen görecek ve yaşayacaktır. Ve kendisinin, o yapay ortamda gerçekten bulunduğunu sanacaktır. Bunun en büyük kanıtı ve milyonlarca ispatı ise, gördüğümüz rüyalardır. Rüyamızda; dağlarda, ovalarda, hatta denizlerde ve havalarda gezer, dolaşır, uçarız... Yer, içer, eğlenir ve oynarız... Sevinir, üzülür ve kızarız... Kısaca dünya hayatının bütün ortamlarını ve hatta daha fazlasını yaşar ve tadarız... Ama gerçekte ne öyle bir dünya, ne öyle bir vücudumuz ve ne de diğer gördüklerimiz asla mevcut değildir. Ve o bütün yaşadıklarımız, ruh ekranımızda yansıtılan görüntülerden ibarettir. Ve bu şuur ve vicdan sahibi ruh, diğer hiçbir canlıya değil, sadece insana verilmiştir. Yani, zannedildiği gibi, diğer hayvanlar böyle bir ruha sahip değildir.

İşte bu rüyalar da açıkça gösteriyor ki, yaşadıklarımız ve algıladıklarımız için, ayrıca bir dış dünya gerekmemektedir. Ve rüyada sahip olduklarıyla övünmek veya arzulayıp da kavuşamadıklarına üzülmek ne kadar ahmaklık ise, bu dünya hayatı için de aynen böyledir.

O halde tek ve gerçek varlık Allah’u Zülcelaldir. Ondan başka bütün âlemler Allah’ın gösterdiği şekiller ve tecellilerdir. Zannedildiği gibi bir dış dünya ebedi ve ezeli olarak mevcut değildir... Ve zaten gerekli de değildir. Öyle ise, sahip olduğumuzu zannettiğimiz bedenimiz, evimiz, servetimiz ve tüm sevdiklerimiz, aslında şu anda bile sadece görüntüden ibarettir. Yani şimdilik sahibi bulunduğumuz, ama sonradan elimizden alınacak diye boşuna üzülüp durduğumuz her şey aslında, Cenab-ı Hakkın her an hikmetle yaratıp bize seyrettirdiği görüntüler silsilesidir. Peki, bir hayal ve görüntüler uğruna, başkalarının rahatına ve hayatına kıymaya değer mi? Aklı ve vicdanı olan insan, haksızlığa ve ahlaksızlığa tenezzül eder mi? Kendi iğrenç ihtirasları için, kardeş kavgalarını ve savaşları körükler mi? Başkalarının alın terini ve emeğini sömürebilir mi?

İmam-ı Gazali, ihyasında anlatıyor: Bir gün Cüneyd-i Bağdadi Hz.lerinin de bulunduğu bir mecliste, kitap okunuyormuş... “Âlemlerin üzerinden öyle bir devir geçmiştir ki, ne zaman, ne mekân, ne insan... Ne yerler, ne gökler ve ne de melekler... Cenab-ı Hak Zü’l-celal Hazretlerinden başka hiçbir şey mevcut değildir... Her şey haliden haliydi.” Cümlelerini duyunca Cüneyd-i bağdadi başını kaldırıp “Bugün de hiçbir şey değişmemiştir, aynen öyledir... Sizin var zannettiğiniz şeyler sadece Allah’ın celal ve cemal sıfatlarının tecellileri ve O’nun rahmet ve kudret eserlerinin görüntüleri ve gölgeleridir. Yoksa aslında, Allah’tan gayrı gerçek varlık mevcut değildir!” şeklindeki sözleri bu hakikatin hikmetli ifadeleridir.

Cenabı Hak Kur’an-ı Kerim’de Kendisini “MUSAVVİR: her şeye münasip bir şekil ve suret veren, resimleyen, çizip desenleyen” olarak tanıtmaktadır. (Haşr Suresi: 24) Ayrıca dört yerde ise insanlara “güzel bir suret (şekil, biçim)” verdiğini hatırlatmaktadır. Ama hiçbir yerde (Mucessim-cisimlendirici) şeklinde bir sıfata rastlanmamaktadır. “Cisim” kelimesi de Kur’an-ı Kerim’de sadece iki yerde; Bakara: 247’de tekil, Münafikun: 4’te çoğul olarak geçmektedir.

Bin bir esma ve sıfatla Cenabı Hakka yalvarış olan ve Peygamber Efendimizin torunlarından Zeynel Abidin’in rivayetiyle Hz. Cebrail tarafından Resulüllaha (SAV) talim ve tavsiye olunan CEVŞENİ KEBİR (Büyük Manevi Zırh)deki: “Ya Musavvir – en – NUR!” Yani “Ey bütün nurların tasvircisi, Ey bütün nurani-ruhani (enerji) varlıkların şekillendiricisi, suret vericisi” anlamındaki dua ise maddi ve mücessem görünen bütün mevcudatın, aslında Nuru İlahinin birer tecelli ve temsilinden ibaret olduğunu hatıra getirmektedir. Hz. Peygamber Efendimiz için kullanılan “NUR-İ MÜCESSEM – cisim şekline girip görünen nur” kavramı da oldukça önemli bir gerçeği haber vermektedir. Zaten şu Ayeti Kerimeler dikkatle okunsa ve üzerinde kafa yorulsa, bu gerçeği bildirdiği sezilecektir:

“Sen dağları görürsün de (zahiren) camid (katı, donmuş ve maddi) sanırsın, oysa onlar bulut geçer (veya çizgi film şeridi döner) gibi hızla sürüklenip giderler. (Bunlar) her şeyi sağlam yapan Allah’ın sanat eseridirler..” (Neml: 88)

“Onlar Allah’ın kadrini (kaderini, kudretini ve sanat eserlerini) hakkıyla (kavrayıp) takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle Onun avucundadır. Gökler de (çizgi film şeridi gibi) sağ eliyle dürülüp bükülmüştür. O şirk koştuklarından münezzeh ve Yücedir.” (Zümer: 67)

Rahmetli Şeyhimiz Hacı Haydar Baba Hz.lerinin Kelime-i Tevhid zikrini talim ederken: “La” derken kendi bedenimizi ve bütün var zannettiklerinizi yok ediniz. “La” kılıcıyla, Allah’tan gayrı ne varsa, hepsini kesiniz... Hakiki ve daimi varlığın yalnız Allah’a ait olduğunu biliniz... Ve tüm sahte ilahları ve nefsü hevaları siliniz. Ve “illallah” diyerek bu gerçeği ispat ediniz ve imanı kalbinize yerleştiriniz...” şeklindeki tavsiyeleriyle, O zatın manevi huzur ve şuur seviyesini şimdi daha iyi anlıyoruz. Evet, Allah (c.c.) tek ve gerçek varlıktır. Zaman ve mekândan münezzeh bulunmaktadır. O her şeyi kuşatmıştır. Her yerde hazır ve nazırdır.

“(Bütün yerler ve yönler) Doğu da batı da Allah’ındır. Her nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü orasıdır.”[10]

“Bizi de, yapmakta olduğumuz amelleri de bizzat Allah yaratmaktadır.”[11]

“(Ey Resulüm) Attığın zaman, sen atmadın, ama atan Allah’tır.”[12]

“Allah insana şah damarından daha yakındır.”[13]

Evet, insanı ve bütün organlarını yaratan, her an ve hücre hücre varlıkta tutan ve bedenimizi ruhumuza binek yapan Cenab-ı Hak’tır. Marx, Engels ve Lenin gibi meşhur materyalistlerin ve madde perestlerin ve yine akıl fukarası basiretsiz kimselerin; “Maddenin varlığını, tokat yiyince anlarsın!” “Otobüs çarpınca parçalanırsın ve gözünü hastanede açarsın!” “Eğer yediğimiz pastalar, sadece algı olsaydı ve gerçek varlığı bulunmasaydı, açlığımızı gidermez ve karnımızı doyurmazdı!” “Eğer madde sadece bir algıdan ibaret ise, ayakla vurduğumuz top kaleye gidip gol olmazdı.” Gibi laf cambazlıkları ile maddi varlıkların ve dış dünyanın gerçek olduğunu ispatlamaya çalışmaları da boşunadır. Çünkü bütün bu olayların ve acıların aynısı, rüyada da yaşanmaktadır. Ve rüyada gördüklerimizin, zahiri ve gerçek bir varlığı bulunmamaktadır. Yani rüyada da trafik kazasına uğramak, bir kaleye gol atmak ve pasta ile karın doyurmak gibi olaylar aynen yaşanmaktadır. Ve hatta mesela kendisine araba çarpan bir insanın beynine giden sinirler, evinde uyuyan veya bahçede oturan birkaç kişiye de ayrı ayrı paralel olarak bağlanabilse, bunların hepsi de ayrı ayrı trafik kazası geçirip acılar çektiğini sanacak ve olayı aynen yaşayacaktır.

Zaman Kavramı

Bütün varlıklar ve mekânlar sadece gölge ve görüntüden ibaret olduğu gibi, zaman kavramı da izafidir ve gerçekte bulunmamaktadır. “Zaman” dediğimiz kavram, “bir anı, başka “bir anla kıyaslama yöntemi” ve iki ayrı olay arasındaki süre farkı” olarak tanımlanır. Yani, daha önce yaşanmış ve artık sadece hatıra ve hayal olmuş bir “an”la, şimdi yaşanmakta olan “an”ı kıyaslayarak ve bu ikisi arasında bir süreç geçtiğini varsayarak ulaşılan sonuç, zaman şeklinde algılanmaktadır. Daha özlü bir söyleyişle, “zaman, zihinde saklanan birtakım hayal ve hatıralar arasında kıyas yapılması ve belli bir süreç farkı olduğu sanılmasıyla ortaya çıkmaktadır.” Yani bir insan “ben elli yaşındayım. Otuz sene önce şunları yaşadım” diyorsa, bu kişi zihninde biriken bazı bilgilere dayanarak böyle konuşmaktadır. Hâlbuki hafızası olmasa idi, onun geçmiş ve gelecek zaman kavramı kalmayacak, sadece “şu an”a muhatap olacaktı. Zamanın gerçek bir varlığı bulunmayıp, sadece bazı algılardan ibaret olduğu, en güzel şekilde yine rüyalardan anlaşılmaktadır. Çünkü günler ve saatler boyu sürdüğünü zannettiğimiz rüyalar, aslında birkaç saniye içinde yaşanmaktadır. Özel olarak hazırlanmış ve çok hızlı çalışan bir saat asılmış bir odaya kapatılan birisi, suni olarak, yedi defa doğup batırılan bir güneşe ve hızlı çalışan saate aldanarak, aslında bu odada üç gün kaldığı halde, soranlara yedi gün kaldığını söylemiştir. Ve zaten biz insanların zaman ve takvim kavramı, dünyanın dönüş hızı ve Ay’ın hareketleriyle alakalı bir algıdır. Uzayda ise zaman kavramı oldukça farklıdır. Meşhur Fizik ve Atom Bilgini Einstein “ikiz doğan kardeşlerden birini dünyada bırakıp diğerini, ışık hızına yakın bir süratle uzaya çıkaracak olsak, uzay yolculuğuna çıkan dünyaya geri döndüğünde, kardeşini kendinden çok daha yaşlanmış bulacaktır. Bunun nedeni, uzayda zamanın çok daha yavaş akmasından ve tüm maddesel sistemin, atom altı parçacıklara kadar farklı hızlarda çalışmasındandır. Ve hatta 3 yaşındaki bir çocuğun 27 yaşındaki babası uzaya gönderilip, 30 sene sonra geri dönse, baba 30 yaşında, oğlu ise 33 yaşında olacaktır.

Kur’an-ı Kerim’de insanların zamanı farklı şekillerde algıladıklarını, çok kısa süreleri çok uzunmuş gibi sandıklarını ve zamanın izafi bir algı olup mutlak bir varlığının bulunmadığını açıkça haber vermektedir.”

“(Cehennemliklere) sorulur: Yeryüzünde sene sayısınca ne kadar kaldınız? Onlar: Bir gün veya daha az kaldık. Sayanlara sorun, daha iyisini onlar bilir” derler. (Allah, onlara) buyurdu ki: Sadece (çok) az (bir zaman) kaldınız. Gerçekten, bilseydiniz...”[14] “Gerçekten senin Rabbin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.”[15]

Evet, böylece, Hz. İsa’nın havarilerine “Yarın aranızdan ayrılıp iki (2) gün sonra yine döneceğim” sözlerinin sırrı da çözülmektedir. Çünkü bizim bin (1000) yılımız, o boyutta 1 (bir) gün ettiğine göre ve hadislerin de haber verdiği üzere, Hz. İsa 2 (iki) gün yani 2000 (iki bin) yıl sonra, yani bu zamanda dünyaya geri dönecektir.

“Melekler ve ruh (Cebrail) ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.”[16] gibi ayetler zamanın izafiyetini, dünyaya ve uzaya göre değiştiğini açıkça göstermektedir. Yani bizim için milyarlarca yıl sürecek bir zaman dilimi, başka bir boyutta sadece birkaç saniye olabilir. Ve hele mekân ve zamanla kayıtlı bulunmayan Cenab-ı Hakk’ın katında, geçmiş, gelecek hepsi birdir ve her şey kader programında belirlenmiş ve olup bitmiştir. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Kerim’de bizim hesabımızda milyonlar sene sonra meydana gelecek olaylar için, geçmiş zaman kipi kullanılmakta, o iş çoktan olup bitmiş gibi anlatılmaktadır.

“Sura üfürüldü. Böylece Allah’ın diledikleri dışında, gökte ve yerde ne varsa çarpılıp yıkılıverdi. Sonra bir daha sura üfürüldü. Artık onlar ayağa kalkmış vaziyette gözetiliyorlar. Yer, Rabb’inin nuruyla parıldadı. Kitap (ortaya) kondu, peygamberler ve şahitler getirildi. Ve aralarında hak ile hüküm verildi. İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme sevk edildi. (Allah’tan) korkup (günahtan sakınanlar) ise bölük bölük cennete gönderildi”[17] ayetinde görüldüğü gibi, kıyamet sahneleri yaşanmış ve kapanmış gibi ifade edilmektedir ve zaten kader programı kesinleşmiştir ve bizim algılarımıza göre, şu anda gerçekleşmektedir.

Öyle ise bu arizi ve geçici nimet ve lezzetler için, ebedi olan ahiret hayatını ve Allah’ın rızasını terk etmek beyinsizlik ve nasipsizlik alametidir. Sonuç olarak, Cenab-ı Hakkın kendi varlığını ve sanatını göstermek üzere yarattığı her şey elbette gerçektir; ama bunların maddi ve daimi mevcudiyeti gerekli değildir, fani ve suni görüntüler misalidir.

Gerçekler çarpıtılmasın ve sapık felsefecilerin vartalarıyla karıştırılmasın diye son bir uyarıyla bağlayalım.

Yanlış anlaşılmasın; elbette kâinat da, dünya da, canlı ve cansız bütün yaratılmışlar da vardır… Bediüzzaman’ın ifadesiyle: Sahebe, Tabiin ve Asfiyanın cadde-i kübrası ve ortak kanaati: “hakaikül eşyai sabitetün – yani varlıkların sabit birer hakikati olmasıdır.” Bu onların “kaide-i külliyesi” yani genel ve temel bir kuralıdır. (Bak: 18. Mektup – 2. Mesele) Ancak biz insanlar nazarında rüya ve hülya; yaşanan hayata göre hangi konumda ise, Hakikat katında bu mevcut dünya da aynı konumdadır. Ve asla unutmayın; dünyayı da, hülyayı da, rüyayı da yaratan aynı Cenab-ı Hak’tır. Yüce Rabbımız, Zat’ı itibariyle; cisimden, resimden, şekilden, biçimden, hayalden ve tasvirden, müberradır (uzaktır) Allah’u Teâlâ, zaman ve mekân kaydından münezzeh olandır.

Yahudi ve Hıristiyanlar, İslam’daki batıl mezhepler ve bozuk tarikatlar bunların hepsi; Cenabı Hakkın Zatına asla uygun olmayan sıfatlar yakıştırdıkları ve çeşitli bahanelerle kulluk sorumluluğundan kaytarmaya çalıştıkları ve günahlarına kılıf aradıkları için sapıtmış ve dalalete kaymışlardır. Ezeli ve Ebedi Mevcud; İzzet ve Azamet sahibi Ma’bud; tek ve gerçek Maksud, ancak ve yalnız Âlemlerin Halıkıdır. Allah bizleri Kur’ani hidayetten ve Rabbani inayetten ayırmasın. Resulüllahın gerçek sünnetine ve örnek hayat sistemine ve yüksek ahlaki prensiplerine bağlı kılsın. (Âmin)

Konuyu bir şiirle bitirelim:

 

                             SANAL DÜNYA

 

                 Ne kadar gafildir, ne kadar bahil

                 Fani dünya için, dövüşen insan!..

                 Ne kadar zalimdir, ne kadar cahil

                 Gölgeleri gerçeğe, değişen insan!

 

 

                 Hayali dünyayı, hakikat sanır

                 Allah’ı bırakıp, kula yaslanır

                 Toprağa girince belki uslanır

                 Uzun emellere, girişen insan!

 

 

                 Gerçek zannettiğin, sanal dünyadır.

                 Yakında anlarsın, çünkü rüyadır.

                 Ve mevcut bildiğin her şey rüyadır

                 Boş bir heves için, didişen insan!

 

 

                 Aklı olan gölgelere kapılmaz

                 Kur’an varken batıl yola sapılmaz

                 Mabut diye, mahlûkata tapılmaz

                 Sevgi, saygı bilmez, sövüşen insan!

 

 

                 Zaman ve mekânlar, zandan ibaret

                 Hayat ve mevcudat, gölge nihayet

                 Vuslat dedikleri, dosta seyahat

                 Ne mutlu her an, görüşen insan!

 

 

                 Bu denli belirgin olsa da gerçek

                 Kalpleri kör olan, nasıl görecek?

                 Ahmet’im, maksuda mutlak erecek

                 Yalnız Allah için, sevişen insan![18]

 

 

 18] Bahil: Cimri, pinti, kıskanç

             Ma’but: İbadet edilen, Allah.

             Vuslat: Kavuşma, buluşma.

             Mahlukat: Yaratılan tüm varlıklar.

             Maksut: Asıl amacı, Allah.

 

Bütün kötülük ve zulümlerin sebebi dünya sevgisidir. Bundan kurtulmanın çaresi ise, dünya hayatının hakikatini bilmek ve Allah’a yönelmektir. Bunun için de önce ihlâs gereklidir.

İhlâs; Kalbi safiyetli, ameli samimiyetli, dili doğru ve sadakatli demektir. Yalan söyleyenin, haram yiyenin, zalimleri destekleyenin, istikametsiz ve gayretsiz kişinin, sadece Allah için muhabbet ve Allah için nefret etmeyenin ihlâsı değil, imanı bile tamam değildir.

İhlâs; Dava arkadaşlarını ve diğer Müslümanları kendi öz çocukları ve aile efradı görüp öyle hareket etmektir. Çünkü kişinin evlatlarına kızması hatta cezalandırması bile merhamet ve muhabbetindendir, daima adaletli ve asaletlidir. Kişinin kendi evlatlarına haset ve hıyanet etmesi, onlara hile ve hakarete yönelmesi mümkün değildir. Kaldı ki vefakâr, cefakâr ve fedakâr has dava yoldaşları, evlattan da, kardaştan da çok ileridir.

İhlâs; İyilik ettiğin, yol gösterdiğin ve ilim öğrettiğin kişiye minnet etmek değil, “benim hayır işlememe ve sevap elde etmeme vesile oldu” diye, ona rağbet etmektir. İhlâs; Kalbinde nifak, amelinde riya, imanında şirk korkusu ile endişelenmektir.

İhlâs; ölüme en çok gizli günahlarının kendisi ile birlikte ölmesine ve kirli sırlarının gömülmesine sevinmektir. İhlâs; Dünya hayatının geçen kısmını rüya, kalan kısmını hülya bilmektir.

İhlâs; Ağlanacak haline güldüğüne üzülmektir. İhlâs; Nefsine yönelik haksızlıktan dolayı kardeşini affetmek ve hoş görmek; ama kendisine hürmet ve menfaat veren zalime buğz etmektir.

İhlâs; Hak yolunda başına gelen musibetleri en büyük nimet, felaketleri fazilet olarak görmektir. İhlâs; Her işi ve her kişiyi Kur’an ve sünnet ölçülerine göre değerlendirmektir.

İhlâs; Avradının, evladının, arkadaşlarının, hatta arabasının kendisine huysuzluk etmesi ve huzursuzluk vermesi halinde, “Ben Rabbımın razı olmadığı hangi düşünce ve davranışlara girdim?” diye kişinin kendini hesaba çekmesidir. Sürekli nefis muhasebesi ve durum değerlendirmesi için murakabe (oto kontrol) sistemidir.

İhlâs; Eli darda iken cömertlik, ıssız ve tenha yerde takva, yetki ve makam sahipleri yanında hakkı söylemektir. Zira dini himmet ve gayret sahibi, ameli az da olsa Hakkın habibidir.

İhlâs; İlimde ve nasihatte hayat; ibadet ve hizmette sıhhat; marifette manevi huzur ve rahat olduğunu sezmektir. Bunun için “âlim seyyar, arif tayyardır” denilmiştir. Yani âlim gezip görerek öğrenir, arif ise aklen ve fikren uçup seyahat ederek bilgisini geliştirir.

İhlâs; Hayrı ve şerri, hoşuna giden ve gitmeyen halleri, keder ve sevinçleri, hepsini ve her şeyi Allah’tan bilmek; takdire rıza göstermek; “niye az verdin, niye çok yükledin ve niye geciktirdin?” diye itiraz etmemektir. Aşırı üzülmek ve öfkelenmek de isyan ve itiraz demektir. İsyan ve itiraz ehli ise edep ve erdem fakirleridir.

İhlâs; Hizmet ve ibadette işleri zorlaşırsa, “Ya Rabbi, sevabımı artırmayı murad ettin ki işimi zorlaştırdın” diye sevinmektir. Hak davasında ve cihad yolunda, bütün dünyaya karşı tek başına kalsa, ümit ve gayretinden zerre kadar şaşmayıp, tam aksine “Allah’ım izzet ve şerefimi yüceltmek için düşmanlarımı ve imkânlarını bu kadar çoğalttın” diye Rabbına hüsnü zan beslemektir. İhlâs; Rabbiyle olduğu zaman kendini en mutlu ve kutlu; ama nefsiyle olduğu, yani Allah’ı unuttuğu zaman ise kendini en bedbaht ve en tortu hissetmektir.

İhlâs; Riya ile seni övenden ziyade, ıslah için kusurunu söyleyene sevgi beslemektir. İleride tövbe ederiz diye günah işleyen, daha çok ömrümüz var diye tövbeyi geciktiren ve Allah gafur ve rahimdir diye onun emir ve yasaklarını çiğneyen kişi, şeytanın bineği, nefsinin kölesidir.

İhlâs; Halkın vereceğine değil, hakkın vaad ettiğine göz dikmektir. Gerçek zahit ve mücahit, Allah yolunda hem nefsini, hem nefesini, hem de kesesini tüketir. Sahteleri ise, din ve davayı rüşvet verip, istismar edip şöhret, servet ve etiket devşirir.

İhlâs; Devamlı nefsini terbiye ve manevi hastalıklarını ve kötü huylarını tedavi etmektir. Cihat ise, Allah yolunda nefsiyle ve şeytani kesimlerle mücadeleyi sürdürmektir. Ama öyle nasipsiz ve edepsiz insanlar vardır ki: “Niye hizmet ve gayretlerimin karşılığını vermedin, nefsi beklentilerimi yerine getirmedin?” diye Allah’la cenk etmekte yani Rabbiyle çekişmektedir.

İhlâs; Dünyayı araç, ahiret hayatını anaç, ama asıl Allah’ın rızasını amaç edinmektir. Çünkü dünya fani ve fena, cennet zevk-ü sefa, Cemalüllah ise maksud-u ülya (en yüce hedef) demektir. Ancak, dünya hayatının gerçeğini bilmeyen, tam ihlâsa erişemeyecektir.

 


[1] (Mektubat-ı Rabbani- 2. Cilt 357. Mektup sh. 163 sadeleştirilerek (Ayrıca bak: 470, 479, 480, 509 ve 521 mektuplar)

[2] Nur: 39

[3] Bak: On Sekizinci Mektup - İkinci Mesele-i Mühimme-Sadeleştirilmiş Olarak

[4] Rum: 7

[5] Bakara: 171

[6] Bakara: 269

[7] Düşünmek, Öğrenmek, Unutmak. Arıtan Yayınevi İstanbul. 1991 sh. 6

[8] Secde: 9

[9] İsra: 85

[10] Bakara: 115

[11] Saffat: 96

[12] Enfal: 17

[13] Kaf: 16

[14] Mü’minun: 112-114

[15] Hac: 47

[16] Mearic: 4

[17] Zümer: 68-74

 


Bu yazarin diger makaleleri

LAİKLİK "LADİN"LİĞİ DAYATMAK DEĞİLDİR
  Cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramların, adı aynı ama tadı...
Devami
NE HALE GELDİK? (ŞİİR)
  NE HALE GELDİK?      Gafletle dolaştım, gayesiz gezdim Hayallere daldım, uzun emelli! Zatından...
Devami
KEŞKE!
  Bu “Keşke!”ler, acizlik ve çaresizlik durumlarımızın bir neticesi; kalbi temenni...
Devami
RAUNA HUTBESİ
HZ. PEYGAMBER EFENDİMİZİN (S.A.V) HİCRET SIRASINDA, MEDİNE YAKINLARINDAKİ RANUNA VADİSİNDE...
Devami
BAŞÖRTÜSÜ TAKINTISI VE ŞEYTANLIK MANTIĞI
  Erbakan Hoca'nın 17 Ağustos 2007 Cuma sohbetindeki tespitiyle: "Cumhurbaşkanı Sn....
Devami
15 Temmuz Darbesindeki Şaibe Bulutları ve FETÖ’CÜLERİN SAPKINLIKLARI
  Şırnak’ın Uludere ilçesi Şenoba beldesinden kalkan ve içerisinde 23. Sınır...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1040

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR