ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1015
mod_vvisit_counterDün5523
mod_vvisit_counterBu Hafta1015
mod_vvisit_counterGeçen hafta54641
mod_vvisit_counterBu Ay1015
mod_vvisit_counterGeçen Ay195399
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17329013

IP'niz: 3.236.175.108
Bugün: 01 Mar 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12395376

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

DARBEYE Mİ RAZI OLUNMALIYDI,YOKSA DEJENERASYONA MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Türkiye’ de “Kırk katır mı, kırk satır mı?” deyimini ve tercihini hatırlatan tehlikeli bir süreç yaşanmaktaydı. Bir tarafta, resmiyette 600 gerçekte 800 milyar dolarlık korkunç bir dış borç’la ülke ipotek altına alınırken, bütün fabrikalar ve KİT kuruluşları kapatılıp Türkiye bir ithal cennetine çevrilirken, diğer yanda, Milli ve manevi bağlar bilinçli ve projeli bir yöntemle zayıflatılıp, ailevi ve ahlaki duyarlılıklar dumura uğratılmaktaydı!

Hanefi Avcı'dan şok iddia: FETÖ benzeri yeni bir yapı güçlenmeye başlamıştı!

Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı yeni bir iddiayı gündeme taşımıştı. Avcı, devletin içinde “Milli Damar” isimli bir örgütün kurulduğunu savunmaktaydı. Geçmişte Cemaat gerçeğini deşifre eden isimlerden birisi olan ve bu yüzden hapse atılan Hanefi Avcı’nın, yeni iddiası oldukça enteresandı. "Haliç'te Yaşayan Simonlar; Dün Devlet Bugün Cemaat" isimli kitabı nedeniyle yargılanan Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı devlet içinde yeni bir örgüt kurulduğunu ortaya atmıştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na dilekçe veren Avcı'ya göre kamuoyu tarafından bilinmeyen ‘Milli Damar’ isimli bir örgüt devlet içinde sinsice yapılanmaktaydı. Hanefi Avcı, bu yapının özellikle emniyet teşkilatı içerisinde oluştuğunu, Milli Damar yapılanmasının elemanlarının Nur Cemaatinden ayrılma kişiler olduğunu vurgulamıştı. İddiaya göre söz konusu örgüt, emniyet içine iyice sızıp yapılanmış ve ‘amaçlarına ulaşmak için’ yasadışı eylemlerde bulunmaya çoktan başlamıştı.

"Gülen yapılanmasını taklit ediyorlardı!"

Bunun üzerine Hanefi Avcı’nın, konuya yürütülen soruşturma kapsamında 13 Haziran 2016 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına “şikayetçi” olarak ifadesi alınmıştı. Öğle saatlerinde avukatıyla birlikte Ankara Adliyesine giden Avcı, Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosunda görevli cumhuriyet savcısına ‘Milli Damar örgütünün’ Gülen Yapılanmasının çalışma yöntemlerinin aynısını taklit ederek hareket ettiğini anlatmıştı. Bu girişim ve gelişmeler üzerine bazılarının: “Ülke içerisinde eğer böyle illegal bir yapılanma var ise; bunu delileriyle birlikte tespit edip ortaya ilk çıkaracak olan MİT, Emniyet İstihbarat, Jandarma İstihbarat gibi Devletin Güvenlik ve İstihbarat birimleri olması gerekir iken, bu birimlerin hiç haberinin olmadığı konularda, yurtdışında bir kişinin veya Anadolu’nun herhangi bir ilinde kimliği belirsiz bir kişinin haberdar olup ihbar etmesi, akıl ve mantıkla izah edilemez” yaklaşımı ve itirazları pek tutarlı ve mantıklı sayılmamaktadır.

Oysa asıl şunlar sorulmalıdır:

1- Bu “Milli Damar” yapılanması, FETÖ artıklarının veya CIA güdümündeki bazı Nurcu kadroların yeni bir teşkilatlanması mıdır?

2- Böyle bir girişim varsa; CIA ve MOSSAD’ın ve bunların MİT içindeki adamlarının bilgisi ve desteği dışında olduğunu sanmak, ahmaklıktır? FETÖ yapılanmasında dikkate alınmayan ve halâ üzerinde durulmayan bu nokta atlanırsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, daha büyük bir bela ile karşı karşıyadır.

3- Bu gizli ve sinsi yapılanmanın kendisine “Milli Damar” ismini takması da ilginç bir şeytanlıktır. Yoksa ABD, AB ve İsrail kontrolü dışında Türkiye’de etkin ve yetkin olan ve TSK ile uyumlu bulunan MİLLİ YAPI’dan rahatsızlık duyan ve onu deşifre ve dejenere etmeyi amaçlayan malum ve mel’un güçler ve kiralık işbirlikçileri, kasıtlı olarak mı bu etiketle ortaya çıkmışlardı?

4- Güneydoğumuzun PKK tarafından işgal altına alınmasından ve bağımsızlık (özerklik) ayaklanması hazırlığından başka işe yaramayan sözde “Barış Süreci” gafleti (belki de bilinçli hıyaneti)nin son aşamasında; mecburen, tarihi bir sorumluluk ve kararlılıkla olaya el koyan ve dünyada eşi görülmemiş bir başarıyla, vücudun bir bölgesini sarmış kanser hücrelerini söker gibi PKK’nın belini kıran kahraman Askerimiz ve Emniyet güçlerimizin yanında duran Sn. Cumhurbaşkanı üzerinden asıl hedef TSK’dır.

5- Yoksa Hanefi Avcı kendi başının belaya girmesini önleme amaçlı mı böyle davranmaktadır?

Emniyet'te Fetullahçılar, Menzilciler, Süleymancılar, Yazıcılar gibi gruplar zaten yazılıp konuşulmaktaydı. Şimdi de Nur Cemaati'nden ayrılanların Emniyet'te “Milli Damar” adı altında teşkilatlandıkları ve bunların da Gülencilerin yapılanması ve taktiklerini uyguladıkları ortaya atılmıştı. Bunların, adliyede de bağlantılarının olduğu savunulmaktaydı. Ama üstüne üstlük bir de “KÖZ”cüler çıkmıştı. Gülen grubunun eski “emniyet imamı” olduğu öne sürülen Kemalettin Özdemir ile Hanefi Avcı ve bazı emekli, çalışan emniyet mensuplarının KÖZ'ün yöneticileri olduğu iddiaları gündemi sarsmıştı. Eski istihbaratçı Hanefi Avcı, adının bu şekilde geçmesine karşın Kemalettin Özdemir'le hiç bir arada bulunmadığını, ilişki ve bağlantısının olmadığını açıklamıştı. “Milli Damar”cıların medyada etkin olduğu da Hanefi Avcı'nın savcılığa verdiği dilekçede öne sürülmüş, dilekçenin ekinde kapalı zarf içinde de örgütün yöneticisi ve üyesi olduğu öne sürülen emniyet mensuplarının isimleri yer almıştı. Niçin mi zarf içinde? Çünkü soruşturmaya başlayacak savcının da o yapının elemanı olabileceğinden kuşku duyulduğundan, HSYK'nın hangi savcının soruşturmaya bakacağını bildirmesinden sonra güvenilir bulunması durumunda zarfın açılması şart koşulmaktaydı.

Hanefi Avcı'nın iddialarını Savcı Tekin Küçük soruşturmaktadır. Kendisi daha önce “Kozmik Oda” soruşturmasında “kovuşturmaya yer olmadığı”na ilişkin kararı veren cumhuriyet savcısıdır.

Soruşturma savcısının belli olmasından sonra Hanefi Avcı'nın verdiği zarf açılmıştı. Avcı'nın dilekçesinde “Milli Damar”cıların yöneticisi ve üyeleri olduğunu öne sürdüğü isimler ortaya çıkmıştı. Celal Ayhan'ı “örgüt lideri” gösteren Hanefi Avcı'nın listesinde şunlar vardı: Alper Tan (Kanal A TV. Genel Yayın Yönetmeni), Engin Dinç (Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı), Eyüp Kınacı (Emniyet Personel Dairesi Başkanı), Ramazan Bal (Cumhurbaşkanlığı Koruma Müdürü), Furkan Torlak (Başbakan Danışmanı), Hakan Arıkan (Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı), Bülent Kantar (Ankara İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı), Koray Öner (İstihbarat Dairesi Şube Müdürü), Ufuk Ayhan (Polis Akademisi Başkan Yardımcısı), Cihangir Ulusoy (Ankara İstihbarat Şubesi Müdür Yardımcısı), Bilge Kanaksay (İstihbarat Dairesi Organize Birim Müdürü), Hakan Keskin (Ankara Terör Şubesi'nde Başkomiser), Ahmet Kandemir (Terör Şubesi'nde komiser), Murat Ayasıl, Nihat Demirbüken, Hüseyin Dilek (Emekli Emniyet Müdürü), Talip Tuncer (Polis Akademisi'nde sahte kura çekiminde yakalanıp ihraç olmuş), Mustafa Gülcü (Emniyet Genel Müdür Yardımcısı. Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt ile irtibatlı), yargıda hâkim ve savcı sıfatına sahip yöneticiler, Kanal A TV'de isimleri bilinmeyen yöneticiler, Çetin Acar (örgütün alt düzeyinde). Geçmişte büyük haksızlıklara uğrayan, cezaevine atılan, yıllarca suçsuzluğunu anlatabilmek için çaba harcayan dürüst, namuslu emniyet mensuplarının uğradığına benzer haksızlıkların yaşanmamasını diliyoruz. Eğer iftiraysa bunların da hesabı sorulmalıdır” tespit ve temennileri elbette haklıdır.

Başkomutanların Mardin iftarı bu kirli yapıya ve arkasındaki odaklara bir mesaj mıydı?

Geçen Ramazan ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın sürpriz bir kararla Mardin'de askerlerle birlikte iftar yapmaları, nasıl okunmalıydı? Şehit cenazelerinin çoğaldığı ve askerin terörle mücadelede morale ihtiyacının arttığı bir sırada Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı’nın Mardin’den verdiği fotoğraf anlamlıydı. Bu fotoğrafın peşine düşenler (Abdulkadir Selvi gibi) ilginç ayrıntılara ulaşmışlardı. Askerle iftar yapmayı Sn. Erdoğan arzulamış, Genelkurmay Başkanı ile ikili görüşmeleri sırasında kararlaştırmışlardı ve iftar programı Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanmıştı. Nedense çok gizli tutuluyor. Hem Cumhurbaşkanlığı Sarayından hem de Genelkurmay karargâhından dar bir kadro dışında kimsenin haberi olmamıştı.

Mardin’i; GKB Sn. Hulusi Akar teklif ediyorlardı!

Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı Mardin’deki iftardan sonra hemen ayrılmamış, uzun denilebilecek bir süre kalıp, askerlerle sohbet yapmışlardı. Bu iftar ziyareti ve ziyafeti askerimizde müthiş bir moral etkisi bırakmıştı. Mardin özellikle seçilmiş bulunmaktaydı. Çünkü Cizre’de, Nusaybin’de ve Şırnak’taki şehir savaşlarında PKK’ya ağır bir darbe vuran özel birlikler oradaydı. Ayrıca operasyon için bölgeye gelen Kayseri ve Bolu Komando ile JÖH timleri ve korucular Mardin’de konuşlanmıştı. Bu konuyla ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan niyetini açıklayınca Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın, Mardin’i önerdiği ortaya çıkmıştı. Ayrıca bu birlikler önümüzdeki günlerde kırsalda PKK’ya yönelik çok ciddi operasyonlara hazırlanmaktaydı. PKK şehir savaşlarında yenilgiye uğratılmıştı ama henüz beli tam kırılmamıştı. “Önleyici vuruş” kapsamında, artık bombalı araçların hazırlandığı kamplar hedef alınacak ve bu yaz PKK ile mücadele kırsala taşınacaktı.

Milli Savunma Bakanı’nın patavatsızlığı mı yoksa pervasızlığı mıydı?

Terörle mücadelede hassas bir süreçten geçilirken, TSK’daki bir kızgınlık dalgalanması haklı gerekçelere dayanmaktaydı. Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın, askere soruşturma iznini başbakan ve bakan onayına bağlayan yasanın görüşülmesi sırasında sarf ettiği bir söz kırgınlığa yol açmıştı. Fikri Işık, 2002 öncesini kastederek, “Şunu biliyoruz; dağda 35-40 yıldır terörist var. Biz, operasyon emri verildiği halde ‘şehit veririm’ endişesiyle operasyon yapılmadığı dönemi de biliyoruz. Bunlar sevabıyla günahıyla bizim tarihimizdir” gibi talihsiz ve terbiyesiz sözler konuşmuş ve TSK’yı töhmet altına sokmuşlardı.

Milli Savunma Bakanının bu patavatsız çıkışı geçmişte terörle mücadeleyi yürüten askerlerde rahatsızlığa yol açmıştı. O nedenle Genelkurmay Başkanı, şehit yakınlarına verdiği iftarda, “Türk Silahlı Kuvvetleri dün olduğu gibi bugün de kendisine verilen her türlü görevi ülkesi için, milleti için kahramanlıkla, aynı tertipte, aynı düzende, gözünü kırpmadan yaptı” deme ihtiyacı duymuşlardı. Milli Savunma Bakanı Fikri Işık Türkiye’ye döndükten sonra bu laflarını yutmaya ve yutkunmaya başlamıştı. O nedenle GKB’ğınca yazılı açıklama yapılması düşüncesi askıya alınmıştı. Genelkurmay Başkanı Akar’ın hassasiyeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilgisi sonucunda sorun aşılmaya en azından üstü kapatılmaya çalışılmıştı.

Anayasa'ya aykırı ayak oyunları ve yargının yozlaştırılması!

Cumhurbaşkanının (özel) talimatıyla AKP iktidarı tarafından Danıştay ve Yargıtay'ı yeniden düzenlemek için Meclis'e sevk edilen tasarı kesinlikte Anayasa'ya aykırıydı. Hukuk devletinde bazı kanunların anayasaya aykırı ise iptal edilmesi normal ve olağandı. Asıl vahim olan, anayasaya aykırılığı kesin olarak belli olan bir tasarıyı hazırlamaktı... Anayasa Mahkemesi bunu iptal edinceye kadar “Atı alan Üsküdar’ı geçer” mantığı elbette yanlıştı ve daha tehlikelisi böyle bir yasanın yargıyı düzenlemek üzere hazırlanmasıydı. Meclis’e sevk edilen tasarıda Danıştay ve Yargıtay’ın üye sayısı önemli oranda azaltılmaktaydı. İstinaf yani bölge mahkemeleri kurulacağı için bu normal sayılırdı. Ama endişe verici husus, Danıştay ve Yargıtay’daki hâkim ve savcıların tamamının görevlerine son verilmesi, basit deyimle sıfırlanmasıydı! Böylece mevcut kadrolar tamamen boşalacak, HSYK ve ilgili alanlarda Cumhurbaşkanı yeni üyeler atayacaktı İşte bu sıfırlama işlemi kesinlikle Anayasa’ya aykırıydı ve çok ağır sonuçları olacaktı. İktidar 25 Şubat 2014’te çıkardığı torba yasa ile HSYK’nın bürokratik kadrosunu aynı şekilde sıfırlamış, yerlerine Adalet Bakanı yeni atamalar yapmıştı. Bunlar hâkim ve savcıların özlük dosyalarını tutan, sicil ve disiplin işlerini kayda geçiren HSYK bürokratlarıydı.

Anayasa Mahkemesi 10 Nisan’da yani 1.5 ay sonra bunu iptal etti: AYM’ye göre, bir kurumun lağvedilmesi, başka bir kurum kurulması falan gibi ‘yapısal’ zorunluluklar olmadıkça, “kamu görevlilerinin görevlerine kanuni düzenlemelerle son verilmesi hukuki güvenlik ilkesinin ihlalidir! Anayasa’ya aykırıdır!” (Karar No: 2014/81) AYM bu gerekçeyle iptal etti fakat bu arada Adalet Bakanı HSYK’ya atamaları yapmış, “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” bulunmaktaydı. AYM kararları geriye yürümediği için Anayasa’ya aykırı bu atamalar halen HSYK’da görev başındaydı! Şimdi, yeni tasarıya göre Danıştay ve Yargıtay üyesi bütün hâkim ve savcılar sıfırlanacak, “beş gün içinde” yeni üyeler atanacak! Yani, “beş gün içinde” AYM’ye dava açılabilse bile AYM dosyanın kapağını açmaya bile vakit bulamayacaktı! Çok zekice bir atılımdı fakat hukuka aykırıydı. Kaldı ki bu defa sıfırlama yoluyla “hukuki güvenlik ilkesi ihlal” edilenler, sadece kamu görevlisi değil, “hâkim teminatı”na sahip yüksek yargıç ve savcılardı. Bu durum, zaten yerlerde sürünen yargıya güvenin büsbütün sarsılmasına yol açacaktı. Evet, iktidar yargıyla ilişkilerinde belki rahatlayacaktı, fakat toplumsal şikâyetler daha da artacak ve çok vahim sonuçlar doğuracaktı!” diye sızlanan Hürriyet yazarları yeni mi akıllanmışlardı? Erdoğan’ı ve AKP iktidarını övüp göklere çıkaran yazı ve yorumlarını ne çabuk unutmuşlardı?

Daha önce ve defalarca Sn. Erdoğan “Anayasayı ‘bekleme odası’na aldık” derken, “Rejim fiilen değişti” buyururken, “Anayasa Mahkemesi kararını tanımıyorum” diye diklenirken, “Anayasa Mahkemesi kararına karşı yerel mahkemeyi ‘direniş’e çağırırken” Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı hain ilan ederken bu baylar kafalarını hangi kumlara sokmuşlardı?

CHP, neden Darbeye bel bağlamıştı?

Diyeceksiniz ki bu da nereden çıktı, ne alakaydı? Anlatalım da öyle itiraz edin derim. HDP, CHP’nin, “Askerin darbe yapacağına inandırıldığını” savunmaktaydı. Hatırlayın, dokunulmazlıkların kaldırılması ile ilgili olarak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu şöyle konuşmuşlardı: “Anayasaya aykırı olmasına rağmen, biz buna evet diyeceğiz!” CHP’li vekiller kendisini pek takmamışlardı, ama sürpriz olmuştu bu çıkış. Hele de HDP hayal kırıklığına uğramıştı. Meclis kulislerinde konuşulan iddialar şunlardı: HDP’lilerin de iyiden iyiye inandığı güçlü rivayete göre, derinlere ve askere yakın bir CHP’li vekil, Kılıçdaroğlu ve partiyi şöyle ikna etmeyi başarmıştı: “Dokunulmazlıklara hayır diyerek AKP’nin işini kolaylaştırmayalım. ‘CHP, bölücü parti HDP ile birlikte hareket ediyor’ propagandasına alet olmayalım. Çünkü ben askerden brifing aldım. Birkaç ay içinde darbe hazırlığı vardır. Nasıl olsa hükümet gidicidir, böyle bir hataya düşmekten sakınmalıyız!” Hatta askerin: “Devletin refleksi, dokunulmazlıkların kaldırılmasıdır. Siz devlet partisisiniz. İtiraz etmeye kalkışmayın!” diye mektup gönderdiği de konuşulanlar arasındaydı.

Diyeceksiniz ki, “Darbe dönemleri çoktan kapandı.” Ergenekon’un beli kırıldı. “Ergenekon mağduru albay ve CHP’li vekil Dursun Çiçek de daha iki ay önce, ‘Paralel yapılanmanın TSK’da darbe yapacak gücü kalmadı” buyurmuşlardı. Bu darbe sözü bile Türkiye’ye kötülük yapmaktır. İnşallah efendim, inşallah, biz sadece “havayı” aktarmaya çalıştık.”[1]

Türkiye’ye büyük şok! AB Büyükelçisi niye istifa edip ayrılmıştı?

Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye Büyükelçisi Hansjörg Haber’in herhangi bir gerekçe göstermeden görevinden istifa etmesi şaşkınlığa yol açmıştı. İstifa haberini geçen Reuters haber ajansı, Haber’in AB ile Türkiye arasındaki göçmen anlaşması kapsamında Türkiye’nin tutumunu eleştirip sorguladığını ve yaptığı açıklamalar nedeniyle Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldığını hatırlatmıştı. Yoksa bu istifa; “Türkiye AB şemsiyesinden çıkmıştır. Herhangi bir müdahale durumunda sahip çıkmayacak ve yalnız bırakılacak!” mesajı mıydı?

Gannuşi’nin çağrısına AKP kulak asmalıydı!

Rahmetli Erbakan Hocanın sık sık ziyaretçisi ve takipçisi olan Tunus Müslüman Kardeşler hareketi Nahda'nın lideri Raşid Gannuşi, "Middle East Eye" adlı internet sitesine verdiği demeçte şunları açıklamıştı: “Bölgedeki tüm İslamcılara daha açık ve anlayışlı olmalarını ve diğerleriyle (muhalifleriyle) uzlaşı içinde çalışmalarını tavsiye ediyoruz… Çünkü diktatörlüklere ve küresel güçlere karşı ulusal birlik ve ulusal direnç olmadan özgürlüğe ulaşılamazdı… Bu nedenle Müslümanlarla gayrı Müslimler, İslamcılarla laikler arasında hakiki bir uzlaşma sağlanmalıdır… Dış güçler ve diktatörlükler tüm partilerin karşı karşıya çatışmasından ve boğuşmasından beslenir. Bu da herkesin kaybedeceği bir iç savaşa ve kaosa yol açmaktadır…”

İslam’da hangi konular dokunulmaz ve tartışılmazdır, hangi konular yoruma açıktır?

Gannuşi aynı konuşmada şunları da hatırlatmaktadır:

“İslami metinlerin yüzde 10’u kesin, net ve dokunulmazdır, ama yüzde 90’ı yoruma açıktır. Parti kongresinde sivil bir parti fikrini benimseyip kararlaştırdık. Böylece İslam’da neyin mukaddes ve tartışmasız, neyin serbestçe yorumlanabilir olduğunun ayrımı daha iyi yapılacaktır.” “Camiler siyasi partilerin kapışma yeri olmamalıdır; Camiler İslam toplumunu kaynaştırmalıdır. Bu nedenle camilerde ufak bir siyasi propagandadan bile kaçınmamız lazımdır… Dindarlığı kullanarak insanları yönlendirmek ve partimize çekmek yanlıştır ve günahtır.

CHP de kendi raporuna ve nasihatine uymalıydı!

Kemal Kılıçdaroğlu, “Tarihi Dönüm Noktasında CHP” başlıklı 22 sayfalık bir rapor hazırlatıp milletvekillerine dağıtmıştı. Üstelik bu raporu Refah Partisi’nden transfer edip bir dönem Genel Başkan Yardımcısı yaptığı CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu’na hazırlatmıştı. Milliyetten Melih Aşık rapordaki şu başlıkları öne çıkarmıştı.

- Türk yerine Türkiyeli kavramı en doğru seçenek gibi durmaktadır!

- CHP’nin ‘Alevi partisi’ olduğu algısı yıkılmalıdır.

- Laiklik kavramını yeni baştan tanımlamak lazımdır.

- CHP’nin Müslüman bir ülkede siyaset yaptığını unutmaması kendi yararınadır. İslam’ın mülkiyet, adalet, kul hakkı, alın teri gibi ilkeleri ön plana çıkarılmalıdır.

- CHP’liler tarafından sık sık kullanılan “Ortadoğu bataklığı” nitelemesi de sıkıntılıdır. Kastedilen bölgede yaşanan savaşlar, şiddet, terör olsa da bu söz oryantalizm, ayrımcılık, nefret söylemi kokan bir tanımlamadır. Evet, bu coğrafyada ciddi sorunlar var ama biz de bu coğrafyanın içindeyiz ve yıllarca yaptığımız gibi “Hayır değiliz, biz Batılıyız, Avrupalıyız” demekle işin içinden çıkamayız.

- CHP Müslümanlığa hep sorunlu davranmıştır. CHP örgütleri toplumun diğer kesimleri tarafından böyle algılanmıştır; örgüt mensupları genellikle cami cemaatinden uzak insanlardan oluşmaktadır.

İşte bunları sıraladıktan sonra; “CHP’ye yol gösterecek(!) rapor neden Mehmet Bekaroğlu gibi önceki siyasi hayatında CHP’ye hiç oy vermemiş, sağcı (hatta güya İslamcı) bir isme hazırlatılmıştır?” diye soran muhterem yazar bizi şaşırtmıştı.

Yahu, sizlere göre, böyle bir raporun saptamaları, yorum ve yaklaşımları ve uyarıları mı önemsenip dikkate alınmalıydı, yoksa kimlerin hazırladığı mı? Kaldı ki Mehmet Bekaroğlu, “CHP samimi ve seviyeli dindar olsun” teklif ve tavsiyesinde bulunmamış, sadece; “Biz de AKP gibi din istismarcılığıyla halkı aldatıp oy avcılığı yapalım!” çağrısında bulunmuşlardı… Oysa Mehmet Bekaroğlu’nun “Ulusun adı olarak Türklük kavramı yerine ‘Türkiyeli’ diyelim” teklifi, bilinçli ve sinsi-şeytani bir yaklaşımdır. Bu Türk Milletini tarihten silme, tarihe gömme hazırlığıdır. Ve AKP’nin bu yöndeki gaflet ve hıyanetlerine destek anlamındadır.

CIA’nın FETÖ eliyle MHP’yi güdümüne alma veya dağıtma hesapları!

“Devlet Bahçeli’nin”, bu noktaya gelmesinin sebebi bizatihi kendi ihmalkârlığı, Paralel Yapı’yı kullanılıp atılacak bir mendil gibi görebilme yanılgısıdır. Eğer “Kendi bahçemizle diyalog” toplantısının asıl amacını ve perde arkasını ona birisi anlatsaydı, daha doğrusu Sayın Bahçeli bunun kendisine anlatılmasına fırsat tanısaydı ‘19 Temmuz’ diye bir tüzük kurultayını asla yaptırmayacaktı. Çünkü masumane adla yapılan “Kendi bahçemizle diyalog” toplantılarını biz anlatalım o vakit. Toplantının başlığı sanki bir metafor kullanılmış gibi “Bahçeli” adını çağrıştırmaktaydı” diyen Fuat Uğur önemli saptamalar yapmıştı.

2010 yılı başlarıydı ve Fetullahçıların artık yavaş yavaş ülkeyi ele geçirme hazırlıklarını yaptığı zamanlardı. Paralel Yapı’nın legal görünümlü teşkilatı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın (GYV) Başkanı Mustafa Yeşil ülke çapında ve özellikle de MHP’nin güçlü olduğu illerde seri toplantılar başlatmıştı. Cemaat’in önde gelen mensuplarına seminerler verilip beyinleri yıkanmaktaydı. Yukarıda da belirttiğim gibi seminerlerin başlığı “Kendi bahçemizle diyalog” ismini taşımaktaydı ve amaçlanan da Cemaat’in kitlesel tabanları itibariyle yakın olduğu milliyetçi grupların içine sızmaktı. Mustafa Yeşil bu seminerleri başlatmalarının nedenini de zaten o seminerlerde açıklamıştı: “Hocaefendi’nin emri vardı. Hocaefendi, “Kendi çevremizi ihmal ediyoruz, milliyetçi ve çeşitli gruplarla diyalog kuralım” buyurmuşlardı.

Mustafa Yeşil’in, pilot bölge olarak Erzurum’u yani MHP’nin en güçlü olduğu illerden birini seçmesi tesadüf olamazdı. Önce bu “Bahçeyle diyalog”u sağlayacak bir dernek kurulacaktı. Bu derneğin yöneticileri de Cemaat ile alakası bilinmeyen kişilerden oluşacaktı. Dernek yöneticilerinin görevi işte bu “diyaloğu” sağlamak yani MHP’yi kuşatmak olacaktı. Ne yapacaklarını ise şöyle sıralamıştı:

1-Milliyetçi camianın saygın isimleriyle irtibatlar, ilişki kurulacak, onlarla ilgilenilip, dostluklar oluşturulacaktı.

2-Çeşitli yöntemler uygulanarak (onlar neyse artık) belli bir mesafeye ulaştıktan sonra seçilmiş kişilere (MHP’li Milletvekillerine) görevler dağıtılacaktı. Proje için büyük bir maddi destek sağlanacak ve ilişki kurulacaklar fonlanacaktı.

3-Bu kişilerin MHP ve diğer partiler içinde çalışması, çalışıyorsa da aktif görevler alması için önleri açılacak, teşvikler yapılacak, kendilerine destek çıkılacaktı.

4-Uygulama değişik vasıtalarla bütün Anadolu’ya yayılacak. Bu bağlamda adı konulmayan kripto elemanlar devreye sokulacaktı.

İşte Paralel Yapı bu çalışmayı aldıkları karar doğrultusunda tüm Türkiye’de tamamlamıştı ya da büyük ölçüde başarıya ulaşmıştı…

Koalisyon zıtlaşması ve Akşener ile Oğan’ın uyandırılması

MHP’ye yapılan kaset şantajından bile yeterince ders alamayan kurmayların 7 Haziran seçimleri öncesi adeta Paralel Yapı’nın mikrofonu gibi davranmaları kendilerine pahalıya mal olacaktı. Tabanda parti sessiz sedasız el değiştirirken haberleri bile olmamıştı. Delegenin çoğunluğunu kendisine yakın ve sadık zannedenler yanılmaktaydı. Oysa Paralel Örgütün kriptoları delegeye rengini belli etmeyecek denli profesyonel, gerektiğinde dava dertlisi görünecek kadar da sinsi durumdaydı. 7 Haziran seçimlerinden sonra biraz uyanır gibi olsalar ve koalisyon tezgâhına kapılmasalar da artık iş işten geçmiş durumdaydı. Çünkü zaten Meral Akşener ile Sinan Oğan ayaklandırılmış ve bu konuda yargıdaki elemanlara da talimat çoktan ulaşmıştı. Bütün bu gerçekleri Cemaat’in eski önemli adamlarından biri; Ümit Akdemir tek tek açıklamıştı.

“Bütün bu kriptolardan, artık devletin varlığını tehdit eder noktaya gelen sapkın ve tehlikeli oluşumlardan kurtulmak ancak ve yalnız, halkın doğrudan yönetimi demek olan Başkanlık sistemine geçmekle mümkün olacaktır. MHP lideri Devlet Bahçeli, elde kalan mevcut milletvekillerine sahip çıkmalı ve Başkanlık sistemine destek veren bir tavır takınmalıdır. Tabii ki yerel yönetimler ve eyalet sistemi gibi çekincelerini ortaya koyarak bu sürece katkı sunmalıdır. Eğer inadı bırakır ve Başkanlık modelinin hayata geçmesinde harcı olursa Devlet Bahçeli Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olma şansını yakalayacaktır!” tavsiyeleri ise Sn. Bahçelinin yararına mıydı, zararına mıydı? Bu da yaşanacak süreçte ortaya çıkacaktı.

Tam bu sırada ABD Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'yi köşeye sıkıştıracak yeni bir adım daha atmıştı. Şam Cephesi sözcüsü Muhammed Ahmed güvenli bölgeyle ilgili şok açıklamalar yapmıştı!

Suriye'nin kuzeyindeki süren çatışmaları değerlendiren Şam Cephesi sözcüsü ve ÖSO komutanı Muhammed Ahmed, “ABD’nin hedefi, Azez-Cerablus bağlantısını sağlamak ve bu bölgeyi PYD’ye teslim edip çıkmaktır!”

Suriye'de önemli muhalif gruplardan Şam Cephesi'nin sözcüsü Muhammed el-Ahmed, Türkiye'nin 'güvenli bölge' projesinin siviller kadar savaşın kaderine de etki edecek önemde olduğunu, fakat ABD'nin farklı planları bulunduğunu vurgulamıştı. “ABD'nin hedefi güvenli bölgenin tamamını PYD'ye teslim etmek" diyen Ahmed, Azez-Cerablus arasında 'Mare Hattı' olarak da bilinen 90 kilometre uzunluğa 35 kilometre derinliğe sahip bölgedeki PYD varlığını hatırlatmıştı. Bu toprakların 6-7 ay öncesine kadar IŞİD ve muhaliflerin kontrolünde olduğunu belirten Ahmed, şimdi ise Suriye PKK'sının güvenli bölge olarak düşünülen alanın yüzde 20'sini kontrol ettiğini açıklamıştı. PYD'nin ABD ve Rusya desteği ile Afrin'in doğusunda 6 köy ile Tel Rıfat kasabasını ele geçirdiğini anlatmıştı:

“PYD daha 1,5 yıl öncesine kadar küçük bir grup iken IŞİD'in Kobani saldırısı sonrası ABD eliyle düzenli ordu haline getirilmiş durumdadır; esas hedef ise Türkiye sınır hattını kontrol eden uydu bir devlet oluşturmaktı. PYD istenen seviyeye gelince ABD bir sonraki planı devreye sokarak. IŞİD'in kontrol ettiği bölgelerden çıkarılması için ABD-PYD işbirliğiyle saldırı dalgası başlatılmıştır. Şurası ilginç ki, IŞİD'in tüm hareketliliği ABD üzerinden PYD'ye alan açma amaçlı yapılmaktadır ve sonrasında kurulacak etnik-Kürt devletinin altyapısını oluşturmaktadır.”

Bu küstahça ve düşmanca girişimlerde bulunan Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakan Yardımcısı Antony Blinken, Ankara’da ne aramaktaydı?

Suriye Kürdistan’ını kurmak için adımlar atan Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakan Yardımcısı Antony Blinken, Başbakan Binali Yıldırım ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile buluşmuşlardı. Bu görüşmelerde ana gündem maddesi güya terörle mücadele olmaktaydı. Teröre karşı ortak ve kararlı bir mücadele sürdürülmesi gerektiğine vurgu yapılmış, IŞİD'le mücadele ve Menbiç operasyonu da görüşmelerde ele alınmıştı. Yani işbirlikçiler dış güçlere figüranlık yapmaktaydı.

Erdoğan’ı Erbakan’dan koparıp iktidara taşıyanlar, şimdi Onun üzerinden TSK’ya sataşmaktaydı!

Sn. Erdoğan TSK ile uyumlu ve Milli duruşlu bir tavır takınınca, ünlü ırkçı Siyonist, Abromowitz, Edelman ve Misztal seçimle işbaşına gelen Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni devirmesi için Obama'ya çağrı üstüne çağrı yapmışlardı. ABD'nin iki eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz ve Eric Edelman birkaç ay evvel Washington Post'ta, “Erdoğan ya reform yapmalı ya da istifa edip ayrılmalı” diyecek kadar küstahlaşmışlardı. Ardından, Dick Cheney'nin ulusal güvenlik danışmanı John Hannah hadsiz ve edepsiz açıklamalar yapmışlardı. Kürtler konusunda bizim yerli Kürtçülerden daha duyarlı(!) davranan Yahudi kodamanlar kararlıydı: ABD'nin “kara kuvvetlerimiz” dediği Kürtlere mutlaka bağımsız devlet kurdurulacaktı.

İşte ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı; Suriye'nin kuzeyinde, bir başka ifadeyle, güney sınırlarımızın ötesinde kuracakları (malum enerji koridorunun jandarması mesabesindeki) “İkinci İsrail” devletine ses çıkarmayıp razı olmamızı tavsiye ve telkin için Ankara’daydı! Bunun için de, PKK'yla behemehal masaya oturmamız lazımmış… Zira yeni Kürdistan devletini “kara kuvvetlerimiz” dedikleri PKK'nın Suriye koluyla gerçekleştirmeye çalışıyorlardı.

“John Hannah söz konusu haber sitesindeki son yazısında despotlukla suçladığı Erdoğan’ı, ABD ve Avrupa ülkeleri için “tehlikeli kişi” saymıştı. Sayın Erdoğan'ın, mülteciler konusunda Avrupa'nın ikiyüzlülüğünü yüzlerine vurmasına da, “yüzsüzlük” ve “utanmazlık” diyecek kadar da zıvanadan çıkmıştı. Erdoğan'ın ABD için nasıl ve neden bir tehlike olduğu sadedinde de, Obama'nın bir dergiye verdiği söyleşiye vurgu yapmıştı. Mezkur söyleşide, Erdoğan'ın otoriter kişi olduğunu, Doğu ile Batı arasında köprü görevini ifa edecek bir lider olarak görmelerinin hata olduğunu Obama geç anlamıştı… Çünkü… Erdoğan'ın Türk ordusunu Suriye'de “süregelen karışıklığı” neticelendirmek için kullanmak istememesini Obama çok yadırgamıştı.. Demek ki, Erdoğan'ın “otoriter” olması, ABD'nin Ortadoğu çıkarları için Mehmetçiğin maceraya girmesine karşı çıkmasından, Doğu ile Batı arasında köprü vazifesini yerine getirmemesi de, ABD işgaline köprü olmaya karşı çıkmasından kaynaklanmaktaymış” diyen bay yandaş yazar: “ABD'nin politikalarına muntazaman uyum gösterdiğin takdirde “despot” olsan da “demokrat;” uyum göstermediğin ve hatta karşı çıktığın takdirde gelmiş geçmiş en büyük demokrat da olsan diktatör” olmaktan kurtulamazsın” diyecek kadar akıllanmıştı.

“Er ya da geç bir hesaplaşma gününün gelmesi muhtemel. ABD, zararı hafifletmek için şimdiden hazırlık yapmaya başlamalı” ifadesiyle o küstahça yazısını nihayete erdiren Foreign Policy yazarı bir de “Suçu günahı yokken görevden alınmasına üzüldük” diyerek Ahmet Davutoğlu'na sahip çıkmıştı.

TSK, artık beyanlarıyla değil bombalarıyla konuşmaktaydı!

TSK, Diyarbakır'ın Lice İlçesi kırsalında yoğun hava harekâtı başlatarak PKK'ya ait sığınak ve barınaklardan oluşan bütün hedefler savaş uçaklarıyla vurulup başlarına yıkılmıştı.

Askeri kaynaklardan edinilen bilgiye göre, 18 Haziran 2016 tarihinde, Lice kırsalında alınan anlık bir istihbaratın değerlendirilmesi sonucu, bölgede tespit edilen PKK'ya ait sığınak ve barınaklardan oluşan 16 hedef isabetle bombalanıp ortadan kaldırılmıştı. Tespit çalışmalarının devam ettiği belirtilirken, görevlerini başarıyla gerçekleştiren savaş uçaklarının emniyetle üslerine döndüğü açıklanmıştı.

Bölgedeki 13 köyde sokağa çıkma yasağı uygulanmıştı

Diyarbakır Valiliği, Lice İlçesi'nde dağlık ve ormanlık alanda faaliyet yürüten bölücü terör örgütü mensuplarını etkisiz hale getirmek, bölgede bölücü terör örgütü mensupları tarafından kullanıldığı değerlendirilen sığınak, barınak, depo alanlarını tespit etmek ve malzemeleri ele geçirmek için ilçenin kuzeyinde kalan bölgede operasyon düzenleneceğini ve bu nedenle 13 köyde sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini açıklamıştı.

İşte TSK’nın bu cesur ve onurlu akınları sadece PKK’ya değil, asıl onların arkasındaki Amerika’ya bir yanıttı!

 


[1] Bak: 14 Haziran 2016, Milli Gazete Meclis-i Mebusan. Ahmet Yavuz

Makale Paylaşım Sayısı: 936

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR