Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün8170
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta39535
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay29658
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16804013

IP'niz: 75.101.243.64
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200854

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

AMERİKA'NIN TAHTI SALLANIYOR MU?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 
Amerika'nın tahtı sallanıyor mu? Sadece bizim değil, dünyanın dört bir yanında global mevzular üzerine kafa yoran hemen herkesin cevabını aradığı bir soru bu.

Sorunun çıkış noktası aslında; ABD'nin, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ilan ettiği tek kutuplu dünyanın birçok ülke için artık çekilmez hale gelmesinden kaynaklanıyor. İki kutuplu dünyanın gerginliğinden dem vuranlar, bugün tek kutuplu dünyanın "aykırı" ülkeler için ne denli zor olduğunu kavramış durumdalar.

 

ABD dış politikası bugün kendisine sürekli düşmanlar yaratır hale gelmiş durumda. Son dört yılda ABD'nin kükrediği ve gözdağı verdiği ülkeleri alt alta koysak çok rahat bir "kulüp" oluşturabiliriz. Dünyaya jandarmalık yapmanın en kaba halini uygulayan ABD, diplomaside "metroseksüel süper güç" tavrını hiçbir zaman kaybetmeyen Avrupa karşısında sürekli puan kaybediyor.

Bahsi geçen hegemonyanın bugün ekonomik manada da sallandığını görüyoruz. ABD'nin ekonomik manada kötü durumda olduğunu iddia eden cephenin çıkış noktası "ikiz açıklar" olarak nitelendirilen dış ticaret açığı ve cari açık. Bugün ABD'nin dış borcu 2.5 trilyon doların üzerinde. 600 milyar dolar olan cari açığının, 2010 yılında 1 trilyon dolara çıkması bekleniyor. Öte yandan ithalatı ihracatının iki katına çıkmış durumda. Uzmanlar, bu verilerin hangi ekonomi olursa olsun, uzun vadede büyük bir risk taşıdığında hem fikirler. ABD'nin "kapitalizmin yakıtı" olarak dünya literatürüne armağan ettiği "tüketim toplumu" dönüp dolaşıp onu içinden çıkılamaz bir girdaba soktu. ABD halkının sürekli tüketmesi ve buna karşın çok az tasarruf yapması bugün ABD ekonomisinin en büyük çıkmazı. Tüm bunlara paralel ABD'nin dünya ekonomisi üzerindeki hegemonyasının sembolü "ABD doları" ise yerlerde. Birçok ülkede rezerv para olarak dolardan vazgeçilmesi ciddi ciddi tartışılıyor.

Peki tahtı sallanan bu ülkenin yerine kim geçebilir? Bazıları İslam'ın dirilişini ve Avrasya girişimini gözlerden saklamak için, önümüzdeki dönemde ABD'nin yerine kimsenin geçemeyeceğini çünkü zaten böyle hegemonik bir taht olmayacağını söylüyor. Ama birçok kimsenin üzerinde mutabık olduğu şudur ki; başta AB olmak üzere önümüzdeki dönemde bazı güçler ABD'nin dünya üzerindeki hegemonyasını daraltacak ölçüde güçlenecekler. Kim olabilir bunlar? İlk akla gelenler AB, Rusya, Çin, Japonya... Ve D-8 ler...

Şimdi: ABD'nin ulusal güvenlik konseptlerinde söz sahibi olmuş iki isme kulak verelim. İlki, Bill Clinton'un ulusal güvenlik danışmanlarından Charles Kupchan. Clinton döneminin ulusal güvenlik politikalarını şekillendirmede önemli bir rol üstlenen Kupchan aynı zamanda bir uluslararası ilişkiler uzmanı. Daha sonra söyleşisini okuyacağınız Richard Perle ise George W. Bush döneminin çok eleştirilen neo-muhafazakâr kurmaylarından. Irak Savaşı'nın mimarlarından da olan Perle, bugün ABD'nin dünyanın dört bir yanında tehditlerle karşılaşmasının sebebini Clinton dönemindeki ulusal güvenliğe yönelik tehditlerin ciddiyetle üzerine gidilmemesine bağlıyor.

Amerikan çağının sonu mu?

İKİ YIL ÖNCE YAYINLANAN "AMERİKAN ÇAĞI'NIN SONU" KİTABIYLA BÜYÜK YANKI UYANDIRAN, BİLL CLİNTON'IN ULUSAL GÜVENLİK DANIŞMANLARINDAN CHARLES KUPCHAN; GEÇEN SÜRE ZARFINDA YAŞANANLARIN TEZLERİNE SAĞLADIĞI DAYANAKLARI ANLATIYOR.

Amerika hala Irak'ta düzen ve güvenlik sağlamak için çabalıyor.  Ama başaramıyor ve çırpındıkça batıyor. Bu durumda Irak Savaşı'nın ve savaşın neden olduğu okyanusun iki yakası arasındaki uçurumun, uluslararası sistemin geleceğini nasıl etkileyeceğini tahmin etmek hiçte zor görülmüyor.

Bir görüşe göre Amerika'nın Saddam Hüseyin'i başarıyla devirmesi, yeni bir Amerikan yüzyılına kapı açtı. Birleşik Devletler eşi bulunmaz bir askeri mekanizmanın afallatıcı gücünü ortaya koydu. Washington ayrıca BM Güvenlik Konseyi'nin onayı olmadan Irak'a saldırarak istediği zaman istediği biçimde davranmaya hazır olduğunu da gösterdi. Buradaki ders çok açık. Amerika'nın karşısındaki ülkeler, örneğin Fransa, Almanya ve Rusya dünyanın tek süper gücüne karşı gelmeden önce iyice düşünmeliler. Haydut devletler de davranışlarını değiştirmeli veya en kötü muameleye hazırlıklı olmalı. George W. Bush yönetimindeki Amerika, dünyanın yeni Roma'sı gibi gözüküyor.

Öte yandan, ABD'nin Irak'a karşı savaşının uzun vadeli sonuçları hakkında alternatif bir görüş var. Bu görüş Amerikan hâkimiyetinin geleceğine değişik bir bakış getiriyor: Yeni bir Amerikan yüzyılını başlatmak bir yana, Washington şimdiki Amerikan çağının da sonunu getirecek bir yola girmiş bulunuyor. Amerika'nın askeri gücü göz ardı edilemez ve kararlılığı şüphe götürmez olabilir; ancak dünya kamuoyunun tersine davranarak Amerika Birleşik Devletleri muhtemelen en değerli varlığını, uluslararası meşruiyetini tehlikeye attı. Dünyanın gözünde Amerika'nın hegemonyası artık o kadar zararsız değil. Dolayısıyla diğer ülkelerin ABD'nin gücüne saygı göstermektense garez ve nefret duyması, arkasından gitmektense direnmesi ve karşı çıkması daha muhtemel.

Bu ikinci görüşün doğru çıkması çok daha olası. Irak Savaşı üzerine ortaya çıkan diplomatik soğukluk, Amerika'yı Avrupa'nın çoğundan, hatta dünyanın çoğundan ayıran boşluğun bir belirtisi idi, nedeni değil. Amerikan tek taraflılığı, 11 Eylül'den geriye kalan savunmasızlık ve öfkenin de desteğiyle uluslararası toplumun dokusuna hasar verip duruyor.

BM Güvenlik Konseyi'nin çoğu üyesi Amerika'nın bir an önce savaşa gitmesine karşı çıkmaya hazırdılar. Herkese meydan okuyan bir Amerika'yı kısıtlamanın gerekliliği üzerinde görüş birliğine varmışlardı. Hatta BM'deki Irak tartışması başlamadan bu görüşteydiler. Fransa, Almanya ve Rusya'nın savaşı durdurmak istemesinin arkasındaki ana nedenlerden biri, ABD'nin gücünü sınırlamak idi. Bu hareketin Atlantik İttifakı'nı riske sokacağının farkında olmalarına rağmen bu yolu seçmişlerdi. Güvenlik Konseyi'nin küçük üyeleri bile (Meksika, Şili, Gine ve Kamerun gibi) Amerika'ya hayır demeye hazırdılar. Eskiden tüm yollar Washington'a çıkardı. Şimdi yeni bir yol açılıyor; bu yol da Avrupa'dan geçiyor.

Savaş sonrasında gözler önüne serilen de Amerika'nın kudreti değil hatta tam tersi yetersizliği ve çaresizliği oldu. Irak'ın işgali beklenenden tehlikeli ve zor oldu. Savaşın resmen bitmesinden sonra Irak'ta ölen ABD askerlerinin sayısı savaş sırasında ölenlerden fazla oldu. Müslüman direnişçiler ülkenin az korunan sınırlarından içeri sızmakta ve kuşkusuz her gün görülen şiddet olaylarını körüklemekte önemli rol oynamaktalar. Bu arada ABD de tek taraflı davranışlarıyla müttefiklerinin çoğunu küstürdükten sonra diğer ülkeleri maddi veya askeri yardımda bulunmaya ikna ederken çok sıkıntı çekiyor. En iyi durumda bile Irak'ın yeniden inşası uzun ve acılı olacak; istikrarlı bir demokrasinin kök salması muhtemelen birçok nesil alacak.

Amerika'nın bugün kendini içinde bulduğu istenmeyen durum, en azından bir derece Bush yönetiminin hatası. Bu yönetimin kibiri ve askeri güce fazla değer vermesi kendilerini Irak'a çekerken potansiyel ortaklarını da uzağa itti. Ancak her durumda bugün içinde bulunulan durum yalnızca Bush yönetiminin yanlış hesaplarının sebep olduğu geçici bir durum değil. Biraz derine inersek; uluslararası sistemin çok derin ve dönüşü olmayan bir değişikliğin ortasında olduğunu görürüz.

Bu değişikliğin temel motorlarından birisi, kendine daha fazla güvenen ve iddialı bir Avrupa'nın ortaya çıkması. AB'nin toplam zenginliği Amerika'nınkine yetişiyor ve euro dolara karşı sürekli değer kazanıyor. Yatırımcılar portföylerini Euro bazlı varlıklara çevirdikçe yoğun biçimde yabancı yatırımlara bağlı Amerikan ekonomisi savunmasız hale geliyor.

Avrupa'nın yeni bir güç merkezi olarak ortaya çıkması sadece ekonomik değil. Yeni anayasalarını kabul etmeye ve tek bir dışişleri bakanı ve başkan seçmeye hazırlanan AB şimdilik başarısız olsa da, tekelci sermayenin güdümünden kurtulmuş ve milli kimliğini korumuş bir Avrupa'ya doğru kayılıyor... AB'nin devam eden genişlemesi birliğin Orta ve Doğu Avrupa'daki etkisini güçlendiriyor. AB aynı zamanda Avrupa'nın güney doğusundaki varlığını artırıyor, Balkanlar'da ana diplomatik arabulucu olarak Amerika'nın yerini alıyor ve Türkiye ile nihai üyelik hakkında görüşmelere başlıyor. Aslına bakılırsa AB'nin bazı yeni üyeleri, AB'nin Amerika'ya karşı bir denge unsuru olarak ortaya çıkmasına eski üyeler kadar hevesli görülmüyor. Daha çok Avrupalı ve daha az Atlantik taraflısı olan Orta Avrupa ülkeleri de daha güçlü bir AB'yi desteklemenin kendi çıkarlarına uygun düştüğünü kavrıyor!

Avrupa'nın askeri gücünü artırma çabaları ekonomik ve siyasi cephedeki gelişmelerden mutlaka daha yavaş olacak. Fakat umut verici işaretler de var. Fransa savunma harcamalarını yüzde 20 artırıyor; Almanya ordusunu daha yetenekli profesyonel bir güç haline dönüştürmek için reformları hayata geçiriyor; Irak'taki anlaşmazlığın ardından Almanya, Fransa ve İngiltere savunma işbirliğini artırmak için adımlar atıyor. İngiltere Avrupalı konumuna geri dönüyor; Tony Blair'in Amerika öncülüğünde çıkarılan savaşa sadık desteği, İngiltere'nin Kuzey Amerika ve Kıta Avrupası arasında bir köprü olma yönündeki son çabası olabilir.

En iyimser senaryoda bile AB Amerika'nın askeri üstünlüğünü yakın zamanda tehdit edecek durumda değil-belki de hiç olmayacak. Ancak Avrupa güvenliği için Amerika'ya gitgide daha az bağımlı olacak. Bu da özerkliğini artırarak ve Amerika'ya karşı durarak yapılacak.

Atlantik'in öte yakasındaki değişiklikler de temel değişiklikler. Uzlaşmaya dayalı bir liderlik ve uluslararası kurumlarla işbirliği yerine Amerika dik başlı ve tek taraflı bir davranış içine girdi. Bunun nedenleri George W. Bush ve neo-muhafazakâr danışmanlarından çok daha derinlerde.

Tek taraflılık Amerika'nın siyasi kültürünün, özgürlük ve egemenlik kaygısının büyük bir parçası. Soğuk Savaş Amerika'yı müttefiklerine ve uluslararası kurumlara bağlıyordu. Bu tehlike ortadan kalktığından beri Amerika'nın özgürlükçü gelenekleri tekrar ortaya çıkmaya başlıyor. Amerika'nın merkezi, ki ülkenin en çok büyüyen tarafıdır, bu tür popülist yaklaşımları seviyor. Bu arada 11 Eylül, Amerika'nın seçmen manzarasını uzun bir süre için değiştirdi. Öyle ki şahinleri sorgulamak siyasi olarak riskli oldu. Popülizm ve hissedilen savunmasızlık nedeniyle eski günlerin çok taraflılığına dönmek zor olacak.

Böylece bu yüzyılın en belirgin jeopolitik gelişmesi, yükselen bir Avrupa'nın huysuz bir Amerika'dan ayrılması olacak gibi gözüküyor. Bu da kendi içinde parçalanmış bir Batı resmini ortaya çıkarıyor. Atlantik İttifakı'nın süresi doldukça AB ve ABD hasım olmaz ama rakip olma yolunda ilerliyorlar. Dünya çift kutuplu olmaz çünkü Avrupa'nın askeri gücü yetersiz, ancak Avrupa Amerika'ya karşı gitgide daha çok ayakta durduğu sürece tek kutuplu da olmaz.

Bu yüzyılın ikinci yarısı süresince jeopolitik yörünge Atlantik'ten Pasifik'e kayacak. Halen dünyanın ikinci en büyük ekonomisine sahip olan Japonya bir süre sonra ekonomik durgunluğu atlatacak. Belki daha da önemlisi, Japonya jeopolitik özlemlerini genişletebilir ve askeri rolünün çerçevesini genişletmek isteyebilir. Nesiller arası farklılıklarla birleşen bölgesel tehditler, halk arasında milliyetçiliği artırıyor. Bu da ülkeyi artık modası geçmiş bir pasifistlik yerine daha da artmış uluslararası sorumluluklar yüklenmeye doğru itiyor. Japonya'nın komşuları için endişe verici de olsa, bu geçiş dönemi, azar azar ve göz önünde olduğu sürece daha kararlı bir bölge yaratabilir.

Çin'in yavaş yavaş dünya çapında ekonomik bir güç haline gelmesi (ve belki askeri gücünün de bu noktaya gelmesi) Asya'nın daha da yükselmesine katkıda bulunacaktır. Çin ekonomisinin en tepelere çıkması bir belki iki on-yıl alacak. Ancak düşük ücretlerinin desteği ve yüksek büyüme hızıyla Çin'in yükselişi hâlihazırda Doğu Asya ekonomik manzarasını yeniden biçimlendiriyor.

Böylece yer küremiz jeopolitik bir değişim çağının içine girmekte ve bu değişim ABD hegemonyasının devamını tehdit edecek nitelikte. Ufukta gözüken çok kutuplu dünyada bu asır Amerika, Avrupa veya Doğu Asya'nın; hiç kimsenin olmayacak. Uluslararası sistemdeki değişimler her zaman tehlike dolu olmuştur. Bu nedenle değişimin yolda olduğunun bilincinde olmalı ve bu değişimi barış içinde yönetmenin stratejisini acilen yapmalı.

Bu stratejinin üç unsuru var. Birincisi, Amerikalılar çok taraflılığın kendine has iyi yönleri olan bir şey olduğunu tekrar keşfetmeli. Aksi halde Amerika ve Avrupa anlaşarak ayrılma yerine kötü bir boşanmaya doğru giderken uluslararası sistem çözülecektir. Amerikan tek taraflılığı devam ederse ABD'nin meşruiyeti erozyona uğrayacaktır. Bu da sadece Avrupa'nın değil tüm uluslararası topluluğun kendini Amerikan önderliğinden uzaklaştırmasını hızlandıracaktır.

İkinci olarak, Avrupa uluslararası sahnede toplu halde hareket edebilecek bir birliği yaratma çabalarını iki katına çıkarmalıdır. AB halen belirsiz bir konumdadır. Amerika'nın uşağı olmayacak kadar kuvvetli ancak etkili bir ortak veya güçlü bir alternatif olmayacak kadar zayıf ve parçalanmış durumdadır. Bu da Washington'un Avrupa'yı küçümsemesine yol açmaktadır. Birleşik Devletler, karşısında güçlü ve tutarlı bir AB bulursa en azından ileride Avrupa ile daha dengeli ve olgun bir ortaklık kurma seçeneği olacaktır. Böylece AB en azından belirsizliklerle dolu bir dünyayı dengede tutacak sorumlu bir güç odağı olarak ortaya çıkacaktır. Bu noktada Amerika çok taraflılığa geri dönme basiretini gösterse de göstermese de fark etmeyecektir.

Üçüncü olarak Japonya ve Çin'in sürekli olacak bir yaklaşma ve uzlaşma sürecini başlatması gerek. Japonya pasifist kabuğundan sıyrıldıkça ve Çin büyük bir güç olarak ortaya çıktıkça Doğu Asya'nın iki önemli ülkesi asırlar süren güvensizliklerini arkada bırakmalı. Bunu başarmak, çok kutuplulukla beraber yıkıcı bir rekabetin de gelmesini engelleyecek, onun yerine bölgesel bütünlük ve barışa doğru yürüyen bir Doğu Asya yaratacaktır.[1]

Erbakan'ın D-8 girişimi ise, İslami dirilişin ve Evrensel bir devrimin dinamosu olacaktır.

"Clinton döneminde tehditler büyüdü!"

IRAK SAVAŞI'NIN MİMARI SAVUNMA BAKANLIĞI ESKİ BAŞDANIŞMANI RICHARD PERLE'E GÖRE CLINTON DÖNEMİNDE, ABD DEĞERLERİNE KARŞI DÜNYADA GELİŞEN TEHDİTLERİN CİDDİYE ALINMAMASI; 11 EYLÜL VE SONRASINDA ABD'NİN BUGÜN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUMU ORTAYA ÇIKARMIŞTIR.


[1] CHARLES KUPCHAN / Georgetown Üniversitesi uluslararası ilişkiler profesörü ve ABD Dış İlişkiler Konseyi'nin kıdemli üyesi. Charles Kupchan bu yazısını TURKSIHTiME için, daha önce "The World Today" dergisinde yayınlanan bir yazısını revize ederek hazırlamıştır.


Bu yazarin diger makaleleri

EKONOMİK BALON!
  Doğal ve doğru bir ekonomik düzende, "Bir ülkenin genel üretim...
Devami
ABD MERKEZLİ KÜRESEL KRİZ KAÇINILMAZDIR!
Gelecek Öngörüleriyle Tanınan Meşhur Amerikalı Ekonomist Prof. Noriel Roubini: ABD MERKEZLİ KÜRESEL...
Devami
AMERİKAN KÂBUSU BİTİYOR!
Artık, ABD'nin çöküş tarihi konuşuluyordu! Dünya 1991 yılında Soğuk Savaş'ın bitmesi, komünizmin...
Devami
Ahmet AKGÜL Hocam'dan dinlediğim: TARİHİ HATIRLATMA- I
1975 kısmi senato seçimleri yapılmaktadır. MSP Elazığ Adayı, Şahabettin Septioğlu'nun...
Devami
TÜRK SERMAYESİNİN TAŞERONLAŞMA TELAŞI VE DOLARIN ONU YAKLAŞTI!
  Bilmem dikkatinizi çekiyor mu? Bu ülkenin yerli olduğunu iddia...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4672

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR